7. bölüm · İnsan Kendini Ne Zaman Tanır?

Kendini Oluşturan Ne? (2. Parça)

Sapientia _

İnsan kendini oluşturan unsurları düşünmeye başladığında, çoğu zaman gözünü büyük olaylara çevirir. Oysa benliğin asıl mimarları gürültüyle değil, sessizlikle çalışır. Onlar kendilerini ilan etmez, dikkat çekmez, alkış beklemez. Fakat insanın kararlarına, bakış açısına ve yaşam biçimine yavaşça yön verirler. Bu görünmeyen mimarlardan biri de vicdandır.
Vicdan, yalnızca doğru ile yanlışı ayırt etmeye yarayan bir pusula değildir. Aynı zamanda insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de aynasıdır. Dışarıdaki herkes seni haklı bulabilir. Yine de içinde açıklayamadığın bir rahatsızlık hissedebilirsin. Tam tersi de mümkündür. Herkes seni eleştirirken, sen yaptığın şeyin doğru olduğundan emin olabilirsin. Çünkü vicdan, çoğunluğun sesine göre değil, insanın kendi değerlerine göre konuşur. Kurallardan daha derin bir yere aittir. Kurallar dışarıdan gelir; vicdan içeriden yükselir. Kurallar değişebilir, toplumlar değişebilir, gelenekler değişebilir ama insanın kendi içinde kurduğu ahlaki denge, bütün bunların ötesinde bir anlam taşır. Bir davranışı yalnızca ceza korkusuyla yapmamak erdem değildir. Kimsenin görmediği bir anda doğru olanı seçebilmek ise karakterin en sessiz göstergelerinden biridir.
İnsan zaman zaman başkalarını ikna etmeye çalışır.Ancak en zor ikna edilen kişi insanın kendisidir. Çünkü gecenin sonunda herkes kendi düşünceleriyle baş başa kalır. Kendinden kaçmak mümkündür. Kendini tamamen susturmak mümkün değildir. İç dünyanda cevap bekleyen sorular uygun zamanı bulduklarında yeniden ortaya çıkar. İşte bu nedenle vicdan, insanın peşini bırakmayan bir yol arkadaşıdır.
Vicdanın yanında insanı biçimlendiren başka bir güç daha vardır: hafıza. Birçok kişi hafızayı yalnızca geçmişi saklayan bir depo gibi düşünür. Aslınca hafıza, yaşananları olduğu gibi koruyan kusursuz bir arşiv değildir. Zaman geçtikçe anılar değişir, eksilir, bazı ayrıntılar silinir, bazıları ise olduğundan daha belirgin hâle gelir. Yaşadıklarını değil onlara yüklediği anlamı da hatırlar.
Çocukluğundan tek bir günü düşün. O gün yaşanan her ayrıntıyı eksiksiz hatırlıyor olman mümkün değildir fakat o güne dair sende kalan his, büyük ihtimalle hala canlıdır. Bu sebeple insanın hafızasında en uzun süre kalan şey olayların kendisi değil, onların ruhunda bıraktığı izdir. İşte bu yüzden aynı olaya tanıklık eden iki insan, yıllar sonra tamamen farklı hikâyeler anlatabilir. Olay aynıdır. Ancak zihin onu farklı şekillerde işlemiştir. Birinin zihninde cesaret olarak yer eden bir deneyim, diğerinin zihninde korkuya dönüşebilir. Aynı cümle, bir insanın hayatını değiştirirken başka biri için sıradan bir söz olarak kalabilir. Demek ki insanı oluşturan yalnızca yaşadıkları değildir. Yaşadıklarını nasıl anlamlandırdığı da en az onlar kadar önemlidir.
Anlam vermek, insanın en güçlü özelliklerinden biridir. Bir başarısızlığı son olarak gören biri ile onu yeni bir başlangıç olarak gören kişi aynı hayatı yaşamaz. Karşılarına çıkan olaylar benzer olsa bile onların oluşturduğu benlik farklı olur. Çünkü yaşananlardan çok, yaşananlara yüklenen anlam karakterin dokusuna işler. İnsanın iç dünyası, dış dünyasının basit bir yansıması değildir. Aynı şartlar altında yetişen insanların birbirinden farklı olmasının sebeplerinden biri de budur. Herkes aynı olayları yaşamaz. Yaşasa bile aynı şekilde yorumlamaz.
İnsanı oluşturan bir başka görünmez güç ise meraktır. Merak yalnızca yeni bilgiler edinme isteği değildir. Merak, insanın sınırlarını genişletme cesaretidir. Cevaplarla yetinmeyip yeni sorular sorabilmektir. Her soru, zihinde yeni bir kapı açar. Her yeni kapı, insanın dünyayı biraz daha farklı görmesini sağlar. Merak etmeyen bir zihin zamanla durağanlaşır. Bildikleriyle yetinmeye başlar. Oysa gelişim, çoğu zaman “Bunu başka nasıl düşünebilirim?” sorusuyla başlar. İnsan yeni fikirlerle karşılaştığında yalnızca bilgisini artırmaz, kendi düşüncelerini de yeniden gözden geçirir.
Kendi düşüncelerini sorgulayabilmek, zihinsel olgunluğun önemli göstergelerinden biridir. İnsan, yanılabileceğini kabul ettiği anda öğrenmeye devam eder. Kendisini kusursuz gören kişi ise gelişimin kapısını kendi eliyle kapatır. Merak, bilgi toplamaz; aynı zamanda tevazu öğretir. Evren hakkında daha fazla şey öğrendikçe, insan bilmediklerinin öğrendiklerinden çok daha fazla olduğunu fark eder. Bu farkındalık küçültmez aksine insanı daha dikkatli, daha sabırlı ve daha açık fikirli hale getirir. Merakın olmadığı yerde tekrar vardır. Merakın olduğu yerde ise dönüşüm başlar. Dönüşüm sadece düşüncelerle gerçekleşmez. Düşünceler davranışa dönüşmediği sürece hayat aynı akışında devam eder. İşte bu noktada devreye sorumluluk girer.
Sorumluluk, insanın omuzlarına yüklenen bir ağırlık değil; karakterini taşıyan iskelelerden biridir. Çünkü insan, yalnızca yapmak istediği şeylerle değil, yapmak zorunda olduğu şeylerle de şekillenir. Kolay olanı seçmek çoğu zaman anlık bir rahatlık sağlar. Gerekli olanı seçmek ise uzun vadede insanın kendisine duyduğu saygıyı büyütür. Bir insan verdiği sözleri tutmaya başladığında çevresine güven vermekle kalmaz aynı zamanda kendi zihnine de bir mesaj gönderir: “Ben söylediklerimin arkasında duran biriyim.” Bu mesaj zamanla karakterin temel taşlarından biri haline gelir.
İnsan kendine güvenini çoğu zaman başarılarından kazandığını düşünür. Gerçek güven, kendisine verdiği sözleri yerine getirebildiğini gördüğünde oluşur. İnsan en uzun süre kendisiyle yaşar. Kendi gözünde güvenilir biri olabilmek, dışarıdan gelen övgülerden çok daha kalıcıdır.
Benlik, tek bir olayın ürünü değildir. Her gün yinelenen seçimlerin, sessizce korunan değerlerin, anlam verilen deneyimlerin, canlı tutulan merakın ve üstlenilen sorumlulukların zaman içinde birbirine kenetlenmesiyle oluşur. İnsan, farkına varmadan kendi iç dünyasının mimarı olur. Attığı her adım, görünmeyen bu yapıya yeni bir taş ekler. Yıllar sonra geriye baktığında ise yalnızca geçmişini değil, o geçmişin içinde sabırla inşa ettiği kendisini de görmeye başlar.