İMKÂNSIZLIK kitap kapağı

1. bölüm / 5

GİRİŞ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: GİRİŞ

~Esila Sözen
Aynı şehrin o gürültülü, insanı öğütücü kaosundan kaçıp sığındığımız bu sitenin yüksek duvarları, dışarıdan bakıldığında insanı dış dünyadan koruyan kalın birer zırh gibi dururdu. Oysa içeride, bu dar çemberin içinde yaşamanın ne anlama geldiğini yalnızca biz biliyorduk. Aynı koridoru paylaşmanın, aynı asansör düğmesine aynı yabancılar gibi basmanın, akşamları eve dönerken aynı sokak lambasının altında adımlarla yürümenin ve kaçacak tek bir delik bile bulamayışın ne demek olduğunu...
Daha doğrusu; birbirine katlanamayan ama ayrı da duramayan, her an patlamaya hazır iki inatçının bu mahallede aynı ipte nasıl yürüdüğünü...
Kağıt üstünde her şey yolundaydı. Birlikteydik. Sitenin ortak bahçesindeki o geniş, yere sabitlenmiş masif ahşap kamelya masasının etrafında, her akşam olduğu gibi yine kalabalık bir halde oturuyorduk. Akşamın serinliği yapraklara sinerken, masanın etrafındaki neşeli uğultu kulaklarımı tırmalıyordu. Melisa’nın hafif, huzurlu gülüşü, Yağız’ın ona uzattığı kahve bardağı, hemen yan tarafta Defne ile Çağrı’nın fısıldaşarak gülüşmeleri... Her şey o kadar dışarıdan bakıldığında kusursuz, o kadar yerli yerindeydi ki. Bizim dışımızdaki herkes, hayatın akışına uyum sağlamış, kendi dengesini bulmuş ikişerli mutlu hücreler gibiydi.
Biz ise o masanın ortasında duran, dışarıdan sakin ama içi barut fıçısı olan o görünmez tehlikeydik. İlişkimiz resmen bitmiş ya da kopmuş değildi; hâlâ adımız yan yana anılıyor, aynı masaya oturuyor, aynı grupla hareket ediyorduk. Fakat bu birliktelik, birbirimizi kurtarmaktan ziyade yavaş yavaş infaz ettiğimiz bir ceza gibiydi.
"Esila, dalıp gittin yine," dedi Melisa, fincanını masaya bırakırken gözlerini üzerime dikti. O bakışlardaki o temkinli, "Yine aranızda hangi görünmez bıçaklar çekiliyor?" ifadesini ezbere biliyordum. "İyi misin? Kaç dakikadır önündeki bardağın boşuyla oynuyorsun, bir damla su bile içmedin."
"İyiyim, Melisa," dedim sesimi olabildiğince düz, sarsılmaz tutmaya çalışarak. "Sadece... yorgunum. Kalabalık ve bu ses biraz fazla geldi galiba."
"Yorgunluk mu?"
Karşı sandalyeden gelen o alçak, pürüzlü ve sinir sistemimin en hassas tellerine doğrudan basan o sesle, masadaki bütün konuşmalar anında kesildi. Bıçakla kesilmiş gibi bir sessizlik düştü aramıza. Sitenin o sakin akşam sessizliği bile aramızdaki gerilimin altında ezilmişti.
Barış...
Üzerine geçirdiği siyah tişörtü, hafif rüzgardan dağılmış koyu saçları ve her zamanki o alaycı, meydan okuyan duruşuyla masaya yaslanmıştı. Gözleri doğrudan gözlerimi bulduğunda, aramızdaki mesafenin bir önemi kalmamıştı. Arada kaç insanın oturduğunun, kimin ne konuştuğunun, saatin kaç olduğunun da... Bakışları, dışarıya verdiğimiz o "her şey yolunda" maskesini tek bir hamlede yerle bir ediyordu.
"Çok çalışmaktan değildir," dedi, dudaklarında alaylı ama bir o kadar zehirli bir kıvrımla. "Birlikte olmanın yorgunluğudur o. İnsan, kaçamadığı bir gerçeğin ortasında durduğunu kabul etmek istemez ama... Ne kadar saklarsan sakla, aynı masaya oturduğun sürece o maske bir gün düşer, Esila."
Kalbim kaburgalarımı zorlarken, masadaki diğer çiftlerin gerildiğini, ellerindeki fincanları sessizce masaya bıraktığını hissettim. Melisa araya girmeye yeltendi, "Barış, uzatma istersen-" diyecek oldu ama imkanı yoktu. Barış’ın o an üzerime diktiği gözlerindeki o inatçı öfke, her şeyi ele veriyordu.
Resmi olarak ayrılmamıştık, evet. Hâlâ dışarıdan bakıldığında bir çifttik. Ama bu, birbirimizin canını yakmadan bir gün bile geçirebileceğimiz anlamına gelmiyordu. Her şey kağıt üstünde yerindeydi, herkes bizi mutlu sanıyordu; fakat içeride, o masanın altında birbirimizin boğazına sarılıyorduk.
Gözlerimi bir saniye bile kaçırmadan dikleştim. Masadaki herkesin nefesini tuttuğunu biliyordum.
"Aynı masada oturmak, her şeyi paylaştığımız anlamına gelmez, Barış," dedim, sesimdeki o titrek öfkeyi en derine gömerek. "Sadece bazı insanlar, ellerindekini kaybetmemek için gururlarını çiğnemeyi göze alamazlar. Sen o masada oturuyorsun ama kime ait olduğun çoktan belirsiz."
Masadaki keskin sessizlik birkaç dakika daha asılı kaldıktan sonra, grubun geri kalanı havayı yumuşatmak, gerginliği dağıtmak için ellerinden geleni yaptı. Çağrı aceleyle telefonuna gömüldü, Yağız konuyu değiştirmek için mutfaktan yeni içecekler getirmeyi teklif etti, Defne ise lafı başka bir yere çekmeye çalıştı. Neyse ki kalabalık bir süre sonra kendi zoraki neşesine geri döndü; ancak aramızdaki o görünmez barut fıçısı yerli yerinde duruyordu ve her an patlamaya hazırdı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, herkes yavaş yavaş evlerine çekilmeye ya da sitenin farklı köşelerine dağıldığında, kalabalık eridi. Mutfak tezgahının önünde Melisa ile baş başa kaldık. Elimdeki cam bardağı sabunlu suyun altında evirip çevirirken, içimdeki o sıkışmışlığı, o boğuntu hissiyatını daha fazla tutamayacağımı anladım.
Melisa arkadaki sandalyeye yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturup bana dikti gözlerini. "Bugün yine masanın altında birbirinize bıçak çektiniz Esila. Dışarıdan bakınca hâlâ bir aradasınız, evet... Ama birbirinizi yiyorsunuz. Bu ilişki böyle nasıl yürüyecek?"
Derin bir nefes verip ellerimdeki köpüğü duruladım ve alnımı serin mermere yasladım. "Yürümüyor zaten Melisa," dedim kısık ve yorgun bir sesle. "Sadece... henüz kimse fişi çekmeye cesaret edemiyor o kadar. Ama içeride alev alev yanıyoruz, görmüyor musun?"
"E o zaman bitirin," dedi Melisa, sesinde hem bir tükenmişlik hem de gerçekçi bir dost merhameti vardı. "Ya bu oyunu sürdürmekten vazgeçin ya da gerçekten kopun. Çünkü bu gidişle birbirinizi paramparça edeceksiniz."
Gözlerimi ondan kaçırıp mutfağın bahçeye açılan karanlık penceresine çevirdim. Uzakta, kameriyenin gölgesinde sigarasını yakan o silüete, Barış'ın omuzlarına kaydı istemsizce gözlerim. İçimde kopan fırtınayı bastırmak, o zayıflık hissine boyun eğmemek için sesimi olabildiğince sert ve net çıkardım:
"Kafası karışık falan değil," dedim, sesimdeki o kırgın gururu gizlemeye çalışarak. "O sadece ne kopabiliyor ne de sevebiliyor. Hâlâ burada, bu çemberin içinde kalmayı kendisi seçiyor. Ama biliyor musun? Artık yoruldum. Her şey yolundaymış gibi davranmaktan, bu sahte dengede nefes almaktan usandım."
Melisa sessizce beni dinlerken, ona doğru döndüm. Omuzlarımı dikleştirdim, içimdeki o son, keskin ve tavizsiz cümleyi bıraktım ortaya:
"Gelmek isteyen gelir, gitmek isteyen gider. Anlamak isteyen anlar, seven hissettirir. Ben artık kimseye yol tarif etmeyeceğim, bu tiyatroyu sürdürmek için kimseden kalmasını beklemeyeceğim."
Melisa uzun süre yüzüme baktı; gözlerimdeki o kararlılığı, arkasındaki onca tükenmişliğe rağmen kopan o son ipi gördü. Hiçbir şey söylemedi. Sadece hafifçe başını salladı, yerinden kalktı ve omzuma sessizce dokunarak odadan çıktı.
Mutfakta tek başıma kaldığımda, camdan dışarıya, o karanlık bahçeye doğru bir kez daha baktım. Her şey dışarıdan kusursuz görünüyordu; ama asıl kıyamet, henüz kimsenin bilmediği o son virajda kopacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

58okunma 20beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…