İMKÂNSIZLIK kitap kapağı

2. bölüm / 5

BÖLÜM 1

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 1

Yalancı Huzur
~Esila Sözen
İzmir'in akşamüstü kurşuni serinliği sitenin bahçesine çökerken, o masif ahşap kamelya masası bizim grubun sığınağı idi. Üniversitenin o insanı öğüten vize haftasından, kafamızı patlatan proje teslimlerinden ve kampüsün gürültüsünden kaçıp soluğu her akşam aynı noktada alırdık.
O akşam da her zamanki gibi başlamıştı. Melisa, elindeki karton bardaktan kahvesini yudumlarken bir yandan telefonundan kısık sesle bir şarkı açmaya çalışıyor, Yağız ise her zamanki gibi Çağrı’nın kampüsteki iddialarına gülerek karşılık veriyordu. Defne ile Çağrı yine iki ayaklı bir tezviratın ortasındaydı; kahkahalar, birbirinin sözünü kesmeler, havada uçuşan çekirdek kabukları... Dışarıdan bakan biri bizi, üniversite sınavını atlatıp rahat bir nefes almış sıradan, mutlu bir arkadaş grubu sanırdı.
Öyleydik de... En azından aramıza o zehirli sarmaşık girene kadar.
Barış, masanın en köşesindeki yerinde oturmuş, elindeki metal çakmağı parmakları arasında ritmik bir şekilde çeviriyordu. Üzerine geçirdiği siyah tişörtü, kollarındaki damarlar ve rüzgardan hafifçe dağılmış koyu saçlarıyla her zamanki gibi dikkat çekiciydi. Gözleri, masadaki kalabalığın neşesinde değil, doğrudan karşı sandalyede oturan bendeydi.
Ona bakmamaya çalışıyordum. Çünkü Barış’ın o koyu, tepkisiz ve insanı delik deşik eden bakışlarıyla göz göze geldiğim an, cümlelerimin nereye gittiğini unutuyordum. Aynı üniversitede okumanın, aynı kampüs yollarını arşınlamanın getirdiği o kaçınılmaz yakınlık, bazen o masayı bize dar ediyordu.
"Esila," dedi, sesindeki o hafif tok ve pürüzlü tını, masadaki bütün o neşeli uğultunun arasından sıyrılıp doğrudan kulaklarıma ulaştı. Çakmağı çevirmeyi bırakmıştı. "Yine neye sinirlendin sen? Kampüsten çıkışımızdan beri ağzını bıçak açmıyor."
Masadaki kahkahalar anında seyreldi. Melisa gözlerini devirip bardağına dönerken, Çağrı kafasını telefondan kaldırıp bize doğru kısa bir bakış attı. Grubun geri kalanı aramızdaki bu gerilimi ezbere biliyordu; biz ne zaman aynı odaya, aynı masaya girsek, ortada görünmeyen bir fitil mutlaka yanardı.
"Sinirli değilim, Barış," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. Önümdeki bardağı parmaklarımın arasında sıktım. "Sadece herkesin dalgasındayım, o kadar."
Barış hafifçe gülümsedi. Ama bu, dudaklarının kenarında oluşan, içi tamamen alay ve meydan okumayla dolu tehlikeli bir gülümseme idi. Sandalyesinde geriye yaslandı, omuzlarını serbest bıraktı.
"Herkesin dalgasında mısın, yoksa yine benden kaçmanın bir yolunu mu arıyorsun?" diye sordu, sesini alçak tutsa da masadaki herkesin duyabileceği kadar net çıkmıştı. "Çünkü dışarıdan bakıldığında gayet sakin görünüyorsun ama içeride fırtına kopuyor, biliyorum. Sınav stresi falan değil seninki, benden kaçma stresi."
İşte o an, o maske biraz daha çatladı. Biz henüz o "ayrıl-barış" cehennemine tam anlamıyla düşmemiştik belki ama birbirimizin zihnini okuyabilecek kadar zehirli bir bağla bağlanmıştık bile. Kimse kimseye resmi olarak büyük adımlar atmıyordu ama bu grubun içinde, bu masanın etrafında esen rüzgarın yönünü sadece ikimiz belirliyorduk.
"Kendini biraz fazla önemseme istersen, Barış," dedim, çenemi yukarı kaldırarak ona meydan okurken. "Dünya senin etrafında dönmüyor, tek derdim sen değilsin."
"Dünya dönmüyor olabilir," dedi, ayağa kalkıp masanın etrafından dolanarak sandalyeme doğru yaklaşırken. Kalbim kulaklarımda atmaya başlamıştı bile. Yanımda durdu, eğildi ve nefesini doğrudan kulağımda hissedebileceğim kadar yakınımda fısıldadı: "Ama senin bütün yolların bana çıkıyor, Esila. İkimiz de bunu biliyoruz."
Melisa hemen yanımızdan bıkkın bir sesle, "Başlamayın yine Allah aşkına, daha akşamın başındayız, yarın sabah erken dersimiz var kafamızı ütülemeyin," diye araya girdiğinde, masadaki gergin hava anında dağıldı, kahkahalar yeniden patladı.
Ama ben biliyordum. O gün o masada, o kahkahaların arasında birbirimize attığımız o ilk keskin bakışlar, ileride yaşayacağımız o büyük yangının sadece kıvılcımıydı. Üniversitenin neşesini unutturan tek gerçek, aramızdaki o tehlikeli çekimdi.
Kamelyadaki o kısa süreli gerginlik, grubun geri kalanının ustaca araya girmesiyle tatlıya bağlanmış gibi görünmüştü. Ancak o masada yakılan küçük fitil, akşamın ilerleyen saatlerine doğru hepimizin içine sinmişti.
Saat gece yarısına yaklaşırken, kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı. Defne ile Çağrı ellerinde kahve kartonlarıyla sitenin çıkışına doğru yürürken, Yağız da Melisa'ya eşlik ederek bloklara doğru yöneldi. Sitenin o geniş bahçesi, sokak lambalarının sarı ışığı ve uzaktan gelen İzmir'in gece uğultusuyla baş başa kaldı.
Benim ise eve çıkmaya niyetim yoktu. İçimdeki o sıkışmışlığı, Barış'ın kulağıma fısıldadığı o zehirli cümlelerin zihnimde yarattığı yankıyı susturabilmek için adımlarımı kamelyadan uzaklaştırıp sitenin sakin ara yollarına çevirdim.
"Tek başına mı yürüyeceksin?"
Arkadan gelen o pürüzlü sesle adımlarım anında kesildi. Arkama bile bakmama gerek yoktu; o adımların sahibini, o nefesin sesini ezbere biliyordum. Gözlerimi devirip yoluma devam etmeye çalıştım ama geciktim. Barış, elleri gri kapşonlusunun cebinde, birkaç adımda yanımama sokuldu ve benimle aynı tempoda yürümeye başladı.
"Tek başıma yürümek için gayet yeterli bir alan, Barış," dedim, sesime yüklemeye çalıştığım mesafeli tınıyı korumaya özen göstererek. "Eve geçiyorum."
"Eve geçmiyorsun," dedi, başını hafifçe eğip yüzüme bakmaya çalışarak. Sokak lambasının sarı ışığı yüzüne vururken, o alaycı gülüşü yerini daha net, daha keskin bir ifadeye bırakmıştı. "Eve giden yoldan en az iki sokak uzaktasın, Esila. Beni ekip kafanı dinlemek istiyorsan, yanlış adrestesin."
"Seni ektiğim falan yok," diye çıkıştım, durup ona öfkeyle bakarak. "Dünyanın merkezi sensin sanmaktan vazgeç artık. Sadece biraz temiz hava almak istedim. İzin var mı?"
Barış durdu. Ellerini cebinden çıkardı, adımlarını kesip tam karşımda durduğunda aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde kapandı. Üst üste binen o vize haftasının, uykusuz gecelerin ve aramızdaki bitmek bilmeyen bu çekişmenin yorgunluğu ikimizin de omuzlarındaydı ama gözlerindeki o koyu parlaklık bir an olsun sönmüyordu.
"İzin almak zorunda olduğun kişi ben değilim, bunu çok iyi biliyorsun," dedi, sesi bu kez alaylı değil, garip bir şekilde alçak ve sakindi. "Ama benden kaçamayacağını da biliyorsun. O masada bana meydan okurken ne kadar cesursan, baş başa kaldığımızda da aynı yerde duracaksın."
İçimde bir yerlerin sızladığını hissettim. Haklıydı. Ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım, bütün yollarım ona çıkıyordu ve bu gerçek beni korkutuyordu.
"Bazen," dedim, gözlerimi kaçırmadan doğrudan onun koyu gözlerine bakarak, "sırf bu yüzden her şeyi arkamda bırakıp gitmek istiyorum. Ne bu şehir kalıyor ortada, ne bu masa, ne de sen."
Barış’ın yüzündeki o sert ifade bir an için dağıldı. Eli istemsizce bana doğru uzandı ama havada asılı kaldı; dokunmakla dokunmamak arasında geçen o saniyelik tereddüt, aramızdaki en dürüst andı.
"Gidemezsin," dedi, nefesi geceye karışırken. "Çünkü nereye gidersen git, o gittiğin yere seni ben taşırım."
Sokak lambasının altında, İzmir'in o sessiz gecesinde birbirimize karşı çektiğimiz ilk büyük kılıç buydu. Ve ben, o an o yolda yürümeye devam ederken, bu savaşın henüz çok başında olduğumuzu çok iyi biliyordum.
Gece yarısı o sokak lambasının altında birbirimize çarparak ayrıldığımız yollar, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yeniden aynı noktada, en keskin köşede birleşti. İzmir'in sonbaharı sabahları ne kadar yumuşak başlamaya çalışır çalışsın, bizim aramızdaki iklim hep sabitti: Fırtına öncesi o boğucu, nefes kesen sessizlik.
Kampüsün o kalabalık giriş kapısına doğru adımlarken, telefonumun ekranında çalan alarm sesiyle gözlerimi araladım. Sabahın köründe, o ranzalı öğrenci evinin ya da sitenin dar koridorlarında koştururken tek düşündüğüm şey, ilk derse yetişmek değil, bugün Barış'la hangi köşe başında kafa kafaya geleceğimizdi. Aynı üniversitede, aynı fakültede, hatta kimi ortak derslerde yan yana oturmak zorunda olan iki eski/eski olmayan insanın yaratabileceği en büyük işkenceyi yaşıyorduk.
Sitenin o ortak kapısından dışarı adım attığım an, gözlerim istemsizce her zamanki gibi o park halindeki siyah aracı ve hemen yanındaki binanın girişini taradı. Ve tabii ki yanıltmadı. Barış, kapının önünde sırtını duvara yaslamış, elindeki karton bardaktan kahvesini yudumlarken sanki benden başka hiçbir dünya detayı yokmuş gibi oradaydı. Üzerinde yine o koyu renkli bomber ceket vardı; rüzgardan hafifçe kalkan saçları ve her zamanki o sinir bozucu, rahat duruşuyla bekliyordu.
Adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Geri dönüp başka bir kapıdan çıkmayı, hatta bugünü tamamen eve kapanarak geçirmeyi bile geçirdim içimden. Ama bunu yaparsam ona yenilecektim. Ve Barış’a karşı vereceğim en son taviz bile yoktu.
"Günaydın, Esila," dedi, ben daha yanından geçerken bile gözlerini üzerime dikmişti. Sesi, sabahın o serin ve henüz uyanmamış havasında bıçak gibi keskin bir netlikle yankılandı. "Yine yüzünden düşen bin parça. Yoksa rüyanda bile benden kaçmanın bir yolunu mu arıyordun?"
Olduğum yerde durdum. Elimdeki çantamın askısını parmaklarımın arasında öyle bir sıktım ki, eklemlerimin rengi kül rengine döndü. Derin bir nefes alıp başımı dikleştirdim, ona doğru döndüğümde yüzüme o en yapmacık, en buz gibi gülümsememi yerleştirdim.
"Rüyalarım seninle dolup taşacak kadar sıradan değil, Barış," dedim, sesimdeki o zehirli sakinliği korumaya çalışarak. "Üstelik sabah sabah bu kadar özgüven fazla gelir, bünyene zararlı olur. Yoluma bakıyorum, görüyorsun ya."
Barış, elindeki kahve bardağını hafifçe salladı, dudaklarında o bildik, sinir bozucu ama bir o kadar da iç yakan o çarpık gülümseme belirdi. Aradaki mesafeyi tek bir hamleyle kapatıp tam önüme geçtiğinde, üzerime düşen gölgesi sabah güneşini tamamen kestiyse de, asıl ısıyı yaratan onun gözlerindeki o koyu kıvılcımdı.
"Görüyorum," diye mırıldandı, sesini biraz daha alçaltarak, sadece ikimizin duyabileceği o özel mesafeye çekilerek. "Yoluna bakıyorsun ama her adımın bana çarpıyor, Esila. Dün gece o sokakta söylediklerini sabah unuttum sanıyorsan, yanılıyorsun."
"Unutulmayacak bir şey söylemedim çünkü," dedim, gözlerimi bir saniye bile kaçırmadan doğrudan onun gözlerine dikerek. Kalbimin o göğüs kafesimi döven ritmini ona belli etmemek için kendimle büyük bir savaş veriyordum. "Sadece gerçekleri dile getirdim. Ama sen gerçeklerle yüzleşmek yerine, etrafımda daireler çizmeyi tercih ediyorsun."
Tam o sırada, sitenin ana giriş kapısından gelen Melisa'nın o neşeli sesi aramızdaki buzdan duvarı çatlattı: "Hadi ama gençler! Vize sonuçları açıklanmış, fakülteye geç kalıyoruz, sevgililik kavgalarınızı yolda sürdürürsünüz!"
Melisa’nın o pervasız ve durumu tiye alan cümlesiyle Barış’ın çenesi gerildi. Gözleri anlığına benden kayıp Melisa’ya doğru döndü ama hemen ardından tekrar bana odaklandı. Aralarımızdaki o tehlikeli ip, bir kez daha kopmanın eşiğinden kıl payı dönmüştü.
"Sevgililik kavgası değil," diye homurdandı Barış, gözlerini benden ayırmadan. "Hesaplaşma."
"Hesaplaşmalar bitmez, Barış," dedim, çantamı omzuma daha sıkı yerleştirirken yanından hızla geçip gittim. "Ama bu gidişle ilk masada batan sen olacaksın."
Arkadan gelen o derin iç çekişini ve adımlarımın ritmine karışan ayak seslerini hissedebiliyordum. Fakülteye doğru yürüdüğümüz o uzun cadde boyunca, ne o tek kelime etti ne de ben arkama baktım. Ama ikimiz de biliyorduk ki; günün sonunda o akşam yine aynı masada oturacak ve o hesaplaşmanın yeni bir perdesini açacaktık.
Fakültenin kapısından içeri girdiğimiz an, sitenin o dar ve boğucu mahalle atmosferinden sıyrılıp, yüzlerce öğrencinin gürültülü kaosu içine karıştık. Uzun koridorlar, panolara asılmış vize duyuruları, elinde karton bardaklarla koşturan öğrenciler ve amfilerden yayılan o kesif kalabalık kokusu... Normalde burası, evdeki o gerilimden kaçıp sığındığımız akademik bir sığınak olmalıydı.
Oysa aramızda inceden inceye örülen o görünmez duvar, kampüsün ortasında bile peşimizi bırakmamıştı.
Melisa ve Yağız ön planda kantine doğru yönelirken, ben kalabalığın arasında adımlarımı hızlandırarak en büyük amfiye, herkesin en arka sıralarda yer kapma yarışına girdiği o kalabalık derse yöneldim. Günün ilk dersi olan Medeni Hukuk amfisi, mahşer yeri gibi doluydu. Herkes en arkalara, hocanın gözünden uzak köşelere tünemeye çalışıyordu.
Amfiye girdiğimde gözlerim refleks olarak her zamanki yerimizi aradı. En arka sıranın köşesi... Hani şu ders boyunca arkaya yaslanıp hocayı dinliyormuş gibi görünürken aslında birbirimizin defterine notlar karaladığımız, inatlaşarak kağıt parçaları fırlattığımız o lanet köşe.
Tam o sırada, amfinin kapısından içeri giren Barış, koyu renk ceketini omzuna atarak içeri süzüldü. Gözleri amfiyi şöyle bir taradı ve doğrudan benim oturduğum o en arka köşeye kilitlendi. Yanında Çağrı ve Defne vardı ama Barış, kalabalığı ve gürültüyü hiçe sayarak doğrudan benim yanımca doğru adımladı.
"Yer var mı?" diye sordu, sesindeki o alaycı ton herkesin duyabileceği kadar net ama sadece bana özel bir tını taşıyordu. Cevabımı beklemeden, yanımdaki boş sandalyeyi çekip oturdu bile.
Önümdeki anayasa kitabını ve boş defterimi sert bir hareketle masaya bıraktım. "Amfide oturacak yüzlerce boş yer var, Barış. Neden her seferinde gelip kurbanlık koyun gibi bu köşeye sıkışıyorsun?"
Barış, kollarını masaya dayayıp hafifçe bana doğru eğildi. Üzerine sinen o hafif odunsu parfüm kokusu, amfinin o boğucu havasının arasında anında burnuma doldu. "Çünkü kurbanın kim olduğunu çok iyi biliyorum, Esila," dedi, dudaklarında o tehlikeli, meydan okuyan gülümsemeyle. "Hem ayrıca, arkada oturup hocanın anlattığı onca teorik kuralı dinlemektense, seninle medeni hukukun hangi maddesinde kapışacağımızı hesaplamak daha çok ilgimi çekiyor."
"Ders başlamak üzere, Barış. Önüne dön ve o muazzam hukuk(!) zekanı hocaya sakla," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemek için kalemimi parmaklarımın arasında sıkarak.
Hoca tam o sırada amfinin kürsüsüne çıkıp mikrofonu eline aldı. Salonun ışıkları hafifçe kısıldı, projektörün beyaz ışığı tahtaya yansıdı. Herkes defterini kalemini hazırlarken, yanımda oturan adamın varlığı tenimde hissedilen bir alev gibi yanmaya devam ediyordu.
Dersin ortalarına doğru, hoca kürsüde mahcubiyet ve borçlar hukuku ilişkilerini anlatırken, altını çizdiğim cümlenin kenarına küçük bir not iliştiriyordum ki, masanın altında Barış'ın eli birden bileğimi yakaladı.
Kalbim boğazımda atarken, elimdeki kalem az kalsın düşüyordu. Başımı hızla ona çevirdim. Gözleri tahtadaydı, hoca hala konuşuyordu ama parmakları bileğimi hafifçe sıkıp serbest bırakmıştı. Önümdeki boş kağıda, kendi kalemiyle tek bir cümle yazıp bana doğru itti:
> "Hâlâ kaçabileceğini mi sanıyorsun?"
Kağıttaki o yazıyı gördüğüm an, içimdeki o öfke ve tutku dalgası yeniden tepe lak noktasına ulaştı. Kalemimi elime aldım, onun yazdığının hemen altına, o sert ve keskin el yazımsıyla cevabımı kazıdım:
> "Kaçmıyorum. Sadece cehennemin ortasında oturmayı reddediyorum."
Kağıdı ona geri fırlattığımda, Barış’ın dudaklarındaki o tatmin olmuş, zafer kazanan gülümseme amfinin loş ışığında parladı. Üniversite amfisinin o sıkıcı dersi, bizim aramızdaki küçük ve zehirli savaşın sahnelerinden birine dönüşmüştü bile. Ve o ders bittiğinde, o kapıdan dışarı nasıl çıkacağımızı ikimiz de çok iyi biliyorduk.
Amfinin o ağır, metal kapısı arkamızdan kapanıp da İzmir’in Ekim ayının serin ve tuzlu havası yüzümüze çarptığında, üzerimdeki o görünmez yükün biraz olsun hafiflemesini ummuştum. Oysa yanılmıştım. Hukuk fakültesinin mermer merdivenlerinden inerken, amfide masanın altında birbirimize fırlattığımız o yazılı kağıt parçasının yarattığı elektrik, hâlâ tenimde, parmak uçlarımda çıtıldamaya devam ediyordu.
Kampüsün ana avlusu, son dersin bitimiyle birlikte mahşer yerine dönmüştü. Kulüplerin stant açtığı, ellerinde kağıt bardaklarla çimlere yayılan öğrencilerin gülüşerek sohbet ettiği, uzaktan tramvayın demirlere sürtünürken çıkardığı o tiz sesin karıştığı bu kalabalık, dışarıdan bakıldığında gençliğin en kaygısız, en renkli tablosuydu. Biz ise bu tablonun tam ortasına düşmüş, kendi küçük ve zehirli çekim alanımızda dönüp duran iki yabancı gibiydik. Ya da yabancı olamayacak kadar birbirine kördüğüm olmuş iki düşman...
"Kahve?"
Sesin sahibine bakmama gerek bile yoktu. Sol omzumun hemen gerisinden gelen o pürüzlü, tok tını, kalbimin ritmini anında altüst etmeye yetmişti. Başımı çevirdiğimde, Barış’ın ellerini koyu renk bomber ceketinin ceplerine sokmuş, hafifçe tek ayağının üzerine ağırlık vererek bana baktığını gördüm. Güneş tam arkasındaydı; İzmir körfezinin o eflatun ve turuncuya çalan gün batımı ışığı, koyu saçlarının uçlarına altın sarısı bir parıltı bırakıyordu. Her zamanki o meydan okuyan, alaycı duruşu yerini sanki ders boyunca amfide biriken o sessiz gerilimin getirdiği keskin bir odaklanmaya bırakmıştı.
"İstemez," dedim, adımlarımı yavaşlatmadan, kampüs çıkışındaki narenciye ağaçlarıyla kaplı yola doğru yürümeye devam ederek. "Seninle içilen bir kahvenin mide bulantısından başka bir şey getirmediğini bilmeyecek kadar uzun süredir tanışıyoruz, Barış."
Barış, iki uzun adımla aramızdaki mesafeyi kapatıp hemen yanımda yürümeye başladı. Omuzlarımız birbirine neredeyse değecekti; üzerime sinen o hafif odunsu parfümü, rüzgarın taşıdığı taze tütün kokusuyla karışıp burnuma doluyordu.
"Mide bulantısı mı?" dedi, dudaklarında alaylı ama bir o kadar da tehlikeli bir kıvrımla. "Amfideki o notu yazarken pek mide bulantısına benzeyen bir halin yoktu sanki, Esila. Eli ayağı titreyen, kalbi boğazında atan biri varsa, o da bendim sanıyorsun ama yanılıyorsun. İkimiz de aynı ateşin üstünde yürüyoruz. Sadece senin çığlıkların daha sessiz çıkıyor."
Duraksadım. Olduğum yerde kalıp ona dönmek, o her şeyi biliyormuş gibi bakan siyah gözlerinin ortasına haykırmak istedim. Ama bunu yaparsam, onun kurduğu oyunun kurallarını kabul etmiş olacaktım. Çenemi dikleştirdim, gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim ve sesimdeki tüm buzları tıkır tıkır dökerek konuştum:
"Seninle aynı ateşin üstünde falan yürümüyorum, Barış. Sen kendi kendine yaktığın o külhanbeyi ocağında yanıyorsun, arada beni de duman altı etmeye çalışıyorsun o kadar. Aradaki fark bu. Ben o ateşten çıkalı çok oldu; sen ise hâlâ orada ısınıyormuş gibi yapıyorsun."
Gözlerindeki o anlık parıltı sertleşti. Barış’ın adımları kesildi; ben yürümeye devam edince, bileğimden yakaladığı gibi beni durdurdu. Parmakları tenime temas ettiği anda içimden bir akımın geçtiğini hissettim ama bunu ona belli etmemek için bütün kaslarımı kasarak ellerimi çantamın askısına kenitledim.
"Bana bak," dedi, sesi caddenin gürültüsünü kesip doğrudan ruhuma saplanan bir bıçak gibi alçak ve netti. "O ateşten çıktığını falan söyleme bana. Çünkü dün gece o sokak lambasının altında bana baktığın o gözleri, bu sabah kapının önünde durduğumda içindeki o korkuyu unutmadım. Sen o ateşin içinde kavruluyorsun, Esila. Sadece gururun, yanık kokusunu bastırmak için parfüm sıkmaktan başka bir işe yaramıyor."
Bileğimi hızla ve sertçe çektim elinden. "Bırak beni, Barış! Kendini romandaki kötü karakter sanmaktan vazgeç artık. Burası bir kampüs bahçesi, ucuz bir drama seti değil."
Tam o sırada, avlunun öbür ucundan Melisa ile Yağız’ın neşeli sesleri duyuldu: "Hey! Esila! Barış! Hadi biniyoruz, vapur kaçacak!"
O an büyü bozulduruldu. Aramızdaki o gerilim dolu hava, kalabalığın gürültüsüne karışıp buharlaştı sanki. Barış derin ve öfkeli bir nefes verip ellerini yeniden ceketinin ceplerine tıktı; gözlerini benden kaçırıp denize doğru baktı. Çenesindeki o kasılma, içindeki fırtınanın dışarıya vuran tek kanıtıydı.
"Gidelim bakalım," diye mırıldandı, sesindeki o buz gibi tınıyla arkasını dönüp kalabalığa doğru yürümeye başladığında. "Bakalım bu akşam o masada maskelerimizi kim önce düşürecek."
Ben de arkasından, kalbim göğüs kafesimi döverek, adımlarımı onun adımlarına uydurmaya çalışarak yürüdüm. İzmir'in o serin akşam rüzgarı körfezden esmeye başlarken, içimdeki ses çok daha net fısıldıyordu: Bu hikaye burada bitmezdi; daha ilk sayfa yeni çevriliyordu.
Vapur iskelesinin o kalabalık uğultusundan sıyrılıp Alsancak Kordon’un o geniş kıyısına, İzmir'in akşam rüzgarına bıraktık kendimizi. Melisa ile Yağız önden yürüyüp kendi aralarındaki bir şakaya kahkahalarla gülerken, biz sanki aramızda kilometrelerce mesafe varmış gibi en arkadan, birbirimizin adımlarını tartarak, sessizlik içinde yürüyorduk.
İzmir körfezinin lacivert sularına vuran sahil fenerlerinin sarı ışığı, dalgaların kıyıya çarparken çıkardığı o sakin hışırtı... Normalde insanı yatıştırması, o günün tüm stresini alması gereken bu şehir akşamı, üzerimizdeki barut fıçısını daha da tetikliyordu. İçimdeki o gerginlik, kelimelere dökülmeyi bekleyen bir çığlık gibi boğazıma tıkanmıştı; adımlarımı her attığımda göğsüm biraz daha sıkışıyordu.
Sonunda, sahil boyunca uzanan o kalabalıktan biraz olsun uzaklaşıp, insan seslerinin seyrekleştiği körfeze bakan sakin bir bankın önüne geldiğimizde, Barış aniden durdu.
"Yeter," dedi, sesi rüzgarın uğultusunu kesip doğrudan ortaya düştü.
Önümde durup yolumu kestiğinde, gözlerindeki o sürekli meydan okuyan, alaycı zırhın yerle bir olduğunu ilk kez bu kadar net gördüm. Yüzünde amansız bir yorgunluk, göğsünde ise hızla inip kalkan derin soluklar vardı.
"Ne yeter, Barış?" dedim, sesimdeki o titrek öfkeyi gizlemeye çalışarak kollarımı göğsümde sıkıca kavuştururken. "Yine neyi batırdık? Hangi masada yanlış bir kelime seçtim de sinirini bozdu yine? Nedir benden çektiğin?"
Barış ellerini saçlarından geçirip koyu tutamları dağıttı, ardından adeta kendine öfkeleniyormuş gibi başını iki yana salladı. "Beni delirtiyorsun, Esila. Farkında mısın bilmiyorum ama senin yüzünden aklımı kaçıracağım."
"Ben mi?" diye sesimi biraz yükselttim, etraftakilerin dönüp bakmasını umursamayacak kadar dolmuştum. "Ben mi deliye döndürüyorum seni? Günlerdir ortada hiçbir şey yokken bana iğneli sözler atan, her adımda karşıma dikilen, her nefesimi hesap etmeye çalışan ben miyim, Barış? Nedir benim suçum? Açıkça söyle de bileyim!"
Sorum körfezin serin karanlığında yankılanıp kayboldu. Barış bir adım daha yaklaştı; aramızdaki mesafe o kadar kapandı ki, nefesinin yüzüme çarpan sıcaklığını, o an hissettiği öfkenin miktarını derinden hissettim.
"Suçun..." dedi, sesi bu kez fısıltıdan biraz yüksek ama kelimeleri bir bıçak gibi keskin çıkmıştı. "Suçun, her şeyin bittiğini sandığım anlarda bile hâlâ aklımda kalman. Suçun, senden nefret etmem gerekirken..." durdu, dişlerini sıktı, "...seni kaybetme korkusuyla nefes alamayacak hale gelmem, Esila."
O an, içimdeki o kopmak üzere olan fırtına bir saniyeliğine duruldu. Göğsümdeki o sıkışmışlık, yerini sıcak ve yakıcı bir dalgaya bıraktı. Gözlerim istemsizce açıldı; Barış'ın gözlerindeki o sert öfkenin altından sızan o savunmasızlığı, o derin çaresizliği ilk kez bu kadar yakından görüyordum. Bütün o maskeler, bütün o gurur cümleleri o an sahile vuran dalgalar gibi eriyip gitmişti.
"O zaman neden?" dedim, sesim bu kez fısıltıdan ibaretti, öfkem yerini dayanılmaz bir sızıya bırakmıştı. "Neden her seferinde birbirimizi bu kadar acıtmak zorunda kalıyoruz? Neden birlikte olunca bir savaş alanına dönüyoruz da, bir saniye bile ayrı duramıyoruz?"
Barış derin bir nefes aldı. Eli yavaşça havaya kalktı, tereddütle de olsa parmakları yanağıma, saçımın kulağımın arkasına düşen tutamına dokundu. Tenime değen o sıcaklık, günlerdir çektiğim bütün o buz gibi soğuğu, o yalnızlığı unutturmaya yetmişti.
"Çünkü biz başka türlü sevmeyi bilmiyoruz, Esila," diye mırıldandı, parmakları yanağımda hafifçe gezinirken gözlerini gözlerime mühürledi. "Biz birbirimizin canını yakmadan, kenetlenemiyoruz. Ama... yemin ederim, bu akşam o amfide de, az önce arkandan yürürken de seni izlerken canımın nasıl yandığını bir ben biliyorum."
İçimdeki o bütün direnç, onun o itirafıyla birlikte darmadağın oldu. Gözlerime dolan yaşları saklamaya çalışarak bir adım geri çekildim, nefesimi toplamak istercesine ellerimi birbirine kenetledim.
"Madem ikimiz de bazen sevgili gibi hissedemiyoruz," dedim, sesim rüzgarda hafifçe titrerken doğrudan gözlerinin içine baktım, "bunu düzeltmek için ne yapacağız, Barış? Ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen de beni kaybetmek istemiyorsan, artık birbirimizin hassasiyetlerine daha çok dikkat etmemiz gerekmez mi? Böyle her seferinde uçurumun kenarına gelip birbirimizi aşağı iterek nereye varacağız?"
Barış uzun süre yüzüme baktı. Söylediğim her kelimenin zihninde ve kalbinde nasıl bir yankı uyandırdığını, o koyu renk gözlerinin derinliklerindeki ani sarsıntıdan net bir şekilde okuyabiliyordum. Haklılığımın getirdiği o ağır sessizlik aramızda birkaç saniye boyunca asılı kaldı.
Sonra yavaşça başını salladı. Öne doğru bir adım daha atıp alnını alnıma yasladığında, gözlerimi kapattım ve ilk kez ona karşı savaşmayı bıraktım.
"Haklısın," diye fısıldadı nefesi dudaklarıma değerken. "Bundan sonra uçuruma birlikte yürüyeceğiz ya da o kenardan hiç aşağı bakmayacağız."
Sitenin o masasına, o ortak hayatımızın karmaşasına dönmeden önce, sadece birkaç saniyeliğine de olsa her şeyi unuttuk. Ve o an, o iyi gelen o tatlı ve yalancı barış, ileride bizi bekleyen o büyük kıyametin sessiz, en tehlikeli habercisiydi.
Barış’ın alnını alnıma yasladığı o birkaç saniye, sanki etraftaki bütün dünyayı, İzmir'in o kalabalık sokaklarını ve üzerimizdeki o boğucu yükü tamamen dondurmuştu. Rüzgâr hâlâ körfezden sert esiyor, dalgalar sahilin taşlarına vuruyordu ama içimdeki o fırtına yerini derin, yorucu ama bir o kadar da tatlı bir sükûnete bırakmıştı.
"Hadi," diye mırıldandı Barış, nefesi dudaklarımda dağılırken. Eli hâlâ yanağımda, baş parmağı elmacık kemiğimin üzerinde hafifçe geziniyordu. "Melisa'lar ileride bizi bekliyor. Daha fazla merakta bırakmayalım."
Gözlerimi yavaşça açıp ona baktım. Yüzündeki o her zamanki keskin, meydan okuyan sertlik gitmiş; yerine sanki üzerinden tonlarca ağırlık kalkmış gibi daha yumuşak, daha duru bir ifade gelmişti. Başımı hafifçe salladım.
Birlikte banktan kalkıp Kordon boyunca, diğerlerinin yanına doğru yavaş adımlarla yürümeye başladık. Az önce aramızda patlayan o büyük kavganın izleri tamamen silinmemişti belki ama üzerimizdeki o zehirli buzlar erimişti. Yan yana yürürken omuzlarımız birbirine hafifçe çarpıyor, bu temas artık bir tehdit değil, garip bir şekilde aramızdaki bağı onaran sessiz bir anlaşma gibi hissettiriyordu.
İleride, sahil kenarındaki bir bankta oturmuş bizi bekleyen Melisa ile Yağız'ı gördüğümüzde, Melisa hemen ayağa kalktı. Yüzündeki o meraklı ve temkinli ifadeyle bize doğru birkaç adım attı.
"Nasılsınız, gençler?" dedi Melisa, gözlerini ikimizin arasında gidip getirerek. "Yine birbirinizi körfezin sularına atmadığınıza göre, sanırım bir uzlaşmaya varıldı?"
Barış hafifçe güldü; bu, günlerdir duyduğum en gerçek, en içten gülümsemelerinden biriydi. Elini omzuma atıp beni kendine doğru hafifçe çektiğinde, kalbimdeki o eski ve tanıdık sıcaklık yeniden yayıldı.
"Uzlaştık, Melisa," dedi Barış, sesindeki o rahat tınıyla. "Bu seferlik barış ilan ettik."
Yağız oturduğu yerden ayağa kalkıp kahve kartonunu çöp kutusuna atarken memnuniyetle kafasını salladı. "Çok şükür! Vize haftası yetmiyormuş gibi bir de sizin dalaşmalarınızı çekemezdik zaten. Hadi, arabaya geçelim, akşam rüzgârı çarpmaya başladı."
O akşam siteye dönerken, aramızdaki o gergin atmosferin yerini yepyeni, pamuk ipliğine bağlı ama bir o kadar da umut dolu bir sessizlik aldı. Arabanın içinde radyo da hafif bir şarkı çalarken, Barış direksiyonu tutan sağ elini bir an için vites kolundan çekip elini elime koydu. Parmaklarımız birbirine kenetlendiğinde, ne o tek kelime etti ne de ben elimi çektim.
Sitenin bahçesine girip arabayı park ettiğimizde, o tanıdık ahşap kamelya masası loş sokak lambasının altında bizi bekliyordu. Her şey dışarıdan bakıldığında o kadar sakin, o kadar yerli yerindeydi ki... İnsan, o masanın ileride nasıl bir cehenneme dönüşeceğini asla tahmin edemezdi.
O gece odama çekilip yatağıma uzandığımda, tatile girmiş gibi rahat bir nefes aldım. Barış’ın gönderdiği "İyi geceler, Esila. Yarın görüşürüz" mesajı telefonumun ekranında parıldarken, içimdeki o ses hafifçe fısıldıyordu: Her şeyi düzelttik, artık huzur başladı.
Oysa bilmiyorduk ki; bazı yaralar sadece kabuk bağlardı ve en ufak bir rüzgarda o kabuk yeniden kanardı. Ama o an, o yalancı huzurun tadını çıkarmaktan başka istediğim hiçbir şey yoktu.
Kordon’daki o gergin ama bir o kadar da durulandığımız gecenin ardından, ertesi sabah siteye çöken sessizlik sanki her şeyi taze bir sayfadan başlatmak istiyordu. İzmir'in Ekim güneşi, penceremin panjurlarından süzülüp odama dolarken, içimdeki o hafifliği ilk defa bu kadar net hissetmiştim. Dün gece Barış'la aramızda geçen o konuşma, göğsümdeki o ağır taşı sanki biraz olsun hafifletmişti.
Telefonumu elime aldığımda, ekranın kilit ekranında Barış'ın dün gece attığı o kısa mesaj duruyordu: "İyi geceler, Esila. Yarın görüşürüz."
Dudaklarımda istemsiz ama önüne geçemediğim küçük bir tebessümle yataktan doğruldum. Kahve kokusunun ve yeni bir günün getirdiği o aldatıcı iyimserlikle hazırlandım. Belki de gerçekten başarabilirdik; birbirimizi hırpalamadan, canımızı yakmadan da yan yana durabilirdik. En azından o sabah, buna inanmak istemiştim.
Fakülteye gitmek üzere evden çıktığımda, sitenin o ortak bahçesindeki ahşap kamelya masası boş ve sakindi. Kapının önünde bekleyen siyah aracı ve hemen kenarında yaslanmış duran o tanıdık silüeti gördüğümde, adımlarım kendiliğinden hızlandı.
Barış, üzerine giydiği koyu renk ceketi ve elindeki karton bardağıyla her zamanki gibi oradaydı. Beni fark ettiği an yüzünde beliren o hafif gülümseme, dün gece Kordon'da bıraktığımız o yumuşak anın bugüne taşındığının en net kanıtıydı.
"Günaydın," dedi, ben daha yanına varmadan sesindeki o tok ve sıcak tınıyla.
"Günaydın," diye karşılık verdim, sesimdeki o temkinli ama huzurlu tonu saklamaya çalışmayarak. Yanına ulaştığımda, her zamanki gibi mesafeli durmak yerine bir adım attı ve elindeki kahveyi diğer eline alıp boşta kalan eliyle ceketimin omzuna düşen küçük bir yaprağı nazikçe temizledi.
"Dün geceki uykunu alabildin mi bakalım?" diye sordu, gözlerinde o sabah mahmurluğunun ötesinde, sadece bana ait olan o sakin parlaklıkla.
"Uzun zaman sonra ilk defa rahat uyudum, evet," dedim, doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Sen?"
Barış derin bir nefes alıp başını hafifçe salladı. "Ben de... Sanki üzerimden tonlarca ağırlık kalkmış gibiydi."
Tam o sırada, sitenin ana girişinden Melisa ile Yağız’ın kahkahaları duyuldu. Melisa bizi bu kadar sakin ve yan yana görünce gözlerini şüpheyle kısarak ellerini beline koydu, "Ooo, bakıyorum da barış rüzgarları kesintisiz esiyor! Dün geceki kıyametten sonra bu sessizlik hayra alamet değil ama hadi bakalım," diye takıldı.
İkimiz de Melisa'nın bu lafına gülerken, Barış sağ elini hafifçe belime doğru uzatıp beni kampüs yoluna doğru yönlendirdi. O an, o masanın etrafında dönecek olan o büyük çarkın, ileride bizi yeniden hangi uçuruma sürükleyeceğini düşünmek istemiyordum.
İzmir'in sabah serinliğinde, fakülteye doğru birlikte adımlarken; o yalancı huzurun tadını çıkarıyorduk. Ve henüz kimse, bu hikayenin en büyük sınavının çok uzakta olmadığını bilmiyordu.
Sabah o alemciliğin ve yalancı huzurun serinliğiyle attığımız adımlar, fakültenin kapısından içeri girdiğimiz an yerini o devasa, insanı yutan amfi gerçekliğine bırakmıştı. İzmir'in öğle güneşine bürünen kampüs avlusu; ellerinde fotokopi kağıtlarıyla koşturan öğrenciler, çimlere yayılıp kahve içen kalabalıklar ve uzaktan gelen tramvay sesleriyle kaynıyordu.
Dün gece Kordon’da verilen o sözlerin, aramızda kurulan o taze ve kırılgan köprünün ilk gerçek sınavı, fakültenin o gürültülü koridorlarında verilecekti. Çünkü biz ne zaman baş başa kalıp dünyayı unutsak, kalabalığın içine karıştığımız an eski alışkanlıklarımız, o istemsiz koruma içgüdülerimiz yeniden nüksederdi.
"Hoca bugün kesin vize kağıtlarını dağıtır," dedi Barış, sol omzumun hemen hizasında yürürken. Eli hâlâ çantamın askısına hafifçe dokunuyor, sanki kalabalıkta kaybolmamı engellemek ister gibi görünmez bir sınır çiziyordu. "Eğer o anayasa notlarından yine bir puan kırarsa, kürsüye yürüyüp bizzat kendim itiraz edeceğim."
Gülümsedim. Sabahki o yumuşaklık hâlâ içimde bir yerlerde ısınıyordu. "Sen hocaya itiraz edene kadar o notlar çoktan sisteme girer, Barış. Sadece biraz sakin ol ve hukuk kurallarına saygı duy."
"Sana saygı duyduğum sürece diğer kuralların pek bir önemi yok," diye mırıldandı, sesi o kadar alçak ve sadece ikimize ait bir tonda çıktı ki, koridordaki yüzlerce öğrencinin uğultusu bir anda arka plana gömüldü.
Amfiden içeri girip her zamanki en arka köşemize doğru ilerlediğimizde, Melisa ile Yağız ön sıralarda yerlerini almışlardı bile. Melisa arkaya dönüp bize anlamlı bir bakış attı, ardından sessizce dudaklarını kıpırdatarak "Maşallah diyelim nazar değmesin" der gibi bir hareket yaptı. Barış da ona hafifçe gülümseyip başıyla karşılık verdi. Bu küçük detay, grubun bile üzerimizdeki o zehirli gerilimin bittiğine inanmaya çalıştığını gösteriyordu. Herkes bizim adımıza rahat bir nefes almak istiyordu; çünkü bizim savaşımız sadece bizi değil, etrafımızdaki herkesi yoruyordu.
Ders başladı. Hoca kürsüde yüksek sesle borçlar hukuku maddelerini sıralarken, ben önümdeki deftere notlar alıyor, Barış ise bir yandan dinliyor bir yandan da parmağındaki kalemi döndürüyordu. Arada bir başını eğip defterime yazdığım bir cümleye bakıyor, hak vermediğini belirten küçük mimiğiyle dudaklarını büküyordu.
Dersin ortasında, hoca ara verdiğinde amfideki kalabalık dışarı akın etti. Biz yerimizden kıpırdamamıştık. Arka sıranın o loş köşesinde, ikimiz baş başa kalmış gibi sessizliğe gömülmüştük.
Barış, kollarını masaya dayayıp yüzünü bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o koyu parlaklık, bu kez bir öfke kıvılcımı değil, derin bir merak ve huzur barındırıyordu.
"Dün gece," dedi, sesindeki o tok tını hafifçe alçalarak, "Kordon'da söylediklerini düşündüm."
Kalbim anında tekletti. Kalemimi defterin arasına bırakıp ona döndüm. " Neyi düşündün?"
"Hassasiyetlerimizi..." dedi, parmakları yavaşça masanın üzerinde bana doğru uzandı ve elini elğimin üzerine koydu. Tenime değen o sıcaklık içimi ısıttı. "Haklıydın, Esila. Biz hep kendi gururumuzu, kendi öfkemizi ön plana koyduk. Sırf karşımızdaki insanı incitmek daha kolay geldiği için, en zayıf yerimizden vurduk birbirimizi. Ama ben... seni kaybetmeyi göze alamam."
İçimdeki o son kalan şüphe bulutları da o an tamamen dağıldı. Barış Tunalı’nın ağzından bu cümleleri duymak, demirden bir zırhı kendi elleriyle çıkarması gibi bir şeydi. Ona doğru biraz daha yaklaşarak elimi onun elinin üzerine sarıp sıktım.
"Ben de seni kaybetmek istemiyorum, Barış," dedim, sesimdeki o kararlı ve yumuşak tınıyla. "Yeter ki bu masada oturduğumuz sürece birbirimize yabancılaşmayalım."
"Yabancılaşmak mı?" dedi, dudaklarında o bildik ama bu kez tamamen şefkat dolu bir gülümsemeyle. "Biz ne kadar nefret etmeye çalışırsak çalışalım, birbirimize evden daha yakın olan başka kimse yok bu hayatta."
Amfinin kapısı açılıp öğrencilerin içeri gürültüyle doluştuğu o an, aramıza yeniden dış dünyanın sesleri karıştı. Ama biz o an, o arka köşede, birbirimize verdiğimiz o sözün ağırlığıyla duruyorduk.
Dışarıdan her şey kusursuz görünüyordu. İki sevgili, o hırpalanmış ama onarılmış ilişkilerini yeniden rayına oturtmuştu. Oysa o masif ahşap masanın etrafında, o sitenin kamelyasında ve bu kampüsün duvarları arasında yazılan kaderin henüz kaç sayfa çevrileceğini, o an ikimiz de bilmiyorduk. Bilmek de istemiyorduk; çünkü o yalancı ama tatlı huzur, o an için her şeye bedeldi.
İzmir’in ekim ayı, gündüzleri o aldatıcı güneşini üzerimizden eksik etmese de gece yarısına doğru Bornova’nın ya da Alsancak’ın sokaklarına o keskin, tuzlu bir serinlik bırakıyordu. Üniversitenin o bitmek bilmeyen ders maratonu, fakülte koridorlarındaki yankılar ve gün boyu kalabalığın içinde birbirimize tutunarak geçirdiğimiz saatlerin ardından, sonunda mahallemize, o tanıdık sığınağımıza geri dönmüştük.
Saat gece yarısını çoktan geçmiştİ. Sitenin o geniş bahçesi, sokak lambalarının sarı ve yorgun ışığı altında tamamen sessizliğe bürünmüştü. Uzaktan gelen tek ses, otoyoldan süzülen birkaç aracın lastik hışırtısı ve sonbahar rüzgarıyla hışırdayan narenciye ağaçlarının yapraklarıydı.
Normalde bu saatte herkes odasına çekilmiş, ertesi günün vize projeleriyle ya da ders programlarıyla boğuşuyor olurdu. Ama biz... Biz yine o masif ahşap kamelya masasının etrafındaydık.
Melisa ile Yağız bloklara çoktan dağılmış, bizi kendi başımıza bırakmışlardı. Bahçenin o loş köşesinde, o masanın başında baş başa kalmak, gün boyunca dış dünyaya karşı taktığımız o kusursız ve güçlü maskeleri ardımızda bırakmak için tek şansımızdı.
Barış, masanın köşesindeki o adımıza yazılmış gibi duran yerine oturmuştu. Üzerindeki koyu renk bomber ceketini çıkarmış, sadece siyah tişörtüyle oturuyordu. Sağ elindeki metal çakmağı ritmik bir şekilde açıp kapatıyor, çakmağın o küçük mavi alevi karanlıkta anlık parıltılar yaratıp kayboluyordu.
Ben ise hemen karşısındaki sandalyeye iliştirmiştim kendimi. Önümde ne bir defter vardı ne de bir kitap; sadece gün boyunca birbirimizin gözlerinin içine bakarken yuttuğumuz o ağır kelimeler...
"Yorulduk, değil mi?" diye mırıldandı Barış. Sesi, gecenin o derin sessizliğinde o kadar yumuşak, o kadar yorgun çıkmıştı ki, içimdeki o sert kabuk bir kez daha sızladı. Çakmağı çevirmeyi bırakmış, ellerini masanın üzerine birleştirmişti.
Başımı salladım. "Çok yorulduk, Barış."
"Ama buradayız," dedi, başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine bakarak. Göz bebekleri sokak lambasının ışığında koyu birer girdap gibi parlıyordu. "Hâlâ aynı masadayız. Birbirimizi hırpalaya hırpalaya, canımızı acıta acıta da olsa... hâlâ buradayız."
Yerimden kalkıp sandalyemi onun oturduğu tarafa doğru çektim; aramızdaki o masanın mesafesini minimuma indirerek hemen yanına, o tahta bankın üzerine iliştim. Omuzlarımız birbirine değdiği an, yorgunluğumun yerini tanıdık bir sıcaklık aldı. Barış hiç vakit kaybetmeden kolunu omzuma attı, beni kendine doğru çekti ve başımı göğsüne yaslamama izin verdi.
Kalbinin o düzensiz ama güçlü atışını doğrudan kulağımda hissedebiliyordum. Gün boyunca amfinin o kalabalık havasında, koridorlardaki onca bakışın arasında birbirimizden saklamaya çalıştığımız ne varsa, bu gece yarısı sessizliğinde tarihe karışıyordu.
"Kordon'da söylediklerini unutmadım, Esila," dedi Barış, çenesini saçlarımın üzerine yaslarken. Sesi göğsünden gelen hafif bir titreşimle kulağımıza ulaşıyordu. "Hassasiyetlerimize dikkat edeceğiz. Birbirimizin o zayıf yerlerini bilip oradan vurmayı bırakacağız. Sana söz veriyorum."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçime dolan o odunsu parfüm kokusu, bu hayatta güvende hissettiğim tek yerin burası olduğunu fısıldıyordu.
"Ben de sana söz veriyorum, Barış," dedim, sesim gecenin serinliğinde hafifçe titreyerek. "Sırf gururumuz yüzünden bu masayı başımıza yıkmayacağız."
O an, o kamelyanın altında, dışarıdan bakan biri için mahallenin genciyle bir kızın masum gece sohbeti gibi görünürdü her şey. Ne bir büyük dram, ne de gelecekte kopacak o devasa fırtınanın izi vardı havada. Sadece iki insan, birbirlerinin yaralarını sarmaya çalışan iki yaralı ruh...
Oysa o yalancı huzur, o tatlı ve kırılgan barış, hikayemizin sadece ilk perdesinin kapanışıydı. Daha önümüzde yirmi iki bölüm, aşılması gereken dağlar, söylenmesi gereken zehirli sözler ve en önemlisi o büyük, yıkıcı kırılma noktası vardı. Ama o gece, o saatte, o kamelya masasında hiçbir şeyin önemi yoktu.
Barış parmaklarıyla saçlarımı nazikçe okşarken, İzmir körfezinden gelen sonbahar rüzgarı yaprakları hışırdatmaya devam etti. Ve ben, o adamın kollarında, bu savaşın hem mağduru hem de kahramanı olarak gözlerimi kapatırken tek bir şey biliyordum.
Bu hikaye daha yeni başlıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

52okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…