8.Bölüm: Beyaz Cehennemin Eşiği

Vaveyla Yazarı: Nuran Yiğit

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: 8.Bölüm: Beyaz Cehennemin Eşiği

Tapınağın mermer sütunları, dışarıdan gelen devasa bir gümbürtüyle sarsıldı. Duvarlardaki asırlık sarmaşıklar kopup çamura dökülürken, giriş kapısının açık uçurumundan içeriye simsiyah, dumanı tüten zırhlar kuşanmış hilkat garibeleri sızmaya başladı.

Malakor’un en karanlık ordusu, Gölge Lejyonu gelmişti.

Aralarından, adımları mermeri çatlatacak kadar ağır, devasa cüsseli bir figür öne çıktı. İki eliyle tuttuğu devasa baltasından kara bir irin damlıyordu. Miğferinin ardında hiçbir insan yüzü yoktu; sadece saf, katran karası bir duman ve iki çiğ, beyaz göz parıldıyordu. Bu, General Vane’ydi.

“Thaddeus Thorne…” dedi Vane. Sesi, mezardan yükselen bir rüzgar gibi buz gibiydi. “Efendimiz, yirmi beş yıl önce yarım kalan o kanı istiyor. Çocuğu bize teslim edin, ruhlarınızın bu tapınakta çürümesine izin verelim.”

“Senin o gölge bedenini bu mermerlere gömerim, Vane!” diye kükredi Thaddeus. Yaşlı büyücü bu kez asasını sımsıkı kavramıştı. Asanın ucundan fırlayan saf mavi şimşekler, tapınağın tavanını aydınlatarak ilk hatta duran üç gölge askerini göğüslerinden vurup küle çevirdi.

Savaş tam o anda, diz boyu kan ve kükürt dumanı içinde patlak verdi.

Alaric, omuzundaki yaraya rağmen kalkanını öne sürüp barbarca bir haykırışla hat kurdu. Kılıcı Arkanya çeliği olmadığı için gölgeleri doğrudan kesemiyordu ama kalkanının sert vuruşlarıyla onların fiziksel biçimlerini bozuyor, arkadan gelen Elysia’ya yol açıyordu.

Elysia ise bir ölüm dansçısı gibiydi. Gümüş işlemeli iki hançeri karanlığın içinde hilaller çiziyor, dokunduğu her gölge askerini çığlıklar eşliğinde havaya uçuruyordu. Veritas gücü odadaki saf nefretle ve ölüm korkusuyla beslendikçe genç kadının gözleri tamamen kararmış, hamlesi daha da vahşileşmişti.

Lucan ise sunağın önünde, elindeki parşömenle kalakalmıştı. Göğsündeki siyah taş o kadar şiddetli zonkluyordu ki, sanki derisini yırtıp dışarı çıkacaktı. Parşömendeki uyarı zihninde çınladı: “Kılıcı her çekişinde kılıcın öfkesi seni bir canavara dönüştürecek.”

“Lucan! Savun kendini!” diye bağırdı Alaric.

Bir gölge askerin pençesi Alaric’in zırhını yırtıp etini koparmıştı; yırtılan etten fışkıran sıcak kan, zırhın paslı demirleriyle bütünleşerek mermere akarken genç asker acıyla dizlerinin üzerine çökmek üzereydi. Dostunun kanını gören Lucan’ın içindeki o baraj kapakları patladı. Parşömenin uyarısını, korkuyu, mantığı unuttu. Sağ eliyle Adaletin Çeliği’ni kavradı.

Kılıç kınından çıktığı an, tapınağın içi çiğ, kör edici beyaz bir ışıkla ve kulakları sağır eden bir uğultuyla doldu. Lucan öne atıldı. O artık bir demirci çırağı değildi; o, damarlarındaki kadim öfkeyle hareket eden bir yıkım makinesiydi. İlk hamlesinde üç gölge askerini ortadan ikiye böldü. Çeliğin vurduğu yer patlıyor, etrafa erimiş demir ve kara kan saçılıyordu. Çeliğin değdiği yerde kemikler sadece kırılmıyor, etin içinde ufalanarak birer şarapnele dönüşüyordu.

Lucan, arkasından saldıran bir gölgenin miğferine Adaletin Çeliği'nin kabzasıyla öyle bir vurdu ki, zırh içeri doğru çökerek adamın kafatasını patlattı; dökülen simsiyah, çürümüş beyin dokusu mermerin üzerindeki kadim rünlerin arasına sızdı.

Vane, Lucan’ın üzerine doğru devasa baltasını savurdu. Balta ve Adaletin Çeliği çarpıştığında tapınağın yarısı çöktü, mermer tozları havaya karıştı. Lucan acıyı hissetmiyordu. Gözleri saf kehribar rengine dönmüştü. Baltanın hamlesini savuşturup Vane’in zırhlı göğsüne dizini geçirdi, ardından kılıcı General’in omuz zırhının içine, o kara dumanın kalbine sapladı. Kılıç zırhı geçerken, Vane'in yarı gölge bedeniyle çelik cızırdayarak eridi, General'in çiğ çığlığı tapınağın çöken tavanında yankılandı.

Vane, acı verici, insanüstü bir çığlık attı. Bedeninden kara dumanlar fışkırıyordu. “Bu kan... Efendimizin olacak!” diye haykırdı ve elindeki büyülü bir tılsımı yere fırlattı.

Tılsım patladığında tapınağın zemininde kapkara, dipsiz bir girdap açıldı. Ölüler diyarının o soğuk nefesi odadaki herkesi yutmak ister gibi çekmeye başladı. Kalan gölge askerleri Vane’in yaralı bedenini girdabın içine doğru çekerken, tapınağın tavanı tamamen üzerlerine çökmeye başladı.

“Geri çekiliyorlar! Tapınak yıkılıyor!” diye bağırdı Thaddeus, asasıyla üzerlerine düşen devasa bir mermer bloku havada parçalayarak.

Lucan hala Vane’in peşinden o karanlık girdaba atlamak, onun boğazını çıplak elleriyle sökmek istiyordu. İçindeki canavar durmak bilmiyor, damarlarındaki o gaddar egemenlik arzusu zihnini çiğ çiğ yiyordu. Tam o anda Elysia, yıkılan taşların arasından sıyrılıp Lucan’ın kılıcı tutan kanlı elini kavradı. Veritas gücü, Lucan’ın içindeki o dipsiz, vahşi öfke dalgasıyla çarpıştı. Elysia acıyla inledi ama elini bırakmadı. Gözlerinin içine baktı, yüzü toz ve kan içindeydi.

“Lucan! Dur! Kılıca teslim olma... Bizimle gel!” diye haykırdı.

Elysia’nın elinin o tekinsiz, sarsıcı sıcaklığı Lucan’ın zihnindeki uğultuyu bir kez daha çatlattı. Lucan derin bir nefes alarak kılıcın üzerindeki baskısını çekti. Gözlerindeki kehribar rengi sönerken, tapınak büyük bir gürültüyle üzerlerine çökmeye başladı.

Thaddeus’un son anda yarattığı mavi bir koruma kalkanının altında, yıkılan kadim mermerlerin ve arkalarında bıraktıkları kan gölünün arasından, gecenin karanlığına doğru kendilerini zorlukla dışarı fırlattılar.

👑 SAHNE: SİYASİ KARANLIK - TAHT ODASININ KİBAR SÖZLERİ

Aynı saatlerde, kanyondan ve tapınaktan yüzlerce mil uzakta... Midlands’ın kalbindeki o kapkara kulede, zamanın hiç uğramadığı taht odasında tam bir ölüm sessizliği hakimdir.

General Vane, geniş mermer zeminin ortasında tek dizinin üzerine çökmüş haldeydi. Tapınaktaki o devasa, zırhlı heybetinden eser kalmamıştı. Lucan’ın Adaletin Çeliği ile açtığı omuz yarasından simsiyah, çürümüş bir duman fışkırıyor; yaralı bedeninden sızan kara irin, kusursuz beyaz mermeri bir asit gibi yakarak deliyordu. Vane, insanüstü bir acıyla titriyordu.

"Başarısız oldum... Majesteleri," diye hırıldadı Vane, sesi acıdan paramparçaydı. "Çocuk... Kılıcı kendi kanıyla bağladı. İçindeki öfke... Beni buraya kaçmaya zorladı."

Yüksek pencerelerden süzülen soluk gece ışığında, tahtında oturan Malakor Noctis yavaşça ayağa kalktı. Aradan geçen yirmi beş yıla rağmen altın sarısı saçları hala ipek gibi parlıyor, mavi gözleri bir bebeğinki kadar pürüzsüz duruyordu. Adımları mermer üzerinde en ufak bir ses bile çıkarmayacak kadar zarif ve hafifti.

Vane’in yanına kadar yürüdü. Malakor’un yüzünde ne bir öfke kırıntısı ne de bir nefret vardı. Aksine, dudaklarında bir babanın yaralı oğluna bakarken takınacağı o son derece samimi, şefkatli ve teselli edici gülümseme belirdi.

“Canın çok yanıyor olmalı, sadık dostum," dedi Malakor, sesi bir rahibin duası kadar yumuşak ve kibardı. İpek eldivenli elini uzattı, Vane’in o simsiyah dumanlar saçan omuz yarasının üzerine narin bir dokunuşla koydu.

Vane acıyla inledi ama kıpırdayamadı. Malakor’un parmakları yaranın üzerinde hafifçe gezindi. O şefkatli dokunuşun ardında öyle sinsi bir büyü vardı ki, Vane’in yarasındaki acı bir anda yüz katına çıktı; General’in zırhı etine doğru bükülmeye başladı. Malakor ise hala gülümsüyordu.

"Başarısızlık acıtır, Vane. Merhametimin bir sınırı olduğunu biliyorsun," diye fısıldadı Malakor, sesi hala çok narindi. "Ama endişelenme. Kendini bu kadar hırpalama. Her şey tam da planladığım gibi gidiyor."

Malakor elini sertçe yaranın üzerinden çekti, eldivenine bulaşan kara irini ipek bir mendille yavaşça sildi. Gözlerinde, kanyonun lavlarından daha tehlikeli bir siyasi zeka parıldadı.

"Çocuk tapınaktaki o parşömeni aldı. Thaddeus’un onu nereye götüreceğini çok iyi biliyorum. Göğsündeki o siyah taşı arındırmak için Kuzey’in Donmuş Dorukları’na, Ruh Ocağı’na gidecekler. Bırak gitsinler... Bırak çocuk o paraziti benim için olgunlaştırsın. Taş tamamen büyüdüğünde, evrenin kapılarını açacak o kusursuz anahtar ellerimde olacak."

Mendili yanan bir meşalenin içine bıraktı. Kumaş saniyeler içinde kül olurken, Malakor arkasını döndü, pelerini mermerde hışırdadı.

"Gölge ordusunu topla Vane. Kuzeyin ayazı, Valerius kanını dondurmak için güzel bir yer."

****

Yıkık Tapınak’ın arkalarında bıraktığı enkazı ve General Vane’in lejyonunun kara kanını geride bırakalı iki gün olmuştu. Güneye sarkan sıcak esintiler tamamen kesilmiş, yerini Midlands’ın kuzey sınırını bir duvar gibi kapatan Donmuş Doruklar’ın kemik kesen ayazına bırakmıştı. Burası, krallığın haritalarında bile sadece "Beyaz Boşluk" olarak geçerdi. İnsanların değil, sadece hayatta kalmak için vahşileşenlerin diyarıydı.

Atlar, diz boyuna ulaşan karın içinde her adımda biraz daha yoruluyor, solukları havada donarak beyaz buhar zerrelerine dönüşüyordu.

Alaric, tapınaktaki savaştan kalan ve gölge askerlerin pençesiyle zehirlenen omuz yarasını gizlemeye çalışsa da atın üzerinde dengesini her kaybedişinde dişlerini sıkıyordu. Thaddeus birkaç kez durup yarayı incelemişti. Gölge zehri derisinin altında ilerliyordu. Yaşlı büyücü, kuzeyin bu ayazının zehri daha da hızlandıracağını biliyordu ama duramazlardı. Durmak, Malakor’un arkalarından gelen iz sürücülerine yem olmak demekti.

Lucan ise grubun en önünde, rüzgara karşı bir kalkan gibi ilerliyordu. Sol avucundaki sargıyı çözmüştü; soğuk, yarasını uyuşturarak acısını hafifletiyordu ama göğsündeki o siyah taşın soğukluğu, kardan daha beterdi. Sanki taş, çevrelerindeki bu donmuş dünyayla besleniyor, Lucan’ın içindeki son insani sıcaklığı da emmek istiyordu. Belindeki Adaletin Çeliği ise tamamen sessizdi. Ancak bu sessizlik, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizliğe benziyordu.

“Bir sığınak bulmalıyız,” dedi yaşlı büyücü sonunda. “Bu fırtınada daha fazla ilerlersek hepimiz donacağız.”

Lucan, önlerindeki kayalıkları inceledi. “Şurada!”

Dik kayalıkların arasına gizlenmiş dar bir mağara ağzı vardı. Atları güçlükle içeri soktular. Mağara rüzgârdan bütünüyle korunmuyordu ama en azından karın doğrudan yüzlerine vurmasını engelliyordu. Ateş yakmak imkânsızdı. Rüzgâr, mağaranın derinliklerine kadar sızıyor ve yakılacak her şeyi söndürüyordu.

Thaddeus asasını kaldırdı. Asanın ucundan yayılan sönük mavi bir ışık, mağaranın duvarları boyunca ilerleyerek çevrelerindeki havayı hafifçe ısıttı. Büyü ışık vermeyecek kadar zayıftı ama titremelerini bir süreliğine durdurmaya yetiyordu.

“Ben biraz ilerleyip geçidi kontrol edeceğim,” dedi Thaddeus. “Bu fırtınanın içinde başka bir yol olup olmadığını görmeliyim. Siz burada kalın. Büyünün sınırından ayrılmayın.”

Lucan itiraz etmek üzereydi.
“Tek başına gitmen doğru değil.”

Thaddeus ona sertçe baktı.
“Bir zamanlar tek başıma çok daha kötü yerlerden geçtim. Senin görevin burada kalmak ve arkadaşını hayatta tutmak.”
Bakışları kısa bir an Alaric’in omzuna kaydı. “Zehir ilerliyor. Onu gözünün önünden ayırma.”

Yaşlı büyücü asasını kavrayıp karanlık geçide yöneldi. Mavi ışığı birkaç adım boyunca kayalıkları aydınlattıktan sonra fırtınanın içinde kayboldu.

Mağaranın içi yeniden sessizliğe gömüldü.

Herkes bir köşeye sindi. Alaric, titreyen elleriyle kürk pelerinine sarınırken bilincini kaybetmek üzereydi. Lucan, mağaranın ağzında, fırtınanın beyaz karanlığına bakarak nöbet tutuyordu. İçindeki o vahşi, çiğ öfke hala tam olarak yatışmamıştı. Tapınakta Vane'i öldüremediği için, o gücü tam olarak serbest bırakamadığı için kendi içine kızıyordu.

"Hala o anı mı arzuluyorsun?"

Elysia, karanlığın içinden bir gölge gibi sıyrılıp yanına geldi. Üzerindeki kürkler bile onun o asil ve tehlikeli duruşunu gizleyememişti. Veritas gücü, Lucan’ın içindeki o donmuş, katılaşmış öfkeyi mağaranın diğer ucundan bile hissetmişti.

Lucan başını çevirmeden cevap verdi. "O gölgeyi tamamen yok etmeliydim, Elysia. Eğer o girdaptan çıkıp tekrar gelirlerse, bu kez Alaric'i ya da Thaddeus'u koruyamayabiliriz. İçimdeki güç... o taş ve kılıç... bana durmamamı söylüyor."

Elysia bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandığında, kuzeyin bu beyaz cehenneminde birbirlerinin sıcak nefesini hissettiler. Genç kadın elini uzattı ve bu kez doğrudan Lucan’ın çıplak, yaralı avucunu kavradı.

Veritas gücü dalga dalga Lucan’ın zihnine aktı. Ama bu kez acı ya da yalan yoktu. Elysia, Lucan’ın içindeki o canavarla doğrudan yüzleşiyordu. İkisi de lanetliydi; biri insanların tüm günahlarını sırtında taşıyordu, diğeri ise dünyayı yok edebilecek bir öfkeyi damarlarında saklıyordu.

"Kılıç sana durmamanı söyler, çünkü o bir silah," dedi Elysia, gözlerinin içine bakarak. Sesi fırtınanın uğultusunun arasında bile sarsılmazdı. "Ama sen bir silah değilsin Lucan. Sen o kuralı yıkan demircisin. Eğer o öfkeye teslim olursan, Malakor’u yensen bile tahta oturacak olan adam sadece başka bir tiran olur. Ve ben... dünyayı başka bir tirana teslim etmek için yola çıkmadım."

Lucan acı bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Ya yanılıyorsan?”

“O zaman yanıldığımı birlikte öğreniriz. Ama daha denemeden kendini kılıca teslim etmeyeceksin.”

Elysia’nın parmakları, Lucan’ın avucundaki yarayı dikkatle sardı. Dokunuşunda büyülü bir parıltı yoktu; yalnızca soğuktan uyuşmuş bir elin başka bir ele verdiği sıcaklık vardı. “Malakor’u yenip onun gibi bir tirana dönüşürsen,” diye devam etti, “dünyayı kurtarmış olmazsın. Yalnızca eski bir zalimin yerine yenisini koyarsın.”

Lucan uzun süre ona baktı.
“Benden korkmuyor musun?”

Elysia’nın yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi. “Korkuyorum.”

Lucan’ın bakışları sertleşti. Elysia elini bırakmadı.

“İçindeki gücün seni senden alacağından korkuyorum. Bir gün bana bakıp beni düşmanın sanmandan korkuyorum. Ama senden korkmam, seni kendi karanlığınla baş başa bırakacağım anlamına gelmiyor.” Lucan, onun elini daha sıkı kavradı.

Elysia’nın parmakları Lucan’ın yarasının üzerinde sıkılaştı. İkisinin arasındaki o tekinsiz, yoğun elektrik, mağaranın ayazını kıracak kadar güçlüydü. Bu bir sığınma aşkı değildi; bu, birbirinin karanlığını gören ve o karanlıktan korkmayan iki ruhun ölümcül ittifakıydı.

Tam o sırada mağaranın derinliklerinden boğuk bir kükreme yükseldi. İkisi de aynı anda başlarını çevirdi.

Ses bir kez daha duyuldu. Bu kez daha yakından.

Lucan elini Elysia’nın elinden çekerek kılıcının kabzasına uzandı.
“Bu dağlarda yalnız olmadığımızı biliyordum,” diye fısıldadı Elysia.

Lucan, mağaranın karanlık geçidine baktı.

“Bu bir hayvan mı?”

Elysia cevap vermedi.

Veritas gücü, karanlığın içinden yükselen duyguyu hissetmişti. Bu öfke değildi. Açlık da değildi.

Bekleyişti.

Sanki mağaranın derinliklerinde bir şey, onların gelişini yıllardır biliyor ve sonunda karşısına çıkmalarını bekliyordu.

Donmuş Doruklar’ın sadece kardan ibaret olmadığını, Ruh Ocağı’na giden çetin bir sınav olduğunu anlamışlardı.

********

9. Bölüm: Beyaz Cehennemin Eşiği (Devamı)

Thaddeus’un fırtınanın başında yolu kontrol etmek için önden gidişinin üzerinden saatler geçmişti. Yaşlı büyücü, kar perdesinin arkasında bir gölge gibi kaybolduğundan beri dönmemiş, geride bıraktığı o sönük mavi koruma büyüsü de fırtınanın amansız kırbaçları altında çoktan eriyip gitmişti. Mağara artık tamamen savunmasız, tamamen karanlıktı.

Lucan ve Elysia, birbirlerinin sıcak nefesiyle uyuşan ellerini henüz ayırmışken, mağaranın derinliklerinden gelen o kükreme benzeri ses yeniden yükseldi. Ancak bu ses dışarıdaki bir canavara ait değildi.

Bu, bir insanın boğazından yükselen, acıyla ve delilikle yoğrulmuş hırıltılı bir sesti.
“Alaric?” diye mırıldandı Lucan, elindeki sönük meşaleyi mağaranın karanlık köşesine doğru uzatarak.

Alaric, kürk pelerinine sarındığı köşeden yavaşça doğruldu. Ancak karşılarındaki adam, Midlands’ın o neşeli, sadık askeri değildi. Göz bebekleri tamamen büyümüş, irisleri simsiyah bir halkayla çevrelenmişti. Tapınaktaki gölge lejyonunun pençesinden sızan zehir, kuzeyin ölümcül soğuğuyla birleşerek Alaric’in zihnindeki tüm bentleri yıkmıştı. Yarasından sızan kara irin zırhının çatlaklarından damlıyor, bastığı karı anında eritiyordu.

“Sizi duyuyorum…” dedi Alaric. Sesi tanıdık gelmeyecek kadar boğuk ve pürüzlüydü. “Fısıltılarınızı duyuyorum. Beni burada bırakacaksınız. O demirci çırağı için... Kehanetin piçi için beni bu beyaz cehennemde ölüme terk edeceksiniz!”

“Alaric, sakin ol. Zehir zihnini bulandırıyor, Thaddeus birazdan dönecek,” diyerek öne atıldı Lucan.

“Yalan söylüyorsun!” diye kükredi Alaric. Bir anda akılalmaz bir hızla kılıcını kınından çekti. Arkanya çeliği olmayan o sıradan kılıç, Alaric’in damarlarındaki gölge zehriyle birleşince tekinsiz, mor bir alevle parıldadı. “Beni kanyonda o lavların önüne atan sendin! Şimdi de bu fırtınada çürütmek istiyorsun!”

Alaric gözü dönmüş bir halde kılıcını Lucan’a doğru savurdu. Hamlesi o kadar vahşi ve kontrolsüzdü ki, mağaranın tavanındaki buz sarkıtları çatırtıyla yere döküldü.

Elysia hançerlerini çekmek için öne fırladı ama Lucan elini kaldırarak onu durdurdu. “Hayır, Elysia! Dokunma ona. Veritas gücün onun zihnindeki bu saf delilikle çarpışırsa ikiniz de delirirsiniz. Onu incitmeden durdurmak zorundayız.”

Lucan belindeki Adaletin Çeliği’ne baktı. Kılıç, Alaric’in üzerindeki gölge enerjisini hisseder hissetmez deli gibi ısınmaya, Lucan’ın zihnine “Onu parçala, tehdidi yok et!” diye fısıldamaya başlamıştı.

Lucan dişlerini sıktı. Eğer kılıcı çekerse, kılıcın o gaddar öfkesiyle dostunu saniyeler içinde katledeceğini biliyordu. Kuralı bir kez daha yıkmalıydı. Bir savaşçı gibi değil, bir demirci gibi düşünmek zorundaydı.

Alaric ikinci kez kılıcını indirdiğinde, Lucan kaçmadı. Aksine, hamlenin geliş açısını hesaplayarak yana doğru küçük bir adım attı. Tıpkı örsün üzerindeki kızgın demirin esneme payını bildiği gibi, Alaric’in omuz yarasının onun hareket kabiliyetini nasıl kısıtladığını görmüştü.

Lucan, Adaletin Çeliği’ni kınından bile çıkarmadan, soğukkanlılıkla birlikte Alaric’in morarmış omuz yarasına sert ve isabetli bir darbe indirdi. Alaric acı dolu bir feryatla sarsıldı, dengesi bozuldu.

Lucan hiç vakit kaybetmeden öne atılıp dostunun kılıç tutan bileğini kavradı. Alaric’in çıplak teninden sızan o buz gibi gölge zehri, Lucan’ın avucundaki açık yaraya temas ettiği an Lucan’ın göğsündeki siyah taş çıldırdı. İçindeki kor patlayacak gibi yandı ama Lucan acıyı iradesiyle bastırdı.

“Alaric, dinle beni!” diye haykırdı Lucan, dostunu sarsarak. “Boran’ın dükkanını hatırla! Her sabah ocağı körüklerken çıkardığın o berbat sesleri hatırla! Sen bir gölge değilsin, sen Midlands’ın askerisin!”

Lucan, Alaric’i mağaranın duvarındaki devasa bir buz kütlesine doğru savurdu ve onun kılıç tutan elini buza çiviledi. Ardından, cebinden demirci dükkanından kalan o küçük kerpeteni ve kanyonda kendi kanıyla mühürlediği o kızgın hançer ucunu çıkardı. “Elysia! Onu arkasından sıkıca tut, hareket etmesin!” diye bağırdı.

Elysia, Lucan’ın ne yapacağını o an anladı. Bu bir katliam değil, çiğ ve vahşi bir cerrahi müdahaleydi. Genç kadın Alaric’in arkasına geçip onun kollarını kilitledi. Alaric debeleniyor, küfürler savuruyor, ağzından kara köpükler saçılıyordu.

“Lucan, acele et!” diye haykırdı Elysia. “Onu daha fazla tutamayacağım!”

Lucan, kanyonda kendi asil kanıyla yıkadığı hançerin ucunu, mağaradaki sönük meşalenin ateşinde birkaç saniye tuttu.

”Affet beni dostum”

Demir kor haline geldiğinde, hiç tereddüt etmeden Alaric’in morarmış, çürümüş omuz yarasının tam ortasına bastırdı.

Yanık et kokusu mağarayı doldururken Alaric’in çığlığı fırtınayı bile bastırdı. Ancak Lucan durmadı. Hanedan kanıyla kutsanmış o kızgın çelik, Malakor’un gölge zehrini etin içinden adeta kusarak dışarı atıyordu. Zehir, kızgın demirle buluştukça cızırdayarak mor bir duman halinde havaya karıştı. Lucan, kerpetenin ucuyla yaranın derinliklerine saplanmış olan ve eti çürüten o görünmez gölge kıymığını tek bir hamlede söküp karın üzerine fırlattı.

Kıymık kara döküldüğü an eriyerek yok oldu.

Alaric’in gözlerindeki o kapkara halkalar ağır ağır çekildi. Bedeni tamamen gevşedi ve Lucan’ın kolları arasına, bilincini kaybetmiş bir şekilde yığıldı. Nefesi artık o pürüzlü hırıltıyı taşımıyor, normal bir insan gibi düzene giriyordu.

Zehir temizlenmişti.

Lucan nefes nefese mağaranın zeminine çöktü. Ellerindeki titremeyi gizleyemiyordu. Kılıcını çekmeden, sadece zekası ve bir demircinin anatomi bilgisiyle dostunun hayatını kurtarmıştı.

Elysia, diz çökmüş Lucan’ın yanına geldi. Gözlerindeki o siyahlık tamamen gitmiş, yerini saf bir hayranlığa bırakmıştı. Elini uzatıp Lucan’ın terli ve buz tutmuş yüzünü avuçlarının arasına aldı. Veritas gücü, Lucan’ın omuzlarında taşıdığı o devasa ahlaki yükün ve dostunu kurtarmanın verdiği saf rahatlamanın sıcaklığını hissetti.

“Seni her gördüğümde yanıldığımı anlıyorum, Lucan Valerius,” diye fısıldadı Elysia. Dudakları onun kulağına o kadar yakındı ki, kuzeyin bu dondurucu karanlığında aralarındaki o tehlikeli, tutkulu çekim mağaranın duvarlarını bile eritecek gibiydi. “Sen bu dünyaya sadece yıkım getirecek bir canavar değilsin. Sen... iyileştirmeyi de bilen bir lidersin.”

Lucan başını kaldırıp onun yemyeşil gözlerine baktı. Tam o anda, mağara ağzındaki karlar aniden savruldu ve içeriye fırtınanın getirdiği başka bir gölge düştü. Ama bu gelen Thaddeus değildi.

***
Merhaba herkese 👋

Bölümde kopukluk olmaması adına iki bölümü bu şekilde yaptım, umarım beğenirsiniz ❤️

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 13beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18