Bölümler 8Şu an: 4.Bölüm- İlk bela
- 1 1.Bölüm - Dere kenarında829 kelime
- 2 2.Bölüm "Lanetlenirmişim gibi"1.140 kelime
- 3 3.Bölüm- Son bekleyiş1.102 kelime
- 4 4.Bölüm- İlk bela1.326 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.Bölüm-Mecburiyet940 kelime
- 6 6.Bölüm-Ateş başında1.463 kelime
- 7 7.Bölüm-Demir Kafes1.080 kelime
- 8 8.Bölüm-Gizli Şehir1.645 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Indra saatlerdir yürüyordu. Havanın en soğuk saatleri gelmiş, erzağı azalmış ve ilk defa açlık ve yorgunluk vücuduna çökmüştü. Bir ağacın dibine kendini bırakıverdi. Gözlerini bir anlığına kapattığında yorgunluğunu sanki damarlarında dolaşıyormuşcasına hissetti. Çok kısa sürede uykuya dalıverdi. Kulağına çok yakından gelen hışırtıyla gözlerini araladı. Hava aydınlanmaya ve ısınmaya başlamıştı. Tam önünde bir sincap tüm yemeğini yemişti neredeyse. Bunu kavradığında Indra aniden yerinden zıplayarak yemeğine uzandı ama ortada pek bir şey kalmamıştı. Sincaba baktığında önünde çok masumca durduğundan ona kızamadı "keşke bana da biraz ayırsaydın." diyerek ayaklandı. Bugün mutlaka şehre varıp kendine bir şeyler almalıydı. Haritayı çıkarıp yolunu kontrol etti.
"İşte burada. Çok az kalmış, bugün oraya varırım."
Bir süre ilerledikten sonra aniden bir ses duydu. Duraksadı ve sesin geldiği yere yöneldi. Biraz bekledi, temkinliydi. Birkaç metre uzakta, çalıların arkasında kıpırtılar hissediyordu. Ani bir hareket yapmadı ama elini yavaşça kılıcına götürdü. Hızlıca kendisine doğru yaklaşan şeyi fark ettiği anda kılıcını çekti ve ona doğru salladı. Yaraladığı şey genç bir adamdı ve pek de tehtit gibi durmuyordu. Kolundan bir sıyrık almıştı.Yere serilmişti, bir eliyle refleks olarak kendini korumaya çalışıyordu.
"Dur! Ben düşman değilim."
Indra yine de kılıcını indirmedi ona doğru uzatarak emin olana kadar bekledi.
"Herkes önce böyle söyler."
"İyi de beni sen yaraladın!"
"Üstüme doğru deli gibi koşan birine sarılmamı beklemiyordun herhalde."
Kumral saçlarının altından Indra'ya doğru baktı. Elini indirmiş ve rahat bir pozisyon alıp sesinde ki gerginliğin yerini şımarıklık ve umursamazlık almıştı. Ama koluna aldığı yaradan canı yanıyor, sözcüklerinin arasında sıkça nefes alıyordu.
"Ben neden sana koşayım? Kaçıyordum...Ve izin verirsen kaçmaya devam etmem gerekiyor yoksa ikimizi de alırlar."
"Kimden kaçıyordun?"
Asker sesleri artık yakından yankılanmaya başlamıştı. Birkaç metre uzaklıkta oldukları belli oluyordu. Genç adamın üstündeki rahatlığı biraz olsun kaybolmuştu.
"Sorguyu sonra yaparsın prenses!"
Genç ayağa kalkıp Indrayı kolundan çekiştirmeye başladı. "Yakalanmaya ne kadar meraklısın koş!"
Indra başka bir çaresi olmadığını düşünerek, istemese de koşmaya başladı. Fakat kimden ve neyden kaçtığına dair pek bir fikri yoktu.
Indra'nın vücudundaki yorgunluk ayaklarının daha fazla ilerlemesine izin vermiyordu. Bir anda yere yığıldı. Nefesi kesilmişti gözünün önü kararmaya başlamıştı. Önünden koşan genç ilk başta onu fark etmedi. Tekrar başını yoklamak için çevirdiğinde Indrayı göremeyince hızını kesti ve durdu, etrafa baktı. Orada kalkmaya çalışıyordu ama belli ki gücü yetmiyordu artık. Genç çocuk duraksadı ve zamanı çok kısıtlıydı. Başına birden bela olan bu kızı dönüp almakta emin olamadı. Bir saniyelik kararsızlığın ardından, pek istekli görünmese de dönüp Indra'yı kolundan çekerek kaldırdı.
"Kalk hadi! Şu an olmaz."
"Hadi prenses noluyor sana?"
Indra'nın kolunun altına girerek ona destek verirken koşmaya devam ettiler. Ormanı avucunun içi gibi bildiği her halinden belli olan genç, aceleyle Indra ile birlikte bir kovuğun içine saklandı. Bir kaç dakika sonra etraf sakinledi, askerler izleri kaybedip geri döndüler. Kovuktan yavaşça çıktıktan sonra Indra kendini ağacın dibine bıraktı, biraz soluklandı.
"Ben sana prenses olduğumu söylememiştim."
"Tek takıldığın bu mu oldu? Az daha yakalanıyorduk senin yüzünden."
"Gelmeseydin, ben mi söyledim sana dön diye!"
"Hem toy hem nankör."
"Neden senin peşindelerdi? Ne yaptın da bu kadar öfkelilerdi?"
"Açıkçası biraz abarttıklarını düşünüyorum. Biraz para ödünç almıştım."
"Ah evet, kesinlikle biraz abartmışlar! Tamam şimdi sana bay hırsız mı demeliyiz?"
"Teşekkür ederim, ben pek tercih etmiyorum"
Genç birden arkasını dönüp ilerlemeye başlar. Indra oturduğu yerden ayaklanarak
"Şimdi nereye gidiyorsun?"
"Vay be ne çabuk arkadaş olduk? Özellikle hep böyle hırsızları mı tercih edersin?"
Indra sendeleyerek ona doğru yürümeye başladı. İkisinin yüzünde de pek memnun bir ifade yoktu fakat sanki az önce suç ortağı olup birbirlerine yardım etmek zorundaymış gibi hissediyorlardı. Indra ona yaklaştığında, hala bedeninde ağırlık yapan yorgunluğu onu aşşağı çekiyor gibiydi. Durumun farkında olan genç kolundan tutup desteklerken aynı zamanda halinden hiç memnun değilmişcesine iç çekti.
"Zevzekliği kes artık! Bana yardım edebilir misin? Şehre inmem lazım."
"Başıma daha fazla bela istemiyorum."
Indra sessiz kaldı gözlerini kendi vücudunda gezdirdi. Elbiseleri çamura bulanmış, saçı başı dağılmış haldeydi. Uykusuzluk ve açlıktan ayakta duramıyordu. Çocuk ona kısa bir süre bakıp, prensesi süzdü.
"Senin gibi bir prensesin buralarda ne işi var peki? Bu halde... yani biraz.."
"Perişan mı? Aradığın kelime buydu sanırım."
"Aslında sefil diyecektim. Nereye gidiyodsun sefil prenses? "
"Kaelrath Krallığı"
Gencin yüzünde şaşkın bir ifade oluştu.
"Bir prenses ne zamandan beri yabani ormanlarda tek başına yolculuk yapabiliyor?"
"Ben birini arıyorum. Saraydan habersiz kaçtım ve büyük ihtimalle askerler çoktan beni aramaya çıkmıştır. Bir an önce varmam lazım."
Indra bu kez onun gözlerine yardım istercesine baktı.
"Off...Peki, tamam! Ben de oraya gidiyorum. Madem benimle geleceksin, burada beni dinlemek zorundasın. Yoksa sana bakınca pek hayatta kalamazsın gibi duruyor...şey"
"Indra...Adım Indra"
"Yol üstünde başka bir şehir var, önce üstüne başına daha bir şeyler alalım. Bir de... Seni biraz doyuralım da ölürsen sorumluluğunu alamam."
Indra iliklerine kadar sinirle dolmuştu. Ne kadar ukala ve şımarık biri olduğunu düşünmeden edememişti ama o kadar açtı ki bunu dile getiremedi.
"E senin adın ne?"
"Prens Jax...demek isterdim amma maalesef elimizde sadece çoban var. İdare edeceksin artık."
Neredeyse yarım saat sonra şehrin girişindeydiler. Indranın göz bebekleri resmen büyümüştü çünkü ailesinden başka insanların dolu olduğu bir alana daha önce adım atmamıştı ve içindeki heyecanla birlikte nasıl davranacağını kestiremiyordu. Bu yabancı insnalarla konuşma fikri kafasında dönüp duruyordu, o an açlık ve yorgunluk hissi resmen saçlarına değen rüzgarlara karışıp kaybolmuştu. Onun yerini kalp atışlarını hızlandıran masum bir heyecan almıştı. Jax dönüp Indra'ya baktığında neler olduğunu anlamıştı.
"Sen hiç halk arasına karışmadın değil mi?" Indra kafasını hayır der gibi sağa sola salladı.
"Harika! Yakalanmamız için gereken tüm şartları sağlıyorsun...deli gibi davranma da beni izle."
Şehrin içine doğru yürümeye başladılar. Jax tanıdığı neredeyse bütün seyyarlara selam verip, tezgahlarından meyveler alıp ceplerine koyuyordu. Indra ise hayranlıkla kalabalığın içinde insanların nasıl bir nizam içinde hareket ettiklerini izliyordu. Etrafta koşuşturan çocukları gördükçe eskiden tek arkadaşı olan ama hatırasında netleştiremediği arkadaşını özlüyordu. Onun kim olduğunu bilmese de, ilk tanıştığında Valen'in şarkı sözlerini tamamlamasını es geçemiyordu. Bazen o kadar dalıveriyodu ki, onları izlerken etrafında dönüyordu. Kalabalığın sesiyle karışan teker sesleri, demirlere vurulan çekiç sesleri, uzun zamandır yaşadığı yerden çok farklı bir tını bırakıyordu kulaklarına. Tüm bunların büyüsüne kapılmışken bir kaç adım ilerisindeki Jax'e yetişmek için ara ara koşuyordu.
"Sen buraya sık geliyorsun belli ki."
Biraz ileride bir terzi dükkanının önünde durdu Jax. İçeriye hızlıca göz gezdirerek kapıdan içeriye girdiler.
"Bayan, Murphy?"
İçeriden üzerine karlar yağmış gibi bembeyaz saçlarıyla, yaşlı ama şirin bir kadın girdi. Hafifçe gözlüğünü düzelterek,
"Jax, nerelere kayboldun yine! Seni haylaz." derken Jax'in biraz gerisinde şaşkınlıkla etrafı inceleyen Indra'yı fark edince gülümseyerek imalı bir şekilde Jax'e baktı.
"Bu hanımefendi de kim?"
"Önemli biri değil sadece prenses."
"Prenses mi?" Bayan Murphy gözlüğünü indirip tekrar süzdü.
"Bize birkaç kıyafet lazım...anlarsın ya işte...halktan biri gibi görünmesi için."
"Sen yine ne işler karıştırıyorsun Jax."
Bayan Murphy Indra'yı yanına alıp bedeninin ölçülerine kabaca göz attıktan sonra bir kaç eski kıyafet getirdi. Indra kıyafetleri gördüğünde alışık olduğu zengin ipek kumaşların içinden çıkıp bunları giyebilme ihtimalini düşündü. Yüzünü ekşitti.
"Sana kıyafet alalım dediğin bunlar mıydı?"
"Beğenmedin mi? Bak bunları herkes bulamaz ha!"
"O zaman kendi kıayfetlerimle gezerim daha iyi!"
"Bak seni küçük şapşal, başımda yeterince sorun var, bir de senin prenses kaprisinle uğraşamam. Böyle dolaşıp bizi yaklatmak mı istiyorsun? Giy şunları da gidelim hadi!"
"Sen kimsin de benle böyle konuşuyorsun!"
Aniden bayan Murphy araya girip yükselen tansiyonu düşürdü.
"Hey hey hey! Yeter bu kadar çocuklar, belli ki birbirinize ihtiyacınız var. Anlaşında yakalanmadan gidin hadi!"
Indra ve Jax konuşmadan birbirine nefret bakışları atarken aynı anda kafalarını öbür tarafa çevirdiler. Indra elindekileri bir hışımla sallayarak üzerini değiştirmeye gitti. Biraz sonra resmen halktan biri gibi olmuştu. Biraz rutubet kokan bu giysilere ne kadar ön yargıyla yaklaşmış olsa bile sanki giysilerin içinde anlam vermediği bir özgürlük de hissediyordu. Her zamankinden farklı görünmekte biraz hoşuma gitmişti.
Elini üzerinde gezdirirken boynuna doğru uzandı fakat bir şey hissetmedi. Boyundan bir boşluk vardı.
"Jax!"
"Ne?"
"Kolyem"
" Indra, şuan da sana yeni kolye alacak paramız yok, böyle idare et."
"Hayır kolyem yok, düşmüş. Cadı, onu asla çıkarmamamı söylemişti."
Jax Indra'nın ağzında çıkan sözcüklere pek anlam verememişti ama sıradan bir şeyden bahsetmediğini anlamıştı. Kollarını birbirine kavuşturmuş, bedenini arkaya yaslamış o rahat hali çözülmeye başlamıştı.Yüzündeki alaycı ifade, yerini gergin bir ifadeye bırakırken Jax bir kaç saniye Indra'nın yüzüne bakıp sordu.
"Indra..."
"Ne cadısından bahsediyorsun?"
Devam edecek...
Bölüm etkileşimi
