16. bölüm · İzler Kalır/Gerçek Ailem

16. Bölüm

🖤 Ruhumuzdaki izler hep kalır...

HERKESE SELAM. YENİ BÖLÜMLE SİZLERLEYİM. BAŞLAMADAN ÖNCE YILDIZA BASMAYI UNUTMAYIN. KEYİFLİ OKUMALAR.

TİKTOK: RUHUMUZDAKİİZLERR
İNSTAGRAM: RUHUMUZDAKİİZLERR

İNSTAGRAM:
İZLERKALİRGERCEKAİLEMAFFİCAL

WHATSAPP KANALI LİNKİ

https://whatsapp.com/channel/0029VbCP12kDOQIQ4eJPoK3d

🖤

Aras abisinin çağırması ile istemeyerek eve doğru gitmeye başladı. Aslında hala kardeşi ile orada tek başına oturmak istiyordu. Sadece oturmak. Ama yine abi sözü dinliyordu sanki çok dinliyormuş gibi.

Babası ve abisini ilk defa kavga ederken görmüştü. hem de kardeşinin yanında. Aras'a göre asla İz'in yanında, onun geçmişi hakkında konuşmamalılardı.

Gerçi Aras biliyordu, ikisi de konuşmazdı ama artık ne babası ne abisi dayanamıyordu. Zaten bahçede yaşananları bilmemesine rağmen, kardeşinin o halini gördüğünde dayanamamıştı. Abisini düşünemiyordu bile.

"Aras iyi misin sen?" Diye soran sese doğru baktı.

Melis.

Sarışını.

Kendini bildi bileli hayatında hep Melis vardı. Onsuz nasıl yaşanır bilmiyordu.

"İyiyim," Diye mırıldandı Aras. "Ne oldu sarışın?" Diyerek, kızın ela gözlerine baktı.

"Kötü görünüyorsun," dedi Melis. "Seni bu aralar hep kötü görüyorum."

Bu aralar dediği aslında İz geldiğinden belliydi.

Melis bu kısa sürede İz'i benimsemiş, kardeşi gibi görmüştü. İz ile aralarına karışmak istemiyordu ama Aras'ı üzgün görmek Melis'in canını acıtıyordu.

"Aynıyım, sarışın. İyiyim yani," Dedi Aras tebessümle kıza bakarken.

"Değilsin esmer çocuk," dedi gülerek. "Hep enerjik, komik, çapkın, herifin tekiydin. Şimdi ise sadece canın yanıyor."

Aras kaşlarını hayretlerle kaldırdı. "Çapkın mı?" Diye sorarak kendini gösterdi. "Ben mi?"

"Evet, sen. Heralde değilim demeyeceksin."

"Değilim ama sarışın," Diyerek kızın omuzlarından sallanan uzun saçlarına baktı. Dalgalı saçları yürüdükçe sallanıyordu. Aras ise hipnoz olmuş gibi saçlarına bakıyordu.

Kardeşinin saçları omzuna bile gelmiyordu. Aras gözlerini sarı saçlardan çekti.

Evin önüne geldiklerinde ikisi de birbirine baktı. İkisi de sessizce ayrılırken Melis'in sesiyle ayrılmaları durdu.

"Aras."

"Efendim?"

"Abime söyledin mi?" Diye sorarak aralarında ki mesafeyi azalttı. "Söylemedin değil mi?"

Aras bakışlarını kaçırdı. Boğazını temizleyerek, "Melis-" diyecekti ki Melis sözünü kesti. "Söyledin mi?" Dedi yalvaran gözlerle Melis. "Kaç zaman geçti zaten. Bundan sonra da söyleme nolur."

"Melis yapma," dedi Aras. "Beni ikilemde bırakıyorsun be kızım. Yapma. Hala unutabilmiş değilim."

Dişlerini dudağına geçirdi Melis.
Aras'ın bakışları kızın dudaklarına kaydığı an kendine küfrederek bakışlarını hızla çekti.

"Söylemedim Melis." Dedi dayanamayarak. "Böyle bir şeyi kardeşim gibi gördüğüm adama nasıl söyleyeceğim onu da bilmiyorum zaten."

"Unutalım!" Dedi Melis hızla. "Unutalım gitsin zaten."

"Unutalım mı?" Diye sordu şaşkınca Aras.

Başını salladı Melis. "Unutmayalım mı?"

"Melis sen beni öptün," dedi sinirle. "Nasıl unutacağım lan ben bunu?" Dediğinde hemen etrafına baktı. Biri duyarsa işte o zaman bitmişti.

"Özür dilerim," Diye mırıldandı. "Bak bunu detaylı konuşamadık bir türlü ama pişmanım zaten," Diyen Melis'in sözleri Aras'a bir kurşun gibi kalbine saplandı.

Pişman mıydı?

"P-pişman mısın?" Dedi istemeden kekeleyerek. Hemen kendini düzeltip boğazını temizledi. "Neyse unutalım gitsin dediğin gibi. Hiç yaşanmamış gibi..."

"Hiç yaşanmamış gibi..." Diye tekrarladı Melis.

İkisi de arkasını dönerek evlerine girdiler.

İkisi de hiç yaşanmamış gibi davranacaklardı. İlk yaptıkları gibi.

İZ AKSAY

Sessizlik. Yalnızca sessizlik.

Bir şey diyemedim. O da demedi. Gerçi ne diyecekti tekrar? Yüra mı? Yüra herhangi bir kelime değil miydi? Kaya küçükken diyemediği için yüra dememiş miydi?

Aklımda büssürü cevapsız sorular vardı.

"Kitap okumayı sever misin?" Diye sormasıyla bakışlarım onu buldu. Sessizliği bozmuştu.

"Neden soruyorsun ki?" Dedim siyah, kapkara olan gözlerine.

"Merak ettim," dedi. "Sever misin?"

Başımı iki yana salladım. "Hayır, sevmem." Dememle şaşkınlıkla bana baktı.

"Niye sevmiyorsun?"

Omuz silktim. "Bilmem, sevmiyorum işte," Diyerek geçiştirdim. "Eve gitmek istiyorum artık," Diyerek ayağa kalktım.

Başını sallayarak o da ayağa kalktı ve yürümeye başladık.

"Yüra ne demek?" Diye sormamla başını bana çevirdi.

"Yüra demek işte," Diyerek geçiştirdi.

"Neden Yüra diyorsun bana?" Diye sormamla cevapsız kaldı. "Kaya," Diyerek cevap vermesi gerektiğini hatırlattım.

"Dediğim gibi işte, çocukluk alışkanlığı."

"Beni hep geçiştiriyorsun," Diye mırıldanarak önüme döndüm.

"Ben mi?" Diye sorarak güldü. "Ben seni geçiştiriceğim? Asla."

Bir anda durarak ona döndüm. "Niye böylesin?" Sinirle.

Durmamla beraber o da durarak, anlamayarak bana baktı.

"Nasılım?" Diye sordu.

"Gel gitli," Dedim. "Bir bakıyorum yakınımdasın, bir bakıyorum uzağımdasın."

"İşte bunu geçiştirebilirim."

Kaşlarım çatıldı. "Gel gitti insanlardan nefret ederim."

Alayla güldü. "Benden de mi? Hiç sanmıyorum, nefret edilmesi zor biriyim."

"Egolu olduğunu bilmiyordum."

Suratını buruşturdu. "Asla değilim," dedi. "Bence her insan kendinden çok başkasını sevmemeli."

"Ne alaka?"

"Çok alaka... Kendinden çok başkasını seversen bir gün hayal kırıklığı olur."

Siyah gözlerine baktım. "Sanırım sen o hayal kırıklığını yaşadın."

"Hayır, yaşamadım."

Alayla güldüm. "Dalga mı geçiyorsun?"

O da güldü. "Hayır, tabi ki de! Böyle dediğime bakma, ben tam tersiyim."

"Yani kendinden çok başkalarını seviyorsun?"

"Başkalarını değil. Ailem, arkadaşlarım... Değer verdiğim kişiler."

"Anladım... Peki kendini sevmeyen biri başkasını sevebilir mi?"

Bakışları mavilerimde kaldı. "Bilmiyorum... Hiç kendini sevmeyen biriyle karşılaşmamıştım."

"Karşılaşmamıştım?''

"Senden önce hayır, karşılaşmamıştım."

Kaşlarımı çattım. "Kendimden nefret ettiğimi nereden çıkardın?''

"İz..." Diyerek bana bir adım atarak yaklaştı. "Her fırsatta kendinden nefret ettiğini ima ediyorsun, söylüyorsun. Bunları yapmasan bile bakışlarından belli."

Sertçe yutkundum. "Beni o kadar tanımıyorsun daha."

Güldü. "Tanıyorum. Sahi söylesene ne zamandır aynalara bakmıyorsun? Baktığın zaman kendine nefret kusman şaşırtıcı değildir."

Bir şey diyemeden ona bakakaldığımda aramızda bir adamlık mesafe vardı. Başımı kaldırmış ona bakarken diyecek cümle bulamadım.

Haklıydı. Aynalardan kaçıyordum. Birazcık. Baktığım zaman mavi gözlerimi görmek nefesimi kesiyordu. Vücudumda ki yara izlerine bakmak ise yetimhanede o soğuk zeminde yaşadığım dayakları hatırlatıyor, bir darbe daha vurup nefesimi kesiyordu. Kısa saçlarıma bakmak o gece ki adamın elinin saçlarımda dolaşmasını hatırlatıyordu.

Nefes kalmadı bitti. Ben bittim. O geceki kız bitti. En son ne zaman nefes aldığımı bile bilmiyordum. Sahi hiç almış mıydım? Nefesim hiç olmamıştı. Ben ise her zaman bitiktim.

İkimizde konuşmadan yola devam ettik. Aramızda ki sessizlik eve ulaşana kadar devam etti. Evin önüne vardığımız da zile bastı. Önde ben dururken arkamda o vardı. Arkamda ki sıcaklığını hissettim. Bu adama her yakın olduğumda niye böyle hissediyordum?

Kapı açan Okan'dı. Babam.

Kenara çekilip geçmemizi bekledi. Ben önden geçerken onları arkamda bıraktım. İçeri girip ilerledikten sonra salona ulaşmıştım. İçeride Emre hariç herkes vardı.

Ben daha ayakta dikilirken Okan yanıma gelmişti.

"Gel kızım, otur." Eliyle koltuğu gösterdi. Başımı hafifçe sallayıp tekli koltuğa oturdum. Okan ise karısının yanına gidip oturdu. Hepsi karşımda oturuyordu.

"Özür dilerim, kızım," Diyen Okan ile bakışlarım onu buldu. "Senin yanında kavga etmememiz gerekirdi."

"Hımm," Diye ses çıkaran Bora'ya ulaştı gözlerim. Geldiğimden belli hiçbiri ile göz teması kurmamıştım. Gözlerime baktı. "Özür dilerim, abim. Amacım seni üzmek falan değildi."

Ne demem gerekiyordu? Önemli değil, sorun değil, umrumda değil, kırılmadım mı?

Kırılmamıştım. Zaten kırılacak bir şey yoktu. Önemli veya sorunda değildi, benim için. Eskiden olsa umrumda olmazdı.

"Özür faslı bitebilir mi artık?" Dedim onlara bakarak.

"Sen nasıl istersen," dedi Esra.

Kapının açılma sesi ile gelenin Emre olduğunu tahmin etmek zor değildi. Emre içeri girdiğinde, gözü bizim üzerimizde gezindi.

"Selam," Diyerek benim yanımda ki diğer koltuğa oturdu.

"Hoş geldin oğlum," Diyen annesine başını sallamakla yetindi. "Bizde seni bekliyorduk."

"Bir şey mi oldu?" Diyerek bana baktı.

"Abim ve babam İz'in yanında kavga etti." Aras'ın sözleri pimi çekilmiş bomba gibi araya girdi.

"Ne?" Diyerek gözleri babası ve abisini arasında gitti. Neyden kavga ettiklerini tahmin etmesi zor değildi.

"Neyse," Diyerek konuyu kapattı Okan. "Kızım seninle konuşmak istiyoruz."

"Yine aynı şey hakkındaysa istemiyorum."

Esra, "Yok değil." Dedi ve eşine baktı. Okan ceketinin cebinden cüzdanını çıkardı. İçinden çıkardığı bir kimlik kartıydı. Ayağa kalkarak yanıma geldi ve Emre'ye kalkması için işaret verdi. Emre'nin kalktığı yere, benim sol tarafıma oturdu. Koltuklar arasında ki mesafe fazla değildi ama az da değildi.

"Kızım," Diyerek bana baktı. "Biliyorum bize karşı ön yargılısın, ki haklısın da. Belki bunu görünce bize kızacaksın ama olması gerekiyordu." Elinde ki kimliği bana uzattı. Bir kimliğe bir ona bakarken aldım.

Rüya Aksay

Anne adı: Esra Aksay

Baba adı: Okan Aksay

Benim kimliğimdi. İz değil, Rüya yazıyordu.

Annem ve babamın koyduğu isim.

Rüya Aksay.

Anne ve baba adım artık boş değildi. İsim yazıyordu. Annem ve babamın adı.

Benim kimliğimdi. Hayır, İz, senin değil.

Hayır, benim kimliğim, benim adım, benim annem, benim babam...

Kandırma kendini, İz. Sen Rüya değilsin unuttun mu? Senin adın İz. Adın gibi İz'sin. Aileye ihtiyacın yok.

Sertçe yutkundum. Hala kimliğe bakarken ne hissedeceğimi bilemiyordum.

Ben kimim? Benim adım ne? Ben kimdim ki?

Oturup ben kimim diye bağırıp, ağlamak istiyordum. İkisi de bendim ama bir yandan da değildim.

"Bir şey demeyecek misin?" Dedi, Bora. Ne diyecektim? Başımı kaldırıp Bora'ya baktım sonra geri kimliğe.

Kimliği yanımda ki Okan'a, babama geri uzattım.

"Kızım," Dediğinde sözünü kestim. "Konuşmak istemiyorum," Dedim ona bakarak. "Konuşmasak olmaz mı?"

Gözlerini kaçırdı. Benimle uzun süre göz teması kuramıyordu.

Suçludur belki, İz. O mavi gülü, fotoğrafları, mektubu o yapmıştı belki? Yalan söylüyor, gözlerini kaçırdı, İz.

"Kızım, özür dilerim ama kimlik konusunu konuşmasak bile psikolog konusunu konuşmamız lazım," diyen Esra'ya baktım.

"O konuyu hiç konuşmak istemiyorum," Dedim sertçe. Daha ne kadar söyleyecektim?

"Kusura bakma kardeşim ama konuşacağız." Bora'ya baktım konuşmasıyla.

"Neyi konuşacağız? Benim hakkımda bir şeyler öğrenmek için Psikolog'a götürmenizi mi? Çok mu merak ediyorsun geçmişi mi, ha?"

"Ben anlatamıyorum kendimi sanırım. Sana ne demiştim hatırlıyor musun? Geçmişi sen hazır olduğunda anlatırsın. Seni Psikolog'a götürmek istiyoruz çünkü iyi değilsin, İz," dedi başını iki yana sallayarak. "Değilsin, abim. Değilsin. Korkuların, kabusların bitsin istiyoruz artık. Sana yardımcı olmak istiyoruz, yaralarını sarmak istiyoruz."

Bir şey demediğim de devam etti.

"Senin sandığın gibi geçmişini öğrenip seni yargılamak falan değil. Asla. Biz geçmişini, seni öğrenmek istiyoruz çünkü canımızsın. Seni hakkında gerçekleri öğrenince sana acımayacağız, dalga geçmeyeceğiz, yargılamayacağız... Senin yanında olacağız. Yaralarını saracağız, abim."

"Kendim hakkında bir şey söylemek istemiyorum." Dediğimde başını eğdi. Elleri dizlerinin üstünde, öne eğilmiş duruyordu. Kafasını kaldırıp bana baktı.

"Yapma işte bunu! Yapma, Rüya. Gözümüzün önünde geri yok oluyorsun! Ben geri kardeşimi kaybedemem. Yeni bulmuşken olmaz. Daha ona doyamadan olmaz! Yaşa istiyorum, istiyoruz. Yaşa. Ruh gibi yaşa istemiyoruz. Bir ölüden farksız yaşama. Kalbinle yaşa, mutlu ol istiyoruz."

"Yaşamak istemiyorsam?" Dediğimde sesim kısıldı.

"Yaşayacaksın," dedi sertçe yutkunarak. "Yaşayacaksın, güzelim. Biz seni yaşatacağız sende yaşayacaksın," dedi ve anında ayağa kalkıp elini saçlarına geçirdi sertçe. "Lan daha 16 yaşında bu kız! Yaşamak istemiyorum diyor! Çıldıracağım..."

"Zorla mı yaşatacaksın, beni?"

Hayal kırıklığı gibiymişim bana baktı.

Sahi hayal kırıklığı mıydım?

Dudaklarını birbirine bastırdı sertçe.
Yanıma gelip önümde diz çöktü. Sertçe yutkundu.

"Yaşayacaksın," dedi net sesiyle. "Zorunda veya zorla değil, istediğin için, yaşayacaksın, seveceksin."

Zorla güldüm, alayla. "Yaşamayı seveceğim?" Kahkaha attım ve elimle kendimi gösterdim. "Ben mi? Hayal kırıklığına uğratmak istemezdim ama gerçek olmayacak bir şey."

"Olacak." Kendinden emindi sesi. Bir an bile olsa inanmak istedim.

"İmkânsız," dedim gülerek.

"İmkânsız diye bir şey yoktur, güzelim."

"Var. Ve bu imkânsızlık sizi ailem olarak benimsememle aynı şey. İkisi de İmkânsız."

Sertçe yutkundu ve zorla konuştu. "O imkanları yaratırız." Güldü. "Senin için yapamayacağım bir şey yok."

Yaratır mısın, gerçekten yoksa bana yalan mı söylüyorsun, abi? Sahi bu içimden sana kaç kere abi demem? Artık sayamadım. Söylemek istemiyorum. Ne'olur bana abilik yapma. İnanmak istemiyorum sana.

Ayağa kalkıp göz temasını kestim.

"Cidden yapacak mısın? Yaratacak mısın o imânları?"

Ayağa kalktı. Bana baktı. "Evet, yaratacağım."

"Tamam o zaman bana gerçekleri söyle. Güvenememi sağla."

"Hangi gerçeği?" Dedi, kaşlarını çatarak.

"O mektubu, gülü siz mi bıraktınız?"

"Ne?" Dedi şokla. "Sen..." dedi ama devamını söyleyemeden kalakaldı.

Okan ayağa kalkıp bana baktı. Büyük ihtimalle anne ve babalarına göstermişlerdir. "Bu kadar mı güvenmiyorsun?" Dedi acıyla.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yere bakarken Bora konuştu:

"Hayır," sesi boğuk ve soğuk çıktı. "Biz bırakmadık."

Gözlerim onu buldu. "Kanıtlayın o zaman."

Başını eğdi. Kanıtlayamazdı. Acıyla güldüm. Kamera kayıtları veya bir örnek yoktu. Her şey onları gösteriyordu.

"Kanıtlayamazsın," dedim gözlerine öfkeyle bakarken.

Bir ses duydum. "Kanıtlarız." Sesin sahibine çevirdim başımı.

Esra Aksay.

Annem.

Mavi gözlerimiz birbirine değdiğinde ayağa kalkıp karşıma geçti.

"Nasıl?"

"Belki kafanda her ihtimal dönecek ama elimizde ki imkanlarla. Kızımın bize güvenmesi için her şeyi yaparım."

"Kamera odasından başlayalım o zaman." Sesin sahibine çevirdim bakışlarımı.

Emre Aksay.

"Sonra mektup." Diğer sesin sahibine baktım.

Aras Aksay.

"Hadi başlayalım," Diyerek önden giden Bora'ydı.

Bir şey demeden onu takip ettim. Merdivenlerden çıkmaya başladık ve en sonunda benim odamın olduğu kata geldik. Bu katta 4 oda vardı. Benim odamın tam tersi olan tarafa adımlayarak kapının önüne geldi.

Odalara bakmamıştım hiç çünkü umrumda olmamıştı ama şu an meraktaydım.

Odanın kapısını açtı Bora. İçeri adımladığında bende arkasından girdim. Diğerleri de girdi.

Odaya baktığımda kamera odasından olduğunu gördüm. Bora masanın başına geçerek kamera kayıtlarını açtı ve ayağa kalktı.

"Gel bakalım," Diyerek beni çağırdı. Yanına ulaştığımda beni tekerlekli sandalyeye oturttu. Ekrana baktığımda mektubun odama bırakıldığı tarihin öncesi ve sonrası vardı. Evin bazı yerlerinde kamera vardı. Hem öncesini hem sonrasını açtı kayıtların. İzledim. Hepsi salondaydı. Çalışan kadınlar ise asla o kata çıkmamıştı.

Dışarı kayıtlarını açtı eğilerek. Öncesini ve sonrasını. Hepsini izledim. Dışarı kamerası kesikti. Bir anda kameralar yarım saat sonrasına atlıyordu. Devamı yoktu.

"Gördüğün üzere o saat, dakika, saniyesinde biz orada değiliz. Kimse değil. Dışarıdan girmiş giren kişi."

"Saçmalık!" Diyerek ayağa kalktım. Esra ve Okan'a baktım. O gün siz evde değildiniz! Siz bıraktınız o zaman!"

"Hastanedeydik," dedi Esra. "İnanmıyorsan hastane kayıtlarına bile bakmaya gidebiliriz, hallederim."

Yutkundum. Ona bakakaldım.

"Mektup el yazısı," dedi Emre. "Hepimizin yazısına bak. Aynı değil. İstersen korumalar, çalışanlar, herkesin yazısını kontrol edebiliriz. Hala inanmıyorsan hastanenin kayıtlarına baktırırız."

"Sistırım," Diyen Aras'a döndüm. Kırıklık vardı gözlerinde. "Bize güvenmediğini biliyorduk ama... Bu kadar değil."

Gözlerimi kaçırdım. Sonra ise hepsi yazılarını gösterdi. Eski, yeni, şimdi ki... Sonra da çalışanların. Hatta Kaya, Melis ve onları ailesinin bile...

Hiçbiri değildi.

Herkesin eski, yeni yazılarına baktık. Hiçbirinin ki uyuşmuyordu.

Onlar değildi.

Beynimde ses çınladı.

Güvenme, İz. Manipüle ediyorlar seni. Gerçek değil.

Gerçekti.

Gerçek. Gerçekleri kabul et, İz. Yalan söylemediklerini içten içe sende biliyordun. Kabul et.