İMKÂNSIZLIK kitap kapağı

5. bölüm / 5

BÖLÜM 4

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 4

İradenin Gölgesi
~Esila Sözen
Fakültenin taş merdivenleri, dünün kasvetli izlerini taşıyan o ıslak ve keskin ayazın altında her zamankinden daha soğuk, daha yabancı görünüyordu. Yağmur dinmişti ama havadaki o ağır nem, insanın ciğerlerine oturacak kadar opaktı. Yanımda Barış yürüyordu; adımları her zamanki gibi ritmik, kendinden emin ve etrafındaki her şeyi kontrol altında tutmak isteyen o sarsılmaz iradenin simgesi gibiydi. Elimi tutmuyordu ama bileğimin hemen hizasında yürürken bıraktığı o görünmez gölge, fiziksel bir temastan çok daha ağır bir baskı yaratıyordu.
Gözlerimi binanın yüksek sütunlarına dikmişken, zihnimde dünkü kütüphane sahnesi tekrarlanıp duruyordu. Melisa’nın o çaresiz, öfke dolu bakışları; Barış’ın o sessiz, tartışmaya kapalı duruşu... Her şey benim bir türlü o net kararı veremeyişim, bir adımı atamayışım yüzünden bu noktaya gelmişti. Ben o kütüphane masasından kalkıp onun peşinden gittiğimde sadece bir ders çalışma alanını terk etmemiştim; kendi irademin son kırıntılarını da o ahşap masanın üzerinde bırakmışım gibi hissediyordum.
"Çok sessizsin bugün, Esila," dedi Barış. Sesi bir hesap sorma tonunda değildi ama her zamanki gibi cevap bekleyen, kaçışı kabul etmeyen bir derinliğe sahipti.
Başımı hafifçe çevirip profilini süzdüm. Siyah montunun yakalarını kaldırmış, gözlerini gideceğimiz yöne kilitlemişti. Yüzünde ne dünkü o kavgaların izi kalmıştı ne de bir pişmanlık emaresi. Onun için dünya basit kurallardan oluşuyordu: O korur, o sınırı çizer, ben ise o sınırlar içinde var olurdum.
"Konuşacak bir şey bırakmıyorsun ki, Barış," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye ihtiyaç duymayarak. "Ne söylesem, ne hissettiğimi anlatsam dönüp dolaşıp senin haklı olduğuna çıkan bir yola giriyoruz. Ben de artık o yolda yürümekten yoruldum."
Adımlarını aksatmadı, hızı bile değişmedi. Ama elini montunun cebinden çıkarıp hafifçe belimin çukuruna yerleştirdi. O temas, tenimde yine o tanıdık, karmaşık hissi uyandırdı: Bir yanda sığınma duygusu, diğer yanda o sığınağın demir parmaklıklarla çevrili olduğu gerçeği.
"Yorulmanı istemiyorum," dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar yumuşaktı ama içinde taş gibi ağır bir kararlılık vardı. "Sadece benimle aynı hizada yürümeni istiyorum, Esila. Bir gün bu sis dağıldığında, senin için ne yapmaya çalıştığımı anladığında bana teşekkür edeceksin."
Cevap vermedim. Cümleler boğazımda tıkandı. İçimdeki o derin boşlukta kendime sorduğum o tek bir soru yankılanıyordu: Bu sis gerçekten dağılacak mıydı, yoksa ben bu karanlığın içinde tamamen kaybolana kadar bu yürüyüş devam mı edecekti?
Amfinin kapısından içeri adım attığımızda, içerideki uğultu bir anlığına kesilir gibi oldu. En azından bana öyle geldi. Barış’ın yanı başımdaki varlığı, etrafımızdaki havayı o kadar yoğunlaştırıyordu ki, insanların bakışlarındaki her küçük kımıltıyı, her fısıltıyı üzerimde hissediyordum. Melisa orta sıralarda, her zamanki yerinde oturmuş, önündeki deftere dalgın dalgın çizgiler çiziyordu. Bizi gördüğünde gözleri doğrudan bana kaydı; bakışlarında ne öfke vardı bu kez, ne de sitem. Sadece derin, yorulmuş bir çaresizlik.
Barış, belimdeki elini hafifçe baskılayarak beni en arka sıraya, duvara yakın o kuytu köşeye doğru yönlendirdi. Orası onun alanıydı. Fakülteye geldiği zamanlarda hep orada oturur, amfiyi ve en çok da beni oradan izlerdi. Yan yana oturduğumuzda, kazağının kumaşından yayılan o soğuk ayaz kokusu masanın ahşap kokusuna karıştı.
"Çantanı buraya koy," dedi alçak bir sesle, gözlerini amfinin girişine dikerek.
Söylediğini yapıp çantamı sıramın üzerine bıraktım. Derse daha on dakika vardı ama amfi hıncahınç dolmaya başlamıştı. Profesör kütküt eden adımlarla içeri girip kürsüye geçtiğinde, çantadan defterimi ve kalemimi çıkardım. Parmaklarım kalemi tutarken hafifçe titriyordu. Barış kolunu sıranın arkalığına uzatmış, parmak uçlarıyla omzuma dokunur vaziyette oturuyordu. Dışarıdan bakan biri için bu duruş son derece korumacı, romantik bir yakınlık gibi görünebilirdi. Ama benim için omzuma basan o parmaklar, kaçmamı engelleyen ağır bir mühürden farksızdı.
Ders başladığında profesörün anlattığı idare hukuku maddeleri havada uçuşuyordu. Not almaya çalıştım. Cümleleri kafamda toparlamaya, sadece derse odaklanmaya zorladım kendimi. Ama ne zaman bir kelime yazmaya kalksam, Barış’ın bakışlarının şakağımda gezindiğini hissediyordum. Bakışları üzerimde bir baskı oluşturuyor, nefes alışımı bile kontrol etmem gerekiyormuş gibi hissettiriyordu.
Bir ara Melisa başını çevirip arkaya, bana doğru baktı. Göz göze geldik. O an Melisa’nın bakışlarındaki o "iyi misin?" sorusunu okudum. Tam hafifçe başımı sallayıp gülümsemeye çalışacaktım ki, Barış’ın omzumdaki parmakları hafifçe sıkılaştı.
"Önüne dön, Esila," dedi, sesi o kadar pürüzsüz ve sakindi ki, sanki sadece bir ders tavsiyesi veriyordu. "Hoca önemli bir şey anlatıyor, dikkatin dağılmasın."
Gözlerimi Melisa’dan kaçırıp hıza önümdeki beyaz sayfaya diktim. Kalemin ucunu kağıda o kadar sert bastırmışım ki, kağıdın lifleri ayrıldı, küçük bir yırtık oluştu. O yırtığa baktım uzun uzun. Derin, sessiz ve geri dönüşü olmayan bir çatlak gibi duruyordu sayfanın ortasında. İçimdeki o kırılmanın, dışarıya sızan ilk somut iziydi belki de.
Barış, yırtılan sayfayı fark ettiğinde elini yavaşça uzattı, elimdeki kalemi tutan parmaklarımın üzerini kendi sıcak avucuyla kapattı. "Sakin ol," diye fısıldadı kulağıma doğru. "Ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum."
O an anladım ki, onun "buradayım" deyişi bir güvence değil, kaçamayacağım bir kuşatmanın ilanıydı. Ve ben o yırtık sayfaya bakarken, sıramın altında kenetlenen ellerimiz arasında kaybolan özgürlüğümün yasını tutuyordum.
Amfiden çıkan kalabalık, koridorların soğuk mermerlerinde yankılanan ayak sesleriyle kafeteryaya doğru akıyordu. Ders bitmişti ama zihnimdeki o uğultu bir an olsun kesilmemişti. Barış, amfinin kapısından çıktığımız andan itibaren yanımdaydı. Bir eli kabanının cebinde, diğeri ise dirseğimin hemen arkasında, varlığını ve kontrolünü hissettiren o tanıdık mesafe boyutundaydı. Etraftaki öğrencilerin gürültülü sohbetleri, gülüşmeleri ve kahve otomatından yükselen o mekanik sesler, aramızdaki o katı sessizliğin yanında tamamen yabancı bir dünyaya ait gibi duruyordu.
Kafeteryanın en arka tarafındaki, pencerelere uzak ve loş köşedeki masaya doğru ilerledik. Barış sandalyesini çekip oturduğunda, bakışlarıyla bana da tam karşısındaki sandalyeyi işaret etti. Çantamı yanıma bırakıp yavaşça oturdum. Masanın ahşap yüzeyi soğuktu; parmaklarımı kazağımın manşetlerinden dışarı çıkarıp masanın kenarına yasladım.
"Sana sıcak bir şeyler alayım," dedi Barış, sesi pürüzsüz ama tartışmaya kapalı bir tonda. "Bitki çayı ister misin? Yüzün hâlâ solgun."
"Fark etmez," diye yanıtladım, gözlerimi masadaki ahşap budak izlerine dikerek. "Ne alırsan olur."
Ayağa kalkıp kasaya doğru yürüdüğünde, o birkaç dakikalık yalnızlık anında omuzlarımın çöktüğünü hissettim. Başımı hafifçe kaldırıp kafeteryadaki insanlara baktım. Herkes kendi dünyasındaydı; sınav notlarını tartışanlar, şakalaşanlar, geleceğe dair planlar yapanlar... Oysa ben, etrafı görünmez ama aşılmaz duvarlarla örülü küçük bir adacıkta, sadece Barış’ın izin verdiği sınırlar kadar nefes alabiliyordum. O an kafeteryanın kapısında Melisa göründü. Yanında sınıftan birkaç kişi vardı. Gözleri masamıza kaydı; benim yalnız oturduğumu görünce bir an duraksadı, adımlarını bana doğru yöneltmek istedi. Fakat tam o sırada Barış elinde iki karton bardakla masaya dönüyordu. Melisa bunu fark edince adımlarını durdurdu, bakışlarımıza kısa ve acı bir anlam yükleyip başını çevirdi ve diğer taraftaki masalara doğru yürüdü.
Barış dumanı tüten bardağı önüme bıraktı ve karşımdaki sandalyeye yerleşti. Gözleri Melisa’nın gittiği yöne kaymamıştı bile; çünkü onun radarlarına giren tek şey benim tepkilerimdi.
"Bütün ders boyunca aklın neredeydi, Esila?" diye sordu, bardağından küçük bir yudum alırken. Bakışları o kadar dikkatli, o kadar detaycıydı ki, yüzümdeki en ufak bir mimik değişimini dahi kaçırmıyordu. "Yine o gereksiz düşüncelerin içinde mi kayboluyordun?"
"Sadece yorgunum, Barış," dedim, bardağın sıcaklığıyla buz kesmiş parmaklarımı ısıtmaya çalışarak. "Dersler yoğun, kafam dolu. Başka bir şey yok."
"Senin kafanı dolduran şey dersler değil," dedi, sesi hafifçe alçalarak masanın ortasına doğru eğildi. "Senin kafanı dolduran şey, sürekli kendini bir mağdur gibi görme çaban. Ben seni korumaya, hayatındaki pürüzleri temizlemeye çalışırken sen bunu bir yük gibi taşıyorsun. Bu yaptığın bana da, aramızdaki şeye de haksızlık."
Cümleleri yine o kadar ustaca kurgulanmıştı ki, bir anlığına kendimi suçlu hissetmenin o tanıdık tuzağına düşer gibi oldum. Söylediği her şey, onun zihninde tamamen mantıklı ve sevginin doğal bir gereğiydi. Ve o kadar kararlı duruyordu ki, benim karşımdaki savunmalarım birer çocukça itiraz gibi kalıyordu.
"Ben seni suçlamıyorum," diye fısıldadım, gözlerim bardağın içindeki koyu sıvıya takılı kalmıştı. "Sadece bazen... nefes alacak bir alan bulamıyorum. Her adımım, her düşüncem senin onayından geçmek zorundaymış gibi hissetmek beni tüketiyor."
Barış elimi tutmak için masanın üzerinden uzandı. Parmakları elimi sıkıca sardı; bu temas hem bir sığınak kadar sıcak hem de bir kelepçe kadar kaçınılmazdı.
"Sana onay vermek zorunda değilsin demiyorum Esila," dedi, sesine eklediği o ikna edici yumuşaklıkla. "Ama senin yanlış adımlar atmandan korkuyorum. Seni bu şehirde, bu fakültede benden daha iyi kimse tanıyamaz. Kimse senin iyiliğini benim kadar düşünemez. Bunu kabul ettiğin gün, o bahsettiğin nefes darlığı da son bulacak."
Sessiz kaldım. Bardağımdan bir yudum aldım ama boğazımdan aşağı inen şey çay değil, o masada yavaş yavaş kabullendiğim yeni bir teslimiyet hissiydi. Dışarıda sonbahar rüzgarı kafeteryanın geniş camlarını zangırdatırken, ben o masanın loş karanlığında, Barış’ın gözlerindeki o sarsılmaz iradenin gölgesinde oturmaya devam ettim.
Kafeteryadaki o boğucu havadan sonra dışarı çıktığımızda, yüzümüze çarpan soğuk rüzgar kısa bir an için de olsa ciğerlerime taze bir nefes getirdi. Gökyüzü gri bir kurşun plakayı andırıyor, fakültenin bahçesindeki kurumuş yapraklar rüzgarın önünde savruluyordu. İkinci öğretim dersleri bitmiş, kampüs yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı.
Barış, kabanının yakalarını kaldırıp yanımda yürümeye başladı. Her zamanki gibi adımlarımızı birbirine uydurmamızı bekleyen o sessiz temposunu koruyordu. Kaldırımdaki su birikintilerine basmamam için beni hafifçe iç tarafa yönlendirdi. O an yaptığı bu küçük, düşünceli hareket, hemen ardından gelen o boğucu korumacılığın habercisi gibiydi.
"Hava iyice soğudu," dedi Barış, bakışlarını ilerideki otopark alanına dikerek. "Seni eve ben bırakacağım. Otobüs duraklarında o kalabalığın içinde beklemeni istemiyorum."
"Melisa'yla biraz kütüphanede kalırız diye düşünmüştüm," diye mırıldandım. Sesimdeki tereddüt, daha cümlem bitmeden aramızdaki havayı germeye yetti.
Barış olduğu yerde durdu. On adım kadar önümüzde yürüyen diğer öğrencilerin sesleri uzaklaşırken, aramızdaki o katı sessizlik yeniden belirdi. Bana doğru döndü, ellerini montunun ceplerine sokup gözlerimin içine baktı. Bakışlarındaki o durgun ama fırtına öncesi karanlık, içimdeki o zayıf itirazı anında ezdi.
"Hala aynı şeyi yapıyorsun, Esila," dedi, sesi son derece sakin ama bir o kadar da soğuk bir tonda. "Yorgun olduğunu söylüyorsun, kafanın dolu olduğunu söylüyorsun ama eve gidip dinlenmek yerine benden kaçmak için bahaneler üretiyorsun. Melisa ile kütüphanede kalıp ne yapacaksınız? Yine dünkü gibi aynı şeyleri mi konuşacaksınız?"
"Bahaneler üretmiyorum, Barış," dedim; sesimi güçlü tutmaya çalışsam da rüzgarın uğultusunda cılız kalıyordu. "Sadece kendi hayatım üzerinde küçük de olsa bir karar vermek istiyorum. Her planımı sana göre ayarlamak zorunda kalmak beni yoruyor."
Barış bana doğru bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi kapatıp elini uzattı, soğuktan hafifçe kızarmış yanağıma parmak uçlarıyla dokundu. Teması yumuşaktı ama bakışlarındaki o mutlak hakimiyet arzusu geri adım atmayacağını açıkça gösteriyordu.
"Senin bir hayatın var Esila, ama o hayatın içinde ben varım," diye fısıldadı. "Ve ben senin iyiliğini isterken sen bunu bir kısıtlama olarak görüyorsun. Arabaya yürüyoruz. Bu konu burada kapandı."
Yanağımdaki elini çekip yürümeye devam etti. Arkasında durup bir saniye boyunca o siyah kabanlı siluetine baktım. Kaçmak, arkamı dönüp aksi yöne doğru koşmak geçti içimden. Ama bacaklarım sanki toprağa çakılmış gibi ağırlaşmıştı. O adımı atacak cesareti kendimde bulamadım. Başımı öne eğip, zihnimdeki o bitmek bilmeyen itirazları bir kez daha susturarak onun peşinden otoparka doğru yürümeye başladım.
Otoparkın beton kaplı geniş alanı, günün bu saatinde neredeyse tamamen ıssız ve tekinsiz bir sessizliğe bürünmüştü. Rüzgâr, açık alanda ıslık çalarak esiyor, yerdeki su birikintilerini dalgalandırarak üzerlerine düşen cılız, sarımtırak sokak lambası ışıklarını kırıyordu. Kampüsün o kalabalık, gürültülü ve nispeten güvenli hissettiren atmosferi arkamızda kalmıştı. Şimdi burada, betonun ve soğuk rüzgârın ortasında, Barış’ın adımlarının ritmine uymak zorunda kalan gölgemle birlikte yürüyordum.
Barış’ın siyah sedan arabası, otoparkın en uç, en karanlık köşesinde, diğer araçlardan bilinçli bir mesafeyle ayrılmış gibi tek başına duruyordu. O araba sadece bir ulaşım aracı değildi; Barış’ın kendi kurallarını koyduğu, dış dünyadaki tüm sesleri kesebildiği, beni kendi gerçekliğine hapsettiği hareketli bir hücreydi. Adımlarımız arabanın yanına vardığında, Barış cebinden çıkardığı kumandaya basarak kilitleri açtı. Metalik ve tok bir klik sesi, otoparkın boşluğunda yankılandı.
Ben henüz hareket etmeden, Barış hızlı ve kendinden emin adımlarla yolcu tarafına geçti. Kapımı açtı. Bu hareket, dışarıdan bakan herhangi bir göz için son derece centilmence, düşünceli bir jest gibi görünebilirdi. Ancak benim için onun attığı her adım, yaptığı her hamle, "Senin yerine ben karar veririm, kapını bile ben açarım, kontrol tamamen bende" diyen o keskin iradenin somut bir tezahürüydü.
"Bin lütfen, Esila," dedi. Sesi rüzgârın uğultusu arasında düz, pürüzsüz ve hiçbir itiraz kabul etmeyen bir tonda çıktı.
Bir an duraksadım. Bacaklarım, arabaya binmekle arkamı dönüp otoparkın çıkışına doğru koşmak arasındaki o görünmez, gergin ipte kilitlenmişti. Derin, titrek bir nefes alarak arabanın içine oturdum. Deri koltukların buz gibi soğukluğu, üzerimdeki kazağın kumaşından geçip doğrudan sırtıma işledi. Barış kapımı yavaşça, ama kararlı bir şekilde kapattı. O tok kapanış sesiyle birlikte dışarıdaki rüzgârın uğultusu, uzaktan geçen araçların gürültüsü ve özgürlüğe ait tüm sesler bir anda bıçak gibi kesildi. Dünya bir saniye içinde sadece bu arabanın içindeki o dar, klostrofobik alandan ibaret hale geldi.
Barış şoför koltuğuna geçti, kapısını kapattı ama motoru çalıştırmadı. Ellerini direksiyonun üzerine koyup başını öne eğdi. Arabanın içindeki havalandırmadan henüz bir sıcaklık yayılmıyordu; kabini sadece dışarıdan taşıdığımız soğuk hava ve onun zihnime kazınmış olan o ağır, odunsu parfüm kokusu doldurmuştu. Bu koku, bana hem tanıdık bir sığınak hissi veriyor hem de boğazımı sıkan bir ilmeğe dönüşüyordu.
"Bana öyle bakmanı istemiyorum, Esila," dedi Barış, gözlerini direksiyondan ayırmadan. Sesi alçaktı ama arabanın içindeki o durgun havada bir balyoz gibi yankılandı.
"Nasıl bakıyorum Barış?" diye sordum. Sesimdeki tükenmişlik ve yorgunluk, kontrol etmeye çalışsam da açığa çıkıyordu.
"Sanki seni buraya zorla bindirmişim gibi. Sanki ben seni tutsak ediyormuşum, senin düşmanınmışım gibi." Başını yavaşça bana doğru çevirdi. O koyu, zifiri gözlerinde öfke yoktu; öfkeden çok daha tehlikeli, çok daha kırılması imkânsız olan o katı, sarsılmaz kararlılık vardı. "Seni korumaya çalışıyorum. Bu fakültedeki, bu şehirdeki insanların ne kadar ikiyüzlü olabileceğini, senin o saf iyi niyetini ve sığınacak bir yer arayışını nasıl kullanabileceklerini biliyorum. Melisa bile... Seni anladığını sanıyorsun ama o sadece senin zihnini bulandırıyor. Seni benden, yani seni gerçekten düşünen tek insandan uzaklaştırmaya çalışıyor."
"Melisa benim dostum, Barış!" dedim. Bu kez içimden kopan, günlerdir bastırmaya çalıştığım o küçük isyan kıvılcımına engel olamamıştım. "Beni korumak kılıfı altında etrafımdaki herkesi birer tehdit, birer düşman gibi görmenden bıktım. Kimse beni senden uzaklaştırmaya çalışmıyor; ben sadece nefes almak, kendi başıma bir karar verebilmek istiyorum!"
Barış’ın bakışlarındaki ifade bir milim bile değişmedi. Yüzü, antik bir heykeltıraşın elinden çıkmışçasına taştan ve soğuk görünüyordu. Elini uzattı; titreyen, kucağımda kenetlenmiş duran ellerimin üzerine koydu. Dokunuşu sert değildi, hatta şaşırtıcı bir biçimde sıcaktı. Ancak eli elimi öyle bir sahiplenmeyle, öyle kaçınılmaz bir güçle kavradı ki, parmaklarımı bile kıpırdatamaz hale geldim.
"Nefes alacağın yer burası, Esila," diye fısıldadı, yüzünü bana biraz daha yaklaştırarak. Nefesi, soğuktan uyuşmuş yanağıma çarptı. "Benim yanım. Dışarıdaki o belirsiz dünya sana huzur vermez. Seni sadece ben anlayabilirim, senin sınırlarını ve güvenliğini sadece ben çizebilirim. Bugün bana kızabilirsin, benden nefret de edebilirsin. Bunların hepsi geçer. Ama günün sonunda yine bu arabada, benim yanımda olacaksın. Çünkü sen de çok iyi biliyorsun ki, biz birbirimizin kaçınılmazıyız."
O kelimeler arabanın buğulu camlarına çarpıp içimdeki o son direnç kırıntılarını da ezdi. Haklılığına mutlak bir inançla bağlı olduğu o amansız mantık karşısında söyleyeceğim her sözün, kuracağım her cümlenin bana bir suçluluk duygusu olarak geri döneceğini biliyordum. Sustum. Başımı çevirip arabanın camından dışarıdaki o kapkaranlık otoparka baktım.
Barış anahtarı çevirdi. Engine yerleşen o tok mırıltı çalıştı, klimadan hafif hafif sıcak hava üflemeye başladı. Araba otoparkın karanlığından süzülüp ana yola çıktığında, şehir ışıkları buğulu camdan kayıp geçiyordu. Kendi içimdeki o karanlık zindanın kapısının, Barış’ın dokunuşuyla bir kez daha üzerime kapandığını ve anahtarın yine onun cebinde durduğunu derin bir kabullenişle hissettim.
Araba, kampüsün otoparkından çıkıp ana artere katıldığında, sahil yolunun geniş asphalt yüzeyine akşamın ıslak ve karanlık örtüsü çoktan çökmüştü. Ön camda düzenli ritimlerle sağa sola kayan silecekler, dışarıdaki yağmur damlalarını süpürürken çıkan o hafif gıcırtı haricinde arabanın içinde tam bir sessizlik hâkimdi. Şehir ışıkları, ıslak camın arkasında sarı, kırmızı ve beyaz dairesal lekelere dönüşüyor; her bir ışık hüzmesi, kabinin içindeki loş karanlığı saniyelerliğine aydınlatıp tekrar yok oluyordu.
Barış, sol elini direksiyonun tam üst noktasına sabitlemiş, sağ elini ise vites kolunun üzerindeki ahşap kaplamaya yaslamıştı. Bakışları, önündeki akan trafikte ve aynalardaydı. Dışarıdan bakıldığında son derece sakin, yoluna odaklanmış bir sürücü profili çiziyordu. Fakat ben, onun hemen yanındaki koltukta oturan ve onun zihnindeki her bir fırtınanın basıncını hissetmeyi öğrenmiş olan Esila, bu sükûnetin altındaki o ağır denetim arzusunu çok iyi okuyordum.
"Acıktın mı?" diye sordu Barış. Sesi, az önce otoparkta yaşanan o ağır hesaplaşmanın izlerini tamamen silmiş gibi sıradan, pürüzsüz ve günlük bir tondaydı. "Sahil tarafında açık bir yerler vardır. Bir şeyler yiyip öyle geçelim eve."
Başımı yolcu tarafındaki cama dayamıştım. Camın soğukluğu şakaklarımdan içeri sızıyor, zihnimdeki o uğultulu ağrıyı hafifletmeye yetmiyordu. Gölgem, camdaki buğunun üzerinde belli belirsiz duruyordu.
"İstemiyorum, Barış," dedim, sesimi olabildiğince alçak tutarak. "Beni doğrudan eve bırakırsan sevinirim. Gerçekten çok yorgunum."
Sözlerim üzerine Barış’ın sağ elindeki parmaklar vites kolunun üzerinde hafifçe sıkılaştı. Başını bana doğru çevirmedi ama çene hattındaki kasların bir anlığına kasıldığını gördüm. Bir süreliğine cevap vermedi. Arabanın içindeki o yapay sıcaklık, klipsteki klimanın hafif üfleme sesiyle birlikte üzerime daha da çöktü.
"Yine kabuğuna çekiliyorsun," dedi, bu kez sesinde hafif bir sitem, ama daha çok bir tespit tonu vardı. "Bir sorun olduğunda konuşmak, çözmek yerine doğrudan kaçmayı seçiyorsun. İletişimi kestiğinde neyi hallettiğini sanıyorsun, Esila?"
"Kaçmıyorum," diye karşılık verdim, başımı camdan kaldırmadan. "Sadece aynı şeyleri tekrar tekrar konuşmaktan, her defasında haklı çıkanın sen olmasından ve benim hissettiklerimin birer 'kuruntu' olarak nitelendirilmesinden yoruldum. Konuşunca bir şey değişmiyor ki."
Tam o sırada önümüzdeki trafik ışığı sarıdan kırmızıya döndü. Barış, fren pedalına yumuşak ama kararlı bir şekilde bastı. Araba, çizginin tam gerisinde pürüzsüzce durdu. Kırmızı ışığın parlak, uyarıcı yansıması ön camdan içeri dolup ikimizin de yüzünü kırmızı bir gölgeyle kapladı. O an, o kırmızı ışığın altında, kendimi devasa bir kavşakta kilitlenmiş gibi hissettim. Ne ileri gidebiliyordum ne de geriye dönebilecek bir yolum kalmıştı.
Barış, bedenini tamamen bana doğru çevirdi. Emniyet kemerinin gerilme sesi aradaki o ince sessizliği böldü. Sol elini uzatıp çenemin altına koydu ve başımı yavaşça kendisine doğru çevirmemi sağladı. Parmaklarının teması sıcak ama kaçışı imkânsız kılacak kadar sabitti. Gözlerimizin arasındaki mesafe birkaç santime kadar indi.
"Bak bana," dedi, fısıltı kadar alçak ama bir ferman kadar sarsılmaz bir sesle. "Senin hissettiklerin benim için değersiz değil. Hiçbir zaman da olmadı. Ama sen duygu karmaşası yaşarken, ben önümüzü görmeye çalışıyorum. Sen o kütüphane masasında ya da amfide sadece o anı yaşıyorsun; bense senin geleceğini, çevrendeki insanların senin hayatına sızma çabalarını izliyorum. Melisa'nın sana acıyan bakışlarını görmüyor muyum sanıyorsun? Ya da fakültedeki o tiplerin senin yanına yaklaşmak için nasıl fırsat kolladığını? Ben senin etrafına bir kale örüyorum Esila. Ve sen o kalenin taşlarını sökmeye çalışıyorsun."
Gözlerinin içine baktım. O koyu, zifiri karanlık göz bebeklerinde en ufak bir tereddüt kırıntısı yoktu. Yaptığı her şeyin, attığı her adımın, beni izole ettiği her bir alanın tamamen doğru olduğuna öyle sarsılmaz bir imanla bağlıydı ki, benim kurduğum hiçbir mantıklı cümle bu duvarı aşamazdı. En ürkütücü olanı da buydu zaten: Karşımdaki insan beni mahvederken, bunu beni en çok seven insan olduğuna yürekten inanarak yapıyordu.
"Ben bir kale istemedim ki Barış," dedim, gözlerimden bir damla yaşın yanağıma süzülmesini engelleyemeyerek. "Ben sadece bir hayat istemiştim. Kendi hatalarımı yapabileceğimi, kendi adımlarımı atabileceğimi hissettiğim bir hayat. Sen bana bir kale inşa etmiyorsun, sen beni o kalenin zindanına kapatıyorsun."
Yanağımdan aşağı süzülen o yaş damlasını, başparmağının içiyle yavaşça sildi. Dokunuşu o kadar nazik, o kadar şefkat doluydu ki, bu tezatlık içimi daha da acıttı.
"Zindan dediğin yer, dışarıdaki fırtınadan korunduğun tek yerse, orası senin sığınağındır," dedi. "Zamanla anlayacaksın. Herkes seni yarı yolda bıraktığında, o çok güvendiğin arkadaşların kendi hayatlarına bakıp seni unuttuğunda, burada sadece ben kalacağım. Bunu anladığın gün, bu kavgaların ne kadar anlamsız olduğunu da göreceksin."
Trafik ışığı yeşile döndü. Arkamızdaki bir aracın korna çalmasıyla birlikte Barış başını benden ayırdı, gaza bastı ve araba tekrar ileriye doğru atıldı. Yanağımda hâlâ onun parmaklarının sıcaklığı ve sildiği gözyaşının bıraktığı o hafif kuruluk hissi vardı.
Yol boyunca bir daha tek bir kelime dahi konuşmadık. Şehir geride kalırken, sahil yolunun karanlığı yerini bizim oturduğumuz sitenin yüksek güvenlikli nizamiye kapısına bıraktı. Güvenlik görevlisi Barış’ın arabasını tanıyıp bariyeri kaldırdı. Araba, blokların arasındaki iç yola girip benim oturduğum binanın önünde durdu. Motor çalışmaya devam ediyordu.
Kapı koluna uzandım. Fakat parmaklarım soğuk metale dokunduğu an, Barış elini vitesin yanındaki boşluktan uzatıp bileğimi yakaladı. Çok sıkmıyordu ama gitmeme de izin vermiyordu.
"Yarın sabah kaçta dersin?" diye sordu.
"Dokuzda," dedim, gözlerimi binanın giriş kapısındaki ışığa dikerek.
"Sekiz buçukta aşağıda ol. Kahvaltıyı yolda hallederiz."
Bileğimi yavaşça elinin içinden çektim. "Tamam," diye mırıldandım.
Arabadan indim. Kapıyı kapattığım an, o ağır parfüm kokusu ve boğucu hava geride kaldı. Ancak binanın merdivenlerini tırmanırken, sırtımda hâlâ o arabanın içindeki gözlerin ağırlığını taşıyordum. Anahtarı çıkarıp evin kapısını açtığımda, içeriden gelen televizyon sesi ve annemin mutfaktan yükselen yemek kokusu bana tamamen başka bir gezegene aitmişim gibi hissettirdi. Odamın kapısını kapatıp sırtımı ahşap yüzeye yasladığımda, karanlıkta tek başıma kaldım. Zihnimdeki o tek soru hâlâ yankılanıyordu: Kendi zindanımın bekçisi gerçekten Barış mıydı, yoksa o kapıyı her defasında arkamdan kilitleyen ben miydim?
Evin içindeki sesler zamanla çekildi. Annemin mutfaktaki son düzenlemeleri bitirip odasına geçmesiyle birlikte, koridordaki o soluk ışık da söndü ve daire tam anlamıyla derin bir gece karanlığına büründü. Odamın kapısı kapalıydı; sırtımı ahşap yüzeye dayamış bir halde, karanlığın ortasında dakikalarca kıpırdamadan durdum. Dışarıda, caddeden tek tük geçen araçların tekerlek sesleri ıslak asfalt üzerinde yankılanıyor, ardından yerini yeniden o katı, sağır edici sessizliğe bırakıyordu.
Çantamı omuzumdan çıkarıp sandalyenin üzerine bıraktım. Üzerimdeki kalın kazağın dokusu bile tenimde bir ağırlık, bir yük gibi hissediliyordu. Işığı açmadım. Pencereye doğru yavaş adımlarla yürüdüm ve tülü kenara çekip dışarıya, sokağa baktım. Sokak lambasının sarı ışığı altında, az önce Barış’ın beni bıraktığı o boş nokta duruyordu. Araba gitmişti ama onun orada bıraktığı gölge, kaldırımın üzerine zift gibi yapışmış gibiydi.
Cebimdeki telefon titredi. Ekrana bakmama bile gerek yoktu; mesajın kimden geldiğini ve içinde ne yazacağını ezbere biliyordum. Ekranın loş ışığı odanın tavanına vurdu:
“Yukarı çıktığını gördüm. Odandaki ışık yanmadı ama penceremden sokağa baktığını biliyorum. Çok düşünme, güzelim. Üzerini değiştir ve uyu. Sabah sekiz buçukta kapıdayım.”
Mesajı okurken göğsüme oturan o tanıdık darlık, ciğerlerimi tekrar sıkıştırdı. Beni görünmez bir gözle izliyor olması, evin içine kadar sızan o denetim hissi artık bir korkudan ziyade, ruhumu uyuşturan bir rutin haline gelmişti. Telefona hiçbir yanıt vermeden ekranı kapattım ve komodinin üzerine bıraktım.
Elbiselerimi yavaşça çıkarıp yatağın kenarına bıraktım. Banyoya geçip soğuk suyu açtım. Avuçlarıma doldurduğum buz gibi suyu yüzüme defalarca çarptım. Su taneleri şakaklarımdan süzülüp boynuma akarken, Barış’ın bugün yanağımdaki gözyaşını silen parmaklarının sıcaklığını tenimden kazımak istiyordum. Aynaya baktığımda, karanlıkta seçilen silüetim bana tamamen yabancı bir kadını işaret ediyordu. Gözlerimin altındaki mor halkalar, yorgun düşmüş bir ruhun dışarıya vuran ilk çığlıkları gibiydi. Bir zamanlar hayalleri olan, hukuk fakültesinin koridorlarında özgürce yürüyen o Esila neredeydi? Ne zaman Barış’ın çizdiği sınırlar benim tek gerçekliğim haline gelmişti?
Odaya dönüp yatağın içine girdim. Yorğanını çeneme kadar çektim ama odanın içindeki soğukluk dışarıdan değil, doğrudan kemiklerimden yayılıyor gibiydi. Gözlerimi tavana dikip saatlerce karanlığı seyrettim.
Zihnimde dünün, bugünün ve geçmişin sahneleri birbiri ardına dönüp duruyordu. Melisa’nın amfideki o acıyan, çaresiz bakışları; Barış’ın arabada "Biz birbirimize mahkûmuz" derkenki o sarsılmaz eminliği; kütüphanedeki o ağır sessizlik... Hepsi birleşip üzerime çöken devasa bir duvara dönüşüyordu.
İçimdeki bir ses, "Yarın sabah o arabaya binme," diye fısıldıyordu. "Telefonunu kapat, yürüyerek git, Melisa’nın yanına otur ve hiçbir şey olmamış gibi hayatına sahip çık." Fakat bu fikrin hemen ardından gelen o diğer ses —Barış’ın inşa ettiği ve zihnime kazıdığı o suçluluk duygusu— anında devreye giriyordu: "Eğer gitmezsen kapına gelecek. Eğer dinlemezsen o kavgalar günlerce sürecek, Melisa’yı suçlayacak, seni daha da sıkıştıracak."
Bu iki ses arasında mekik dokurken, gece yarısı saat üçü geçti. Yatakta sağa sola döndüm ama uyku bana tamamen haramdı. Bir ara elim tekrar telefona gitti. Melisa’ya bir mesaj yazmak istedim. “Yardım et,” yazmak geçti içimden. “Beni bu döngünün içinden çekip çıkar.” Ama mesajı yazıp yazıp sildim. Çünkü biliyordum ki Melisa ne yaparsa yapsın, sabah o kapının önüne indiğimde, Barış’ın o koyu gözleriyle karşılaştığım an yine kendi irademle o arabanın kapısını açacaktım.
Ben bu zindana zorla kapatılmamıştım. Ben bu zindanın anahtarını kendi ellerimle Barış’a teslim etmiş, ardımdan kapıyı kilitlemesini sessizce izlemiştim.
Sabahın ilk ışıkları pencerenin kenarından içeri sızmaya başladığında, gökyüzünün gri ve soluk rengi odanın karanlığını yavaşça dağıttı. Yatakta hiç uyumadan geçirdiğim o uzun gece, bedenimi daha da ağırlaştırmıştı. Yataktan kalktım, bacaklarım titriyordu. Dolaptan siyah giysilerimi çıkardım. Yine siyah, yine dikkat çekmeyen, onun gözlerini üzerimde gezdirmesine sebep olmayacak kadar sade şeyler...
Aynanın karşısına geçip saçlarımı topladım. Yüzümdeki o solgunluğu gizlemek için hiçbir şey yapmadım. Zaten Barış benim solgunluğumu severdi; çünkü o solgunluk benim ona ne kadar muhtaç olduğumun, dışarıdaki hayattan ne kadar koptuğumun en somut kanıtsıydı.
Çantamı alıp odadan çıktım. Evdekiler henüz uyanmamıştı. Kapıyı arkamdan sessizce kapatıp merdivenleri inmeye başladım. Her bir basamakta kalbim biraz daha hızlı çarpıyor, ciğerlerime dolan soğuk hava boğazımı yakıyordu.
Binanın dış kapısını açıp sokağa adım attığımda, saat tam sekiz otuzdu.
Siyah sedan araba, her zamanki gibi kaldırımın kenarında, motoru çalışır vaziyette bekliyordu. Egzozdan çıkan beyaz duman sabahın soğuk havasında dağılıyordu. Barış, şoför koltuğunda oturmuş, gözlerini binanın kapısına dikmişti. Beni gördüğü an kapısını açıp dışarı çıkmadı; sadece bakışlarıyla beni arabaya davet etti.
Adımlarım beni o kapıya doğru taşırken, içimdeki o son direnç kırıntısının da sabahın ayazında savrulup gittiğini hissettim. Yolcu koltuğunun kapısını açtım, içeri bindim ve kapıyı kapattım.
Arabanın içindeki o tanıdık koku, o ağır sıcaklık beni tekrar sarmaladı. Barış bana doğru dönüp yüzüme baktı. Yüzündeki o hafif, tatmin olmuş tebessüm, benim bir gece boyunca verdiğim o sessiz savaşın mağlubiyetini mühürler gibiydi.
"Günaydın, güzelim," dedi, sesi yumuşak ve pürüzsüzdü. "Çok bekletmedin."
Gaza bastı. Araba sokağın sonuna doğru ilerlerken, ben yine o aynı döngünün, aynı zindanın içinde yeni bir güne doğru sürüklendiğimi biliyordum. Arkama bakmadım.
Araba fakültenin ana kapısında durduğunda, sabahın erken saatlerine özgü o gri ve puslu hava kampüsün geniş bahçesine tamamen hakim olmuştu. Motorun sesi kesildiğinde kabindeki o klostrofobik sessizlik, sahil yolundaki yürüyüşümüzden çok daha ağır bir biçimde üzerimize çöktü. Barış, elini direksiyondan çekmeden başını bana doğru çevirdi. Bakışlarında bir gece önceki o gerginliğin yerini almış, her şeyi kontrol altında tutmanın getirdiği o soğuk ve sarsılmaz tatmin duygusu vardı.
"Akşam seni kaçta alayım?" diye sordu. Sesi bir teklif değil, doğal bir akışın tek ihtimali gibi çınladı.
"Beşte dersim bitiyor," dedim, sesimdeki bitkinliği gizlemeye lüzum görmeyerek. "Ama bugün Melisa ile ders notlarını toparlamamız gerekebilir. Ders çıkışı kütüphaneye—"
Sözümü bitirmeme fırsat vermeden elimi tuttu. Parmaklarının kavrayışı canımı yakmayacak kadar ölçülü ama itiraz etmemi engelleyecek kadar sıkıydı.
"Dün bu konuyu konuştuğumuzu sanıyordum, Esila," dedi, sesindeki o yumuşak ama keskin tonla. "Melisa’nın senin zihnini nasıl bulandırdığını, sana faydadan çok zarar getirdiğini tekrar tekrar anlatmama gerek var mı? Beşte dersin bittiğinde aşağıda olacaksın. Notları da kütüphaneden değil, gerekirse benim hazırladığım özetlerden çalışacaksın."
Gözlerinin içine baktım. O zifiri karanlıkta bir gedik açmanın, kendi irademe dair tek bir cümle geçirebilmenin imkânsızlığını bir kez daha gördüm. Göğsümün ortasındaki o taşlaşmış ağırlıkla başımı hafifçe salladım.
"Tamam," diye fısıldadım.
Arabadan inip fakülte binasının devasa merdivenlerini tırmanırken, attığım her adımda üzerimdeki o görünmez zincirlerin şakırtısını duyuyor gibiydim. Bahçedeki rüzgar yüzümü yakıyor, ama içimdeki o donmuşluğu çözmeye yetmiyordu. Amfinin ağır ahşap kapısını itip içeri girdiğimde, henüz az sayıda öğrencinin geldiği salonda derin bir uğultu vardı. En arka sıraya, duvar kenarındaki o tanıdık ve korunaklı köşeme doğru ilerledim.
Çantamı sıranın üzerine koyup oturduğumda, kapıdan Melisa girdi. Elinde iki karton bardak kahve vardı; adımları kararlı, yüzündeki ifade ise son derece ciddiydi. Amfinin basamaklarını hızla tırmanıp doğrudan benim bulunduğum sıraya geldi. Kahve bardaklarından birini önüme bırakıp yanıma oturdu.
"Günaydın," dedi. Sesi, aramızdaki o görünmez mesafeyi yırtmak istercesine net ve içtendi.
"Günaydın," dedim, gözlerimi kahve bardağındaki dumanlara dikerek. "Teşekkür ederim."
Melisa bir süre yüzümü süzdü. Gözlerimin altındaki morlukları, tenimdeki o solgunluğu ve omuzlarımdaki o çökmüşlüğü tek bir bakışta okuduğu belliydi. Derin bir nefes alıp sandalyesinde bana doğru döndü.
"Esila, ne kadar zamandır uyumuyorsun?" diye sordu doğrudan. Gizlemeden, dolandırmadan. "Ya da daha doğru soru şu: Ne kadar zamandır gerçekten nefes alıyorsun?"
"Çok yoğun bir hafta, Melisa. Dersler, sınavlar..."
"Bana yalan söyleme," diyerek sözümü kesti. Sesi sitem dolu değildi; aksine içinde derin bir acı ve şefkat barındırıyordu. "Konunun dersler olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz. Dün kütüphanedeki halini gördüm. O otoparkta o arabaya binerkenki sürüklenişini gördüm. Esila, sen yavaş yavaş yok oluyorsun. O adam senin etrafına öyle bir duvar ördü ki, içeriye ne bir dost girmesine izin veriyor ne de senin dışarıya bakmana. Buna daha ne kadar göz yumacaksın?"
Sözleri, içimde bastırmaya çalıştığım, üzerini kalın örtülerle kapattığım o yara bandını tek bir hamlede söküp attı. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Başımı çevirip amfinin diğer tarafındaki insanlara baktım; kimsenin bizi dinlemediğinden emin olmak istiyordum.
"Sanki benim elimdeymiş gibi konuşuyorsun," dedim, sesim titreyerek. "Mücadele etmediğimi mi sanıyorsun? 'Hayır' demediğimi mi sanıyorsun? Ama her 'hayır' dediğimde, her kendi yoluma gitmek istediğimde öyle bir fırtına kopuyor ki... Ben artık o kavgaların gürültüsünü taşıyamıyorum. Ben yoruldum, Melisa. O gelip üzerimi örttüğünde, en azından fırtına dışarıda kalıyor sanıyorum."
Melisa elini uzatıp titreyen elimi tuttu. Dokunuşu Barış’ınki gibi sahiplenici ya da baskıcı değil; tamamen özgür bırakıcı ve destekleyiciydi.
"O bir sığınak değil, Esila," dedi fısıltıyla, gözlerinden bir damla yaş süzülürken. "O senin kendi ellerinle inşa ettiğin bir zindan. Ve kapısında bekleyen gardiyanı da sen besliyorsun. Sana 'Barış’ı bir günde hayatından çıkar' demiyorum, ama en azından o zindanın anahtarını geri al. Bugün ders çıkışı benimle geliyorsun. Barış’a haber vermeden, o arabaya binmeden... Sadece iki saatliğine sahilde oturup deniz havası alacağız. Sadece sen ve ben. Kendi iradenle bir adım at."
Melisa’nın gözlerindeki o katı sevgi ve kararlılık, içimdeki o ölmüş sanılan direnç kırıntılarını uyandırdı. Bir yanda Barış’ın sahil yolunda kulağıma fısıldadığı "Herkes seni unuttuğunda burada sadece ben kalacağım" cümlesi, diğer yanda Melisa’nın beni özgürlüğüme çağıran bu uzanmış eli...
O an, tam o amfi sırasındaki loş ışığın altında anladım ki, savaş dışarıdaki dünyayla değil, tamamen kendi zihnimdeydi.
"Tamam," dedim, sesim kırılgandı ama içinde uzun zamandır ilk kez küçük bir kararlılık barındırıyordu. "Bugün seninle geleceğim."
Melisa yüzünde beliren o rahatlamış tebessümle elime daha sıkı sarıldı. Amfideki profesörün içeri girmesiyle birlikte ders başladı. Sayfaları çevirirken, hoca idare hukukunun maddelerini anlatırken zihnimdeki o ağır sis ilk kez hafifçe dağılıyor gibiydi.
Ancak gözlerim sıranın üzerindeki telefonun siyah ekranına takıldığında, o ekranın arkasında saat beşte beni bekleyecek olan o siyah sedan arabayı ve Barış’ın o koyu bakışlarını görünce göğsümdeki sıkışma yeniden belirdi. Bu tek bir adımın, yaklaşan büyük fırtınanın ilk kıvılcımı olduğunu biliyordum. Yine de o adımı atmak, bu zindanın duvarlarına ilk çatlağı kondurmak zorundaydım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…