Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 3
- 1 GİRİŞ923 kelime
- 2 BÖLÜM 15.394 kelime
- 3 BÖLÜM 25.246 kelime
- 4 BÖLÜM 36.415 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 BÖLÜM 44.838 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ruhun İpi
~Esila Sözen
Gecenin o korunaklı karanlığında, o ahşap kamelyanın daracık duvarları arasında verilen o büyük sözler, sabahın keskin, acımasız ve beyaz gün ışığı fakültenin camlarına vurduğu an yerini buz gibi bir gerçeğe bırakmıştı. İzmir’in üstüne çöken o sonbahar sabahında, odamda uyanıp gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey zerre kadar bir huzur değil, göğsümün ortasına oturmuş tonlarca ağırlıktaki o görünmez taştı. Barış’ın dün gece şakaklarıma, saçlarımın arasına bastırdığı o uzun öpücüğün bıraktığı o sıcaklık tenimde hâlâ tazedendi; sanki derimin altına işlemiş zehirli bir mühür gibi oradaydı. Fakat zihnim, Medeni Hukuk fakültesinin o yüksek tavanlı, mermer kokan koridorlarına adım attığım an buz gibi bir duş almış gibi uyanmaya başlamıştı.
Dün gece o kamelyada "Sıfırdan başlayacağız" demişti. Peki ama Allah aşkına, küllerinden yeniden doğmaya çalışan, her köşesi duman altı olmuş bir yangının neresinden sıfır çekilebilirdi ki? Üzerimizde dünün o sökükleri, dünün o ağır suçlamaları, kırık cam parçaları dururken hangi yeni sayfa açılabilirdi? İnsan, kendi elleriyle kazdığı bir bataklıktan çıkmaya çalışırken her adımda biraz daha dibe battığını nasıl olur da görmezden gelebilirdi?
Fakültenin ana giriş kapısından içeri adım attığım an, yüzüme çarpan o kalabalık koridorun gürültüsü, öğrencilerin kahkahaları, ayak sesleri kulaklarımı doldurdu. Herkes ama herkes vize haftasının o telaşlı, o normal koşturmacasındaydı; kimisi son dakika Medeni Hukuk maddelerini ezberliyor, kimisi kantinde kafein zehirlenmesi geçirmek üzere kahve sırası bekliyordu. Bu normal, bu sıradan insan kalabalığının ortasında kendimi o kadar yabancı, o kadar defolu hissediyordum ki... Sanki alnımda görünmez ama siyah harflerle yazılmış bir damga vardı: Barış’ın esiri.
"Esila!"
Arkadan gelen o tanıdık, soluk soluğa ve hafif sitemkâr sesle adımlarım aniden kesildi. Başımı omzumun üzerinden geriye çevirdiğimde, Melisa’nın elinde iki karton bardak kahveyle kalabalığı yararak koşan adımlarla bana doğru geldiğini gördüm. Yüzünde dünden kalan o endişeli, o sorgulayan ve beni bu ilişkiden çekip almak isteyen o korumacı ifade hâlâ en net haliyle duruyordu. Yanıma ulaştığında nefes nefese durdu, elindeki kahvelerden birini bana uzatırken gözlerini bir saniye bile kırpmadan doğrudan yüzüme dikti.
"İyi misin diye sormayacağım çünkü olmadığını çok iyi biliyorum," dedi, sesindeki o temkinli tonu hiç gizlemeden, hatta biraz da öfkeyle karıştırarak. "Dün okul çıkışı bir anda kayboldun, telefonlarıma geç döndün. Akşam yine o kamelyaya indiğini, o adımların seni yine oraya çektiğini biliyorum, Esila. Gözlerinin altındaki o morluktan, o tükendiğin andan her şeyi okuyabiliyorum."
Elime tutuşturduğu o ucuz karton bardaktan yükselen o yapay, şekerli kahve kokusu midemi aniden bulandırdı. Fincanı parmaklarımın arasında öyle bir sıktıyordum ki, karton eziliyor, parmak eklemlerim kireç gibi beyazlıyordu. Gözlerimi Melisa’nın o haklı ama bana o an acı veren bakışlarından kaçırıp, koridorun diğer ucuna, fakültenin ana demir kapısına doğru çevirdim. Barış henüz ortalıkta yoktu ama onun o üzerimdeki devasa gölgesi şimdiden bütün bu binayı, bu amfileri ve nefes aldığım alanı kaplamaya yetmişti bile.
"Dün gece uzun uzun konuştuk, Melisa," dedim, sesim olabildiğince düz, cansız ve yorgun çıkmaya çalışırken. Hırkamın uzun kollarını parmaklarıma kadar çekiştirip ellerimi kumaşın içine tamamen sakladım. "Her şeyi düzelteceğiz dedik. Sabah erken gelecekti, fakülteye birlikte girecektik. Dün yaşanan o kafeterya krizini unutacağız dedi."
Melisa acı, hatta biraz alaycı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. Kahvesinden aceleci bir yudum alıp karton bardağı sertçe parmakları arasında tuttu: "Düzelteceksiniz demek... Esila, sesini duyunca kendime acıyorum. Siz her düzelttiğinizde biraz daha batıyorsunuz, farkında mısın? Adam seni sabah kapıda bekleyip gururunu okşayacak, birkaç güzel kelime fısıldayacak, sen de 'Bak, beni ne kadar çok düşünüyor, benden başkasını görmüyor' diye yine eriyeceksin, değil mi? Bu kısır döngü ne zaman bitecek Allah aşkına? Sen avukat olacaksın, kendi hayatının savunmasını ne zaman yapacaksın?"
Cevap veremedim. Çünkü kelimeleri boğazımda düğümleyen o en acı gerçek, Melisa’nın her kelimesinde yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Haklıydı. Tam o sırada, fakültenin ana giriş kapısının o ağır demirleri ardına kadar açıldı ve içeri giren o silueti gördüm. Omuzlarına gelişigüzel attığı siyah montu, yürürken etrafa saçtığı o tehditkâr ve ağırlıklı havayla herkesin bir an için yol verdiği o adam: Barış.
Gözleri kalabalığın ve onca insanın içinden keskin bir radar gibi doğrudan beni buldu. Yüzünde dün geceki o yumuşayan, yalvaran, neredeyse kırılgan olan o adamdan eser bile kalmamıştı; yerine yeniden o fakültenin görünmez kralı, bana ait olan her şeyin tek sahibi olduğunu iddia eden o keskin, o sahiplenici ve karanlık adam gelmişti.
Ve ben, yanımda duran Melisa’nın o uyarı dolu, beni durdurmak isteyen o tutuşuna rağmen, ayaklarımın iradem dışı bir şekilde beni o adama doğru taşımasına yine, bir kez daha engel olamadım.
Melisa’nın parmaklarımın ucunu tutan o sıcacık eli, Barış’ın üzerimize doğru attığı her bir kararlı ve ağır adımla birlikte biraz daha gevşedi; sanki yaklaşan o görünmez fırtınanın oluşturduğu yüksek basınç, havayı büküyor ve Melisa’nın parmaklarındaki o dostane desteği bile eritiyordu. Fakültenin o an mahşeri kalabalığı, öğrencilerin gürültülü kahkahaları, ders aralarında birbirine karışan ayak sesleri ve panolara asılan duyuruların hışırtısı birdenbire kulaklarımdan tamamen silindi. Dünyanın geri dönen o gürültülü çarkı durmuştu; evrende sadece Barış'ın o koyu, zifiri rengi gözleri, üzerimdeki o keskin odaklanması ve bana doğru yaklaşan o heybetli silueti kalmıştı.
Barış, tam önümde, soluğumun dokunabileceği kadar yakın bir mesafede durduğunda, o uzun boyu fakültenin yüksek tavanına doğru uzanmış gibi üzerime bir kabus gibi çöktü. Üzerindeki o siyah deri monttan yayılan o dışarının keskin sonbahar havası, yağmur kokusu ve o tanıdık, zihnime kazınmış odunsu parfümü, etrafımdaki tüm oksijeni tek bir nefeste içine çekip yok etti. Yanımda duran Melisa’ya dönüp bakmadı bile; sanki bu koridorda, bu binada, hatta bu evrende benden başka kimse var olmaya hakkı yokmuş gibi doğrudan gözlerimin içine baktı. Göz bebeklerindeki o koyuluk, gecenin en karanlık saatindeki o kamelya gölgesini bile geride bırakacak kadar yoğundu.
"Sana sabah sitenin önünde bekleyeceğim demiştim, Esila," dedi. Sesi, etraftaki diğer öğrencilerin uğultusunda kaybolmayacak kadar alçak ama bir o kadar da emredici, kulağımın içine doğrudan fısıldayan bir tınıyla çıkmıştı. Ellerini siyah montunun ceplerinden çıkarıp yavaşça öne doğru uzattı; parmak uçları çeneme doğru yaklaşırken, aramızdaki o birkaç santimlik mesafe bile beni titretmeye yetmişti. "Neden benden kaçar gibi erkenden çekip gittin? Dün gece her şeyi konuştuk, her şeyi çözdük sanıyordum. Yoksa yine o kafandaki kuruntulara, o yersiz korkulara mı teslim oldun?"
O an, zihnimin içinde flaş patlar gibi bir aydınlanma yaşandı. Dün gece o kamelyanın o ahşap kokulu loşluğunda verdiğimiz o büyük sözlerin, "her şeyi sıfırdan başlatacağız" iddialarının ne kadar boş, ne kadar geçici ve ne kadar büyük birer illüzyondan ibaret olduğunu acı bir şekilde fark ettim. Biz hiçbir zaman sıfırdan başlamıyorduk; sadece aynı zincirin halkalarını biraz daha sıkılaştırıyor, boynumuzdaki o tasmanın ipini biraz daha çekiyorduk. Melisa arkamda derin ve sitemkâr bir nefes alıp başını onaylamazca iki yana sallarken, ben Barış’ın o sıcak parmaklarının çenemde bıraktığı o zehirli hisse, o karşı konulmaz çekim gücüne bir kez daha teslim olmak üzereydim.
"Korkmadım, Barış," diyebildim sadece, sesim rüzgârda savrulan kuru bir yaprak gibi titrek ve cılız çıkmıştı. "Sadece... sadece biraz yalnız kalmak, kendi başıma nefes almak istedim. Vizeler kapıda, kafamı toparlamaya ihtiyacım var."
Barış'ın dudakları, söylediklerimle birlikte alaycı ama bir o kadar da tehlikeli bir kavisle yukarı kıvrıldı. Çenemi tutan parmakları hafif bir baskı uygulayarak başımı biraz daha yukarı kaldırmama, gözlerimi onunkilerden kaçırmama asla izin vermeyecek bir açı yarattı.
"Benden başka bir yerde, benden uzakta geçireceğin tek bir saniye bile nefes almaya hakkın yok, Esila," diye fısıldadı, kulaklarımda çınlayan ve tüm benliğimi esir alan o mutlak hükümle. "Senin yalnız kalmak istediğin yer ancak benim yanım olabilir. Şimdi şu ders notlarını toparla. İlk dersten sonra kafeteryada, her zamanki masamızda olacaksın. Seni orada bekliyor olacağım. Geç kalma."
Arkasını dönüp amfiye doğru o gururlu ve dik adımlarla yürümeye başladığında, arkasında bıraktığı o ağır elektrik dalgası ve rüzgârıyla öylece kalakalmıştım. Melisa sinirden ve çaresizlikten titreyen elleriyle kolumu sertçe tutup beni kendine çevirdiğinde ancak gerçeğe dönebildim.
"Görüyor musun?" dedi Melisa, sesindeki o haklı öfke neredeyse ağlamaklı bir boyuta ulaşmıştı. "Adam sana emir veriyor, Esila! Sen ise köpek çekmesine rağmen hala ona bakıyorsun. Bu nasıl bir esaret?"
Melisa haklıydı. Her kelimesi, her cümlesi buz gibi birer gerçek tokatı gibi yüzüme çarpıyordu. Ama işin en acı, en mide bulandırıcı kısmı ne biliyordu musun? Bütün bunlar beni boğarken, içimdeki o zehirli bağ bir kez daha düğümlenmişti ve ben kafeteryaya o masaya gitmek için sabırsızlanıyordum.
Melisa’nın parmaklarımın arasından kayıp giden sitemleri, fakültenin o gürültülü ve yankı yapan mermer koridorunda havada asılı kalmıştı. İçimde kopan fırtınalara, zihnimde çırpınan o isyankâr seslere rağmen, ayaklarımın iradem dışında attığı her adım beni doğrudan o kaçınılmaz sona, kafeteryanın en köşesindeki o masaya doğru sürüklüyordu. Koridorun kalabalığı, ders ziliyle birlikte yavaşça seyrelmiş, amfilere ve sınıflara doğru bir insan akını başlamıştı. Herkes kendi geleceğinin, kendi sınavlarının peşindeydi; oysa benim hayatım, tek bir adamın kuralları arasına sıkışmış, nefes alamaz bir hücreye dönmüştü.
Kafeteryanın kapısından içeri adım attığım an, o ağır kızarmış yağ, ucuz kahve ve tütün kokusu yüzüme çarptı. Geniş salonun ortasındaki uğultu, arka masalardan gelen kahkahalar ve tabak sesleri kulaklarımı dolduruyordu. Bakışlarım istemsizce, her zaman oturduğumuz o en köşedeki masaya kaydı. Barış, sırtını duvara vermis, uzun bacaklarını masanın altına uzatmış, siyah montunu sandalyesinin sırtlığına asmış bir şekilde oturuyordu. Parmakları arasında yine o metal çakmağı ritimsiz bir şekilde çeviriyor, gözleri ise kafeteryanın giriş kapısına dikilmiş bir avcı gibi bekliyordu. Beni gördüğü andaki o bakışındaki keskinleşme, uzaktan bile tenimi ürpertiştirmeye yetmişti.
Adımlarım yavaşladı, sanki ayak bileklerime görünmez demir gülleler bağlanmış gibi ağırlaştı. İçimdeki o gururlu parça, "Gitme, dön arkana ve kütüphaneye çık, biraz da o beklesin" diye haykırıyordu. Ama o ses, Barış'ın bakışlarının altında karların erimesi gibi hızla eriyip yok oluyordu. Masaya ulaşıp karşısındaki sandalyeyi çektiğimde, tahta ayağın yere sürterken çıkardığı o gıcırtı içerideki gürültünün arasında kaybolup gitti. Çantamı masaya bırakıp sessizce oturdum.
Barış, elindeki o metal çakmağı yavaşça masanın üzerine bıraktı. Metalin çıkardığı o tok ses, aramızdaki o kalın gerilimin habercisiydi. Başını hafifçe yana eğdi, koyu renk gözlerini yüzümün her detayında gezdirirken, sesindeki o tehlikeli ve sahiplenici tınıyla konuşmaya başladı:
"Geç kaldın, Esila," dedi. Sesi fısıltı gibi çıkmıştı ama içerideki onca gürültünün arasından sıyrılıp doğrudan kulaklarıma ulaştı. "Sana ders arası kafeteryada olacaksın demiştim. Zamanı esnetmeyi, benimle olan sınırlarını zorlamayı ne kadar çok seviyorsun, değil mi?"
Göğsümde aniden bir daralma, boğazımda ise demirden bir düğüm oluştu. Derin bir nefes alıp masanın üzerinden ellerimi birleştirdim ve ona doğru baktım. Gözlerimdeki o yorgun ama inatçı ifadeyi gizlemeye çalışarak, "Derse girmeden önce lavaboya uğradım, Barış," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Altı üstü iki dakikalık bir gecikme. Her şeyi bu kadar büyük bir kontrol mekanizmasına dönüştürmek zorunda mısın? Nefes alırken bile senden izin almam gerekiyormuş gibi hissettiriyorsun."
Barış'ın çene kasları, kelimelerimle birlikte anında sertleşti. Gözlerindeki o sakin, neredeyse avcıyı andıran asri sükûnet saniyeler içinde buharlaşıp yerini o koyu, zifiri karanlığa bıraktı. Masaya doğru biraz daha öne eğildi; üzerindeki siyah kazak omuz genişliğini daha da belirginleştirirken, nefesinin kokusu masanın üzerinden bana kadar ulaştı.
"Nefes alırken benden izin alman gerekmiyor, Esila," dedi, dişlerinin arasından sızan o hırıltılı ve öfkeli sesle. "Çünkü sen benden habersiz zaten nefes alamazsın, bunu çok iyi biliyorsun. Benim dışımdaki dünyada, o koridorlarda, o amfilerde senin etrafında dönen o kalabalık... Hiçbiri senin gerçeğin değil. Sen benim yanımda, benim gölgemde var olabiliyorsun. Bunu unuttuğun an, etrafındaki her şeyin nasıl darmadağın olacağını çok iyi biliyorsun."
O cümlenin içindeki o tehditkâr ve hastalıklı sahiplenme, damarlarımda akan kanı dondurmaya yetmişti. Bu bir aşk cümlesi değildi; bu, açık açık yazılmış bir ruhsal esaret fermanıydı. İnsan, kendi elleriyle teslim olduğu bir zindanın anahtarını nasıl olur da celladına verirdi? Ben vermmiştim. Her kavga edişimizde, her "Seni koruyorum" deyişinde o anahtarı biraz daha derinlere gömmüştüm.
"Bu bir koruma değil, Barış, bu bir boğulma," dedim, gözlerim dolmasına rağmen ondan bir saniye bile kaçırmadığım o bakışlarla. Sesim titremedi ama içimdeki o kırık camlar ellerimi kanatıyordu. "Ben hukuk okuyorum, bu fakültede kendi ayaklarım üzerinde durmak, kendi kararlarımı almak istiyorum. Senin o kıskançlık krizlerin, her adımı mı izleme çaban yüzünden ben artık kendi gölgemden korkuyorum. Arkadaşlarımla kahve içmeme bile tahammül edemiyorsun. Melisa ile konuştuğumda bile yüzünün nasıl kasıldığını görüyorum."
Barış, ismimi anmamı istemediği o insanlardan biri olan Melisa'nın adını duyunca sanki elleri yanmış gibi geriye çekildi. Derin, göğsünü kabartan öfkeli bir nefes aldı. Masanın üzerindeki parmakları yumruk haline gelip ahşap yüzeye sertçe vurdu. Kafeteryadaki birkaç kişinin başı o tarafa doğru döndü ama Barış’ın bakışlarındaki o keskin öfke, kimsenin daha fazla bakmaya cesaret edememesini sağladı.
"O kız senin aklını bulandırıyor, Esila!" diye tısladı, sesini alçak tutmaya çalışarak ama öfkesi odanın tavanına çarpıyordu. "Melisa dediğin o insan, senin bu ilişkiden kopman için elinden geleni yapıyor. O dışarıdaki sıradan hayatlara özenmenizi, benim sana olan bu sevgimi 'zehir' diye nitelendirmesini o fısıldıyor kulağına. Ben seni dışarıdaki o kurtların sofrasından korumaya çalışıyorum, sen ise bana dikleniyorsun."
"Kurtlar sofrası dediğin yer bir üniversite kantini, Barış!" dedim, artık içimdeki o sabır barajı yıkılırken sesimi biraz daha yükselterek. "Ben avlanacak bir av değilim. Senin o hastalıklı koruma kalkanın, bana dışarıdaki dünyadan çok daha fazla zarar veriyor. Dün gece o kamelyada 'Sıfırdan başlayacağız' derken bunu mu kastetmiştin? Yine aynı kısıtlamalar, yine aynı kavgalar... Biz bu döngünün dışına asla çıkamayacağız, değil mi?"
Barış, masanın üzerinden aniden kalktı. O uzun boyu ve üzerime çöken o devasa siluetiyle masanın etrafından dolanıp oturduğum sandalyenin yanına geldi. Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacak bir hızla çarpmaya başladı; etraftaki sesler tamamen yok oldu, sadece onun sert adımları ve ağırlaşan solukları kaldı. Sandalyemin hemen arkasında durdu, ellerini sandalyenin ahşap kollarına dayayarak beni tamamen kuşattı. O odunsu parfümü ve teninin harareti tenime yapıştı.
"Biz bu döngünün dışına çıkamayız, Esila," diye fısıldadı, başını eğip saçlarımın arasına doğru yaklaşarak. Sesi bu kez o öfkeli halinden uzaklaşmış, garip bir şekilde hem yalvaran hem de esir alan o karanlık tınıya bürünmüştü. "Çünkü bu döngü biziz. Sen ve ben... Başka bir ihtimalimiz yok. Şimdi ders zili çalmak üzere. O güzel kafanı bu saçmalıklarla yorma ve o hukuk kitaplarına geri dön. Çünkü sen benim yanımda, bu masada ve bu hayatta kalacaksın."
O an, içimdeki o son isyan kıvılcımı da tamamen söndü. Mantığım, koca bir adliye salonu kurup bu adamı mahkûm ederken; ruhum, o demir parmaklıkların ardına gönüllü olarak geri döndü. Ne kaçabilirdim ne de nefes alabilirdim. Sadece önümüzdeki o uzun, azap dolu ders saatlerine doğru yürümek zorundaydım.
Kafeteryadan kalkıp o ağır, gürültülü havayı geride bırakarak fakültenin ana binasına doğru yürürken, adımlarım kurşun gibi ağırdı. Barış’ın o masada, sandalyemin arkasına eğilerek fısıldadığı kelimeler zihnimde bir gramofon iğnesi gibi sürekli aynı yeri çalıp duruyordu: “Başka bir ihtimalimiz yok.” Kafeteryadan çıkarken arkama dönüp bakmamıştım ama onun koyu renk gözlerinin sırtımı delip geçtiğini biliyordum. Görünmez bir tasma ile çekiliyormuşum gibi, yönümü Medeni Hukuk amfisine çevirdim.
Amfiye girdiğimde içerisi yarı yarıya dolmuştu. Merdivenli oturma düzeninin en üst sıralarından birinde, pencere kenarında oturan Melisa’yı gördüm. Yanındaki boş yeri görür görmez hızla oraya doğru tırmandım ve çantamı masaya sertçe bırakıp soluk soluğa yerine oturdum. Melisa, elindeki fosforlu kalemle kanun maddesinin altını çizerken başını kaldırdı ve yüzümü dikkatle süzdü. Gözlerimdeki o tedirginliği, kafeteryada yaşanan o boğuşmanın izlerini anında yakalamıştı.
"Yine ne oldu?" diye fısıldadı Melisa, sesinde hem bir öfke hem de bitmek bilmeyen bir endişe tonuyla. "Gözlerinden ateş çıkıyor resmen, Esila. Ne dedi yine o adam?"
"Hiç," dedim, sesimi olabildiğince alçak tutmaya çalışarak ve önümdeki boş hukuk defterini açarken parmaklarımın titremesini gizlemeye çabalayarak. "Her zamanki şeyler, Melisa. Kafeteryada geciktim diye hesap sordu. Hayatımın her saniyesinin onun kontrolü altında olması gerektiğini söylüyor. Ve en kötüsü ne biliyor musun? Ben artık bununla savaşacak gücü kendimde bulamıyorum."
Melisa elindeki kalemi masaya bıraktı, defterini kapattı ve bana doğru biraz daha eğildi. Yüzündeki o sert ifade yumuşamış, yerine can yakan bir acıma ve çaresizlik karışımı bir bakış almıştı. "Çünkü seni tüketti, farkında değil misin? Adam seni dış dünyadan izole ediyor. Yarın öbür gün staj yapmaya başlayacaksın, adliyelere gideceksin, avukat olacaksın. O zaman ne olacak? Her duruşmada arkanda polis gibi dikilmesini mi bekleyeceksin?"
Melisa’nın söyledikleri kulağıma mantıklı gelse de, zihnim o sırada amfinin ağır kapısının açılma sesiyle bölündü. İçeriye giren o uzun boylu silueti gördüğüm an, bütün mantık süzgeci bir anda devre dışı kaldı. Barış, amfinin kapısında durmuş, siyah montunu omzuna atmış bir şekilde gözleriyle içeriyi tarıyordu. Bakışları saniyesinde en üst sıraya, doğrudan bizim masamıza kilitlendi. Yanımızda oturan birkaç erkek öğrenci onun o tehditkâr bakışlarını fark edip huzursuzca kıpırdandı; fakat Barış kimseye aldırmadan merdivenleri yavaş, emin ve tehlikeli adımlarla tırmanmaya başladı.
Kalbim, göğüs kafesimi döven bir çekiç gibi kulaklarımda atmaya başladı. Ne yapacaktı? Amfinin ortasında yine bir sahne mi yaratacaktı? Melisa da onun geldiğini fark etmişti; yanımızdaki boş sıraya doğru yönelen Barış’ı görünce gerildi, dudaklarını birbirine bastırdı.
Barış, tam sıramızın önünde durdu. Melisa’ya bakmadı bile; doğrudan bana eğildi. Üzerimdeki bütün o amfi kalabalığının gözü üzerimizdeydi ama o sanki odada başka kimse yokmuş gibi yabancı, buz gibi ama bir o kadar da yakıcı bir ses tonuyla konuştu:
"Bu ders bitiminde dışarıda seni bekliyor olacağım, Esila," dedi. Sesi fısıltıdan öte, doğrudan emre dönüştürülmüş bir ferman gibiydi. "Hemen ardından birlikte çıkacağız. Kimseyle konuşmak, kimseyle vakit geçirmek yok. Ders biter bitmez."
O an, içimdeki o isyan bayrağını tamamen indirdiğimi hissettim. Ona karşı koymak, onunla tartışmak, o saatlerce süren yıpratıcı kavgaları yeniden başlatmak yerine, o zehirli huzursuzluğun konforuna sığınmayı seçtim. Başımı hafifçe salladım, ses çıkarmadım. Barış, istediğini almanın o karanlık tatminiyle dudaklarını hafifçe yukarı kıvırdı, arkasını döndü ve amfinin en alt sırasındaki köşeye geçip oturdu. Bütün ders boyunca arkasını dönüp arkasındaki sıradan tek bir saniye bile gözlerini üzerimden çekmedi.
Hukuk maddelerini okumaya çalıştım ama gözüm ne kanun maddesini görüyor ne de hocanın yazdıklarını anlıyordu. Ben artık o amfide değildim; o adamın kurduğu o karanlık, o boğucu ama bir o kadar da kopamadığım zindanın içindeydim. Ve o finaldeki büyük patlamaya doğru, her saniye biraz daha batarak yürüyordum.
Dersin bitiş zili çaldığında, amfinin içinde yankılanan o metalik ses kulaklarımda çınlayan bir alarm gibi yankılandı. Profesörün "Bugünlük bu kadar, gelecek hafta Medeni Kanun'un ilgili maddeleri üzerinden devam edeceğiz" cümlesiyle birlikte, öğrenciler homurdanarak defterlerini ve kitaplarını çantalarına tıkıştırmaya başladı. Herkes için bu sadece sıradan, yorucu bir dersin sonuydu; fakat benim için, sırtımda taşıdığım o görünmez yükün yeniden omuzlarıma bineceği, o nefes kesici infaz saati gelip çatmıştı.
Melisa oturduğu yerde hızla toparlanırken, yüzündeki o sert ve öfkeli ifade zihnimi delip geçiyordu. Defterini çantasına atarken fermuarı sertçe çekti ve bana doğru döndü. Gözlerindeki o isyan, benim içimde kuruttuğum yaprakların çığlığı gibiydi.
"Gitmiyorsun, değil mi?" diye fısıldadı Melisa, sesinde bariz bir yalvarış tonuyla. Parmakları çantasının askısına öyle bir tutunmuştu ki eklemleri kireç gibi beyazlamıştı. "Esila, hâlâ farkında değil misin? Adam seni derslik derslik takip ediyor, her adımını ipotek altına alıyor. Bu kez 'tamam' deme. Birlikte arka kapıdan çıkalım, kütüphaneye geçelim ya da evine git. Görsün ki her istediğinde seni köpeği gibi peşinden sürükleyemez."
Melisa’nın söyledikleri kulağıma o kadar mantıklı, o kadar haklı geliyordu ki... Kendi iç sesim de tam olarak bunu haykırıyordu. Gitme. Arkana bakmadan kaç. Bu döngüyü burada kır. Ama mantığımın kurduğu o adalet divanı, kalbimin o zehirli odalarına girmeye cesaret edemiyordu. Kaçmak istedikçe o demir parmaklıkların kapısının kendiliğinden kapandığını, kaçacak hiçbir yerimin kalmadığını hissediyordum. Barış’ın o koyu renk gözlerinin çekim gücü, dünyadaki bütün arka kapılardan ve kaçış yollarından çok daha ağır basıyordu.
"Yapamam, Melisa," dedim, sesim boğazıma dizilen o kuru yumru yüzünden fısıltı halinde çıktı. Başımı yana eğip gözlerimi ondan kaçırırken, kalbimin attığı o düzensiz ve hızlı ritim göğüs kafesimi dövüyordu. "Eğer gitmezsem, o kapının önünde çıkacak o büyük kavgayı, o gurur kırıcı sahneyi hayal bile edemiyorum. Fakültenin ortasında yine adımı bağırmasını, herkesin bize bakmasını kaldıramam. Bir kez olsun alttan alayım, sakinleşir belki."
Melisa başını inanamazca iki yana salladı, dudaklarından acı ve öfke karışımı bir soluk kaçtı. "Sen alttan aldıkça o üstünüze çıkıyor, Esila! Sakinleşmeyecek. Her seferinde ipi biraz daha sıkacak, nefes alacak tek bir delik bile bırakmayacak sana. Kendine bunu neden yapıyorsun?"
Cevap veremedim. Çünkü cevabım yoktu; ya da vardı ama bunu dile getirmek, o hastalıklı bağı kabullenmek demekti. Kalabalığın arasına karışıp amfiden aşağıya doğru akan öğrencilerin arasında yerimizi aldık. Merdivenleri inerken kalbim ağzımda atıyordu. Amfinin çıkış kapısına yaklaştıkça, dışarıda bizi bekleyen o siluetin oluşturduğu gerilim bütün tenimi karıncalandırıyordu.
Kapıdan dışarı, o serin İzmir sonbahar havasına adım attığımız an, gözlerim doğrudan binanın duvarına yaslanmış olan o adama kilitlendi. Barış, siyah montunun ellerini ceplerine sokmuş, başını hafifçe öne eğmiş bir şekilde bekliyordu. Etrafındaki dünya akıp gidiyormuş gibi, onun tek bir odak noktası vardı: Ben.
Bizim çıktığımızı gördüğü an, o sabırsız ve gergin duruşu bir anda değişti. Dudaklarında o tehlikeli, sahiplenici ve her şeyi kazandığını gösteren o karanlık tebessüm belirdi. Doğruldu ve doğrudan üzerimize doğru yürümeye başladı. Melisa kolumu son bir kez, canımı acıtacak kadar sert bir refleksle sıktı ama ben artık o uyarılara karşı sağırlaşmıştım.
Barış, tam önümüzde durdu. Melisa’yı yok sayarak doğrudan bir adımda yanımda bitti. Elini uzatıp parmaklarını belimin çukuruna, kumaşın üzerinden bıraktığı o yakıcı sıcaklıkla yerleştirdi.
"Bekletmedin, aferin," dedi, sesi sadece ikimizin duyabileceği o alçak ve tok tınıyla çıkmıştı. Gözleri Melisa’nın o öfke dolu yüzüne şöyle bir kaydı ama anında bana döndü. "Hadi, çıkalım buradan. Arabaya geçiyoruz."
Melisa’ya son bir kez, çaresizlikle karışık özür dileyen bir bakış attım. Ama ayaklarım, o devasa çekim kuvvetine kapılmış gibi çoktan Barış’ın adımlarına ayak uydurmuştu bile. O kamelyaya, o zehirli huzurun merkezine doğru yeniden yürümeye başladık; ve ben, bu zindanın kapısını kendi ellerimle üzerime kapatırken içimdeki isyanın son kırıntısının da sessizce yok olduğunu hissettim.
Fakültenin o gürültülü avlusunu geride bırakıp İzmir’in kalabalık, arabaların kornalarıyla inleyen caddelerinden uzaklaşmaya başladığımız an, üzerimdeki o devasa baskı biraz olsun kabuk değiştirmişti; fakat bu bir hafifleme değil, sadece fırtına öncesi o boğucu sessizlikti. Barış’ın siyah sedan arabası, şehrin dar ve yokuşlu sokaklarında kayarken, içerideki hava adeta elini uzatsan tutabileceğin kadar yoğun, katı ve keskin bir klorofobik tutsaklığa bürünmüştü. Radyo kapalıydı; tek ses, dışarıdaki sonbahar yağmurunun arabanın metal tavanına vuran tıkırtıları ve Barış’ın derin, sakin ama bir o kadar da tehlikeli ritimlerle inip kalkan soluklarıydı.
Direksiyonu tutan parmakları, eklemleri beyazlayacak kadar sert bir güçle sarmıştı. Gözleri yolda gibi görünse de, dikiz aynasından ya da yanı başındaki siluetimden bir saniye bile ayrılmadığını biliyordum. Üzerimdeki hırkanın kollarını parmaklarıma kadar çekmiş, başımı camın o buğulanmış yüzeyine yaslamıştım. Dışarıda akıp giden binalar, ıslak sokaklar ve insan silüetleri birer film şeridi gibi kayıp gidiyordu; oysa ben, zamanın o arabanın içinde dondurulduğu ve sonsuza kadar bu zehirli döngüye hapsedildiği bir kabusun tam merkezindeydim.
"Bana bir kelime bile etmeyecek misin, Esila?"
Barış’ın tok ve derin sesi, arabanın içindeki o sessizliği cam kırıkları gibi kesip attı. Başımı camdan yavaşça ayırıp ona doğru çevirdim. Yüz hatları sokak lambalarının sarı ışığında sert, keskin ve tavizsiz görünüyordu. Omuzlarına yayılan o karanlık aura, arabanın o daracık alanını tamamen doldurmuştu.
"Ne söylememi bekliyorsun, Barış?" dedim, sesim yorgun, bıkkın ve neredeyse pes etmiş bir tınıyla çıkmıştı. Hırkamın koluyla göz kenarımdaki o hafif sızıya dokundum. "Amfide yaptıklarını, kafeteryada kurduğun cümleleri, hayatımın her saniyesine ipotek koymanı kutlamamı mı? Ne duymak istiyorsun benden? 'Haklısın sevgilim, iyi ki benim hayatımı bu kadar daraltıyorsun' mu diyeyim?"
Barış, arabayı yol kenarında sakin ama ani bir manevrayla sağa çekti ve motoru rölantide çalışır bırakarak durdu. Etrafımız tamamen ıslak sokaklar ve karanlık binalarla çevrilmişti; burası şehrin sakin bir köşesiydi ama bizim içimizdeki savaşın gürültüsü burayı bile cehenneme çevirmeye yeterdi. Barış, emniyet kemerini tek bir sert hareketle çözüp bütün bedenini bana doğru çevirdi. O koyu renk gözlerindeki o ateşli parlaklık, karanlıkta bile net bir şekilde seçiliyordu.
"Senin o dilin her geçen gün biraz daha sivrileşiyor, Esila," dedi, sesini alçak ama tehlikeli bir fısıltıda tutarak. Elini uzatıp parmaklarını saçlarımın arasına, enseme doğru yerleştirdi. O temasın yarattığı o tanıdık sıcaklık ile tenimin irkilmesi aynı anda gerçekleşti. "O Melisa denen kızın aklına soktuğu zehirli cümleleri gelip burada bana kusuyorsun. Ben senin hayatına ipotek koymuyorum; ben seni bu dünyanın bencil, acımasız ve seni harcamaya hazır insanlarından korumaya çalışıyorum. Bunu ne zaman anlayacaksın?"
"Beni insanlardan değil, bizzat kendinden korumam gerekiyor, Barış!" diye patladım, içimdeki o uzun süredir bastırdığım isyan nihayet zincirlerini kırarken. Gözlerimden yaşlar süzülürken sesim titremiyor, aksine hırsla yankılanıyordu. "Senin o koruma kalkanın dediğin şey, benim nefes borumu sıkan bir urgan! Adımlarımı sayıyorsun, kiminle konuştuğumu, ne zaman güldüğümü, ne zaman nefes aldığımı kontrol ediyorsun. Bu sevgi değil, bu bir sahiplenme ve esaret maçı! Ben senin kölen değilim, senin sevgilin olmam gerekiyordu!"
Kelime ağzımdan çıktığı an arabanın içindeki hava tamamen çekildi sanki. Barış’ın o ensesindeki parmakları buz kesildi; çene kasları öyle bir kasıldı ki, kemiklerin sesini neredeyse duyacaktım. Gözlerindeki o koyu zifiri karanlık, bir saniyeliğine öyle bir öfkeyle parladı ki, korkudan kalbim duracak gibi oldu.
Fakat o öfke patlaması yerine, Barış yavaşça bana doğru biraz daha eğildi. Nefesi tenime çarparken, sesi bu kez neredeyse can yakacak kadar acılı ve fısıltılı bir tonda çıktı:
"Eğer bu bir esaretse, Esila... Bu zindanın anahtarını kendi ellerinle bu parmaklarıma sen verdin," diye fısıldadı, dişiyle dudağını hafifçe ezip gözlerimin içine derinlemesine bakarak. "Şimdi çıkıp bana 'özgürlük'ten bahsetme. Çünkü benden başka bir özgürlüğün yok, olamaz da."
O an, o arabanın içinde, dışarıdaki yağmurun ve içerideki o zehirli çekimin ortasında anladım. Biz bu hikayenin sonuna kadar böyle gidecektik. Ve o büyük patlama, o mukadder kaçış gerçekleşene kadar, bu demir parmaklıklar her geçen gün biraz daha daralacaktı.
Barış’ın parmakları ensemde, tenimi yakan o zehirli bir mengene gibi asılı kalmıştı. Arabanın içindeki o daracık, oksijensiz boşlukta birbirimizin soluğunu paylaşıyor, gözlerimizdeki o tükenmiş ama bir o kadar da sökülüp atılamayan bağı ihlal ediyorduk. Dışarıda, İzmir’in geceye teslim olan sokaklarında yağmurun hızı artmış, arabanın metal tavanına vuran damlalar adeta içerideki o görünmez gerilimin ritmini tutmaya başlamıştı. Hiçbirimiz kıpırdamıyorduk. Ne o parmaklarını ensemden çekiyordu ne de ben o zehirli bakışların altından başımı öne eğiyordum. Zaman, o arabanın içinde asılı kalmış, ne ileri ne geri akabilen bir girdaba dönüşmüştü.
O an, boğazımda düğümlenen o hıçkırığı ve göğsümü parça parça eden o ağır gerçeği daha fazla içimde tutamayacağımı anladım. Bütün o suçlamalar, bütün o "beni kısıtlıyorsun" çığlıkları zihnimde yer değiştirdi ve dönüp dolaşıp kendi kalbime saplandı.
Yavaşça, aradaki o buz gibi havayı yaran titrek bir nefes aldım ve gözlerimi onun zifiri karanlık gözlerinden bir saniye bile ayırmadan fısıldadım:
"Beni bu zindana ben mahkûm ettim, değil mi?" dedim. Sesim o kadar kırılgan, o kadar çıplak ve suçluluk doluydu ki, kendi kulaklarım bile bu itirafın ağırlığı altında ezildi. Gözyaşlarım artık saklanamayacak bir hızla yanaklarımdan süzülüp çeneme doğru inerken, parmaklarım istemsizce onun siyah kazağının kumaşına tutundu; onu iterim sanırken, aslında bu dünyada tutunacak tek dalım oymuş gibi kumaşı parmaklarımın arasında hırsla sıktım. "Her kavga edişimizde, her 'artık bitti, bu zehirli döngüye katlanamayacağım' deyip arkamı dönmeye yeltendiğimde... O kapıyı sen değil, ben kilitledim, Barış. Sen bana kelepçe vurmadın; ben o anahtarı kendi ellerimle senin avucuna bıraktım. Sana öfkeleniyorum, seni suçluyorum ama asıl öfkem kendime. Çünkü senden kaçmak istediğim her saniye, aslında senin beni daha sıkı tutmanı dileniyorum."
Kelime arabanın o daracık, buğulu camlarla çevrili kabininde yankılanırken, Barış’ın yüzündeki o sert, tavizsiz ve demirden duvarlar bir anda yerle bir oldu. Göz bebekleri büyüdü; sanki ilk defa bu kadar dürüst, bu kadar savunmasız bir Esila görüyormuş gibi yüzümün her detayını inceledi. Ensemdeki parmakları buz kesilmişken, o sert duruşu çözüldü.
Baş parmağı, yanağımdan süzülen o gözyaşını yakalayıp yavaşça sildi. Teması o kadar yumuşak, o kadar tezat bir şekilde şefkatliydi ki, içimdeki o direniş barajı tamamen yıkıldı. İnsan, kendisine en çok zarar veren insandan gelen o tek bir şefkatli dokunuşla nasıl bu kadar kolay eriyebilirdi? İşte bu, aramızdaki o çözülemez, o lanetli kördüğümdü. O hem celladın kendisiydi hem de o yarayı saracak tek merhem olduğuna inandığım o tek adamdı.
"Biliyorum, Esila," dedi Barış. Sesi az önceki o keskin öfkesinden sıyrılmış, neredeyse yorgun, acı dolu ve hırıltılı bir tonda çıkmıştı. Alnını alnıma hafifçe yasladığında, gözlerini kapattı; nefesi doğrudan dudaklarıma çarpıyordu. "Biliyorum, güzelim. Seni de kendimi de bu ateşte yakıyoruz. Ama başka türlüsünü bilmiyoruz biz. Sensizliğin, o boşluğun ne demek olduğunu bir kez tattım ben; o gün bu şehir bana mezar oldu. Seni kaybetmektense, bu zindanda seninle birlikte boğulmayı, bu ateşte kül olmayı tercih ederim. Bencilim, evet. Hastalıklı bir şekilde sahibim sana. Ama bu dünyada senden başka umrumda olan tek bir saniye bile yok."
O kelimeler arabanın içinde yankılanırken, içimdeki o isyan dalgası tamamen yerini o koyu, acı tatlı bir kabullenişe bıraktı. Bu bir aşk değildi; bu, iki kırık ve birbirine zincirlenmiş ruhun birbirini batırma hikayesiydi. Fakat o an, o yağmurlu gece yarısında, o arabanın içinde o kadar yorgundum ki, bu batışın konforu, dışarıdaki o buz gibi, yalnız ve korumasız dünyadan çok daha cazip geliyordu.
Barış, alnını alnımdan yavaşça ayırdı ama ellerini üzerimden çekmedi. Bir süre sessizce birbirimizin gözlerine baktık; kelimelerin bittiği, sadece yaraların konuştuğu o sessizlikte zaman yeniden akmaya başladı.
Sonunda arabayı yeniden çalıştırdığında, motorun o sessiz mırıltısı gecenin sessizliğini böldü. Hiç konuşmadan, birbirimize tek bir zehirli kelime bile eklemeden evimin olduğu sokağa kadar sürdü. Sitenin önüne geldiğimizde arabayı durdurdu, emniyet kemerimi çözmek için yine o özenli ve sahiplenici hareketi yaptı. Parmakları göğsümün üzerinden geçerken kalbimin o deli hızını hissettiğini biliyordum. Kapıyı açıp dışarı çıkmama yardım etti, bina kapısına kadar o karanlık sokakta yanımda yürüydü.
Bina girişinin o loş sarı ışığı altında durduk. Barış gözlerimi elleri arasına alıp son bir kez baktı:
"Yarın sabah fakültenin kapısında olacağım," dedi, sesi yine o mutlak tınısına bürünmüştü ama gözlerindeki o yumuşama tamamen kaybolmamıştı. "Dinlen, Esila. Sabah yine benimlesin."
Arkasına dönüp arabasına doğru yürürken, ben anahtarı titreyen parmaklarımla kilide sokmaya çalıştım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, odamın o karanlık ve sessiz atmosferi beni karşıladı. Çantamı yere fırlatıp yatağımın üzerine kendimi bıraktım. Tavana diktiğim gözlerimle baş başa kaldığım o sessizlikte, zihnimin bir köşesi hâlâ o büyük kaçışı, o finaldeki o muazzam patlamayı fısıldıyordu. Ama bugün değil. Bugün değil, çünkü o zincirler bugün de kırılmayacak kadar derine işlenmişti.
Gözlerimi açtığımda, odamın penceresinden içeri sızan o soluk, gri sonbahar ışığı yatağımın üzerini ve dünkü kavgalardan geriye kalan o ağır yorgunluğu aydınlatıyordu. Başucumdaki telefonumun ekranı, sanki uykumu böleceğini biliyormuş gibi titreyerek aydınlandı. Ekranda, gecenin bilmem hangi saatinde, o arabadan indikten hemen sonra düşmüş olan o kısa ama mutlak hüküm içeren mesaj duruyordu:
“Gözlerini dinlendir, güzelim. Sabah erken saatte sitenin önünde olacağım. Geç kalmanı istemiyorum.”
İçimde bir yerlerde hâlâ dünkü o yoğunluğun, o araba içindeki itirafların, "Beni bu zindana ben mahkûm ettim" cümlesinin bıraktığı o sızı duruyordu. Yataktan kalkıp ayaklarımı soğuk parkeye bastığım an, üzerimdeki o görünmez zincirlerin ağırlığını sanki kemiklerimde hissettim. Banyoya doğru adımlarken, aynadaki aksimle yüzleşmekten kaçınarak başımı öne eğdim. Suyu açıp avuçlarıma doldurduğum o buz gibi sıvıyı yüzüme çarptığımda, tenim irkildi; derim uyuştu ama zihnimdeki o boğucu bulut dağılmadı.
Başımı kaldırıp aynaya baktığımda, karşımdaki kızın yabancılığım yüzüme bir tokat gibi çarptı. Gözlerimin altındaki hafif morluklar, dün gece dökülen o isyankâr gözyaşlarının ve sabaha kadar tavanı seyrederek kurduğum o intihar süslü kaçış senaryolarının izlerini açıkça taşıyordu. Bu ayna, bir zamanlar fakültenin en iddialı, en dik başlı, kendi ayakları üzerinde durmaktan başka hiçbir şey istemeyen o Esila’ya aitti. Peki şimdi? Şimdi burada duran bu kız, Barış’ın o zehirli, o korunaklı ama nefes kesen gölgesinde eriyip giden, kendi kararlarını verme yetisini yavaş yavaş yitiren bir gölgeden ibaretti.
Hızlıca dolaba yöneldim. Üzerime siyah, dar bir pantolon ve boğazımı sıkan kalın, gri örgü bir kazak geçirdim. Saçlarımı aynanın karşısında uzun uzun taramaya bile tahammül edemeden dağınık bir topuzla tepede topladım; yüzümdeki solgunluğu kapatmak için makyaj yapmayı düşündüm ama vazgeçtim. Bırakın ne kadar solgun olduğumu görsün; bırakın bu esaretin yüzümde bıraktığı o soluk rengi bizzat kendi gözleriyle okusun istiyordum.
Çantamı omzuma astım, hukuk kitaplarımı ve fosforlu kalemlerimi kontrol ettim. Kapıdan çıkarken annemin mutfaktan seslenen "Kahvaltı etmeyecek misin kızım?" sorusuna, "Acelem var anne, kafeteryada hallederim" diye geçiştirici bir yanıt vererek dışarı fırladım. Sitenin demir kapısından dışarı adım atıp sokağa saptığım an, o tanıdık siyah sedan arabayı ve arabanın ön kaputuna yaslanmış, ellerini siyah montunun ceplerine sokmuş olan Barış’ı gördüm.
Beni gördüğü an, yüzündeki o sert, mesafeli ve sabahın ayazıyla gerilmiş hatlar anında yumuşadı. Sanki dün geceki o ağır itiraflar, o "birlikte batarız" yeminleri aramızdaki o bağı biraz daha mühürlemiş gibi, bakışlarındaki o sahiplenici tatmin ve hakimiyet duygusu daha da belirginleşmişti. Arabaya doğru yürürken, her bir adımımda içimdeki o isyan sesinin “Dön arkana, başka bir yöne yürü” diye haykırdığını duyuyordum. Ama ayaklarım o iradeye boyun eğmedi.
Ön koltuğun kapısını açıp içeri bindiğim an, dışarıdaki o soğuk sonbahar havası kesildi ve yerini o tanıdık, zihnime kazınmış odunsu parfüm kokusuna bıraktı. Barış da hemen ardından şoför koltuğuna geçip kapıyı kapattı. Motoru çalıştırmadan önce başını bana doğru çevirdi; ellerini direksiyonun üzerine koyup uzun uzun yüzümü inceledi. Gözlerimin altındaki morlukları, solgun tenimi fark ettiğinde kaşları hafifçe çatıldı.
"İyi uyuyamadın galiba, Esila," dedi, sesinde hem bir sitem hem de o hastalıklı sahiplenmenin getirdiği o yumuşak ama boğucu ton vardı.
Başımı cam tarafa çevirip dışarıdaki akıp giden sokağa baktım. "Harika uyudum, Barış," dedim, sesimdeki o ironik ve yorgun tınıyı gizlemeye gerek bile duymadan. "Hayatımın en huzurlu ve özgür gecesini geçirdim çünkü."
Barış, alaylı ama tehlikeli bir kavisle dudaklarını yukarı kıvırdı. Motoru çalıştırdığında çıkardığı o sessiz mırıltı, arabanın içindeki o yoğun gerilimi doldurdu. Vitesi değiştirirken parmakları elimə doğru hafifçe değdi; o temastan kaçmak istedim ama ellerim sanki o demir kelepçeye gönüllü olarak teslim olmuş gibi yerinden kıpırdamadı. Fakülteye doğru yol alırken, o zehirli döngünün yeni bir gününe daha uyanmış olduğumuzu ve bu zindanın kapısının bugün de kilitli kalacağını çok iyi biliyordum.
Araba, fakültenin ana nizamiyesinin hemen önündeki o tanıdık ve her sabah kalbimde aynı sıkışmayı yaratan kaldırıma yanaşıp durdu. Motorun o tok sesi kesildiğinde, içerideki o klostrofobik sessizlik daha da belirginleşti. Dışarıda, ders aralarında ya da ilk derslerine yetişmeye çalışan yüzlerce öğrenci kahkahalarla, ayak sesleriyle, ellerinde karton bardaklardaki ucuz kahveleriyle akıp gidiyordu. Hayat, o dışarıdaki kalabalık için akmaya, normal kurallarıyla devam etmeye çalışıyordu; oysa benim için dünya, bu siyah arabanın kabini ile o kampüs kapısı arasındaki birkaç metrelik mesafeden ibaretti.
Barış emniyet kemerini çözdü, fakat kapıyı açıp inmek için acele etmedi. Bedenini hafifçe bana doğru çevirerek, sol kolunu direksiyondan destek alarak uzattı. O koyu renk gözlerindeki o keskin ve huzursuz odaklanma, üzerimdeki her bir titremeyi, her bir nefes alışımı ezberliyormuş gibi beni süzüyordu.
"Bugün programın nasıl, Esila?" diye sordu. Sesi sıradan bir soru sormaktan ziyade, bir karargah komutanının rapor istemesi kadar net ve otoriterdi. "Öğleden sonra boşluğun var mı? Yoksa yine o kütüphane masalarında mı harcayacaksın zamanını?"
O sorunun altındaki o derin, zehirli anlamı çok iyi biliyordum. Kütüphane, benim için sadece ders çalışılacak, hukuki mütalaaların çıkarılacağı bir akademik sığınak değil; aynı zamanda Barış’ın o boğucu denetiminden kaçıp, sadece kendi başıma var olabildiğim o yegâne irtibat noktasıydı. Ve o, bu noktayı da benden almak, orayı bile kendi gölgesiyle karartmak istiyordu.
Başımı hafifçe kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. İçimdeki o yorgun isyan, sesime buz gibi bir netlik kazandırmıştı:
"Öğleden sonra iki saatlik bir boşluğum var, Barış," dedim, gözlerimi ondan bir saniye bile kaçırmadan. "Ve evet, kütüphaneye geçip Medeni Hukuk ve Borçlar Hukuku çalışacağım. Tek başıma. Melisa ile birlikte."
Barış’ın çene kasları, o kelimelerimle birlikte anında taştan oyulmuş gibi sertleşti. Göz bebeklerindeki o hafif yumuşama yerini o zifiri, tehlikeli karanlığa bıraktı. Elini uzatıp parmaklarını çenemin üzerine, dünkü o izlerin kaldığı yere yerleştirdi. Basıncı hafif ama durdurulamaz bir güce dönüşmüştü.
"O kütüphanede etrafında dönen o kalabalığı, sana bakan o gereksiz gözleri biliyorum, Esila," dedi, dişlerinin arasından sızan o hırıltılı fısıltıyla. "Sana tek başına ders çalışmak yasak demedim ama o masada benden başka kimsenin gölgesinin düşmesine tahammül edemiyorum. Öğleden sonra işim bittiğinde doğrudan o kütüphanede olacağım. Yanında olacağım."
O an, arabanın içindeki o havanın tamamen bittiğini, göğüs kafesimin içine çimentolar döküldüğünü hissettim. Ona karşı koyacak gücüm yoktu; çünkü biliyordum ki hayır desem bile o gelecekti, o masa yine o zehirli huzursuzlukla dolacaktı.
"Nasıl istersen, Barış," dedim, sesimdeki o bütün direnç kırılıp toza dönüşürken.
Kapıyı açıp dışarı adım attığımda, yüzüme çarpan sonbahar rüzgarı bile o arabanın içindeki odunsu parfüm kokusunu ve o demir kelepçenin soğukluğunu tenimden silip atamadı. Arkama dönüp bakmadan fakültenin merdivenlerine doğru yürümeye başladım; fakat sırtımda o koyu renkli gözlerin ağırlığını, her adımımda o zindanın duvarlarının biraz daha yükseldiğini hissediyordum.
Öğleden sonraki o iki saatlik boşluk, fakültenin ana kütüphanesinin o yüksek tavanlı, ağır ahşap kokulu ve yüzlerce kitabın sırt sırta verdiği salonunda geçecekti. Normalde bu
kütüphane, benim için hayatın o gürültülü karmaşasından kaçıp sığındığım, kanun maddelerinin arasında kendimi bulduğum tek kutsal alandı. Burada kimse size karışmaz, kimse adımlarınızı saymaz, kimse nefesinizi ipotek altına almazdı. Masaların üzerine yığılmış kalın ciltli Medeni Hukuk kitapları, fosforlu kalemlerin kağıtta bıraktığı o renkli izler ve dışarıdaki yağmurun pencerelere vuran hafif tınısı, insanın ruhuna huzur veren bir sığınak oluştururdu.
Fakat bugün o kütüphane, üzerime üzerime gelen devasa bir labirentten farksızdı. Melisa ile birlikte en köşedeki, penceremsi yüksek camların hemen önündeki masaya yerleşmiştik. Önümüzde Borçlar Hukuku'nun o kalın ve ürkütücü cildi duruyordu; sayfaları çeviriyor, ezberlememiz gereken hükümleri okumaya çalışıyorduk ama ne zihnimde tek bir cümle kalıyor ne de parmaklarım kalemi düzgün tutabiliyordu.
Melisa, elindeki kurşun kalemle masanın ahşap yüzeyine hafifçe vurup duruyordu. Gözleri sık sık kütüphanenin giriş kapısına, oradan da camdan dışarı görünen avluya kayıyordu. İçindeki o huzursuzluk, masanın altından sallanan bacaklarının titremesinden bile belli oluyordu.
"Gelecek, değil mi?" diye fısıldadı Melisa, sesinde hem bir kin hem de bıkkınlık barındıran o tonla. Başını kitaptan kaldırıp bana baktı. "Kütüphaneye bile müdahale edeceğini söylemişti. Esila, farkında mısın bilmiyorum ama adam resmen seni 7/24 gözetim altında tutulan bir karantinaya aldı. Yarın bir gün staja başladığında, duruşma salonlarına bile arkandan gelecek neredeyse. Buna nasıl müsaade ediyorsun?"
Melisa’nın söyledikleri kulağımda çınlarken, kalemimi masaya bıraktım ve derin, titrek bir nefes aldım. Göğsümün ortasında oturan o ağırlık, her geçen dakika biraz daha büyüyordu.
"Müsaade etmek değil, Melisa..." dedim, sesim neredeyse çıkmayacak kadar alçak ve kırılgandı. "Sanki elimdeymiş gibi konuşuyorsun. Ona karşı koyduğumda, o saatlerce süren, ruhumu tüketen kavgaların o yıkıcı gürültüsünü kaldırmaya gücüm kalmadı. Belki de... belki de ben bu zehre alıştım. Bilmiyorum. Ama şu an kafamı kaldırıp bu kanun maddelerinden başka bir şey düşünecek halim yok. Bari burada rahat bırak beni."
Melisa acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı; tam bir şeyler söylemek üzere ağzını açmıştı ki, kütüphanenin o ağır, çift kanatlı ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı.
İçeriye giren o uzun boylu, siyah kabanlı silueti gördüğüm an, salondaki bütün sesler, sayfa çevirme hışırtıları ve fısıltılar anında kesildi sanki. Barış, kütüphanenin loş ışıkları altında, gözleriyle doğrudan bizim masamızı tarayarak içeri girdi. Üzerindeki o koyu aura, kütüphanenin o akademik ve dingin atmosferini bir anda darmadağın etmişti. Masaların arasında yürürken oturan birkaç öğrenci onun o sert ve keskin bakışlarından rahatsız olup başlarını kitaplarına eğdi; fakat o kimseye bakmadan, doğrudan bizim masamıza doğru yürüyordu.
Kalbim, göğüs kafesimi döven bir balyoz gibi atmaya başladı. Nefesim boğazımda düğümlendi. Melisa ise oturduğu yerde iyice kasıldı, defterini sert bir hareketle kapattı.
Barış, tam masamızın yanında, sandalyemin arkasında durdu. Ellerini montunun ceplerine sokmuştu, başını hafifçe eğerek önce önümdeki kitaba, ardından Melisa’ya, en son da doğrudan benim gözlerime baktı. O bakışta ne bir tebessüm ne de sıradan bir insan sıcaklığı vardı; sadece "buradayım ve bu alan tamamen bana ait" diyen o mutlak sahiplenme hakikati yatıyordu.
"Çalışmalarınız nasıl gidiyor, hanımlar?" dedi. Sesi, kütüphanenin o sessiz akustiğinde yankılanan tok ve tehlikeli bir fısıltı gibiydi.
Melisa, Barış’ın bu cüretine daha fazla dayanamayarak başını kaldırıp sertçe yüzüne baktı: "Kütüphane buraların en sessiz çalışma alanıydı, Barış. Sen gelene kadar gayet sakin ve verimli gidiyordu."
Barış, Melisa’nın o iğneleyici cümlesine karşılık bile vermedi; çünkü onun için bu masadaki tek bir varlık vardı, o da bendim. Bakışlarını bir saniye bile benden ayırmadan, yanı başımdaki boş sandalyeyi yavaşça çekti ve kimseye sorma gereği duymadan oturmak yerine doğrudan sandalyenin sırtlığına ellerini dayayarak bana doğru biraz daha eğildi. O odunsu parfümü, kütüphanenin o eski kitap ve toz kokusunu anında bastırdı.
"Sana burada tek başına kalmayacaksın demiştim, Esila," dedi, sesi doğrudan kulaklarımın içine işleyen o alçak tonla. "Hadi toparlan. Çıkıyoruz buradan."
O an, içimdeki o son kaçış ve direnç kırıntısı da tamamen buharlaşıp gitti. Melisa’nın bana uzanan o çaresiz ve "gitme" diyen bakışlarını görmezden gelerek, önümdeki kalemi yavaşça kapattım. Borçlar Hukuku kitabını kaparken parmaklarım titriyordu. Kitaplarımı çantama yerleştirdim, ayağa kalktım. Bu zindanın kapısından dışarı çıkarken, kendi irademle o zincirleri yeniden boynuma taktığımı bilerek, sessizce onun peşinden yürüdüm.
Bölüm etkileşimi
