2. bölüm · İnsan Kendini Ne Zaman Tanır?

Ben Dediğin Kim?

Sapientia _

Kendini tanıdığını söyleyebilir misin? Adını, yaşını, doğduğun yeri, hangi okulda okuduğunu ya da nerede çalıştığını, neleri sevip nelerden hoşlanmadığını… Hayallerinden ve karakterinden söz edersin. Kendini sıfatlarla tanımlarsın. Bir başkasına anlatır gibi olur. Bunların hiçbiri yanlış değildir. Peki bunların hangisi gerçekten sensin? Dikkat edersen bunların tamamı seni anlatmaya çalışan ifadelerden oluşur, seni oluşturan şeylerden değil.
Bir isim; benliğinin değil, kimliğinin ilk satırıdır. Sana seslenebilmek için vardır. Bir meslek yaptığın işi anlatır. Başarıların ve başarısızlıkların ise geçmişindir. Fakat bunların hiçbiri “ben” dediğin şeyi bütünüyle açıklamaz.
Belki de en büyük yanılgımız, kendimizi tanıdığımızı düşünmektir. İnsan değişir. Adın, soyadın, yaşadığın şehir, mesleğin hatta yıllarca çok sevdiğini düşündüğün bir şeye karşı duyguların değişebilir. Yaşın her yıl değişir. Düşüncelerin, korkuların, hayallerin değişir. Bir zamanlar asla yapmam dediği şeyi yapabilir, uğruna her şeyini vereceğini söylediğin bir değerden vazgeçebilirsin. Eğer bunların hepsi değişebiliyorsa değişen her şeyin toplamına neden “ben” diyorsun? Sürekli değişiyorsak tanıdığımız kişi gerçekten biz miyiz; yoksa sadece geçmişte kalmış bir halimiz mi?
Kimi insanlar başarılarını anlatır. Aldıkları diplomaları, kazandıkları ödülleri, ulaştıkları hedefleri sıralar. Fakat bunlar insanın yaptıklarıdır; kendisi değildir. Bir gün elindeki bütün unvanlar elinden alınsa aynı insan olarak yaşamaya devam edecektir. Aynı şekilde başarısızlıklar da insanın kimliğini belirlemez. Kaybedilen bir sınav, kaçırılan bir fırsat ya da yapılan bir hata yalnızca yaşanmış bir olaydır. Bir olayın kendisi, insanın tamamı olamaz.
Kendini karakter özelliklerinle tanımlamak da ilk bakışta doğru görünür. “Ben sabırlıyım.” “Ben cesurum.” “Ben utangacım.” Fakat insan her durumda aynı tepkiyi vermez. Bir ortamda son derece cesur davranırken başka bir ortamda tek kelime konuşamayabilir. Bir insana karşı sonsuz sabır gösterebilirken başka birine karşı birkaç dakika içinde öfkelenebilir. O halde tek bir sıfat, koskoca bir insanı anlatmaya yeter mi?
Kimileri ise geçmişini anlatır. Çocukluğunu, ailesini, yaşadığı zorlukları… Bunlar elbette insan üzerinde iz bırakır. Fakat yaşanan her olayın insanı aynı sonuca götürdüğünü söylemek mümkün değildir. Aynı şartlarda büyüyen iki kardeş bile birbirinden tamamen farklı karakterlere sahip olabilir. Demek ki yaşananlar tek başına kim olduğumuzu açıklamaya yetmez.
İnsan kendini bir anda tanımaz. Belki bu hiçbir zaman tamamlanmayan bir süreçtir. Her deneyim, her hata, her kayıp ve her yeni başlangıç bizi yeniden şekillendirir. Dün tanıdığın kişiyle bugün karşılaşsan onu aynı insan olarak göreceğinden bile emin olamazsın.
İnsan kendisini anlatırken çoğu zaman elinde bulunan bilgileri sıralar. Oysa bilgi ile tanım aynı şey değildir. Bir kitap hakkında sayfalarca bilgi sahibi olabilirsin. Yazarını, yayınevini, sayfa sayısını ezbere bilebilirsin. Buna rağmen kitabın ne anlatmak istediğini hiç anlamamış olabilirsin. İnsan da buna benzer. Kendisi hakkında çok şey biliyor olabilir; yine de kim olduğunu anlayamamış olabilir.
Öyleyse asıl soru şudur: “Ben dediğin kim?”. Bu sorunun kesin bir cevabı var mı bilinmez. Kimi sorular vardır, cevaplanmak için değil; insanın düşünmesi içindir. Cevabı senden bilgi istemez. Seni ezberlediğin cümlelerin dışına çıkmaya zorlar, kendin hakkında yıllardır kullandığın ifadeleri yeniden düşünmeye davet eder. İnsanı değiştiren şey, bulduğu cevaplar yerine sormaya cesaret ettiği sorulardır. Asıl cevap ise ilk sessizlikten sonra yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar.
Kendisini tanımaya başlaması verdiği eski cevapların yeterli olmadığını fark etmesiyle mümkündür. O anda “ben” dediği şeyin birkaç kelimeye, birkaç anıya ya da birkaç sıfata sığmayacağını görür. İşte gerçek arayış da tam olarak orada başlar. Çünkü insan, kendisini tanımlamaya çalıştığı kadar, kendisini aşmaya da çalışan bir varlıktır. Bu yüzden “Ben dediğin kim?” sorusu tek seferde cevaplanacak bir soru değil, insanın yaşamı boyunca tekrar tekrar dönüp soracağı en derin sorulardan biridir.
İnsan kendini tanımakta neden bu kadar zorlanır? Çünkü doğduğu andan itibaren kendisini kendi gözleriyle görmektense başkalarının gözleriyle görmeye başlar. “Uslu çocuk”, “başarılı öğrenci”, “inatçı”, “zeki”, “tembel”… Daha kim olduğunu keşfetmeden hakkında tanımlar yapılır. Bir süre sonra bu tanımların gerçekten kendisine mi ait olduğunu, yoksa yalnızca başkalarının ona yüklediği kimlikler mi olduğunu ayırt etmek güçleşir. Belki de hayatımız boyunca kendimizi değil, bize anlatılan kişiyi yaşamaya çalışırız.
Düşüncelerini bir anlığına susturabildiğini hayal et. Sana verilen isimleri, sıfatları, başarı ve başarısızlıkları bir kenara bırak. Bütün insanlar senden bekledikleri şeyi bir gün unutsa, seni tanıyan hiç kimse kalmasa geride kim kalırdı? Yine aynı kişi mi olurdun yoksa ilk kez kendin olma fırsatını mı yakalardın? İnsan gerçekten böyle bir öze sahip midir yoksa benlik dediğimiz şey sadece yıllar boyunca biriken deneyimlerin oluşturduğu bir bütün müdür?
Çoğu zaman “Ben kimim?” sorusunu sormaz. Onun yerine “Çevremdekiler beni nasıl görüyor?” sorusunun cevabını arar. Oysa bu iki soru aynı değildir. İlk soru içe, ikincisi dışarı bakar ve dışarıya bakarak içini tanımak mümkün değildir.
Peki insan yalnız kaldığında kendisine biraz daha yaklaşabilir mi? Kimsenin seni izlemediği, yargılamadığı ve senden hiçbir beklentisi olmadığı anlarda verdiğin kararlar gerçekten seni mi yansıtır? Yoksa o sessizlikte bile yıllar boyunca sana öğretilen kimliğin etkisinden kurtulamaz mısın?
İnsan doğduğu günden itibaren yalnızca hayatı yaşamaz. Aynı zamanda fikirler, kurallar ve beklentiler içinde büyür. Zaman geçtikçe bunların hangisi kendi düşüncesi, hangisi başkalarından aldığı bir miras olduğu belirsizleşir. İşte bu yüzden insanın kendine yöneltebileceği en zor sorulardan biri “Bu düşünce gerçekten bana mı ait?” sorusudur.
İç dünya aslında sandığı kadar sessiz değildir. Geçmişin izleri, unutulduğu düşünülen anılar, yaşanan hayal kırıklıkları ve korkular benliğin üzerine ince katmanlar halinde yerleşir. Bazen kendisini değil bu katmanları görür. Bu yüzden kendini tanımak, yeni bir şeyler bulmaktan çok zamanla üzerine eklenenleri ayırabilmektir.
“Ben kimim?” sorusunun belki de tek bir cevabı yoktur. İnsan, her kararında kendisini yeniden inşa eder. Bugün olduğu kişi dün verdiğin kararların bir sonucudur. Yarın olacağın kişi ise bugün seçeceklerinin sonucu olacaktır. O halde benlik doğuştan sahip olunan değişmez bir öz değildir. Sürekli yazılmaya devam eden bir hikayedir.
Benliği, sadece değişmeyen öz olarak görmek de sadece yaşanmışlıkların bir bütünü olarak değerlendirmek de eksik kalır. Eğer insanın bir tek özü olsaydı yaşadığı hiçbir olay onu değiştiremezdi. Eğer sırf yaşadıklarından ibaret olsaydı doğduğu anda herkes aynı kişi olurdu. Benlik bu iki birbirine dokunduğu yerde ortaya çıkar. İçimizde bize ait olduğunu hissettiğimiz bir yön vardır. Yaşadıklarımız ise onu törpüler, geliştirir, bazen de bambaşka bir biçime dönüştürür. Bir taşın yıllar boyunca akan suyla şekillenmesi gibi öz de deneyimlerle birlikte değişir. Taş aynı taştır ama ilk hali değildir.
Bu sebeple insan ne yalnızca doğduğu kişi olarak kalır ne de bütünüyle yaşadıkları tarafından yeniden yaratılır. Her yeni deneyim benliğe bir iz bırakır. Bazı izler silinirken bazıları kalıcı olur. Zamanla bu izler ve öz birbirine öylesine karışır ki hangisinin başlangıç hangisinin sonuç olduğunu ayırt etmek neredeyse imkansızlaşır. İnsan, doğuştan getirdikleriyle sonradan kazandıkları arasında kurduğu dengenin kendisidir.