Bölümler 10Şu an: 11 Bölüm: Çürümenin Siyasi Pazarı
- 1 1.Bölüm: Mühürlü Taş412 kelime
- 2 2. BÖLÜM: Adaletin Çeliği2.919 kelime
- 3 3.BÖLÜM : KÜL ORMANI VE VAHŞİ ÇELİK2.069 kelime
- 4 4.BÖLÜM: Veritas2.986 kelime
- 5 5.BÖLÜM: Kül-Doğanlar1.568 kelime
- 6 6.BÖLÜM:Üç Örs ve Kan Kültü1.229 kelime
- 7 7.BÖLÜM: Yıkık Tapınak1.347 kelime
- 8 8.Bölüm: Beyaz Cehennemin Eşiği2.762 kelime
- 9 10.BÖLÜM: RUH OCAĞI VE İLK ARINMA2.695 kelime
- 10 11 Bölüm: Çürümenin Siyasi Pazarı1.479 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Keyifli okumalar ❤️
****
Kuzeyin Donmuş Dorukları’ndan aşağıya, Midlands’ın güney sınırındaki uçsuz bucaksız bataklıklara indikçe hava ısınmıyor; aksine, insanı boğan, çürümüş et ve kükürt kokulu nemli bir ağırlığa bürünüyordu. Adımlarını her attıklarında botları diz boyu balçığa saplanıyor, yeşil ve zehirli bir sis patikanın üzerini tamamen kapatıyordu.
Burası Kont Valon’un ve onun emrindeki Leş Yiyenler’in diyarıydı. Malakor’un tahtı ele geçirmesinin ardından ona ilk diz çöken, krallığın en yozlaşmış derebeyi Valon’du.
Grup, zehirli sisin içinde Çürüyen Ağaç’a giden kadim yolu ararken, bataklığın sazlıkları arasından bir anda onlarca figür sıyrıldı. Bunlar Kül-Doğanlar gibi gururlu savaşçılar değildi; derileri bataklığın çamuruyla yeşile dönmüş, dişleri insan eti yemekten sivrilmiş bataklık yamyamlarıydı.
Ancak yalnız değillerdi.
Arkalarında, Malakor’un nizami ordusuna ait parlak ama üzeri çamurla kaplanmış zırhlar giyen süvariler duruyordu. Etrafları sarıldığında, Leş Yiyenler’in ortasından, ipek pelerini bataklığın çamuruna bulansa da duruşundan ödün vermeyen, solgun yüzlü ve tekinsiz bir adam öne çıktı. Kont Valon’du bu.
“Thaddeus Thorne…” dedi Valon, elindeki altın yaldızlı şarap kadehini bataklığın ortasında havaya kaldırarak. “Yirmi beş yıl önce saraydan kaçan ihtiyar tilki. Ve yanında getirdiği… kehanetin o taze, lezzetli kanı.”
Alaric kılıcını çekti ama bataklığın zehirli gazı yüzünden öksürerek sendeledi. Elysia hançerlerini çıkardı; Veritas gücü Kont Valon’un zihnindeki o saf çürümeyi, sattığı mültecileri ve Malakor’la yaptığı o kanlı pazarlıkları hissettiğinde midesi bulandı. Lucan, Adaletin Çeliği’ni kınında tutarak bir adım öne çıktı. Ruh Ocağı’nda zamanı bükmeyi öğrenmişti ama burada, bu bataklık siyasetinin ortasında güç kullanmak hepsinin balçığa gömülmesi demekti. Bir demircinin o çiğ zekası yeniden devreye girmeliydi.
“Bizi Malakor’a satmak sana ne kazandıracak, Kont Valon?” diye sordu Lucan, sesi bataklığın uğultusunu kesti. “Sarayda bir koltuk mu, yoksa bu pis çukurda birkaç yıl daha yaşama izni mi?”
Valon acı bir gülüşle Lucan’a yaklaştı. “Malakor bana bu krallığın güneyini verdi çocuk. Siz ise bana sadece ölüm vaat ediyorsunuz.”
“Yanılıyorsun,” dedi Lucan, kılıcının kabzasına elini koyarak ama çekmeyerek. “Gözlerindeki o korkuyu görüyorum. Malakor zamanı tamamen durdurduğunda ve ölüler diyarının kapılarını açtığında, senin bu güney topraklarının da birer mezarlığa dönüşeceğini biliyorsun. O zaman senin o altın kadehlerini sadece iskeletler dolduracak.”
Lucan ağır ve tehlikeli bir adım daha attı. “Biz buraya savaşmaya değil, o Çürüyen Ağaç’ın altındaki kadim arınmayı almaya geldik. Bize yolu aç… Ya da krallığın sonsuz durağanlığında ilk çürüyen sen ol.”
Kont Valon, Lucan’ın gözlerindeki o çiğ ve sarsılmaz irade karşısında duraksadı. Solgun yüzündeki o sinsi gülümsemeyi yeniden kuşanarak elindeki kadehi indirdi. “Zamanı durdurmak mı? Ah, kulağa çok kasvetli geliyor çocuk,” dedi Valon, yapmacık bir kibarlıkla. “Pekala, bu gece benim misafirimsiniz. Çürüyen Ağaç’a giden yol bu bataklığın kalbinden geçer ve gece vakti oraya girmek intihardır. Önce konaklayın, sabaha yolu konuşuruz.”
Ekip şüpheyle kaşlarını çatsa da emin olmadan hareket etmek istemediler ve önlerinde Valon’un adamlarını takip etmeye başladılar.
Bataklığın ortasına inşa edilmiş, ahşap köprülerle birbirine bağlı devasa bir bataklık kalesine götürüldüler. Koridordan geçerken parmaklıkların ardında, çamur içinde bekleyen mülteci aileleri gördüler. Kadınlar, çocuklar. Valon onları Çürüyen Ağaç’ın zehrine karşı canlı tılsım olarak topluyor, Malakor’a satıyordu.
Elysia hayret ve üzüntü içinde mültecilere baktı. Lucan ve Alaric kaşlarını çatarak öfkeyle kılıçlarının kabzalarını sıktı.
Leş Yiyenler’in çiğ bakışları altında eski, rutubetli ama sıcak bir odaya kapatıldılar.
Valon’un adımları köprüde sönümlenirken, odadaki sessizliği Elysia’nın derin bir nefes alışı böldü. Genç kadının yeşil gözleri Veritas’ın o keskin, altın rengi ışığıyla bir anlığına bulandı ve dudaklarının kenarı tiksintiyle kıvrıldı. Yavaşça Lucan’a doğru döndü, sesi bir fısıltı kadar kısık ama bir o kadar da tehlikeliydi.
"Bizi hemen teslim etmedi, çünkü korkuyor ve kumar oynuyor Lucan," dedi fısıltıyla. "Zihninde kapkara bir terazi var. Ama asıl bilmen gereken bu değil. Malakor’un emri net: İkimizi de canlı istiyor. Zamanı tamamen durdurup Veritas’ın saf kanıyla o sonsuz anı mühürlemek istiyor. Ancak o zaman Ölüler Dünyası’nın kapısını tamamen açabilir. Valon zayıf olduğunu düşünürse şafak sökmeden bizi kendi elleriyle sunacak."
Odada gerilimli bir saat tıkırdamaya başladı. Lucan derin bir nefes alıp sırtını ahşap duvara yasladı.
Alaric, bu boğucu atmosferi dağıtmak istercesine yatağa sırtüstü uzandı. “Hey Lucan,” dedi sesini yükselterek. “Boran Usta’nın dükkanındaki o meşhur günleri özledim biliyor musun? Özellikle de o yaşlı kadının getirdiği paslı tencereleri düzeltmeye çalışırken örsü ıskalayıp kendi parmağına vurduğun o sabahı.”
Lucan kaşlarını çattı. “Alaric, kapa çeneni. Sırası değil.”
“Hayır, ciddiyim!” Alaric kıkırdayarak doğruldu, Elysia’ya döndü. “Elysia, bu dağ gibi adamın bir keresinde bir kasaba festivalinde sütçü kızın önünde heyecanlanıp koca bir peynir tekerleğini ayağına düşürdüğünü biliyor musun? Üç gün topallayarak demir dövdü!”
Elysia’nın pembe dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Demek koca Varis’in zayıf noktası peynir tekerlekleriymiş,” diye mırıldandı, sesinde ilk kez çocuksu bir alaycılık vardı.
“Peynir değil, kız güzeldi!” diye savundu Alaric.
Lucan kendini daha fazla tutamadı ve dudaklarının kenarında o nadir, muzip gülümseme belirdi. “Boran Usta haklıydı. Ama sen de o nalları ters çakmasaydın, at hâlâ geri geri yürümüyor olurdu.”
Odada ilk kez, yanan köylerinin ve tapınağın kanlı anılarını unutturan çiğ, temiz bir kahkaha yankılandı.
Ancak bu neşeli mola uzun sürmedi. Gece yarısına doğru, odanın altındaki ahşap köprülerden sinsi ayak sesleri yükselmeye başladı. Elysia’nın gözleri aniden kapkara oldu.
“Lucan… Tuzak. Valon izlemeyi bitirdi. İnfazcılar kapıda!”
Kapı devasa bir balta darbesiyle parçalandı. Alaric kalkanını kaptı. “Lanet olsun, tam da nalları nasıl düzelttiğimi anlatacaktım!”
Kapıyı parçalayan Leş Yiyenler içeri daldığı an Alaric kalkanıyla ilk ikisini köprüden aşağı, çamurlu karanlığa fırlattı. Elysia’nın hançerleri gümüş kıvılcım gibi dönüyor, Thaddeus asasıyla gölge oklarını eritiyordu.
Ama Lucan bu kez kılıcını bile çekmedi. Günlerdir biriken boğucu stres, köyün yanışı, Boran’ın yanarak ölmesi, Elysia’nın kucağındaki donmuş bedeni… Hepsi damarlarında ham bir öfkeye dönüşmüştü. Göğsündeki gevşeyen taş kor gibi yanarken, öne atılıp önüne çıkan iki lejyoneri sadece omuz darbesiyle duvarlara çiviledi. Ardından köprüleri bağlayan o geniş, meşalelerle aydınlatılmış Kont Salonu’na adımladı.
Salonun ortasında, infazcıların arkasına saklanmış Valon duruyordu. Altın kadehini hâlâ tutuyordu. Lucan’ı toz, kan ve ela gözlerle kapıdan dalarken görünce yüzündeki sinsi gülümseme ilk kez dondu.
“Korumalar! Canlı yakalayın!” diye çığlık attı geriye sendelerken.
Dört zırhlı infazcı atıldı. Lucan kınını sol eliyle kaldırıp ilk iki kılıç darbesini bloke etti, sağ elini bir kıskaç gibi öne uzatıp en yakındaki askerin göğüs zırhını kavrayıp diğerlerinin üzerine fırlattı. Adımlarını hiç yavaşlatmadı. Valon kaçmak için döndüğü an, pelerininden yakalayıp duvara fırlattı.
GÜMBÜRTÜ!
Valon’un sırtı asırlık taş duvara çarptığında, elindeki altın yaldızlı kadeh fırlayıp çamurlu sulara yuvarlandı. İpek pelerini yırtılmış, kibirli duruşundan geriye sadece paçavralar kalmıştı.
Lucan bir dağın heybetiyle üzerine yürüdü. Eğildi, Valon’u yakasından kavrayıp tek eliyle havaya kaldırdı.
“Pazarlık bitti, Kont Valon,” diye gürledi. “Malakor benden zamanı ve o kapıyı istiyor olabilir. Ama unuttuğu bir şey var. Ben bu krallığın kurallarını kılıçla değil, örsün üzerinde çıplak ellerimle yeniden dövmeye geldim. Ve benim dövdüğüm gelecekte, senin gibi leş yiyenlere yer yok.”
Valon kekeledi: “Dur… Merhamet… Yolu sadece ben biliyorum! Beni öldürürseniz o labirentte sağ kalamazsınız!”
Tam o sırada salonun kapısında Elysia belirdi. Hançerlerinden damlayan kan çamurlu zemine sızıyordu.
“Doğru söylüyor Lucan,” dedi, sesi nefes nefeseydi ama netti. “Çürüyen Ağaç’ın etrafındaki zehir barikatını aşmanın tek yolu onun kanıyla mühürlenmiş güney tılsımı.”
Lucan dişlerini sıktı. Valon’u yere fırlattı, bir dizinin üzerine çöküp sağ elini kaldırdı.
Valon önce anlamadı. Sonra Lucan’ın gözlerindeki o öfkesi bile olmayan sükuneti gördü.
“Ne... ne yapıyorsun...”
Lucan işaret parmağını avucunun içine aldı.
“Pazarlık bitti.”
ÇAT.
İnce, kuru bir ses. Valon’un çığlığı taşlarda patladı. Yüzündeki tüm kan çekildi.
“DELİRDİN Mİ! BIRAK!”
Lucan bırakmadı. İkinci parmağa geçti.
ÇAT.
İkinci çığlık daha tizdi. Valon yerde, kırık parmaklarını göğsüne bastırmış ağlıyordu. Tekinsiz soylu gitmiş, yerine çamurda debelenen bir böcek kalmıştı.
Alaric bile geri çekilmişti. Sessizliği Elysia bozdu. Hançerlerini indirmişti. Valon’a değil, Lucan’a bakıyordu.
“Lucan, yeter! Tılsım onun kanıyla mühürlü. Elini kullanılmaz hâle getirirsen labirenti açamayız!”
O anda Elysia bir adım daha attı, sesi değişti.
"Lucan."
"Neden onu yaşatıyorsun?"
Valon kanlı ağzıyla atıldı: "Çünkü... tılsım... bensiz o aileleri çıkaramazsınız..."
"Sus," dedi Elysia Valon'a, iğrenerek. Sonra tekrar Lucan'a döndü. "Sana soruyorum. Onu neden bağışlıyorsun? Tılsım için mi? İşimize yaradığı için mi?"
Lucan yavaşça doğruldu. Valon’un kanı kendi parmaklarına da bulaşmıştı. O kana baktı, sonra koridorun ötesindeki parmaklıkların ardında titreyen ailelerin gölgesine baktı.
"Hayır," dedi. Sesi gürlemiyordu artık, kısık ve keskindi.
"Çünkü ihtiyacımız olduğu için değil. Çünkü bir gün iktidarı elime alırsam, insanları sadece işime yaradıkları sürece yaşatan biri olmak istemiyorum."
Salonda çıt çıkmadı. Valon bile ağlamayı kesti.
Elysia’nın gözlerindeki endişe yerini ilk kez başka bir şeye bıraktı: Gurura.
Thaddeus başını yavaşça salladı. "İşte... şimdi bir demirci değil, bir lider gibi konuştun çocuk."
“Şanslısın Kont,” dedi Lucan, belindeki Adaletin Çeliği’nin kınına hafifçe vurarak. “Hâlâ işe yarar bir parçan var. Alaric! Bağlayın şu leşi. Şafak sökmeden bataklığın kalbine yürüyoruz.”
Alaric, Kont’un kollarını arkaya doğru sertçe kıvırırken sırıttı. “Emredersiniz Örsün İradesi! Keşke nalları ters çaktığım o atı da yanımıza alsaydık, Valon onun üstünde çok daha asil dururdu.”
Thaddeus asasının ucundaki sönük ışıkla yanlarına geldi. “Acele etmeliyiz. İnfazcılar burada başarısız olduysa, Malakor bataklığın altındaki o asırlık ölüleri bile uyandırabilir. Çürüyen Ağaç’taki o ikinci arınmayı tamamlamadan önce zamanı bir kez daha durdurmak zorunda kalırsan, Lucan… Bu kez silecek bir çocukluk anısı bile bulamayabilirsin.”
Lucan cevap vermedi. Sadece elini uzatıp Elysia’yı yanına çekti. İkisinin arasındaki o yoğun, tehlikeli ve birbirinin karanlığını gören bağ, bataklığın bu mor zehirli gecesinde bir kez daha perçinlenmişti. Kaleden çıkıp Çürüyen Ağaç’ın o ölümcül labirentine doğru Kont Valon’u önlerine katarak adım attılar.
***
Bölüm etkileşimi
