12. bölüm / 11
İlkbahar-11- ÇAT KAPI
Bölümler 11Şu an: -11- ÇAT KAPI
- 1 GİRİŞ847 kelime
- 2 -1- ÜNİVERSİTE1.572 kelime
- 3 -2- HAYIRSIZ İSİM838 kelime
- 4 -3- SİNEMA3.281 kelime
- 5 -7- VAR MISIN, YOK MUSUN?2.318 kelime
- 6 -8- AJANDA1.277 kelime
- 7 -9- PARTİ2.833 kelime
- 8 -10- AY KIZI1.888 kelime
- 9 -11- ÇAT KAPI2.843 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 -12- KALBİN SIZISI1.253 kelime
- 11 -13- EVRAK908 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İYİ OKUMALARRR 🏀🥊
Hilal Kaya’nın anlamıyla
Gece yatarken sürekli kalkmıştım. Sanki bugün uyumak haramdı. Kendimi sürekli tekrar geri yatırdıkça yarım saat sonra ya da 1 saat sonra tekrar kalkar hâlde bulmuştum. Uyandığım zaman tekrar yatamadığım için bu gece epey zorlanmıştım.
Kalktığım gibi elimi yüzümü yıkadım. Odamı ferahlatmak için camı açtım. Buz gibi hava içeri sızmıştı. Soğuk havanın vücudumda gezindiğini hissettim. Üzerimde hâlen dünkü siyah elbise vardı. Gardırobumun kapağını açtım. Üzerime şimdilik sweat shirt aldım.
Yatağımın üzerindeki battaniyeyi düzgün şekilde sardım. Yastığımın üzerine bulaşmış makyajın çıkması için yastık kılıfını pamuklu yastığımdan ayırdım. Makina attıktan sonra makyajımı sildim. Alışkın olmadığım için dün silmek hiç aklıma gelmemişti.
Ve üzerimdeki her şeyden kurtuldum. Üzerimde t-shirt ve üstüne geçirdiğim sweat shirt’ üm vardı. Altına giydiğim kalın, gri eşofmanı bacaklarımdan geçirdim. Saçımı atkuyruğundan topuz yapmıştım. Saat henüz 05.34'tü.
ɤ
06.15 gibi evden çıktığımız gibi babaannemlere gelmiştik. Babaannemlere geldiğimiz noktada evin içinde dört köşe temizlik yapılıyordu. Allah'tan ev dağınık değildi. Sadece yalandan bir toz alma vardı. Birde süpürge.
Hâlen kabullenemediğim cenaze, babaannemin evinde olacaktı. O kadar az uyumuştuk ki mecalimiz yok gibiydi. Evin önüne kurulan sandalyeler vardı.
3 katlı bu evi erkek kadın olarak bölmüştük. Üst kat çatı katıydı. Hava almak için yukarı çıkan kişiler olursa diye kapısını açmıştım. Ya da sigara içmek isteyenler için en müsait olan tek yer burasıydı. Çatı katı hem kapalı alandı hem de açık olarak sıcaklığını ve soğukluğunu ayırt ediyordu.
2. kat babaannemlerin eviydi. Kadınlar orada toplanacaktı. 1. Kat ise Melek halam yaşıyordu. Kendisi hem bekâr hem de üniversite okuyordu. Bu sene sonu doktorluk belgesini alacaktı. Babaannem ve dedemin gideni geleni çok oluyordu. Bu nedenle, 1. Katta rahat çalışabilmesi için kendisine böyle bir ortam yapmıştı.
Erkekler 1. Katta toplanacaktı. Çatı katından inip, babaannemlerin evine girdim. Saatler sonra babaannemlerin evlerinin içinde bir sürü kişi vardı. Evin önünde ise bir sürü erkek vardı. İçeride bir süre oturduktan sonra içim daralmıştı. Duygularımı pek ağlayarak aktaramazdım. İçeri de olan fazla insanın olması odanın havasızlığından kurtulmak istemiştim.
Mutfağa geçip yengem ve teyzeme yardım etmeye koyuldum. “Kuzum sen keşke otursaydın içeride.” Demişti yengem. “Ben ağlayarak içimi dökenlerden değilim yenge. İçeride boş boş oturmak yerine size yardım ederim daha iyi. Hem bak bir sürü kişi var. İki kişi nasıl yetişeceksiniz hepsine. Boş ver beni sen.”
İçeride ise ağlayan kadınlar ve babaannemi sakinleştirmeye çalışan kişiler vardı. Mutfakta, baş sağlığına gelen kadınların getirdiği yemekler vardı.
Midem açtı. Aklım dolu. Aklımın doluluğu bana yetiyordu da artıyordu. Nefes alamıyordum. Bu soğuk havaya rağmen açtım pencereyi. Camdan bakındım bir süre. Hafif hafif çiseleyen kar taneleri. Bugüne inat çok güzel gözüküyordu. Bir kaç saniye sonra bir kaç tanıdık siluet gözlerimin önüne geldi.
Furkan'ı ve diğer çocukları gördüm. Hepsi gelmişti. Doğukan, Bulut ve yanlarından sıyrılarak gelen kızlar. Bizim kızlardı bunlar. Kızlar içeriye geliyordu. Kapıya geçip kızları ağırladım. “Başın sağ olsun bir tanem.” Hepsiyle sarılmıştım.
“Sağ ol. Geçsenize içeri.” Güliz oturmadan elinde tuttuğu montumu, gri hırkamı ve diğer elindeki poşeti bana uzatmıştı. “Bizde kalmış.” Montumu almıştım. “Bu ne?” Poşeti alırken sormuştum.
“Tarçın ve cevizli kek yaptım.”
“Sağ ol. Geçsene.” Güliz otururken, Elime aldığım montu babaannemlerin yatak odasına koydum. Mutfağa götürdüğüm borcamı tezgâhta bıraktım.
Dilimlemeye başlamak için elime bıçak almıştım ki arka cebimdeki telefon titreyince bıçağı bıraktım. Arka cebinden telefonu alarak aratan kişiyi cevapladım. “Efendim Caner.”
“Hilal. Bizim haylazı gönderir misin?”
“Tabi. Ya bir de Caner senden bir şey istesem.”
“Olur.” Caner’in onaylaması ile konuşmaya devam ettim. “Kaan ağabey şuan yolda geliyor. Biliyorsun. O gelince iş dağılımı yapsak. Hiç erkeklerle ben uğraşmayım.”
“Olması gerek bu zaten. Kaan gelsin konuşur hallederiz.”
“Tamam.” Telefonu kapatıp içeriye girdim. Yengemin yanında duran Cengiz’e, Caner’in onu aşağıda beklediğini söyledim. Yengemin oğlu olan Caner’le aynı yaşta sayılırdık. Pek ağabeyli konuşmazdım. Sadece Kaan’a ağabey derdim çünkü benden yaşça büyük olduğu için. Cengiz ise Caner’in kardeşiydi. Henüz anaokuluna gidiyordu. Keki kaldığım yerden kesmeye devam ettim. Yarım saatin sonunda Kaan ağabey, ben ve Caner çatıda buluşmuştuk.
“Ağabey, sen çatı katını hallet bence. Caner, giriş katını da sen hallet. Fazla kişi olmazsa birlikte yaparsınız, olur biter.” İkisi de beni onaylamıştı.
“Ağabey, sen gelirken plastik tabak alacağım demiştin.”
“Aldım aldım.” Başımı salladım. “Çünkü hani bugün ilk gün idare edilir ama çok fazla misafir var. Yıka koy zaman kaybı.”
Caner, “Yetmezse Cengiz’i göndertirim ben.”
“Ayıp be, çocuk küçük diye Cengiz’i kullanıyorsun.”
“Aman ne olacak?” gözlerimi devirdim. “Neyse. Ha, bu arada yemek lazım olunca arayın.” İkisi de “tamamdır,” demişti.
“Ben aşağı iniyorum.” Aşağı ineceğimin haberini verdikten sonra tam arkamı döneceğim vakit, Kaan ağabey kolumu tutup durdurdu.
“Hilal, mümkün olduğunca erkeklerin yanına gelme olur mu?” sesinde uyarıdan daha çok anlayış ve rica pırıltısı vardı. “O niye?”
Kolunu kurtarıp sormuştum. “Buse’yi rahatsız eden kişi burada. Sana da bulaşır. Beni bugün onunla muhatap etmeyin, ağabeyciğim. Zaten yeni askerden geldim. Cenaze varken onunla ilgilenmeyeyim. Buse’ye söyle, yukarı falan çıkmasın.”
Başımı salladım. “Tamam, ağabey.” Kaan ağabeyi anlıyordum. Kardeşini ve kardeşi gibi gördüğü herkesi korumaya çalışıyordu.
Bir çift yeşil gözlerle karşılaşacağımdan habersizce arkamı döndüm. Farklı bakıyordu. Tahminimce Kaan ağabey ile görmüştü. Umurumda olmadan yanından çekilip gitmeyi planlayarak yürümeye başladım.
Yanından geçerken “başın sağ olsun.” Demişti. “Dostlar sağ olsun” diye yanıt vererek yanından uzaklaştım. Elimdeki, az evvel yemek götürdüğüm boş tepsiyle birlikte aşağı ikinci kata indim. Saatler süren ağlayışlar ve yemek dağımı bitmiş, herkes evlerine dağılmıştı. Bende yorgunluktan bayılacaktım.
Cenaze namazında neden herkes koyu giyinirdi? Duygularını gizlemek için mi? Bilmiyorum. Hiç cenaze törenine yakından görmemiştim.
Bugün sunanın yüzüne bakarken biraz çekinmiştim. Yusuf, kalbimden ayrılmıştı. Babam, hayatımızdan…
Aynı durum değildi belki ama aynı derinlikte acıtmıştı…
Yorgunluktan, koltuğa uzanan bedenim daha fazla dayanamıyordu. Gözlerim usulca kapandı.
ɤ
Cenaze nedeniyle sadece iki gün üniversiteyi ekmiştim. Daha fazlasını yapamazdım. Derslerimden geri kalırsam benim için kötü olurdu. Sınavlarım çok yaklaşmıştı.
Sıramda kollarımı birleştirmiş şekilde başımı üzerine koymuştum. Ders başlayana kadar bluetooth’ lu kulaklığımdan şarkı dinliyordum.
Sesler duyuyordum. Bir çift yeşil gözlerle karşılaşacağımdan habersizce kapalı gözlerimi aralamıştım. O da benim gibi başını kollarının üzerine koymuştu. “İyi misin?”
“Evet. Niye sordun?” gözlerini kapatıp açtı. “Cenazeden dolayı sormuştum.”
“Derslerimi ekemezdim.”
“Anladım.” Sanki bir şey söyleyecekti ama çekinir gibi bir hali vardı.
“Beni yanlış anlama. Ama… Ama ağlamak istediğin zaman güçlü olmak zorunda değilsin. Ben her zaman buradayım. Yani ağlamak istersen benim yanımda ağlayabilirsin. Seni yargılamam.” Son iki cümlesini fısıldar şeklinde söylemişti.
Dedikleri hakkında burnumun kemiği sızlamıştı. “Teşekkür ederim.” Aynı fısıltı da karşılık verdim.
“Seni yargılamam. Çünkü bende dedemi kaybettiğim de güçlü olmaya çalıştım. Sonra daha kötü oldum. Çok iyi anımsıyorum; bir duvara yaslanmış dakikalarca ağlamıştım. O güne kadar dedemin hiç öleceğini düşünmemiştim. Bizden çokça dinç ve sağlıklıydı. Çat kapı ölüm kapısını çaldığında bile inanmamıştım. 1 saat öncesinde güle oynaya dede, torun sohbet etmiştik. Satranç oynamıştık. Dedem öldüğünden beridir, satranç hiç oynamadım. Dedem öldüğünde çocukluğumda ölmüştü. O yüzden seni yargılamak yerine anlarım, hilal.”
Anlattıklarıyla birlikte gözlerinden kayan yaşları sweat shirt’ üne gelmişti. Anlattıkları ile birlikte bende kendi durumuma ağladım.
Furkan’ın hissettiklerinin aynısını hissettim için ağladım… Babama ağladım…
Karşılıklı ağlaşıyorduk. Orman gözleri, denizle buluşmuş gibiydi.
“Teşekkür ederim. Furki”
“Önemli değil,” demişti. Kulaklığımda çalan şarkının ritmiyle gözlerimi kapadım. Yanımdan sesler geliyordu. Gözlerimi açmamıştım.
Ölüm ve doğuş…
Var olmak ve yok olmak…
Hayat sadece bu kelimeler arasında oluşan boşluk kadar kısaydı. Bazen dünyanın geçici bir yer olduğunu unutuyorduk.
Topraktan geldik, toprağa gidecektik…
“Partiye geldiğinde seninle konuşmam gereken mesele vardı,” gözlerimi araladım. Elinde tuttuğu günlüğümü bana uzattı. “Bunu sana verecektim.”
Hemen doğruldum. “Bende, parti de başka bir şey konuşacaksın zannetmiştim.”
“Ne gibi bir şey?” dudaklarımı bilmem der gibi büktüm. “Bilmem.” Elime aldım. “Kaç gündür bende bunu arıyordum. Nerde buldun sen bunu?” umarım okumamıştır.
“Güliz’le dersi ektiğin gün sıranın altında buldum. Şans eseri eşyalarımı almak için eğildiğim de gördüm.”
“Ya Furki. Gerçekten harikasın. Çok teşekkür ederim. Benim için çok önemliydi, bu. Kayboldu diye aklım çıkmıştı. Ders çıkışı ne istersen ısmarlıyorum.”
“Ne gerek var? Hem büyütülecek bir şey değil.”
“Olmaz olur mu? Bu benim için çok değerli. Bunun içinde çocukluğum saklı. Dersten sonra birlikte bir yerlere gidiyoruz. İtiraz istemiyorum.” Başını salladı.
“Tamamdır, kaptan.” Gülümsemesine karşılık gülümsedim. “Ama çok duramam. Babaannemlere gidip yardım etmem lazım. Durumları, biliyorsun.”
“Biliyorum.” Dersten önce çok kez günlüğüm için Furkan’a teşekkür etmiştim. Hiç sıkılmadan her defasında bana önemli olmadığını söyleyip durmuştu.
Ders çıkışı, söz verdiğimiz şekilde birlikte yemek yemeye gidiyorduk. “Lise hayatımda ne olduysa Yusuf yüzünden oluyordu. Şimdi de pek bir şey değişmedi. Yusuf sınıfta kaldığı için bende kaldım. Yaşın yanında kuru da yaş olur misali. Sonra tabi babamdan şamarı güzelce yedim.” Hafif kıkırdadım. Furkan’ın amacı, iki gündür gülmeyen yüzümün gülmesini sağlamaktı.
Ve bunu çok güzel yapıyordu. “Sen niye sınıfta kaldın? Sonra ne oldu?” konuşarak kebapçıya gidiyorduk.
“Ne olacak, Yusuf sınıfta kalacak diye bende dersleri pek umursamadım. Dedim yanacaksak beraber yanalım. Dersleri bilerek ektim. Yusuf yüzünden babam beni bir sene okuldan aldı.” Gözlerimi açabildiğim kadar açtım. “Şaka yapıyorsun?”
“Keşke şaka olsa,” deyip geldiğimiz restorana girdi. Üzüldüğümü belli eden sesimle, “çok üzüldüm ya” dedim. “Boş ver. Böylesi daha iyi oldu.”
Yüzüme doğru eğilip sanki bir sır verecek şekilde, “en azından akıllandım.”
Gülümsedim. “Of, Furkan. Âlemsin.” İstediğimiz yemekleri sipariş ettik. Ve bir masaya oturduk. “Sen şimdi benim lise anılarımı boş ver de, sen sporcu olduğun için yemene içmene dikkat etmen gerekmiyor mu?”
“Haklısın ama sporla ilgileniyoruz diye, bu güzelliklerden mahrum mu kalayım? Aç mı kalayım, ben Furki?” gülümsememe karşılık verdi.
“Haklısın. Bir şey diyemem,” dedi. “Hem ben antrenmanımı fazlasıyla yapıyorum. Günlük hayatta yeme içmemede dikkat ediyorum. Ve Güliz’in doğum günüsünden sonra ilk bugün kahvaltı yaptım. Yani o yüzden bugün yemek yemem gayet normal.”
“Yani bu demek oluyor ki, üzgünken yemeden içmeden eksiliyorsunuz hanımefendi?”
“Sayılır. O günlerde düşüncelerim o kadar yoğun oluyor ki aç olsam bile iştahım olmuyor.”
“Anladım.” İkimizin de söylediği kebaplar önümüze gelmişti. Ben kendisine âşık olduğum için pideli köfte söylemiştim. Furkan da aynısını söylemişti. İkimizde garsona teşekkür edip, yeme faslına geçmiştik.
Yani, sırf pideli köfte yemek için Bursa Uludağ üniversiteden çıkıp, 11 Eylül bulvarına gelmiştik. Ve ben buradan çıktığım gibi evime dönmelik ortalama 1 buçuk saatim vardı. Toplu taşıma bekleme sürecini ve evime gittikten sonra babaannemlere gitme sürecimi saymıyorum bile.
Aklımdakileri unutup yemeğime dikkat verdim. Adamlar, bu işi biliyor, be ağabeyciğim! Ağzımda dağılan o güzelim köfte ve pide var ya, of. Yemek değil şaheser!
“Senin lise anın yok mu?” Furkan’a cevap vermek için, ağzıma aldıklarımı hızlıca çiğnemeye çalışıyordum. “Sakin ol, ben beklerim.” Ağzımdakiyle birlikte gülümsedim.
Ağzımdakini bitirdim, “maalesef. Yani benim okul hayatım çok sakin geçti. Çok ergen ortamı vardı. Bana göre değildi. Boksör olunca da fazla kimse yanaşmıyordu.”
“Boks torbası gibi yumruklanmak istememişlerdir.” Kıkırdadım.
Kıkırdamalarımın arasında “Olabilir,” deyip ortadan ikiye böldüğüm köfteyi ağzıma attım. “Sen basketbola nasıl başladın?”
“Ben ortaokuldayken obezdim.” Duyduklarımla gözlerim büyüdü. Hemen atıldım. “Bende aynıydım. Biliyor musun? Ortaokulda herkes benimle dalga geçiyordu. Neredeyse 85’ten fazlaydım. Sonra hemen verdim.”
“Kilo veriyordum vermesine ama sonra tekrar alıyordum. Yeme alışkanlığım çok vardı. Dedemin vefatında 100 kiloydum. Hatta daha fazlaydım. Dedemin vefatından sonra daha çok yemeye başladım. Babam dedi, böyle olmaz. Diyetisyene gitmeye ve spora başladım. Kendime göre spor dalı araştırırken bütün spor dallarına neredeyse inceledim. En sonunda da basketbola karar verdim. Öyle devam ettim.”
İçeceğimden bir yudum aldım. “Güzel hikâye” dedim.
“Sen spora nasıl başladın?” Bana yönlendirdiği sorunun kökünü düşündüm. Düşünürken de ağzımdaki lokmayı yutkundum.
Elim bir anda kolyeme gitti. Boks eldivenli kolyem… “ilk öncelikle boksa başlamak istemem pek kolay karşılanmadı. Babam başka bir dal seçmem için çok uğraştı. Çok dil dökmüştü.” Ani bir duraksama yaşadım. Babam… Aklıma babamın vefat ettiği gelmişti. Ellimde duran bıçak ve çatal durdu.
Gözlerim, yemeğim de sabit kaldı. Gözlerimin önüne babamın vefat edişini öğrendiğim anlar film şeridi gibi kayıp gitti.
Mağlûpla süzüldü yaşlarım. Tuza bulanmış dudaklarımdan, süzüldü sözcüklerim... “Hâlâ kabullenemiyorum... Hâlen babamın gidişini kabullenemiyorum Furkan. Babamın vefat etmiş olmasını bazen unutuyorum. Mesela şuan olduğu gibi... Unutmaya çalışıyorum. Olmuyor, olmuyor Furkan. Ne yaparsam yapayım, olmuyor.”
Aldığım solukları sesli şekilde verdim. “Babanı hatırlatmak istememiştim. Özür dilerim, hilal.” Demişti. Peçetelikten aldığı peçeteyi bana uzattı. Elinden alarak gözlerimi sildim.
“Senin suçun yok ki. Ben hatırladım.” Gözlerimde kalan yaşları sildim. Hiçbir şey yokmuş gibi gülümsedim. Canım sıkkın olabilirdi. Ama başkasının canını sıkamazdım.
Gülümseyerek sözcüklerime devam ettim. “Ee nerede kalmıştık?” Heyecanlı heyecanlı anlatmaya koyuldum. “Lakin boksun beni çeken bir mıknatısı vardı. Sana nasıl anlatayım? Ne kadar ondan uzaklaşırsam, bir o kadar daha fazla hayatıma dâhil oluyordu. Çok tuhaf bir durum, farkındayım. Ama kendimi boksa bütünleşmiş hissediyorum.”
Yayık ayranımdan bir yudum alarak sözlerime devam ettim. “Hayatım, tamamen boksa adapte etmiştim. Bazı zamanlar kurtarıcım olurken bazı zamanlar ise sığındığım tek yer”
“Ödüllerin var mı?” heyecanla kafamı salladım. “Var. 7 taneler.”
“Ne güzel” diye, cevap verdi. Yüzündeki hoşnutsuz ifadesiyle birlikte “Hilal,” demişti. “Efendim. Bir sorun mu var?” dedim. “Aslında, var. Ayran içerken dudağında kaldı. Ben bu konularda biraz pimpirikliyimdir de.”
“Anladım da şey-” Sözümü kesmişti.
“Yani kendimde rahatsız olduğum bir görüntüyü başkasının yaşamasını sevmem. Beni yanlış anlama.” Furkan kendisini açıklamak için soluksuz konuşmuştu.
Kendimi ifade etmek için konuşurken “ben-” Furkan tekrar sözümü kesmişti. “Yanlış anlaşılmak istemem-” Bu sefer Furkan’ın sözünü kesen ben olmuştum. “Furkan, biraz sakin olur musun? Öncelikle biraz soluk al. Ortada yanlış anlaşılacak bir durum yok. Bende senin gibi sevmem o şeyler.”
“Özür dilerim ya. Kaptırdım kendimi.”
“Hiç önemli değil. Ne tarafta olduğunu söyler misin?”
“Sol dudağının bir tık üstünde.”
Peçetelikten aldığım peçeteyi elime aldım ve dudağıma dokundum. “Oldu mu?” diye sordum. “Olmadı.” Tekrar sildim. “Şimdi?”
“Yine olmadı.” Omuzlarım aşağı düştü. “O zaman dur, çantamda ayna olacaktı. Oradan bakarak silmeye çalışayım.” Yanımdaki sandalyenin üzerinde olan çantamın küçük iç cebinin içinde aynamı ararken yüzüme başka bir el dokundu. Gözlerimi bir kaç kez kırpıştırdım. Furkan’a bakmaya koyuldum.
“Tamamdır. Aynaya gerek kalmadan halloldu.” Yutkundum. Şaşkınlıkla dolu bedenimden bir tek, “teşekkür ederim” cümlesi çıkmıştı.
“Rica ederim.” Ellerini dudağımın çevresinden çekmeden önce bir kez baktı. Ve geri çekildi. Sakin tavırlarıyla yemeğini yemeye devam etti. Bedenimi dikleştirdim. Yemeğime dikkat kesildim.
Sessiz dakikaların ardından yemeklerimizin yerini tatlılar almıştı. Önümde duran iki adet süt helvası ve biri şekerli diğeri sade olacak şekilde Türk kahveleri vardı. Bu ikiliye bayılıyordum.
Şekerli Türk kahvemden bir yudum daha aldım. Etrafı incelemeye başladım. Geldiğimizden beridir Furkan’la sohbet etmek dışında hiç etrafa bakınmamıştım. Buraya bir kez daha gelmiştim. O zaman da çok hoşuma gitmişti. Işıklandırması, konumu, dekorasyon ve samimi ortamı çok hoştu. Özenle seçilmiş masalarda oturan insanlara ilişti gözlerim.
Furkan’ın telefonda olan gözleri bana yönlenmişti. “Haftaya vize sınavları başlıyor” demişti, Furkan. Başımı Furkan’a taraf döndürdüm. “Evet. Umarım geçeriz.”
“Ben geçerim. Çok çalıştım. Ama belli olmaz” dudaklarımı birbirine birleştirip, başımı salladım. “Bende de aynı durum.” Mimarlık bölümü zordu. Evet. Hatta daha çok zordu. Ama zorlukları severdim. Kolay olan şeyleri yapamazken zorlukları teker teker geçmek daha zevk vericiydi.
Aklıma gelenle yüz ifadem değişti. “Ya, Furkan. Aklıma ne geldi. Partide verdiğin sweat shirt hâlâ bende duruyor. Unuttum vermeyi sana.” Benim unutkanlığımı hiç umursamaz tavırla, “senin olsun.” Demişti.
“Yok, öyle şey olmaz.”
“Olur. Senin olsun.” Hoşnutsuz dolu sesimle, “saçmalama ya. Yarın getireceğim.” Hafifçe kaldırdığı omuzlarını yukarı kaldırıp indirdi. “Almam ki.”
“Kendi sweat ’in. Sana hediye ediyorum.” Anlayış dolu sesimle, “Anlıyorum. Çok kibarsın ama olmaz. Alamam.”
“Niye,” diye sormuştu. “Senin çünkü.” Diye cevap verdim. “Artık senin oldu. Hatıra diye saklarsın. Ciddiyim.”
“Emin misin? Sen sweat ’lerini çok seversin. Sonra istersin falan vermem söyleyeyim.”
“Eminim. Ayrıca sweat ’ten çok ben de başa ne var?” Dudak büzdüm. “Peki, sen kaşındın.” Aklıma gelen soruyla Furkan’a yönlendim. Sessizlik oluşmasını istemdim. “Partide, Güliz’e ne hediye almıştın sen?”
“O cimcime ’ye bir de hediye mi alacaktım?” Şaşkın yüz ifademle, “aşk olsun.” Gülüp, ağzının içinde bir şeyler gevelemişti. Ama anlamamıştım. Umursamadan, “çok kötü ağabeysin.”
“Beşiktaş forması almıştım.” Ay, pes artık, Furkan. Kıza ala ala Beşiktaş forması mı aldın, gerçekten? Daha iyisini bulamadın mı ya?”
Söylediklerimle kaşları hafif havalanıp indi. “Teessüf ederim, hilal. Beşiktaş’tan daha iyisi olmadığı için onu aldım zaten.” Gülümsedim.
“Şaka gibisin ya. Hayranım Beşiktaş'a olan zaafına gerçekten. Bu işe Güliz, ne dedi peki?”
“Ne diyecek, güle oynaya aldı hediyeyi.”
“Nasıl ya? Hiç mi itiraz etmedi?”
“Hayır. Çünkü değer verdiğim insana, bir başka değerli bir şeyi ona hediye etmiştim. Senin dediklerinin aksine hoşuna gitti. Çünkü Güliz’de Beşiktaşlı ve birlikte maçlara gidiyoruz. Sürekli şikâyet ediyordu. Formam yok. Almam lazım diye. Hanımefendi, makyaja para ayırdığı kadar formaya ayırmadığı için. Bende böyle bir jest yaptım.”
“Anladım. Senin anlattıklarından yola çıkarsak doğru hediye olmuş. Benimki de incilerle örülmüş çantaydı.” Son cümlemi birlikte söylemiştik. “Gördüm çok güzeldi.”
“Teşekkürler, ben tasarladım.” Kollarını masaya dayamıştı ve ellerini birbirlerini birleştirmişti. Yaptığı bu hareket, bana doğru yakınlığını koruyordu. “O zaman daha da güzelmiş.” Gülümsedim.
“Sağ ol.” Utandığımı varsayıp, masaya göz gezdirdim. “Tatlılarımız bitmiş kalkalım mı?”
“Olur.” Eşyalarımızı toplayıp kasanın önüne geçtik. Söz vermiş olduğum için ben ödeyecektim. Furkan'ın, “bir dahaki sefere artık sen ödersin” deyip, kartını uzattığı sırada kolunu tutup geriye çektim. “Ben söz verdim. Ben ödeyeceğim,” dedim. Hemencik Furkan’ı geriye atıp kasiyerin önündeki cihaza kartımı okuttum. “Hilal, ne yapıyorsun?”
“Ödüyorum.” Kulağıma eğilip, “çok kabarık gelmişti.” Umursamaz tavrımı sergileyerek, “yani ne olmuş?”
“Bir dahaki sefere ben telafi edeceğim.” Perçemimi geriye itekledim.
“Hızlı olursan, ödersin.” Dedim ve kasiyere ‘teşekkür’ edip çıkışa ilerledim. Furkan, arkamdan geliyordu. “Ne demek hızlı olursan, ödersin ya? Bir dahaki sefere bu kolumu çekme hakkını kullanamayacaksın küçük hanım. Ve bir dahaki sefere bu küçük hamleleri yapamayacaksın.”
“Çok biliyorsun,” şımarık edasıyla söylemiştim. “Evet. Çok biliyorum.” Gözlerim duyduklarımla tekrar Furkan'ı buldu. “Bir de kabul ediyorsun.”
“Evet, kabul ediyorum. Çünkü az önce yediğim yemekte Dünya’nın en güzeliyle birlikteydim.” Yutkundum. Unuttuğum ve aklıma gelen bilgiyi tekrar kendime hatırlattım. Furkan'ın beni sevdiğini bilmek içinde tuhaf bir uçurum yaşatıyordu.
“Sende öyleydin.” Deyip, geçiştirmeye çalıştım. Çünkü şuan çok pis utanıyordum. Metro ve otobüse yolculuğumuz başlayacağı için birbirinizden ayrılmak durumunda kalmıştık.
&
BÖLÜM SONU DEĞERLENDİRME KÖŞESİ
NASIL BULDUNUZ BÖLÜMÜ AŞKLARIM?
EN SEVDİĞİNİZ KARAKTER?
EN HOŞUNUZA GİDEN SAHNE?
FURKAN HAKKİNDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?
İLERKİ BÖLÜMDE GÖRÜŞÜRÜZ!!!
Bölüm etkileşimi
