Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 2
- 1 GİRİŞ923 kelime
- 2 BÖLÜM 15.394 kelime
- 3 BÖLÜM 25.246 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 BÖLÜM 36.415 kelime
- 5 BÖLÜM 44.838 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zehirli Sığınak
~Esila Sözen
İzmir’in ekim ayının o aldatıcı, sarı güneşi batarken yerini Bornova’nın sokaklarına bırakan keskin bir ayaza bırakmıştı. Sitenin o loş kamelyasında, gece yarısı birbirimize verdiğimiz o büyük sözlerin üzerinden henüz yirmi dört saat bile geçmemişti. Hani o "birbirimizin zayıf yerlerinden vurmayacağız" yeminleri... Hani o gururumuzu bir kenara bırakıp sığındığımız o kırılgan, o tatlı yalancı huzur...
Ne kadar da çabuk çatlamıştı.
Hafta ortasına doğru, üniversitenin o insanı öğüten vize maratonu ve fakülte koridorlarındaki boğucu kalabalık, üzerimizdeki tüm maskeleri eritmeye yetmişti. İnsan, sevdiği adamla savaşmaktan yorulur sanırsınız; oysa asıl insanı tüketen, barışmaya çalışırken takındığınız o yabancı ve yapmacık nezakettir. Biz o sahte nezaketi daha üçüncü günün sabahında tüketmiştik.
Öğleden sonra fakültenin bahçesindeki kafeteryanın önünde, Melisa ve Çağrı’yla birlikte masalardan birine ilişmiştim. Önümdeki not kağıdına öylece dalıp gitmiştim ama kalemimin ucu kağıdı yırtacak kadar sert hareket ediyordu. Barış, birkaç metre ötede, ellerini koyu renk bomber ceketinin ceplerine sokmuş, hukuk fakültesinden iki arkadaşıyla ayaküstü konuşuyordu. Ama o koyu gözlerinin nerede olduğunu bilmek için ona bakmama bile gerek yoktu; benden bir saniye olsun ayrılmıyordu.
"Kızım bu adamla nasıl başa çıkıyorsun bilmiyorum," dedi Melisa, elindeki karton bardaktan kahvesini yudumlayıp derin bir iç çekerek. "Dün akşam uzaktan bakınca romantik bir dizi sahnesi gibiydiniz ama bugün yine üzerinizde keskin bir barut kokusu var. Bak şimdiden söylüyorum, benim sinir sistemim ikinizin bu bitmek bilmeyen krizlerini kaldırmıyor, Esila."
"Ortada bir kriz falan yok, Melisa," dedim, sesimi olabildiğince düz, olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Sadece herkes kendi işine baksa gayet sakin bir hayatımız olacak."
Tam o sırada Çağrı araya girdi, yüzünde o sinir bozucu alaycı gülüşle kahkahayı bastı: "Kendi işimize bakmesine bakarız de, Esila... Barış’ın o koyu bakışları seni delik deşik ederken bizim derslere odaklanmamız imkansız. Adam resmen gözleriyle yiyor seni."
Sanki adının anıldığını sezmiş gibi Barış birden kafasını kaldırdı. Arkadaşlarıyla olan konuşmasını yarıda kesip doğrudan bizim masaya doğru adımladı. Üzerindeki o siyah tişörtü, rüzgardan hafifçe dağılmış saçları ve adımlarındaki o tehlikeli özgüvenle masanın başına geldiğinde hava bir anda daraldı sanki.
Gelip doğrudan sandalyemin arkasında durdu. Sağ elini masaya, sol elini ise ahşap sandalyemin sırtlığına dayayarak aramızdaki kaçış alanlarını tamamen sıfırladı. Üzerime sinen o odunsu parfüm kokusu, içimdeki tüm savunma mekanizmalarını tek bir hamlede yerle bir ediyordu.
"Ne kaynatıyorsunuz yine arkamdan?" diye sordu. Sesi tok, pürüzlü ve içinde saklayamadığı bir öfke kırıntısı taşıyordu.
"Seni konuşuyorduk, hayırdır?" diye karşılık verdi Çağrı hiçe sayarak. "Acaba bugün Esila’nın sinirini hangi cümlenle bozacaksın diye iddiaya giriyorduk da."
Barış’ın bakışları Çağrı’dan kayıp yavaşça bana döndü. Göz bebeklerindeki o koyuluk, dün gece kamelyada fısıldadığı o şefkatli adamdan eser bırakmamıştı.
"Kimsenin kimsenin sinirini bozduğu yok," dedi Barış, doğrudan gözlerimin içine mühürleyerek bakışlarını. "Sadece bazıları, dünkü huzurun bugüne fazlalık yaptığını düşünüyor; o kadar."
İçimdeki o tahta köprülerin birer birer gıcırdadığını, o yalancı huzurun altındaki temellerin nasıl da sarsıldığını o an çok net hissettim. Dün gece o kolların arasında sarf edilen o güzel cümleler, gün ışığına çıktığı an bu buz gibi gerçeğe dönüşüyordu demek ki.
Kalemimi yavaşça masaya bıraktım. Gözlerimi kaçırmadan, göğsümdeki o ani sıkışmaya rağmen başımı kaldırıp doğrudan gözlerine baktım:
"Fazlalık yapan huzur değil, Barış," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırmaya çalışarak. "Senin her şeyi kendi kontrolün altında tutma çaban."
Masadaki o neşeli uğultu anında bıçak gibi kesildi. Grubun geri kalanı derin bir sessizliğe gömülürken, ikimiz yine o kelimelerden örülü ringin ortasında, birbirimizin nefesini tartarak kalakalmıştık. Dün kurduğumuz o kırılgan köprü, daha ilk günden böyle çatlıyorsa... ileride kopacak fırtınanın şiddetini düşünmek bile istemiyordum.
Cümlem kafeteryanın o kalabalık masasında yankılanıp havada asılı kaldığında, zaman sanki birkaç saniyeliğine yavaşlamış gibi hissettim. Barış’ın çenesindeki o kasın seğirdiğini, koyu göz bebeklerinin içindeki o tanıdık öfke kıvılcımının nasıl da büyüdüğünü net bir şekilde görebiliyordum. Karşımda duran adam, sadece benim sevgilim değil; kendi sınırlarını korumak için etrafına ördüğü o kalın duvarların altında kalmaktan korkmayan, her an patlamaya hazır bir barut fıçısıydı.
"Kontrol mü?" diye mırıldandı Barış. Sesi o kadar alçak, o kadar sakindi ki, masadaki herkes bu sakinliğin altındaki fırtınanın farkına varıp nefesini tuttu. "Benim kontrol etmeye çalıştığım şey sen değilsin, Esila. Etrafındaki o gürültü. Seni benden uzaklaştırmaya çalışan her şey."
"Beni kimse senden uzaklaştırmaya çalışmıyor, Barış!" dedim, artık sesimdeki o bastırılmış tınıyı gizleyemeyerek. Kalemimi tutan parmaklarım öfkeden titriyordu. "Bunu yapan sensin. Dün gece o kamelyada verdiğimiz sözleri, gün ışığına çıkar çıkmaz ilk unutan yine sen oldun. Ne çabuk unuttun 'zayıf yerlerden vurmayacağız' dediğini?"
Barış’ın yüz ifadesi anlık bir gölgeyle sarsıldı. Gözlerindeki o keskin öfke, yerini derin ve yakıcı bir sızıya bıraktı ama bu yumuşama saniyenin onda biri kadar sürdü. Maskesini hemen tekrar yüzüne geçirdi.
"Ben kimseyi vurmadım," dedi, dişlerinin arasından tıpkı bir bıçak gibi süzülen bir sesle. "Sadece gerçekleri söylüyorum. Ama sen gerçekler yerine, etraftakilerin fısıltılarına kulak vermeyi seçiyorsun."
"Yeter!" araya girdi Melisa, oturduğu sandalyede huzursuzca kıpırdanarak. Masadaki gerginliğin neredeyse elle tutulur bir yoğunluğa ulaştığını fark etmişti. "İkiniz de yeter artık. Fakültenin ortasında yine aynı tiyatroyu izlemekten kusacak raddeye geldim. Konuşacaksanız gidin başka yerde boğuşun, bizim kafamızı şişirmeyin."
Çağrı ise her zamanki rahat tavrını takınmaya çalışarak oturduğu yerden hafifçe geriye yaslandı ama gözlerindeki o dikkatli bakış ikimizin arasında gidip geliyordu. "Haklı kız, valla," dedi Çağrı ellerini havaya kaldırarak. "Daha vizenin ikinci günündeyiz, kafayı yemenize daha çok var. Barış, aslanım, çek şu kara bulutları üzerimizden."
Barış, gözlerini bir saniye bile benden ayırmadan Çağrı’ya doğru hafifçe başını salladı ama masadan uzaklaşmadı. Tam aksine, eğilip yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. O odunsu parfümü ve cildindeki o dışarının soğuğu, içimdeki tüm savunma hatlarını yerle bir etmeye yetiyordu.
"Bu akşam ders bittikten sonra seni bekleyeceğim," dedi, fısıltı gibi çıkan ama kimseden kaçmayan o net ses tonuyla. Bu bir rica değil, tartışmaya kapalı bir emirdi. "O kamelyada yarım kalan ne varsa konuşacağız, Esila. Kaçmak yok."
Doğruldu, ellerini yeniden ceketinin ceplerine soktu ve arkasına bile bakmadan fakültenin ana binasına doğru adımlamaya başladı. Arkasından bıraktığı o ağır koku ve gerginlik, masanın üzerine demir bir ağırlık gibi çökmüştü.
Melisa derin bir nefes verip arkasından gözlerini devirdi: "Adam resmen seninle nefes alıyor ama nefessiz bırakmakta da üzerine yok. Ne yapacaksın akşam, yine gidecek misin o kamelyaya?"
Not kağıdına öylece bakmaya devam ettim. Gidecektim; çünkü biliyordum ki, kaçtığımız her an bizi daha büyük bir uçuruma sürüklüyordu. O yalancı huzurun ardındaki gerçeklerle yüzleşme vakti gelmişti.
Günün geri kalanı, fakülte koridorlarının o boğucu havasında, amfilerde yankılanan monoton hoca seslerinin arasında ve üzerimde sürekli hissettiğim o görünmez ağırlıkla geçti. Zaman, sanki lastikten yapılmış gibi uzadıkça uzadı; her bir ders saati omuzlarıma biraz daha tonlarca yük bindirdi. Gökyüzü yavaş yavaş o kurşuni griliğe bürünürken, dersler sonunda bittiğinde, adımlarım sanki kurşun dökülmüş gibi istemeye istemeye mahallemize, o tanıdık sığınağımıza doğru yöneldi.
Sitenin o geniş bahçesine adım attığımda, sokak lambalarının sarı ve yorgun ışığı, narenciye ağaçlarının sonbaharla sararmış dalları arasında titrek gölgeler oluşturuyordu. Ve bildiğim o suret, her zamanki yerinde, kamelyanın o masif ahşap masasına yaslanmış bir şekilde beni bekliyordu. Üzerinde yine o koyu renk ceketi vardı; parmaklarının arasında ritmik bir şekilde hareket ettirdiği o metal çakmağın mavi alevi, karanlıkta kısa süreli, can yakıcı bir parıltı yaratıp hemen ardından kayboluyordu.
Yaklaştığımı fark ettiğinde başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o keskin ifade, öğleden sonra kafeteryada yarım bıraktığımız kavganın tam kaldığı yerden devam ettiğini haykırıyordu sanki. Aradan geçen saatler ne onun öfkesini dindirmişti ne de benim içimdeki o huzursuzluğu azaltmıştı.
"Geldin," dedi. Sesinde ne bir şaşkınlık ne de bir yumuşama vardı; sadece uzun süredir beklenen kaçınılmaz anın o gergin netliği yer alıyordu.
Masanın yanına varıp karşısındaki ahşap banka sessizce oturdum. Aralarımızdaki mesafe sadece birkaç adımdan ibaretti ama hissettiğimiz o uçurum, sanki aramızda kilometrelerceluk aşılmaz dağlar varmış gibi derinleşiyordu.
"Geldim," dedim, sesimi olabildiğince sabit, olabildiğince inatçı tutmaya çalışarak. "Söz verdik dedik, kaçmayacağız dedik. Dinliyorum seni, Barış. Kafeteryada yarım kalan o büyük gerçekler neymiş, dök bakalım ortaya; görelim bakalım bu defa masayı kim başımıza yıkacak."
Barış elindeki metal çakmağı yavaşça masaya bıraktı. Öne doğru eğildi, dirseklerini dizlerine dayayarak ellerini birbirine kenetledi ve gözlerini doğrudan gözlerime mühürledi. O bakışların altındaki yoğunluk, nefes almamı zorlaştırıyordu.
"Gerçek şu, Esila," dedi, kelimeleri birer birer, zehirli birer ok gibi tartarak. "Biz bu masada ne zaman sakinleşmeye, ne zaman birbirimizin yaralarını sarmaya çalışsak, dışarıdaki herkes ama herkes aramızdaki o ipi çekmeye başlıyor. Ve sen... Sen o iplerin çekilmesine, o çarkların arasına çomak sokulmasına göz yumuyorsun."
İçimdeki o hırs dalgası, zihnimdeki tüm frenleri tek bir hamlede yerle bir etti. Yerimden fırlamak, o masayı devirmek istedim ama olduğum yere çivilenmiş gibi öylece kaldım.
"Ben mi göz yumuyorum?" diye fısıldadım, sesim öfkeden ve haksızlığa uğramış olmanın verdiği acıyla titreyerek. "Senin o her şeyi zapturapta alma, her adımına sınır koyma çaban yüzünden nefes alamazken, suçlu yine ben mi oluyorum, Barış? Herkesi hayatımdan soyutlamamı, herkesle olan bağımı kesmemi bekleyemezsin! Bu ilişki bir ortaklık değil, adeta bir hapishane!"
"Hapishane değil tabii ki," diye karşılık verdi, o da ani bir hareketle ayağa kalkarak. Aralarımızdaki o mesafe bir anda sıfırlandı. O odunsu parfümü, gece yarısının keskin ayazına karışıp tenime işlerken kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu. "Ama senin o herkesi memnun etme, herkese mavi boncuk dağıtma çaban bizi bitiriyor, farkında mısın? Biz her seferinde kendi ellerimizle yakıyoruz bu evi, Esila. Sen o kıvılcımı çakıyorsun, ben de alev alıyorum."
Haklıydı. İçten içe, en derinlerde bunu çok iyi biliyordum. Ama bunu onun o sert sesinden duymak, o yarayı kalbimin tam ortasına yeniden, daha derin bir bıçak gibi saplıyordu. İkimiz de birbirimizin canını nasıl acıta acıta seveceğimizi, hangi kelimenin nereye saplanacağını çok iyi biliyorduk ve bu gece, o kuralı bir kez daha çiğnemeye yemin etmiş gibi, birbirimizi yok etmeye kararlıydık.
Barış’ın fakültedeki o keskin ve buyurgan tavrıyla çekip gitmesinin ardından, masada geriye sadece ağır bir sessizlik kalmıştı. Havada hâlâ onun üzerine sinen o odunsu parfümün ve günün sertleşmeye başlayan ayazının kokusu asılı duruyordu. Melisa, kollarını göğsünde kavuşturmuş, arkasından uzaklaşan o koyu siluete bakarken derin bir iç çekmişti.
"Yemin ederim bu adam bir gün seni derslerden, kitaptan ve normal bir insan hayatından tamamen tecrit edecek, Esila," dedi Melisa, sesindeki o haklı ve yorgun sitemle. Başını bana doğru çevirdiğinde gözlerindeki endişe, her zamankinden çok daha net okunuyordu. "Hadi toparlan, şuradaki köşedeki o kuytu kafeye geçiyoruz. Sana şöyle sıcacık bir kahve ısmarlayacağım yoksa bu gidişle sen kafayı tamamen yiyeceksin."
İtiraz etmeye halim yoktu. Zaten bacaklarımın taşıdığı yük, ruhumun taşıdığı ağırlığın yanında hafif kalıyordu. Sessizce eşyalarımı çantama tıkıştırıp Melisa’nın peşine takıldım. Fakültenin arkasındaki o mahalle kahvesine benzer, camları buğu bağlamış küçük mekâna girdiğimizde dışarıdaki sonbahar havası bir an için tenimizden uzaklaşmış gibi oldu. En köşedeki, üzerinde dantel örtü olan o eskimiş masaya oturduk. Melisa hemen iki orta kahve ve yanına birer bardak su söyledi; sanki birazdan yapacağımız konuşmanın acısını ancak bu şekilde bastırabileceğimi biliyordu.
Garson siparişleri bırakıp uzaklaşır uzaklaşmaz, Melisa dirseklerini masaya dayayıp öne doğru eğildi. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
"Evet, dökül bakalım," dedi, sesini alçak tutarak. "Bugün yine ne geçti aranızda? Adam resmen seni fakültede gözleriyle yemekle kalmadı, çiğ çiğ yuttu. Ve sen her seferinde o adama doğru çekiliyorsun, Esila. Farkında mısın bilmiyorum ama bu bir aşk değil, bu bildiğin karşılıklı imha protokolü."
Kahve fincanından yükselen o ince buhara baktım. Parmaklarım fincanın kulpunu sıkarken eklemlerimin nasıl da beyazladığını fark ettim.
"Bilmiyorum, Melisa," diye fısıldadım, sesim içerideki o boğuk müzik sesinin arasında kaybolacak kadar cılız çıkmıştı. "Kafeteryada bana o bakışı attığı an... sanki dünyadaki her şey sustu, sadece o kaldı gibi hissediyorum. Dün gece evimizin bulunduğu sitenin o kamelyasında bana söz verdi, 'Birbirimizin zayıf yerlerinden vurmayacağız' dedi. İçimdeki o aptal çocuk ona inandı. Ama bugün gün ışığına çıkar çıkmaz yine o duvarları ördü."
"Çünkü o adamın fıtratında bu var, kızım!" dedi Melisa, sesindeki o dostane öfkeyi gizlemeyerek. Kahvesinden bir yudum alıp fincanı sertçe tabağına bıraktı. "Barış seni korumuyor, seni hapsetmeye çalışıyor. Hayatındaki her detayı, her arkadaşını, hatta ders çalışırken kiminle konuştuğunu bile kontrol etmek istiyor. Ve sen her defasında 'Beni çok seviyor, o yüzden böyle' diyerek bunu aklıyorsun."
Melisa’nın söyledikleri, kafamın içindeki o susmayan seslerin dışarıdan sesli birer kanıtı gibiydi. İçten içe bunu biliyordum. Barış’ın o sahiplenici tavrı, başlangıçta insana ne kadar da güvenli, ne kadar da sığınak gibi geliyordu değil mi? Dış dünyadaki o karmaşadan, vize stresinden, aile baskısından kaçıp sığındığın bir kale gibi... Ama zamanla o kalenin surlarının demir parmaklıklara dönüştüğünü, nefes aldığın pencerelerin teker teker kapandığını fark ediyordun. Ve işin en korkunç kısmı ne biliyor musun? O parmaklıkların ardında kalmaya o kadar çok alışıyorsun ki, dışarıdaki o özgür ve serin hava sana yabancı, hatta korkunç gelmeye başlıyordu.
"Korkuyorum, Melisa," dedim, gözlerimin dolmasına engel olamayarak başımı öne eğdim. Sıcak kahvenin buharı gözlerimi yakıyordu ama asıl yanan içimdeki o körü körüne bağlılıktı. "Bir gün bu döngünün içinden çıkamayacağından, onun o karanlığında tamamen kaybolacağımdan korkuyorum. Ama aynı zamanda... ondan uzaklaşma fikri bile nefesimi kesiyor. Sanki ondan koparsam, ben de ben olmayacağım."
Melisa derin bir nefes aldı. Öfkesi yerini o derin dostluk merhametine bırakmıştı. Uzandı, masanın üzerinde duran titreyen ellerimin üzerine elini koydu.
"Kayboluyorsun zaten, Esila," dedi, sesi bu kez çok daha yumuşak ama bir o kadar da acı bir gerçeği fısıldıyordu. "Farkında değil misin? Her kavga edişinizde biraz daha eksiliyorsun. Akşam olunca o adımların yine bizim sitenin bahçesindeki o kamelyaya gidecek, biliyorum. Ama o kamelya ikinize ev değil, mezar oluyor."
O an, kafenin camına vuran sonbahar yağmurunun o ilk damlaları eşliğinde içimdeki o buz tutmuş gerçekle baş başa kaldım. Melisa haklıydı. Biz o ahşap masada her barıştığımızda aslında geleceğimizden biraz daha ödün veriyorduk. Ama saat ilerlemişti; zihnimdeki o isyankâr ses ne kadar bağırırsa bağırsın, akşama doğru adımlarımın yine o sitenin bahçesine, o mahzun kamelyaya doğru yönleneceğini çok iyi biliyordum. Çünkü kaçmak, o adamın gözlerinin içine bakmaktan çok daha korkutucuydu.
Kafeden çıkıp mahallemizin arnavut kaldırımlı sokaklarından eve doğru yürürken, Melisa’nın kulaklarımda çınlayan o son cümleleri zihnimde bir iğne gibi batıp duruyordu: “O kamelya ikinize ev değil, mezar oluyor, Esila.” Haklıydı, bunu zihnimin en derin köşesinde çok net biliyordum. Ama insan, kendi eliyle kazdığı mezarın içine adım adım yürürken neden toprak atan kişinin elini tutmaktan vazgeçemezdi? Neden o acının içinde adeta nefes alıyormuş gibi hissetmeye devam ediyordu? Bu soruların cevabını vermekten korktuğum için adımlarımı hızlandırmaktan başka bir şey yapamıyordum.
Eve varıp odama çekildiğimde, masamın üzerine dağınık bir şekilde bıraktığım Medeni Hukuk ve Anayasa ciltleri, altı fosforlu kalemlerle çizilmiş kalın ders notları yüzüme alaycı bir şekilde bakıyordu sanki. Vizelerin yaklaşan o boğucu ağırlığı, ezberlenmesi gereken onlarca madde, geleceğe dair o kürsü hayalleri... Hepsi, Barış’la olan o çalkantılı döngünün gölgesinde eriyip gidiyor, anlamsız birer detay haline geliyordu. O an kendime yine aynı zehirli yalanı söylüyordum: “Şu vizeler bir bilsin, her şeyi masaya yatırıp bu kısırdöngüye bir son vereceğiz.” Ya da kafamı rahatlatmak için uydurduğum o klasik teselli: “Barış bu aralar fakülte stresiyle ve ailevi baskılarla boğuşuyor, o yüzden bu kadar fevri; geçecek, yakında eskisi gibi olacağız.”
İşte o bahane zinciri, tam da burada, zihnimin en karanlık ve zayıf kıvrımlarında ilmek ilmek örülüyordu.
İlişkimizin o temelden imkânsızlığını kılıflara uydurmakta, üstümüze kimseyi tanımazdık. Barış, o dizginleyemediği öfkesini ve o boğucu sahiplenme dürtüsünü hep aynı kalkanın arkasına saklardı: "Seni bu dünyadan, dışarıdaki herkesin art niyetinden korumaya çalışıyorum, Esila." Ben ise onun bu açıkça kontrolcülük olan tavırlarını, kendi içimde "Beni o kadar çok seviyor ki gözü benden başkasını görmüyor, kimseyle paylaşmak istemiyor" diyerek aklardım. Biz birbirimizin hem celladı hem de can sığınağı olmuştuk. Bu hastalıklı düzeni ayakta tutabilmek, birbirimizin yüzüne bakabilmek için her gün yeni bir bahane icat etmek zorundaydık; çünkü gerçekle yüzleşmek, ikimiz için de ölümden farksızdı.
Odamda volta atarken, dışarıda sonbahar rüzgârı penceremizin camına kuru yaprakları vurarak bir melodi tutturmuştu. Hava tamamen kararmış, sokak lambalarının o sarı ve yorgun ışığı odanın duvarlarında uzun gölgeler oynamasına neden oluyordu. Duvar saatinin tik-tak sesleri arasında gözüm yelkovana kaydığında, akrebin o kaçınılmaz saate, her zaman buluştuğumuz o gece yarısına yaklaştığını gördüm. Kalbim, göğüs kafesimi döven vahşi ve yaralı bir kuş gibi çırpınmaya başladı; nefesim daralıyor, boğazıma o tanıdık ve acı düğüm oturuyordu.
İçimdeki o gururlu, o isyankâr ses son gücüyle ayağa kalkmaya çalıştı: "Gitme! Bu sefer gitme, Esila! Odanda otur, aç hukuk kitaplarını çalış ve onun seni o kamelyada boşlukta beklediği o geceye boyun eğmeme lüksünü yaşa. Biraz da o beklesin, biraz da o yansın!"
Ama o sesin karşısında, çok daha köklü, çok daha karanlık ve sökülüp atılması imkânsız bir mıknatıs vardı. Bütün o ördüğümüz bahaneler tükenmişti; ortada ne mantık kalmıştı ne de gurur. Geriye sadece o çıplak, o can yakan ve esir alan bağımlılık kalmıştı.
Daha fazla karşı koyamayacağımı anlayarak derin, titrek bir nefes aldım. Sandalyenin üzerindeki kalın hırkamı omuzlarıma gelişi güzel attım. Sessiz adımlarla odamın kapısını aralayıp evdekileri uyandırmamaya özen göstererek koridordan geçtim ve dış kapıyı yavaşça açarak aşağıya, o her şeyi başlatan ve bitiren masif ahşap kamelyaya doğru inen karanlık yola koyuldum.
Sitenin loş ışıklı bahçesine adım attığım an, yüzüme çarpan o keskin İzmir ayazı tenimi ürpertiştirdi. Adımlarım sanki kendi iradem dışında, başka bir çekim gücünün elindeymiş gibi yavaş ama kararlı bir şekilde o masif ahşap kamelyaya doğru ilerliyordu. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor, her bir nefesim boğazımda yanarak sönüyordu.
Kamelyanın önüne geldiğimde, Barış’ı her zamanki köşesinde, ahşap banka oturmuş halde buldum. Başını hafifçe öne eğmişti; parmaklarının arasında yine o metal çakmağı ritimsiz bir şekilde çeviriyordu. Yaklaştığımı, o karanlıkta bile hissedebildiği o keskin sezgisiyle anında fark etti. Başını yavaşça kaldırdı ve gözleri karanlıkta bir çift kor gibi parlayarak doğrudan gözlerimi buldu. O bakışta ne bir yumuşama ne de bir suçluluk vardı; sadece uzun süredir beklenen o buluşmanın kaçınılmaz gerginliği hakimdi.
Hiçbir şey söylemeden, sessizce karşıdaki banka oturdum. Aralarımızdaki o mesafe sadece birkaç tahta tahtasından ibaretti ama hissettiğimiz o uçurum dağlar kadar büyüktü. Havada hâlâ gündüz kafeteryada kopardığımız fırtınanın o zehirli tozu asılı duruyordu.
"Geleceğini biliyordum," dedi Barış. Sesi o kadar alçak, o kadar pürüzlü çıkmıştı ki, gece yarısının sessizliğinde doğrudan ruhuma saplandı. İçindeki o gizli zafer tınısını gizleme gereği bile duymamıştı. "Ne kadar kaçmaya çalışırsan çalış, hangi bahanelerin arkasına saklanırsan saklan... Sonunda yine bu masada, benim karşımda soluklanıyorsun, Esila."
O cümlenin içindeki o sahiplenici ve boğucu haklılık payı, içimdeki isyan ateşini anında körükledi. Öfkem, korkumun ve çaresizliğimin üzerine bir tül gibi örtüldü.
"Ben buraya sana teslim olmak için gelmedim, Barış," dedim, sesimi olabildiğince sert tutmaya çalışarak, ancak titremesine engel olamayarak. "Sadece bu hastalıklı döngünün nereye kadar süreceğini kendi gözlerimle görmek istedim. Sen her seferinde ipleri elinde tuttuğunu sanıyorsun ama farkında mısın bilmiyorum, bu ip ikimizin de boynunu sıkarak kopmaya çok yaklaştı."
Barış, elindeki çakmağı sert bir hareketle masaya fırlattı. Metalin ahşap yüzeye çarptığı o tok ses, gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti. Hızla öne doğru eğildi, ellerini masanın üzerine koyarak aramızdaki o mesafeyi tamamen sıfırladı. O odunsu parfümü ve teninin harareti bir kez daha etrafımı kuşattı.
"Kopmaz," dedi, dişlerinin arasından sızan bir kararlılıkla. Gözlerindeki o tehlikeli parıltı, nefesimi kesti. "Bizim aramızdaki bu bağ, senin o hukuk kitaplarında okuduğun hiçbir maddeye benzemez, Esila. Biz birbirimizin hem zehiriyiz hem de tek çaresiyiz. Bunu sen de biliyorsun. O yüzden bana burada gurur yapma; o gözlerindeki tükenmişliği de, bana gelmek için nasıl nefessiz kaldığını da ezbere biliyorum."
Haklıydı. Yine haklıydı ve bu gerçek, içimdeki en acımasız bıçaktan daha keskin bir şekilde canımı yakıyordu. Ne kadar kaçarsam kaçayım, günün sonunda ruhumun sığınacak başka bir limanı olmadığını biliyordum. Ve bu bilincin yarattığı o çaresizlik, beni o masada, o adamın gözlerinin içine bakmaya mahkum ediyordu.
Barış'ın o keskin, zihnimi ve ruhumu aynı anda kelepçeleyen cümleleri kamelyanın daracık tahta tavanının altında yankılanıp gece yarısının o ağır sessizliğine karışmıştı. Masanın üzerine bıraktığı çakmağın o soğuk, metalik görüntüsü, aramızdaki gerilimin tek somut kanıtı gibi öylece duruyordu. Haklıydı; bunu ona inkâr etmek, kendi içimde ona karşı bir zafer kazandığımı iddia etmek kocaman, aciz bir yalandı. Ben o masaya teslim olmak için değil, bu zehirli döngüye karşı son bir kez kendi ayaklarım üzerinde durabileceğimi kanıtlamak için gelmiştim ama yine onun nefesiyle boğuluyordum.
Derin, titrek bir nefes alarak göğsümde biriken o ağır sızıyı hafifletmeye çalıştım. Başımı yavaşça kaldırdım, gözlerimi onunkilerden bir an olsun kaçırmadan doğrudan o koyu karanlığa baktım.
"Bazen," diye başladım, sesim gece ayazında kırılan ince bir cam parçası gibi pürüzlü çıkarken, "Seni bu kamelyada ilk gördüğüm o günü düşünüyorum, Barış. Hani şu fakültenin ilk haftası, her şeyin bu kadar karmaşık, bu kadar korkutucu olduğu o an... O zamanlar bana dünyanın en güvenli yeri gibi gelmiştin. Sanki sen arkamda durduğun sürece ne dışarıdaki o acımasız kalabalık ne de geleceğe dair duyduğum o belirsizlik korkusu bana zarar verebilirdi. Sen benim sığınağımdın."
Barış’ın yüzündeki o sert, dikleşen hatlar anlık bir saniyeliğine gevşer gibi oldu. Gözlerindeki o keskin öfke bulutu dağıldı, yerine kelimelerle ifade edilemeyecek kadar derin, neredeyse can yakıcı bir gölge oturdu. Ama o yumuşama anı, bizim aramızdaki o lanet olası kural gereği çok uzun sürmedi; hemen ardından o savunma mekanizması, o hepimizi koruduğunu sandığı ama aslında yiyip bitiren zırh yeniden devreye girdi.
"Dünya hâlâ aynı dünya, Esila," dedi, sesini biraz daha alçaltarak ama bu kez içinde garip bir sızı barındıran o tınıyla. Sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu ancak gözlerini bir secdeye varır gibi üzerimden ayırmıyordu. "Dışarıdaki o hırslı insanlar, o kürsü hayalleri kuran meslektaşlarımız, o sahte gülüşlü dostlar... Hiçbiri seni benim kadar sevemez, hiçbiri senin o içindeki kırıkları, o geceleri uykusuz bırakan korkuları benim kadar derinden göremez. Ben seni bu hayatın sillesinden korumaya çalışıyorum, sen bunu hâlâ bir kafes sanıyorsun."
"Çünkü bu bir kafes, Barış!" diye fısıldadım, bu kez sesimdeki isyanı bastıramayarak başımı iki yana salladım. Göz pınarlarımda saatlerdir biriken o sıcak damlaların yanaklarımdan aşağıya, çeneme doğru süzülmesine engel olamadım. "Beni korumuyorsun, sen beni boğuyorsun. Kendi korkularının, kendi bitmek bilmeyen sahiplenme hırsının etrafıma ördüğü o kalın duvarlar yüzünden artık kendi gölgemden korkar hale geldim. Dün gece ne dediğini hatırlıyor musun? 'Birbirimizi tüketmeyeceğiz' demiştin, ellerimi tutup yemin etmiştin. Ama daha yirmi dört saat bile geçmeden yine aynı yerideyiz. Sen beni suçluyorsun, ben seni suçluyorum ve bu tahta masanın üstünde her gece biraz daha ölüyoruz."
Sözlerim kamelyanın ahşap duvarlarında yankılanıp bittiğinde, aramızdaki o mesafe birdenbire yok oldu. Barış ani bir hareketle öne doğru atıldı; sandalyenin ahşap ayağının betona sürterek çıkardığı o gıcrtı geceyi bıçak gibi yardı. Masanın üzerine iyice eğilip bileğimi kavradı. Öyle can yakacak kadar sert tutmuyordu ama bileğimdeki o parmakların sıcaklığı, tenime bastırılan kor gibi yakıyordu canımı.
"Ölmüyoruz," dedi, dişlerinin arasından sızan o hırıltılı, neredeyse can çekişen bir nefesle. Gözlerinde bu kez öfkeden ziyade, kaybetme korkusunun o çılgın telaşı vardı. "Biz ölmüyoruz, Esila. Biz sadece birbirimize tutunurken birbirimizi kanatıyoruz. Aradaki o ince farkı hâlâ anlamıyorsun. Sen gidersen, ben bu hayatta nefes almayı unuturum. Bunu çok iyi bildiğin halde neden her seferinde bana bu acı cümleyi kurduruyorsun?"
Bileğimdeki o parmakların sıcaklığı, tüm vücuduma yayılan o tanıdık ve zehirli elektrik akımı gibiydi. Ona karşı koymak, denizin o azgın akıntısına karşı tek başına yüzmeye çalışmaktan bile daha imkânsızdı. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atarken, başımı hafifçe kaldırıp onun o derin, karanlık gözlerine baktım. İçimdeki bütün o mantık duvarları, bütün o Melisa'nın saatlerce dil döktüğü öğütler, o kalın Medeni Hukuk ciltleri... hepsi o an o masada eriyip kül oldu.
Nefeslerimiz birbirine karışırken, aramızdaki o son kalan gurur kırıntısı da yere döküldü. Ve ben, kendi kazdığım o mezarın içine adım atarken, celladımın ellerini sımsıkı tutmaktan yine vazgeçemedim.
Bileğimi saran o parmakların yarattığı sıcaklık, aramızdaki onca kavgaya, onca suçlamaya rağmen damarlarımda akan zehirli bir sarmaşık gibi hızla tüm vücuduma yayılmıştı. Barış’ın nefesi yüzüme çarpıyor, gözlerindeki o tavizsiz ve sahiplenici karanlık beni içine çekip boğuyordu. Ne ellerimi çekebildim ne de o bakışlardan kaçabildim. Kamelyanın çatısından süzülen o zayıf sokak lambası ışığı, ikimizin arasında gerilen o görünmez ipleri sanki elle tutulur kıluyordu.
Bir süre ikimiz de tek kelime etmedik. Kelimelerin bittiği, argümanların tükendiği ve geriye sadece o ham, yorucu gerçekliğin kaldığı o tuhaf anlardan biriydi. Barış, parmaklarını yavaşça bileğimden çözdü ama elini hemen geri çekmedi; avucu bileğimin iç kısmında, nabzımın o çılgın gibi attığı yerde öylece durdu. Sanki kalbimin atışını kendi elleriyle tartmak, ne kadar mahvolduğumu kendi dokunuşuyla onaylamak istiyordu.
"Böyle olmamalıydı, Barış," diye fısıldadım sonunda, sesim gece rüzgârında eriyip giderken. Gözlerim hâlâ onunkilere kilitliydi. "Biz hukuk amfilerinde hayaller kuran iki gencizuktük. Kitapların arasında kaybolup geleceğimizi inşa edecektik. Şimdi ise gecenin bir yarısı bu tahta masada birbirimizi tüketmekten başka bir şey yapmıyoruz. Bu mudur bizim hikayemiz?"
Barış derin, göğsünü kabartan ağır bir nefes aldı. Başını hafifçe yana eğdi; o her zamanki buyurgan havasının altından, bu döngünün onu da ne kadar yorduğunu ele veren o çatlak sızdı.
"Bizim hikayemiz sıradan bir masal değil, Esila," dedi, sesi bu kez hırpalanmış ama bir o kadar da inatçı bir ton taşıyordu. "Sıradan insanin o sakin, huzurlu hayatları bize göre değil. Biz birbirimizin hem yangınıyız hem de sığınağı. Sen o kitaplarda ne yazarsa yazsın, gerçek hayatın kurallarını bu masada öğrendin. Benimle öğrendin."
Söyledikleri ne kadar korkunç ve ne kadar hastalıklıysa, içimdeki o kırık parça o kadar çok tatmin oluyordu. Bu, Melisa'ya anlatsam yüzüme tüküreceği, bir hukukçunun asla kabul etmeyeceği türden bir teslimiyetti. Ama oradaydı; o ahşap masanın üstünde, o karanlık kamelyanın sığınağında her şey mantığını yitiriyordu.
Barış parmağını yavaşça çenesine götürdü, ardından bakışlarını kamelyanın dışındaki loş bahçeye çevirdi. Ama elini benden tamamen koparmadı; parmak uçları hâlâ bileğimin kenarında hafifçe duruyordu. Aradaki o buz gibi gerilim yerini, bir sonraki fırtınaya kadar sürecek o kırılgan, tehlikeli bir sükûnete bırakmıştı.
Kamelyanın tahta tavanına vuran sonbahar rüzgârının o boğuk uğultusu, aramızdaki o kalın ve ağır sessizliği bölen tek şeydi. Barış, parmaklarını bileğimin üzerinden yavaşça çekmiş, kollarını göğsünde kavuşturarak sırtını arkadaki ahşap korkuluklara yaslamıştı. Gözleri hâlâ karanlığın içinde üzerimdeydi; o keskin, her hareketimi ezberleyen bakışları bu kez bir avcıya değil, kaybetmekten korkan bir çocuğa aitmiş gibi tuhaf bir yumuşama barındırıyordu.
Fakat bu yumuşama, aramızdaki o zehirli dinamiği asla değiştirmiyordu. Sadece fırtınanın en şiddetli anından sonra gelen o aldatıcı, o tehlikeli sessizlikti.
"Yarın sabah o Medeni Hukuk dersinde yine yan yana oturacağız, değil mi?" diye sordu Barış. Sesindeki o buyurgan ton yerini sanki benden onay bekleyen, neredeyse kırılgan bir tınıya bırakmıştı. "Hoca o borçlar hukuku sorularını sorduğunda yine arkaya dönüp bana bakacaksın. Her zamanki gibi..."
O an içimde bir yerlerin sızladığını hissettim. Ne kadar kavga edersek edelim, ne kadar birbirimizi yaralarsak yaralayalım, ertesi sabah amfide o en öndeki sıralarda yine aynı rutinimize döneceğimizi biliyorduk. Fakülte koridorlarında herkes bizi örnek gösterirdi; "İşte birbirine çok yakışan o parlak hukuk öğrencileri," derlerdi. Dışarıdan bakan gözler için biz kusursuz bir masaldık. Ama kimse o masanın arkasındaki kirli duvarları, her gece bu kamelyada dökülen o sessiz gözyaşlarını görmezdi.
"Bilmiyorum, Barış," dedim, başımı öne eğip parmaklarımla hırkamın ucunu çekiştirirken. Sesim yorgun çıkmıştı. "Bazen her şeyi arkamda bırakıp bu şehirden, bu fakülteden, hatta bu masadan çok uzağa gitmek istiyorum. Sanki başka türlü bu döngüden kurtulamayacağız."
Barış’ın kaşları anında çatıldı; o yumuşayan hatları saniyesinde sertleşti. Hızlı bir hareketle öne doğru eğilip ellerini masaya koydu.
"Böyle bir şeyi aklından bile geçirme, Esila," dedi, dişlerinin arasından sızan o tehditkâr ama bir o kadar da çaresiz sesle. "Sen benden başka bir yere gidemezsin. Senin dünyan burası, benim yanım. Başka bir ihtimal yok, bunu kafana sok."
Yine o kelime... İhtimalsizlik. Bizim ilişkimizin üzerine inşa edildiği o beton duvar, tam olarak bu cümleydi. Ne onla olabiliyordu insan ne de onsuz nefes alabiliyordu.
Barış, cebinden çıkardığı o metal çakmağı bu kez masanın üzerinde yavaşça döndürmeye başladı. Çıkan o metalik ses, gecenin karanlığında küçük bir çark gibi dönüp duruyordu. Zamanın akışı yavaşlamış, dünya dışarıdaki milyarlarca insan için dönerken bizim etrafımızda sadece bu on metrekarelik ahşap kafes kalmıştı.
Yavaşça başımı kaldırıp onun o karamsar ama bir o kadar da tutkuyla parlayan gözlerine baktım. İçimdeki o isyankâr ses tamamen susmuştu. Yerini, bu zehirli huzura teslim olan o aciz kabulleniş almıştı. Kollarımı göğsümde kavuşturup oturduğum yerde biraz daha geriye yaslandım ve o yalancı huzurun, damarlarımda yavaşça uyuşturucu gibi yayılmasına izin verdim.
Metal çakmağın ahşap yüzeyde çıkardığı o monoton ve sinir bozucu tıkırtı, kamelyanın içindeki kalın sessizliği delebilecek tek şey gibiydi. Barış’ın parmakları arasında dönen o soğuk demir, sanki tükenmek bilmeyen ömrümüzün ve bu zehirli döngünün bir özeti gibi tıkırdıyordu. Dışarıda, İzmir’in gece yarısından sonra daha da keskinleşen o sonbahar ayazı, kamelyanın tahta aralıklarından içeri sızıyor, bacaklarıma sardığım hırkanın kumaşını delip geçiyordu. Ama garip bir şekilde üşümüyordum. Ya da üşümek, ruhumun duyduğu o ağır uyuşukluğun yanında, hissedilemeyecek kadar önemsiz kalıyordu.
"Saat kaç oldu?" diye fısıldadım sonunda. Sesim, saatlerdir süren bu duygusal boğuşmanın ardından neredeyse çıkmaz olmuştu. Boğazım kurşun gibi ağırdı.
Barış, çakmağı parmaklarının arasında sabitleyip avucunun içinde sakladı. Başını yavaşça kaldırıp duvardaki görünmeyen zamana değil, doğrudan benim yüzüme baktı. Gözlerinin o koyu rengi, gecenin en karanlık anında bile kaybolmuyordu. "Sabaha çok var," dedi, sesi pürüzlü ve inatçı bir sakinlik taşıyordu. "Daha konuşacaklarımız bitmedi."
"Bitmez zaten, Barış," dedim, acı bir tebessümle dudaklarımı birbirine bastırarak. Başımı iki yana salladım. "Bizim aramızda hiçbir şey asla tam anlamıyla bitmez. Sadece ara veririz. En fazla yirmi dört saatlik bir nefes alma seansı... Sonra yine döner dolaşır, aynı masada, aynı yaraları birbirimize yeniden tazeletiriz."
Barış ayağa kalktı. O uzun boyu, kamelyanın alçak tahta tavanının altında üzerime çöker gibi bir siluet oluşturdu. Masanın etrafından dolanıp oturduğum bankın yanına geldi. Önce bir an duraksadı, ardından aramızdaki o son mesafeyi de yok ederek yanıma oturdu. Tahta bank onun ağırlığıyla hafifçe gıcırdadı. O an, üzerine sinen o tanıdık odunsu parfüm ve tütün kokusu, dışarıdaki tüm ayazı ve pis kokulu gerçekliği unutturacak kadar yoğun bir şekilde burnuma doldu.
Elini uzattı; parmakları, masanın üstünde açıkta kalan elbisemin kumaşından süzülüp doğrudan parmak uçlarıma değdi. Teni öyle alev gibi yanıyordu ki, üşüyen ellerim onun sıcaklığıyla irkildi. Elimi bırakmak istedim ama o, benden çok daha güçlü bir refleksle parmaklarımı avucunun içine hapsedip sıktı. Öyle sıkı, öyle tavizsiz bir tutuştu ki bu; sanki ellerimi bırakırsa uçurumdan aşağı düşecekmiş gibi bir tutku, bir tutsaklık barındırıyordu içinde.
"Korkuyorsun değil mi?" dedi Barış, başını eğip yüzümü incelemeye çalışarak. Sesi bu kez o eski buyurganlığından uzakta, garip bir şekilde savunmasız, neredeyse yalvarır gibi çıkmıştı. "Benimle olmaktan, bu hayatın içinde kaybolmaktan korkuyorsun. Ama benden uzaklaşma fikri seni benden de çok korkutuyor, Esila. Bunu ikimiz de biliyoruz. Neden hâlâ savaşıyorsun?"
"Çünkü bu bir hayat değil, Barış!" dedim, içimdeki o son direnç kırıntısıyla başımı ona çevirerek. Gözlerim dolmuştu ama bu kez akacak yaş kalmamıştı; sadece o kurşuni bir sızı vardı. "Biz yirmili yaşlarımızın başında, hukuk amfilerinde geleceğini kurmaya çalışan iki genciz. Seninle her konuştuğumda kendimden biraz daha vazgeçiyorum. Sabah kalkıyorum, aynaya bakıyorum ve görebildiğim tek şey senin kuralların, senin öfken, senin kıskançlıkların oluyor. Ben Esila'yı kaybettim. Senin 'biz' dediğin o şeyin altında ben yok oldum."
Barış’ın çene kasları, kelimelerimle birlikte sert bir şekilde kasıldı. Gözlerindeki o yumuşama saniyeler içinde buharlaşıp yerini o tehlikeli karanlığa bıraktı. Ama bu kez öfkelenmedi; bunun yerine, başını yavaşça bana doğru yaklaştırdı. Alnı alnıma değecek kadar yakınıma geldiğinde, nefesinin sıcaklığı dudaklarımın üstünde gezindi.
"Ben seni kaybetmemek için yaşıyorum, kızım," diye fısıldadı, sesi kulaklarımda uğuldayan bir lanet gibi yankılandı. "Sen benden başka bir yere gidemezsin. Gitsen de yaşayamazsın. O fakülte koridorlarında başkasıyla gülüşmeni, benden başka bir şeyle ilgilenmeni bu zihnim kaldıramaz. Deli miyim ben? Belki de evet. Ama bu deliliğin tek sebebi sensin."
O cümlenin içindeki o hastalıklı sahiplenme, yine zehirli bir sarmaşık gibi ruhumu sardı. Mantığım, koca bir mahkeme salonu kurup bu adamı idama mahkûm ederken; kalbim, o demir parmaklıkların arkasından ona ellerini uzatıyordu. İnsan, kendi celladına bu kadar mı körü körüne bağlanırdı? Evet, bağlanırdı. Bizim hikayemizin o temel taşı tam olarak bu körlüktü.
Barış, serbest olan diğer elini yavaşça yanağıma çıkardı. Baş parmağı, elmacık kemiğimin üzerinden yavaşça, neredeyse şefkatli sayılabilecek bir hareketle kaydı. O dokunuş, tenimde küçük bir yangın bırakırken, göz kapaklarım istemsizce kapandı. Ona teslim oluyordum. Yine, her zamanki gibi, hiçbir yere varamayacağımızı bilerek o sahte huzurun kollarına kendimi bırakıyordum.
"Yarın sabah," diye mırıldandı Barış, dudakları neredeyse dudağıma değecek kadar yaklaşmışken. "Erken geleceğim sitenin önüne. Birlikte gideceğiz fakülteye. O kafeteryada bugün yaşananları unutacağız. Sıfırdan başlayacağız."
Sıfırdan... Ne kadar da masum ve ne kadar da yalandı bu kelime. Biz hiçbir zaman sıfırdan başlayamazdık; üzerimizde dünün külleri, dünün kavgası, dünün kırık camları vardı. Ama o an, o karanlık kamelyanın altında, o sahte barışın o tatlı zehrini yutmaktan başka çarem yoktu.
"Tamam," diye fısıldadım, sesim iradem dışı bir teslimiyetle çıkmıştı. "Erken gel."
Barış, duymak istediği o kelimeyi almanın o karanlık zaferiyle dudaklarını şakaklarıma bastırdı. Uzun, derin bir öpücük bırakırken, içimdeki o son isyan ateşi de tamamen kül oldu.
Gecenin son demlerinde, o ahşap kamelyadan kalkıp apartmana doğru yürürken arkama bir kez bile bakmadım. Adımlarım ağırdı, zihnim uyuşmuştu ama biliyordum; bu sadece ikinci bölümün kapanışıydı. Esila ve Barış’ın o imkânsız çarkı dönmeye devam ediyordu ve her dönüşte, o finaldeki o büyük sessizliğe biraz daha yaklaşıyorduk. Ama henüz değil... Henüz o son adım için çok erozyona uğramamız, çok daha fazla yanmamız gerekiyordu.
Bölüm etkileşimi
