Kadim Kanunun Yükselişi: Çeliğin Hükmü kitap kapağı

11. bölüm / 11

12.BÖLÜM: ÇÜRÜYEN AĞAÇ VE İKİNCİ ARINMA

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 12.BÖLÜM: ÇÜRÜYEN AĞAÇ VE İKİNCİ ARINMA

Sevgili okurlarım, bu bölümde şiddet, karanlık psikolojik temalar ve rahatsız edici olabilecek bazı sahneler bulunmaktadır. 🌙
Hepinize keyifli okumalar dilerim. 🤍

*****

Kont Valon’un yozlaşmış bataklık kalesini arkalarında bıraktıklarında, peşlerindeki lejyonerlerin ve Leş Yiyenler’in ayak sesleri çoktan bataklığın uğultusuna karışmıştı. Kaçışları bir kurtuluş değil, yalnızca yaklaşan başka bir felaketin başlangıcıydı.

Kont Valon’un elleri arkasından bağlanmıştı. Alaric, adamın kaçmaya yeltenmemesi için bir an bile gözünü üzerinden ayırmıyordu.

"Beni öldüremezsiniz!" diye geveledi yine. "Kanım olmadan o geçit açılmaz! Ben ölürsem o aileler de geberir!"

Alaric, adamın ensesine sertçe bastırdı. “Lan bir sus artık! Beş dakikadır aynı tehdidi tekrarlıyorsun. Biraz daha konuşursan seni kendi kanınla susturacağım.”

Lucan ağır adımlarla Valon'un önünde durdu. Bir süre adamın yüzüne baktı. “Kendini vazgeçilmez sanıyorsun.”

Valon gülümsedi. “Öyle değil mi?”

Lucan eğilip onun göz hizasına geldi. “Hayır. Sen yalnızca henüz işini bitirmediğim bir korkaksın. O insanlara bir şey olursa, kanının hangi kapıyı açacağını öğrenmeden önce sana neler yapabileceğimi öğreneceksin.” Alaric bile bir an sessiz kaldı.

Kontun, genç adamın gözlerindeki buz gibi ciddiyet karşısında kibirli ifadesi mum gibi söndü.

Lucan, önlerinde uzanan bataklığa baktı. Valon’un sözleri zihnine takılmıştı. Adamın yalan söyleyip söylemediğini bilmiyordu. Ancak tutsak ailelerin varlığı, onu öldürmelerini imkânsız hâle getiriyordu.

“Onun sözlerine güvenmek zorunda değiliz,” dedi Elysia. “Ama söylediklerini de görmezden gelemeyiz.”

Thaddeus, asasını bataklığın çamuruna dayadı. Mavi taşın içinden belli belirsiz bir ışık yayıldı.

“Bu topraklarda hiçbir şey göründüğü kadar basit değildir. Çürüme yalnızca ağaçların gövdelerine işlemez. Bazen insanın düşüncelerine, bazen de geçmişine yerleşir.”

Alaric homurdandı.

“Bana kalırsa şu bataklıkta çürümeyen tek şey Kont’un kendini beğenmişliği.”

Valon başını kaldırıp ona baktı.

“Beni küçümsemeye devam et, asker. Sonunda hepiniz ne kadar yanıldığınızı anlayacaksınız.”

Lucan cevap vermedi. Boynundaki siyah taşın üzerinde hafif bir sıcaklık hissetti. Taş, sanki yaklaşan bir tehlikeyi önceden seziyormuş gibi tenine baskı yapıyordu.

Bir süre daha ilerlediler.

Bataklığın derinliklerine girdikçe ağaçlar seyrekleşti. Yerlerini, gövdeleri simsiyah olmuş, dalları gökyüzüne uzanan devasa ağaçlar aldı. Kimi dalların ucundan yeşilimsi sıvılar damlıyor, toprağa düştükleri yerde ince dumanlar yükseliyordu. Sonunda karşılarına çıkan manzara, hepsini oldukları yerde durdurdu.

Çürüyen Ağaç…

Bataklığın tam ortasında yükselen bu devasa gövde, çevresindeki diğer ağaçlardan çok daha büyüktü. Kabuğu yarılmış, derin çatlaklarının arasından koyu yeşil bir özsu sızmıştı. Kökleri toprağın üzerinde devasa yılanlar gibi kıvrılıyor, her biri ayrı bir yöne uzanıyordu. Ağacın tepesindeki dallar ise sanki güneş ışığını bile içine çekiyordu.

Elysia, ağaca bakarken yüzünü buruşturdu. “Burada yaşayan hiçbir şey kalmamış gibi.”

“Yanılıyorsun,” dedi Thaddeus. “Bu ağaç hâlâ yaşıyor. Hem de fazlasıyla.”

Lucan, ağacın gövdesine yaklaştı. Siyah taşın sıcaklığı arttı. “Burası mı?”

Thaddeus başını salladı.
“Ruh Ocağı seni öfkenle sınadı. İçindeki karanlığın karşısında ne kadar dayanabileceğini görmek istedi. Fakat Çürüyen Ağaç başka bir şey arar.”

“Ne arar?”

“Bedeninin ne kadarına dayanabileceğini. Gücünün seni ne kadar ileri götürebileceğini değil, o gücün seni ele geçirmesine ne kadar izin vereceğini.”

Lucan, ağacın gövdesindeki çatlaklardan süzülen yeşil özsuya baktı. “Yani bunu içmem mi gerekiyor?”

“Hayır. Ona dokunacaksın.”

Alaric kaşlarını çattı.
“Bunun daha iyi bir seçenek olduğunu düşünmüyorum.”

Thaddeus, ağacın kalın köklerinden birini işaret etti.

“İkinci bağ, ağacın kalbinde saklı. O bağa ulaşmak için özsuyun zehrine dayanman gerekiyor. Ancak dikkatli olmalısın. Bu zehir yalnızca bedenini yakmaz. İçindeki gücü de uyandırır.”

Lucan, Adaletin Çeliği’nin kabzasına uzandı. Bir an sonra kılıcı kınından çıkardı ve Alaric’e uzattı.

“Bunu sen taşı.”

Alaric kılıcı teslim alırken kaşlarını kaldırdı. “Benden daha iyi bir taşıyıcı bulamadın, değil mi?”

“Şimdilik hayır.” Alaric homurdandı.

Lucan, Elysia’ya döndü.

Elysia'nın gözlerindeki korkuyu gördüğü an, Lucan'ın yüzü kasıldı. Korktuğu şey zehir değildi. Kendi elleriydi. “Benden uzaklaş,” diye hırladı.

“Hayır.”

“Sana zarar verebilirim!”

“O hâlde kendine gel, Lucan!”

Parmakları titredi. İçindeki güç bir kez daha yükselirken dişlerini sıktı. Bütün bedeni ona itaat etmesini istiyordu.

“Bunu sana yapmayacağım.”

Tam o anda önünde maviyle mor arasında titreşen bir duvar belirdi.

Lucan, ağacın gövdesine doğru ilerledi. Çatlaklardan süzülen özsu, parmaklarının ulaşabileceği kadar yakındaydı. Elini uzatırken boynundaki siyah taş bir kez daha ısındı.

Parmak uçları yeşil sıvıya değdiği anda keskin bir acı koluna yayıldı. Dişlerini sıktı.

Sonra iki elini birden ağacın çatlağına yerleştirdi.

Acı, ateşten daha keskindi. Derisinin altına işleyen zehir, damarları boyunca ilerlemeye başladı. Önce elleri morardı. Ardından bileklerine, kollarına ve göğsüne yayılan koyu çizgiler belirdi.

Lucan’ın dizleri titredi.

“Dayan!” diye seslendi Thaddeus. “Zehir seni kendi iradene teslim etmeye çalışacak. Ona karşı koy!”

Lucan cevap veremedi.

Gözlerinin önünde görüntüler belirmeye başladı.

Boran’ın demirci dükkânı…
Örsün üzerine inen çekicin sesi…
Ateşin içinde kızaran demir…
Boran’ın nasırlı elleri…

Lucan, o ellerin kendisini omzundan tutuşunu hatırlamaya çalıştı. Fakat anılarının üzerine ağır bir sis çöküyordu. Çekicin sesi uzaklaşıyor, demirci ocağının ışığı kararıyordu.

“Hayır…”

Ağaçtan yayılan zehir, bedenindeki her hücreye nüfuz etmişti. Lucan’ın içinde başka bir güç kıpırdanmaya başladı. Bastırılmış, uzun zamandır zincirlenmiş bir şey…

Valerius kanı.

Gözlerindeki kehribar renk giderek koyulaştı. Siyah taşın çevresinde ince çatlaklar belirdi. Lucan’ın parmakları ağacın kabuğuna daha sıkı kenetlendi.

Elysia bir adım attı.

“Lucan!” Genç adam başını ona çevirdi.

Fakat karşısında artık tanıdığı Lucan yok gibiydi. Bakışları sertleşmiş, yüzündeki bütün insani ifade silinmişti. İçinde yükselen güç, onu yalnızca ağacın zehrinden değil, kendi benliğinden de uzaklaştırıyordu.

Lucan, Elysia’ya doğru bir adım attı.

İçindeki tek güdü, kendisini hayata bağlayan o yegâne sıcaklığa tutunmaktı.

Lucan’ın bakışları önce gözlerinde, ardından dudaklarında durdu. Elysia’nın yüzüne düşen siyah saç tutamları, onun bulanıklaşan zihninde kalan son gerçeklik gibiydi.

Nefesi Elysia’nın yüzüne değecek kadar yaklaşmıştı. Bir anlığına ne zehri ne de bedenini kavuran acıyı hissediyordu.

Lucan’ın morarmış, titreyen eli Elysia’nın yanağına doğru uzandı; parmak uçları kadının tenine değdiği an, aralarındaki o yasak kıvılcım adeta tenlerini dağladı. Dudakları Elysia’nın dudaklarına yalnızca birkaç santim uzaklıktaydı.

Bir an için çevrelerindeki her şey sustu. Aralarındaki çekim o kadar güçlüydü ki, havada asılı duran zehirli sis bile bu yoğunluğun karşısında dağılıyor gibiydi.

“Lucan,” diye fısıldadı Elysia.

Genç adam biraz daha yaklaştı.

Elysia geri çekilmedi. Fakat gözlerindeki korku, onun kendisini tanımadığını anlamasına yetmişti.

“Lucan, burası değil. Ben değilim.”

Lucan’ın yüzündeki tüm kemikler hırsla kasıldı. İçindeki güç, Elysia’ya yönelmek istercesine onu ileri itti.

Elysia elini kaldırdı. “Kendine gel, Çeliğin İradesi. Bana değil, zehre bak.”

Lucan’ın nefesi düzensizleşti. Bir an daha ilerlese aralarındaki son mesafe de kapanacaktı.

Tam o sırada ağacın kökleri sarsıldı.

Lucan’ın bedeninden yayılan koyu ışık, havada dalgalandı. Ardından önünde maviyle mor arasında titreşen bir duvar belirdi. Kadim Kanun’un gücü, onu Elysia’dan ayırmıştı.

Duvarın yüzeyinden yayılan enerji Lucan’ın göğsüne çarptı.

Çiğ bir dağlama sesi meydanda yankılandı. Lucan’ın morarmış elleri ve göğsü kor basılmış gibi kavruldu. Teninin yanık kokusu havaya karışırken bedeni o acımasız güçle geriye savrularak çamurlu zemine düştü. Gözlerindeki o vahşi, karanlık kehribar yavaşça söndü, yerini yeniden insani acıya bıraktı.

Elysia “Lucan!” Diye haykırarak ona ulaşmak için koştu.

Lucan birkaç kez öksürdü. Nefes nefese, kalbindeki o dindirilemez sızıyla Elysia’ya baktı.

“Elysia… Ben… Kendimde değildim.”

Elysia hemen yanına çöktü. Veritas’ın altın parıltısı çoktan sönmüştü. Elysia, bu kez hiçbir güç kullanmadan yanmış ellerini dikkatle kavradı. Gözlerinde hâlâ o anın bıraktığı iz ve korku vardı.

“Biliyorum,” dedi alçak ve pürüzlü bir sesle. “O yüzden ben seni tutmaya devam ettim.”

Lucan cevap veremedi. Bir an gözlerini kapattı, dudaklarında kalan o hayali sıcaklığın sızısıyla başını çamura yasladı. Ardından başını kaldırıp ağaca baktı.

“Bu şey beni ele geçirmeye çalışıyor.”

“Hayır,” dedi Thaddeus. “Sana zaten içinde bulunan şeyi gösteriyor. Zehir, onun için yalnızca bir kapı.”

Lucan yavaşça ayağa kalktı.

“Öyleyse o kapıyı kapatacağım.”

Tam o sırada bataklığın öteki ucundan uğursuz sesler yükseldi.
Önce dallar kırıldı. Ardından çamurun içinden ağır ayak sesleri duyuldu. Sislerin arasından kararmış zırhlar ve çarpık bedenler belirmeye başladı.

Leş Yiyenler…

Onların arkasında ise Malakor’un lejyonerleri ilerliyordu.
Alaric kılıcı kaldırdı.
“Bizi buldular!”

Valon, elleri bağlı olmasına rağmen gülmeye başladı. “Size söylemiştim. Bu topraklardan kaçamazsınız.”

Lucan ona döndü.
“Senin yüzünden burada ölecek insanlar varsa, önce onları bulacağız.”

Valon’un gülümsemesi büyüdü. “Beni öldürmeyeceksin. Çünkü o ailelerin nerede olduğunu bilmiyorsunuz.”

Alaric adamın yakasına yapıştı. “Biraz daha konuşursan seni ağacın köklerine bağlarım.”

Lucan, Thaddeus’a baktı.
“Bir yol olmalı.”

Yaşlı büyücü, yaklaşan düşmanlara göz gezdirdi. Asasının üzerindeki safir taş giderek daha parlak bir ışık yayıyordu.

“Onları buradan çıkarmanın bir yolu var. Fakat önce bize biraz zaman kazandırmam gerekiyor.”

“Thaddeus, yapma,” dedi Elysia.

Yaşlı adam ona kısa bir bakış attı.

“Bazen yaşlı bir büyücünün işe yaradığı anlar olur, genç hanım.”

Asasını iki eliyle kavradı ve bataklığın çamuruna sapladı. Gökyüzünde mavi bir şimşek çaktı. Toprak önce hafifçe titredi. Ardından ağacın çevresindeki çamur kabarmaya başladı. Kara kökler, yerin altından gelen bir güç tarafından çekiliyormuş gibi kıvrıldı. Çamur ve taş parçaları havaya yükselirken Thaddeus’un asasındaki safir ışık göz kamaştırıcı bir parlaklığa ulaştı.

“Geri çekilin!”

Büyücünün sesi bataklığın üzerinde yankılandı.

Yerin altından yükselen çamur, düşmanlarla aralarına devasa bir duvar ördü. Duvarın üzerinde kökler birbirine dolandı; çamur sertleşerek kalın bir set oluşturdu.

İlk Leş Yiyen duvara çarptığında bedeninden çıkan ses, kırılan kemikleri andırıyordu.

Lejyonerlerin bağırışları diğer tarafta kaldı.

Fakat Thaddeus’un yüzü bembeyaz kesilmişti. Burnunun kenarından ince bir kan çizgisi süzüldü. Ellerindeki titreme, asasını tutmasını güçleştiriyordu.

Alaric ona yaklaştı.
“İyi misin, ihtiyar?”

Thaddeus cevap vermeye çalıştı ama önce derin bir nefes aldı. “İyiyim demek… biraz abartılı olur.”

Asasını yere dayadı. Safir taşın ışığı belirgin biçimde zayıflamıştı.

“Bu kadar büyük bir büyü, gücümün önemli bir kısmını tüketti. Bir süre daha böylesini yapamayacağım.”

“Ne kadar süre?”

“Bir büyü hakkında kesin olarak bildiğim tek şey, hiçbir şeyin garantisi olmadığıdır."

Lucan, Thaddeus’un koluna destek oldu. “Üzgünüm Thadd, buna izin vermem gerekiyordu!”

Yaşlı büyücü yorgun bir gülümsemeyle karşılık verdi.

“Evlat bazen bir büyücünün en büyük başarısı, düşmanlarını yenmek değil; dostlarına yaşayacak kadar zaman kazandırmaktır.” Ardından gözlerini ağaca çevirdi.

“Fakat bu duvar sonsuza kadar dayanmayacak. Buradan ayrılmanın başka bir yolunu bulmalıyız.”

Tam o sırada ağacın kökleri hareket etmeye başladı. Önce yavaşça, ardından gittikçe hızlanarak toprağın içine çekildiler. Gövdenin çevresindeki çamur yarıldı. Köklerin altından paslanmış demirden yapılmış geniş bir kapı ortaya çıktı.

Alaric kaşlarını kaldırdı. “Bunun burada olduğunu kim biliyordu?”

Thaddeus başını iki yana salladı.
“Ben bile bilmiyordum.”

Kapının üzerindeki işaretler, ağacın kabuğundaki çatlaklara benziyordu. Lucan yaklaşınca siyah taş yeniden ısındı.

“İçeride birileri var.”

Alaric kılıcını kaldırarak kapının demir halkasını tuttu. Birkaç kez çekmesine rağmen kapı açılmadı.

“Yardım edin!”

Lucan ve Alaric birlikte yüklendi. Paslanmış menteşelerden boğuk bir gıcırtı yükseldi ve kapı ağır ağır açıldı. İçeriden yüzlerine vuran hava dalgası nefeslerini kesti; bu sadece küf değil, çürüyen etin, dışkının ve kökleri derinlerde olan zehirli, yabani bir özsuyun kokusuydu.

Aşağıya inen, yosun tutmuş taş basamakların sonunda dizlerine kadar yükselen, pislik kokulu yeşil bir suyun içinde insanlar duruyordu.

Tam on bir kişi…

Aralarında sırtını duvara yaslamış yaşlı bir adam, korkuyla titreyen üç çocuk ve üst başları çamur içinde kalmış birkaç kadın ve iki adam vardı. Boyunlarına geçirilmiş ağır, paslı demir halkalar, duvarlara uzanan zincirlerle birbirine bağlanmıştı. Ama bu halkalar sadece metal değildi; dikkatli bakınca, demirin içinden çıkan ince, siyah bitki damarlarının esirlerin teninin altına, şah damarlarına doğru sızdığı görülüyordu.

Elysia hiç vakit kaybetmeden basamaklardan indi. Su, ölü bir canavarın kanı gibi yapış yapış ve buz gibiydi. “Artık güvendesiniz. Sizi buradan çıkaracağız,” dedi ama sesi bu yoğun, zehirli havada boğuldu.

Kadınlardan biri çocuklarını hızla arkasına çekti. Kemikleri sayılacak kadar zayıflamıştı. Gözleri vahşi bir hayvanın korkusuyla Lucan ve Alaric arasında gidip geliyordu.

“Bizi… bizi gerçekten bırakacak mısınız?” diye fısıldadı. Sesi öyle kırıktı ki, sanki umut etmek canını yakıyordu. “Yoksa o Zehirli Ağaç’a kurban edilme sıramız mı geldi?”

Lucan’ın bakışları çocukların boyunlarındaki halkalara takıldı. O halkalar küçük bedenler için o kadar ağırdı ki, çocukların başları öne eğik kalmıştı. Göğsüne batan keskin acıyla kadına doğru bir adım attı.

“Lütfen, size zarar vermeyeceğiz. Bize güvenin,” dedi Lucan. Ama burası kelimelerin çoktan anlamını yitirdiği bir yerdi.

Alaric zincirleri incelemeye başladı. Birkaç darbe ile paslı kilitlerden birini kırdı. Ardından diğerlerine yöneldi.

Valon’un kahkahası yukarıdan duyuldu. “Bunları kurtardığınızı mı sanıyorsunuz? Ne kadar safça! Onlar yalnızca birer tutsak değil. Geçidin açılması için gereken kanın korunmasını sağlayan kişiler!”

Alaric basamakları ikişer ikişer çıkarak Valon’un yanına geldi.

“Bir kez daha konuşursan dişlerini boğazından aşağı indiririm.”

Valon tükürür gibi güldü, yüzündeki o kibirli, yapışkan sırıtış hiç bozulmamıştı. 'Kanım olmadan o geçit sadece bir taş yığını, asker. Beni öldüremezsiniz. Bunu o kalın kafana soksan iyi edersin.'

Tam o anda basamaklardan yukarı süzülen bir gölge gibi çıktı Lucan. Gözlerindeki kehribar renk tamamen sönmemişti; aksine, zehrin ve içindeki Valerius kanının uyandırdığı o çiğ, ilkel öfke bakışlarına yerleşmişti. Alaric’i tek hamlede kenara itti.

Valon daha ne olduğunu anlamadan, Lucan adamın arkadan bağlı bileklerini kavradı ve ters yöne, kemiklerin kırılma sınırına kadar acımasızca büktü.

Bataklıkta çiğ bir kemik çıtırtısı ve Kont'un gırtlağından kopan vahşi bir çığlık yankılandı.

'Lucan! Dur!' diye bağırdı Elysia basamakların başından.

Lucan onu duymadı bile. Valon'un saçlarını arkaya doğru çekip başını geriye doğru büktü, yüzünü kendi yüzüne yaklaştırdı. Dudaklarından dökülen ses bir insanın değil, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının hırıltısı gibiydi. Lucan, kırılmış parmaklarını umursamadan bileğini de ters yöne çevirdi.

“Seni öldürmeyeceğimi kim söyledi Kont?” diye fısıldadı Lucan. Sesi ürkütücü bir sakinlik taşıyordu. “Geçit için kanın mı lazım? Ne kadar lazım? Bir damla mı, bir kova mı? Eğer o ailelerin saçının teline zarar gelirse, seni öldürmem. Ama seni parça parça bu bataklığa akıtırım. Kanını o kapının eşiğine kendi ellerimle sürerim. Anladın mı beni?”

Valon’un gözlerindeki o kibirli ışık ilk kez kırıldı. Karşısındaki adamın ahlaki sınırları olan bir şövalye değil, gözünü kırpmadan kendisini yüzebilecek bir canavar olduğunu o an anladı. Çamurlu tükürüğünü yutkunarak başını sallayabildi sadece.

Lucan adamı bir çöp gibi çamurun içine fırlattı. Alaric bile yutkunarak geri adım atmıştı. Lucan’ın bu çiğ, karanlık tarafı hepsini korkutmuştu.

En çok da Elysia’yı.

Fakat onu asıl ürküten, karşısındaki adamın yabancı biri olmadığını bilmesiydi. O hâlâ demirci dükkânında Boran'ın yanında çalışan, sessiz ve korumacı Lucan'dı. Yalnızca içinde bugüne kadar kimsenin görmediği bir şey uyanmıştı.

Lucan basamaklardan geri indi, göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. Az önce ağacın başında Elysia’ya duyduğu o yakıcı, her şeyi yıkmak isteyen hayvani arzu, şimdi Valon’a karşı vahşi bir şiddete dönüşmüştü. Aşkı da öfkesi de çok yoğundu ve bu yoğunluk onu yavaş yavaş eğip büküyordu.

Tutsakların arasındaki yaşlı adam, korkuyla karışık bir hayranlıkla Lucan’a baktı.

“Yalan söylüyor genç adam.”

Lucan ona döndü. “Nereden biliyorsun?”

“Adım Orven. Yirmi yıldan fazla süre Kont Valon’un kayıtlarını tuttum. Getirilen insanların isimlerini, nereden alındıklarını ve nereye götürüldüklerini yazdım. Bir süre sonra kayıtlarda yazmamam gereken isimleri de saklamaya başladım. Kaybolanların, kurban edilenlerin ve bir daha geri dönmeyenlerin isimlerini…”

Bir an duraksadı. Bakışları yukarıda, çamurun içinde yatan Valon’a kaydı. “Beni de bu yüzden diğerleriyle birlikte buraya kapattı. Fakat bir şeyi bilmiyor. Kontun kanı geçidin açılması için gereken anahtar olabilir ama kapının nasıl açılacağını yalnızca o bilmiyor.”

Lucan’ın bakışları keskinleşti.
“Ritüeli biliyor musun?”

Orven başını salladı.
“Eski kayıtların bir kısmını ezberledim. Hangi işaretin, hangi sözün ve hangi sıranın izleneceğini biliyorum. Yeter ki bu insanları buradan çıkarın.”

Lucan adamın önünde diz çöktü.
Gözlerindeki o karanlık hare hâlâ titriyordu. 'Bizi Kadim Kütüphane’ye götürecek yolu biliyor musun?' diye sordu, sesi hâlâ tehditkardı.

Orven’in yaşlı gözleri şaşkınlıkla ve kadim bir korkuyla büyüdü. 'Batı Denizleri’nin altında saklanan o kayıp kütüphaneyi mi? Evlat... orası yaşayanlar için bir bilgi tapınağı değil. Orası, oraya girenlerin ruhlarındaki en kirli, en ahlaksız günahları besleyen bir canlı mezarlık. Eğer içindeki bu karanlıkla, bu çiğ öfkeyle oraya adım atarsan... kütüphane seni eğitmez. Seni tamamen yutar ve dışarıya sadece etten bir kukla bırakır.'"

Orven’in yüzünde şaşkınlık belirdi.
“Batı Denizleri’nin altında saklanan kütüphaneyi mi kastediyorsun?”
“Evet.”

“Genç adam, ben orayı hiç görmedim. Defterlerde adı geçerdi sadece. 'Batı Denizleri'nin altında, suyun çekildiği yerde' falan yazardı. Ben sadece kuzeydeki taş geçide kadar biliyorum. Oradan sonrası... harita lazım. Ve ben haritadan pek anlamam."

Thaddeus, basamakların başında duruyordu. Yorgun gözleri yaşlı adama çevrildi.

“Bu bilgi, düşündüğümüzden daha değerli olabilir.”

“Bildiğim her şeyi anlatacağım,” dedi Orven. “Yeter ki bu insanları buradan çıkarın.”

Lucan, zincirlerin kırılmasına yardım etti. Alaric ve Elysia diğer tutsakları tek tek dışarı çıkardı. İki çocuk annelerinin ellerine sarılmıştı. Küçük olanı yürümekte zorlanınca Elysia onu kucağına aldı.

Lucan, son zincir de çözüldüğünde bir süre sessizce insanlara baktı.

Biraz önce kendi bedenini ele geçirmeye çalışan zehir, hâlâ damarlarının derinliklerinde sızlıyordu. Elleri yanıyor, dizleri güçsüzleşiyordu. Ancak karşısındaki insanların yüzlerinde gördüğü korku, onu yeniden ayakta tutmuştu.

“Artık kimse sizi buraya geri götüremeyecek,” dedi.

Tam o sırada küçük çocuklardan biri, Elysia’nın omzundan başını kaldırarak ağaca baktı.

“Annem de orada mı?”

Kadının yüzü bir anda bembeyaz oldu. “Annen kim?” Çocuk cevap veremedi.

Orven başını öne eğdi.

“Buraya getirilenlerin hepsi aynı yerde tutulmadı. Bazıları… ağacın altında kayboldu.”

Lucan’ın bakışları ağacın dallarına yükseldi.

O ana kadar fark etmediği bir şey gördü.

Dalların üzerinde, rüzgârla hafifçe sallanan yüzlerce kumaş parçası vardı. Kimi beyaz, kimi solmuş sarı, kimi de çamurdan kararmıştı. Bazıları küçük çocuk giysilerinden koparılmıştı. Bazılarıysa eski gömleklerin yırtılmış parçalarıydı.

Lucan yaklaşarak dallardan birine uzandı.

Küçük bir önlük parçası…

Kumaşın kenarında eğri büğrü atılmış birkaç dikiş vardı. Lucan’ın parmakları o dikişlerin üzerinde durdu.

Onları tanıyordu.

Boran Usta’nın önlüğündeki dikişin aynısıydı.

Bir an için bataklığın kokusu kayboldu. Çekicin örse vuruşu, ateşin çıtırtısı ve demirci dükkânının sıcaklığı zihninde yeniden canlandı. Boran’ın nasırlı elleri, önlüğünü düzeltirken yaptığı o küçük hareket…

Lucan kumaş parçasını avucunda sıktı. “Bunlar ne?” diye sordu.

Thaddeus yanına geldi. Dallardaki kumaşlara uzun süre baktıktan sonra cevap verdi.

“Kurban bezleri.”
“Ne için?”
“Eski inanışlarda, bir canın ağaca bırakıldığını göstermek için asılırdı. Fakat bu ağaç yalnızca kurban edilenleri değil, onun köklerine bağlanan herkesi kendine ait sayıyor olabilir.”

Lucan başını kaldırdı. Ağacın karanlık dalları gökyüzünü kapatıyordu.
“İnsanları yemiş.”
“Evet,” dedi Thaddeus. “Yalnızca toprağı değil, insanları da çürütmüş.”

Lucan, küçük kumaş parçasını cebine koydu.

İçinde yükselen öfke artık kör değildi. Ne ağaca saldırmak istiyordu ne de önüne çıkan her şeyi parçalamak. Öfkesinin nereye yönelmesi gerektiğini biliyordu.

Ağacın gövdesine baktı.
“Benden istediği şey bedenimse, onu alamayacak.”

Tam o sırada boynundaki siyah taş şiddetle ısındı.

Lucan’ın dizleri yeniden titredi. Damarlarında dolaşan yeşil zehir, sanki son bir kez bütün gücüyle bedenine tutunmaya çalışıyordu. Parmaklarının arasından koyu renkli çizgiler yükseldi.

Elysia ona doğru uzandı.
“Lucan!”

“Yaklaşma.”

“Beni kendinden uzak tutmaya çalışma.”

“Bu kez ne yaptığımı biliyorum.”

Lucan gözlerini kapattı.
Ağacın zehri, bedenindeki gücü uyandırmıştı. Valerius kanı, bütün zincirleri kırmak istercesine damarlarında çarpıyordu. Adaletin Çeliği’nin fısıltısı zihninin gerisinde yankılanıyordu.

Güç… Daha fazlası…
Lucan dişlerini sıktı.
“Hayır.”

Bu kez gücün kendisini yönlendirmesine izin vermedi. Bedenindeki acıyı bastırmaya çalışmadı. Onunla savaşmak yerine, acının varlığını kabul etti. Her nefesinde zehrin ilerleyişini hissetti. Her kalp atışında içindeki karanlığın kendisini ele geçirmesine karşı koydu.

Boran’ın sesi zihninde yankılandı.
Demiri ateşe sokmak kolaydır evlat. Asıl mesele, onu ne zaman ateşten çıkaracağını bilmektir.

Lucan gözlerini açtı.
“Ben senin silahın değilim.”
Ağaçtan yayılan yeşil ışık bir anlığına parladı.

Sonra siyah taşın üzerinde ince bir çatlak belirdi. Çatlak büyüdü, taşın çevresinde dolaştı ve ikinci bağın bulunduğu noktaya ulaştı.

Bir ses duyuldu.

Ne dışarıdan geliyordu ne de kulaklarıyla işitilebilecek kadar gerçekti. Sanki toprağın derinliklerinden, binlerce yıllık bir uykudan yükselmişti.

Beden çürüyebilir. Kan zehirlenebilir. Güç sahibini terk edebilir. Fakat irade, teslim olmadığı sürece kırılmaz.

Siyah taşın üzerindeki ikinci bağ çatladı.

Lucan’ın bedenindeki yeşil çizgiler birer birer geri çekilmeye başladı. Zehir, damarlarından dışarı doğru çekilirken ellerindeki yanık izleri koyulaştı. Ardından ağacın köklerine doğru uzanan ince yeşil damarlar hâlinde toprağa aktı.

Lucan’ın dizleri çözüldü.

Elysia onu yakaladı.

Bu kez genç adamın gözlerinde karanlık yoktu. Kehribar rengi, yorgun ve solgun bakışlarının içinde yeniden beliriyordu.

Thaddeus ağır adımlarla yanlarına geldi. Lucan’ın boynundaki taşa baktı.

“İkinci bağ da çözüldü.”

Alaric derin bir nefes bıraktı.

“Demek sonunda şu lanetli ağaçtan kurtulduk.”

Thaddeus başını iki yana salladı.

“Hayır. Henüz değil. Bu ağacın kökleri çok derine uzanıyor. Fakat artık Lucan’ın üzerinde eskisi kadar etkisi yok.”

Lucan ayağa kalkmaya çalıştı. Elysia koluna girerek ona destek oldu. “Bedenim hâlâ yanıyor.”

“Bu normal,” dedi Thaddeus. “Zehirden tamamen kurtulmuş değilsin. Ama artık ona karşı koyabiliyorsun.”

Lucan, ağacın dallarına son bir kez baktı. Cebindeki küçük kumaş parçasını hissetti.

İkinci arınma ona yalnızca bedeninin dayanıklılığını göstermemişti. Gücün, insanın iradesinden daha büyük olmadığını da öğretmişti. Fakat bu dersin bedeli ağırdı.

“Bu şerefsizi burada bırakıyoruz” dedi.

Alaric kaşlarını kaldırdı. “Burada mı? Ağacın dibinde?”

“Burada” dedi Lucan. “Mahzende. Bu insanları çürüttüğü yerde çürüsün.”

Alaric sırıttı. “Benim fikrimdi zaten.”

Valon'u sürükleyerek mahzenin basamaklarından indirdiler. Alaric adamın ellerini arkasına, ayaklarını da demir halkaya bağladı. O kadar sıkı bağladı ki Valon'un bilekleri morardı.

“Biraz gevşet-”

“Konuşma puşt herif” dedi Alaric. İpi bir kez daha çekti. “Bir daha konuşursan ağzına da çamur tıkarım.”

Thaddeus basamakların başına geldi. Bastonunu kaldırdı. Safiri artık eskisi gibi parlamıyordu. Sönük, gri bir ışıktı.

“Büyük bir duvar öremem artık,” dedi. “Ama bir köpeği bile durduracak kadar gücüm var.”

Asasını Valon'a doğru tuttu. Dudaklarının arasından eski dilde tek bir kelime mırıldandı. Valon'un etrafında ince, mavi bir çizgi belirdi. Tıpkı bir çember gibi. Valon elini uzattığında çizgiye değdi ve geri çekildi.

“Aman ne güzel,” dedi Valon. “Küçük bir tasma.”

Thaddeus cevap vermedi. Sadece asasına yaslandı. Yüzü bembeyazdı ama gözleri keskindi. Bu küçük büyü bile onu yormuştu.

Orven öne çıktı. Elinde defteri.

“Gidelim. Taş geçit kuzeyde. Su çekilmeden önce varmalıyız. Yolu ben biliyorum.”

Grup basamaklardan çıkmaya başladı. Lucan en arkadaydı. Cebindeki küçük önlük parçasını yokladı.

Tam kapıdan çıkacakken Valon'un sesi arkadan geldi. Artık bağıran bir kont değildi. Fısıldayan bir şeydi.

“Uzaklaşabilirsin Valerius. Fakat kanınla açılan kapının ardında ne olduğunu henüz bilmiyorsun.”

Lucan durdu.

Alaric döndü. “Kes sesini-”

Lucan elini kaldırdı. Alaric sustu. Lucan yavaşça arkasına döndü. Mahzenin karanlığında, mavi çemberin içinde oturan Valon'a baktı.

“Öğreneceğim.”
Ve kapıyı kapattı.

Çürüyen Ağaç'ın gölgesinden uzaklaşırken Thaddeus, Orven'e döndü.

“Bizi kuzeydeki taş geçide götürebileceğini söylemiştin.”

“Evet. Fakat oraya ulaşmak için bataklığın eski su yolunu izlemeliyiz. Geçidin işaretleri yalnızca su çekildiğinde görünür. Beklememize gerek yok. Su yolunun diğer tarafında eski bir geçit var. Fakat yolu yalnızca ben tanırım.”

Orven ilk kez başını kaldırıp geride kalan mahzene baktı.

“Yirmi yıl boyunca senin için insanların isimlerini yazdım. Kimlerin kaybolduğunu, kimlerin geri dönmediğini kaydettim. Senin unuttuğun her yüzü ben hatırladım.”

Lucan, yaşlı adama baktı. “Bizi oraya götür.”

Orven başını salladı. “Taş geçide kadar götürürüm. Söz. Sonrası... bakacağız artık.”

Thaddeus, zayıflamış asasını kavradı. Yüzündeki yorgunluk hâlâ geçmemişti. Ancak bakışları artık bataklığın ötesine, görünmeyen ufka çevrilmişti.

“Kadim Kütüphane,” diye mırıldandı. “Batı Denizleri'nin altında saklanan son bilgelik...”

Elysia, Lucan'ın koluna biraz daha sıkı tutundu. “Orada ne bulacağız?”

Thaddeus bir süre cevap vermedi. “Belki aradığımız cevapları. Belki de bugüne kadar doğru bildiğimiz her şeyi yıkacak bir gerçeği.”

Alaric iç çekti. “İnsan bir kez olsun gideceği yerde yalnızca yatak ve sıcak yemek bulamaz mı?”

Lucan yorgun bir tebessümle ona baktı. “Önce buradan sağ çıkalım.”

Grup, Orven'in gösterdiği eski su yoluna doğru ilerledi. Arkalarında kalan Çürüyen Ağaç'ın dalları rüzgârla sallanıyordu. Dalların üzerinde asılı yüzlerce kumaş parçası, karanlığın içinde sessizce dalgalandı.

Lucan bir kez daha cebindeki küçük önlük parçasına dokundu. Boran'ın dikişlerini hatırladı. Sonra gözlerini önündeki yola çevirdi.

Artık yalnızca Malakor'un peşinde değildi. Kendi kanının, taşıdığı kılıcın ve boynundaki taşın ardında saklanan gerçeği öğrenmek zorundaydı.

Çünkü bazen insanı kurtaracak olan şey, sahip olduğu güç değil; o gücün karşısında kim olduğunu unutmamaktı.

Ve Kadim Kütüphane'de onları bekleyen hakikat, belki de bugüne kadar inandıkları her şeyden daha tehlikeliydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…