6. bölüm / 10
Kadim Kanunun Yükselişi: Çeliğin Hükmü6.BÖLÜM:Üç Örs ve Kan Kültü
Bölümler 10Şu an: 6.BÖLÜM:Üç Örs ve Kan Kültü
- 1 1.Bölüm: Mühürlü Taş412 kelime
- 2 2. BÖLÜM: Adaletin Çeliği2.919 kelime
- 3 3.BÖLÜM : KÜL ORMANI VE VAHŞİ ÇELİK2.066 kelime
- 4 4.BÖLÜM: Veritas2.986 kelime
- 5 5.BÖLÜM: Kül-Doğanlar1.568 kelime
- 6 6.BÖLÜM:Üç Örs ve Kan Kültü1.229 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 7.BÖLÜM: Yıkık Tapınak1.347 kelime
- 8 8.Bölüm: Beyaz Cehennemin Eşiği2.762 kelime
- 9 10.BÖLÜM: RUH OCAĞI VE İLK ARINMA2.695 kelime
- 10 11 Bölüm: Çürümenin Siyasi Pazarı1.479 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
18 Yıl önce:
Malakor, yüksek pencerelerden içeri süzülen sabah ışığında bir mektubu okuyordu. Altın sarısı saçları kusursuzdu. Mavi gözleri, mektubun son satırına geldiğinde bile değişmedi.
Geniş taht odasının soğuk mermerinde diz çöken danışmanı korkuyla başını eğdi. “Majesteleri... Raporlar kesin. Çocuk henüz yedi yaşında. Valerius soyunun son damlası o.”
Malakor mektubu dikkatle katladı. Hareketleri bir rahibin ayini kadar zarif ve yavaştı. “Biliyorum.”
“Büyünün gerektirdiği şeyin, o yaşta bir çocuğun kanını dökmek veya onu bu lanete mahkum etmek olduğundan gerçekten emin miyiz?” diye sordu danışman, sesi titreyerek.
Malakor başını kaldırıp adama baktı. Dudaklarında neredeyse teselli eder gibi duran, babacan ve şefkatli bir gülümseme belirdi. “Hayır,” dedi sakince.
“Ama emin olmak için bekleyemeyiz. Gelecekteki bir tehdidi büyümeden ezmek, merhametin en saf halidir.”
Ardından ipek eldivenlerini parmaklarına geçirdi. Sesinde en ufak bir nefret kırıntısı bile yoktu.
“Başlayın. Köyü yakın. Taşın ve kılıcın kaderini başlatın.”
****
Günümüz…
Kanyonun derinliklerine inen basamaklar taştan değil, yüzyılların biriktirdiği donmuş cüruf ve insan iliği karışımı bir çamurdan yontulmuş gibiydi. Aşağı indikçe hava ağırlaşıyor, kükürt gazı genizleri yırtarak akciğerlere doluyordu. Meşalelerin soluk, kan kırmızı ışığı duvara vurduğunda, Lucan tavandan sarkan devasa demir kancaları gördü. Bu kancaların bazılarında insan iskeletleri sallanıyordu; etleri çoktan kükürt dumanıyla erimiş, kemikleri kararmıştı. Burası bir sığınak değildi. Burası bir mezbahaydı.
“Bizi buraya zincirleyen eller, Malakor’unkilerden daha temiz değil Skar,” diye hırıldadı Alaric. Bileğindeki demir halka, Kül Ormanı'nda aldığı yaraya baskı yapıyor, sargısından sızan kan zincirin pasına karışıyordu.
Skar arkasına bile bakmadı. Kamçıyı andıran ağır adımlarla yürürken sesi dehlizde yankılandı. “Malakor etinizi çiğ çiğ yer, asker. Biz ise sadece çeliğinizi eritiriz. Aramızdaki farkı Midlands’ın konforlu kışlalarında öğrenemezsin.”
Geniş, dairesel bir mağaraya çıktıklarında ritmik çekiç sesleri kulakları sağır edecek bir seviyeye ulaştı.
Burası Üç Örs Odasıydı.Mağaranın ortasında, doğrudan kanyonun kalbindeki lav nehrinin üzerine kurulmuş, simsiyah taştan dövülmüş üç devasa örs duruyordu. Örslerin etrafında, yüzleri maskeli, derileri sıcaktan kavrulmuş demirciler çalışıyordu. Havada saf ter, yanık et ve çiğ kan kokusu vardı.
Skar durdu ve Lucan’ı zincirinden çekerek lav nehrinin kenarına fırlattı. Lavın sıcaklığı Lucan’ın yüzünü bir alev dalgası gibi yaladı, kirpikleri anında kavruldu. Ama göğsündeki o siyah taş, bu ölümcül sıcaklıkla beslenir gibi deli gibi çarpmaya başlamıştı.
“Kehanetin piçi,” dedi Skar, gözlerini Lucan’ın kehribar gözlerine dikerek.
“Baban buraya geldiğinde adalet getireceğini söylemişti. Ama Malakor’un ejderhaları kanyonu ateşe verdiğinde, o sarayına kaçtı. Biz burada çocukları canlı canlı lavlara atarak Malakor’un gazabını dindirdik. Şimdi söyle bana, senin kanın o taştan daha mı değerli?”
Skar elini kaldırdı. Savaşçılar, mağaranın karanlık bir köşesinden zincire vurulmuş, zayıflıktan kaburgaları sayılan genç bir kızı öne çıkardılar. Kızın üzerinde Malakor’un ordusuna ait, parçalanmış gri bir pelerin vardı. Bir casustu. Ya da sadece hayatta kalmaya çalışan bir kaçak.
“Birinci Örs, çeliğin sınavıdır,” dedi Skar, Lucan’ın elindeki kumaşa sarılı Adaletin Çeliği’ni alıp ilk örsün üzerine bırakırken.
“İkinci Örs ise iradenin. Eğer bu kabilenin seni takip etmesini istiyorsan, bu kızı kanyonun tanrılarına kurban edeceksin. Bu çelik masum kanıyla yıkanmadan, içindeki vahşi gücü buradaki lavlarla birleştiremezsin.” Lucan’ın bakışları kıza kaydı. Kızın gözlerinde saf bir dehşet vardı.
Tam o anda arkasından bir çığlık yükseldi. “Ona dokunma!”
Elysia’ydı. Muhafızların kollarını tutmasına rağmen öne atılmaya çalışıyordu. Gözleri kapkara olmuştu, Veritas gücü kanyonun bu çiğ acısıyla delirme noktasına gelmişti.
“Lucan! Kızın zihnini görüyorum... O bir asker değil! Sadece köyü yakıldığı için kaçan bir yetim! Skar yalan söylüyor, kabilenin korkusunu beslemek için onu kurban ediyor!”
Skar vahşi bir kahkahayla Elysia’ya döndü. “Arkanya’nın fahişesi. Senin o temiz büyülerin burada sökmez. Burada adalet, kimin öleceğine karar veren adamın elindedir.” Skar, Lucan’ın eline ağır, kızgın bir hançer tutuşturdu.
“Karar ver çocuk. Ya bu kızın kanı, ya da arkadaşlarınla birlikte bu lav denizinde boğulmak.”
Lucan ellerindeki kızgın demirin acısını hissetmiyordu bile. İçindeki o kadim fısıltı yeniden uyandı. Ama bu kez kılıçtan gelmiyordu. Kendi damarlarından, babasının yarım bıraktığı o kanlı mirastan geliyordu: “Herkesi kurtaramazsın. Güç, feda edebilenlerin elinde yükselir.”
Lucan yavaşça kıza doğru ilerledi. Hançeri kaldırdı.
Alaric gözlerini kapattı. Thaddeus ise bastonuna yaslanmış, Lucan’ın gözlerinin içine bakıyordu; yüzünde ne bir merhamet ne de bir durdurma isteği vardı. Yaşlı büyücü, bu kanlı dünyanın kurallarını çok iyi biliyordu.
Elysia ise nefes bile alamıyordu. Lucan’a bakarken, onun içindeki o saf, karanlık girdabı gördü. Kılıcın öfkesi değil, Lucan’ın kendi iradesiyle bir canavara dönüşme ihtimali genç kadının ruhunu paramparça ediyordu. Eğer Lucan o darbeyi indirirse, aralarında filizlenen o tekinsiz, adsız bağ bir daha asla birleşmemek üzere kopacaktı. Ya da belki de... ikisi de o karanlığın içinde tamamen kaybolacaktı.
Lucan kızın önünde durdu. Hançerin ucu kızın göğsüne değdiğinde, kızın sıcak nefesini teninde hissetti.
Lucan hançerin ucunu kızın göğsünde tuttu. Zaman yavaşladı. Kızın titreyen nefesi, lav nehrinin fokurtusu ve Skar’ın zafer kazanmış bir akbaba gibi bakan gözleri… Hepsi Lucan’ın zihninde birleşti.
İçindeki o vahşi fısıltı ona “Vur,” diyordu. “Büyük amaç için küçük bir feda.”
Ama Lucan bir demirciydi. Çeliğin nasıl büküleceğini, dayatılan formun nasıl kırılacağını en iyi o bilirdi. Skar ona sahte bir seçim sunmuştu: Katil olmak ya da ölmek. Eğer kızı öldürürse, Skar’ın kurallarına göre oynayan bir piyon olacaktı. Eğer ölümü seçerse, krallık karanlığa gömülecekti.
İki seçenek de yanlıştı. Üçüncü bir yol olmalıydı.
Lucan aniden gözlerini kızdan ayırdı ve doğrudan Skar’ın gözlerinin içine baktı. Dudaklarında tekinsiz, soğuk bir tebessüm belirdi.
“Biz bir kehanete değil, bizi bu çukurdan çıkaracak çeliğe biat ederiz demiştin, Skar,” dedi Lucan. Sesi kanyonun uğultusunu bastırdı.
“Evet,” dedi Skar, şüpheyle gözlerini kısarak. “Öyleyse akıt o kanı.”
“Adalet, kurban edilmeyi bekleyen bir yetimin kanında değil,” dedi Lucan ve hançeri havaya kaldırdı. Ama namluyu kıza değil, kendi sol avucuna doğru indirdi.
Kızgın demir etini yararken cızırdayan bir ses yükseldi, yanık et kokusu odayı sardı. Lucan acıyla yüzünü bile ekşitmedi. Avucundan boşalan koyu, asil kanı, kızın üzerine değil; birinci örsün üzerinde kumaşa sarılı duran Adaletin Çeliği’nin üzerine akıttı.
Kan, kınından taşan çelikle buluştuğu an mağara sarsıldı.
Kılıç, üzerindeki kumaşları yakarak vahşi bir beyaz ışıkla parıldadı. Ama bu ışık Kül Ormanı'ndaki o kör öfke gibi değildi; bu kez Lucan acıyı ve iradeyi kendi kanıyla mühürlemişti. Göğsündeki siyah taş, kanyonun altındaki lavları emerek kıpkırmızı bir kor gibi yanmaya başladı.
Skar dehşetle geri çekilmeye çalıştı ama Lucan sol eli kanlar içinde, sağ eliyle Adaletin Çeliği’ni kavradı. Kılıcı kızın bağlarından geçirip zincirleri tek bir hamlede, tereyağı keser gibi parçaladı. Kız dehşetle yere yığılırken Lucan kılıcın ucunu doğrudan Skar’ın gırtlağına dayadı.
Kılıçtan yayılan muazzam sıcaklık, yaşlı şefin yüzündeki yanık izini kavurmaya başladı.
“İşte senin Üçüncü Örsün, Skar,” dedi Lucan, gözleri saf kehribar rengine bürünmüşken. “Bana feda etmeyi dayatamazsın. Benim kanım bu çeliğin efendisidir, kölesi değil. Eğer bu kabilenin bir lidere ihtiyacı varsa, o lider kölelerin kanını döken bir kasap olmayacak. Malakor’un sarayını buradaki lavlarla yakacak adam olacak. Şimdi söyle bana… Diz mi çökeceksin, yoksa bu çeliğin gerçek adaletini ilk sen mi tadacaksın?”
Mağaradaki tüm Kül-Doğan demircileri ve savaşçıları ellerindeki zincirleri döndürmeyi bıraktı. Tam bir ölüm sessizliği çöktü. Skar, gırtlağındaki ölümcül sıcaklığa ve Lucan’ın gözlerindeki o sarsılmaz, çiğ iradeye baktı. Karşısında bir çocuk değil, kuralları kendi kanıyla yeniden yazan bir hükümdar duruyordu.
Skar artık anlamıştı ve inanmıştı: Üçüncü Örs ne çeliktir ne irade. Üçüncü Örs, bedeldir.
Skar, yavaşça ve ağır bir kabullenişle tek dizinin üzerine çöktü. Arkasındaki düzinelerce savaşçı da zincirlerini yere bırakarak aynı şekilde diz vurdu.
Lucan kılıcı indirdi ama içindeki o sıcaklık dinmemişti. Arkasına döndüğünde Elysia ile göz göze geldi.
Elysia’nın Veritas gücü, Lucan’ın avucunu kestiği andaki o saf acıyı, iradeyi ve Skar’a diz çöktüren o muazzam egemenlik arzusunu tüm çıplaklığıyla hissetmişti. Genç kadının göğsü hızla inip kalkıyordu. Lucan’ın bu vahşi, sınırları zorlayan zekası ve felsefesi karşısında büyülenmişti.
O an anladı ki; Lucan sadece koruması gereken bir emanet değil, ruhunun en derin karanlığında kaybolabileceği, dünyayı birlikte yakabilecekleri tek adamdı.
*****
Bölüm etkileşimi
