11. bölüm · KAFESTEKİ KÜREKÇİ: BEYAZ VEDA

KAN VE BEDEL

Mavi Anka kuşu Anka kuşu

11. Bölüm: Kan ve Bedel
Silah sesi sokakta yankılandığı an zaman adeta dondu. Herkes nefesini tuttu, namlulardan sızan barut kokusu havayı kapladı. Çığlık atan Asya, dehşet içinde gözlerini açtığında kurşunun kime isabet ettiğini gördü ve o an dünyası başına yıkıldı.
Vurulan kişi... Abisi Murat’tı.
O arbedede, tetiğe basan korumalardan birinin kör kurşunu doğrudan Murat’ın göğsüne isabet etmişti. Murat, aldığı ağır darbeyle acı içinde geriye doğru sendeleyerek sokağın ortasına yığıldı. Göğsünden sızan o sıcak kan, hızla yere yayılmaya başladı.
"Abi! Murat abi!" diye fırladı Asya. Çığlığı Şanlıurfa’nın sokaklarını, taş duvarlarını yetti de arttı; adeta gökyüzünü yardı bu feryat.
Asya saniyeler içinde abisinin yanına diz çöktü, elleriyle Murat’ın göğsündeki kanı durdurmaya çalıştı ama nafileydi. Dünyada her şeyden çok sevdiği, canından öte gördüğü abisi ellerinin arasında eriyip gidiyordu. Murat’ın gözleri yavaşça süzülüyordu. Kardeşinin yüzüne son bir kez baktı, dudaklarından güçlükle, "Asya... kendini... koru..." kelimeleri döküldü. Ve Murat, kız kardeşinin kollarında gözlerini bir daha açmamak üzere kapattı. Murat ölmüştü.
Asya, abisinin cansız bedenine sarılarak öyle bir feryat kopardı, öyle büyük bir acıyla haykırdı ki, sokaktaki o silahlı adamların bile yüreği titredi. Bu sadece bir ağlama değildi; içindeki tüm masumiyetin, tüm gençliğinin o sokağın ortasında can verişinin feryadıydı. Abisinin kanına bulanan ellerini göğsüne vura vura sarsıldı, acıdan nefesi kesildi. O an Asya için para da, pul da, o zengin konak da, dünya da tamamen anlamını yitirdi, bitti. Her şey o kanın içinde boğuldu.
Boran, suçluluk ve şok içinde Asya’ya doğru bir adım attı. "Asya... ben böyle olmasını istemedim... Yürü gidelim buradan..." dedi sesi ilk kez titreyerek. Boran hala onu konağa götürebileceğini sanıyordu.
Ancak Asya, o lüks arabaya falan binmedi. Konağa dönmeyi aklından bile geçirmedi. Abisinin cansız bedeninin üzerinden yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki o çaresiz, sığınacak yer arayan kız çocuğu o saniyede öldü. Gözlerindeki yaşlar kurudu, yerini mermerden daha sert, simsiyah ve devasa bir nefret aldı. Karşısında Şanlıurfa'yı titreten koca Boran Ağa değil, aciz bir katil duruyordu artık. Karşısındaki adama bakarken boyu posu öyle bir dikleşti ki, Asya o acının içinde adeta devleşti.
Boran’ın uzattığı eli sertçe itti, yüzüne tükürür gibi konuştu:
"Dokunma bana! Dokunma!" diye haykırdı Asya, sesi ölümün kendisinden daha soğuktu. "Sen benim canımı aldın Boran! Her şeyden çok sevdiğim abimi aldın! Benim seninle olan davam da bitti, o senin parayla satın aldığın dünya da bitti! O pis konağın da, o ağalığın da senin olsun! Ben o kapıdan içeri bir daha adımımı atmam! Ama sakın unuttum sanma... Sen bende korkacak, feda edecek hiçbir şey bırakmadın. Bu andan itibaren karşına çıkacak Asya’dan kork Boran Ağa. Çünkü benim yaşama sebebimi sen yok ettin, şimdi sıra senin dünyanı yok etmekte!"
Asya, Boran’ı ve adamlarını o sokağın ortasında, kendi yarattıkları o kanlı enkazla baş başa bıraktı. Abisinin cenazesinin başından bir an bile ayrılmayarak, o lüks arabaların hiçbirine dönüp bakmadan, acısını bir zırh gibi kuşanıp o sokağı Boran'a dar etti. Artık Şanlıurfa’da ürkek bir Asya yoktu; acının içinden doğmuş, gözü kara ve geri