Bölümler 12Şu an: 7. Bölüm
- 1 Ön söz262 kelime
- 2 1. Bölüm1.499 kelime
- 3 2. Bölüm1.670 kelime
- 4 3. Bölüm1.367 kelime
- 5 4. Bölüm1.744 kelime
- 6 5. Bölüm1.179 kelime
- 7 6. Bölüm1.340 kelime
- 8 7. Bölüm1.294 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 8. Bölüm710 kelime
- 10 9. Bölüm2.653 kelime
- 11 10. Bölüm4.024 kelime
- 12 11. Bölüm2.489 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Asansörden çıkıp terasa doğru yürüdük; haklıydı, konuşabilirdik. "Tamam, konuşalım. Sabah işte yok, rahat rahat konuşalım," diyerek terasa çıktık. Bu saatte pek kimse yoktu. Zaten boş masalara göz atarken, "Oha, başka bir şey istesen olur mu?" sesiyle Lara'ya baktım. Bir yere odaklanmıştı. Kafamı çevirdiğimde yok artık.
O buradaydı, oha! Resmen Lara ile bakıştık. "Arka masasına oturalım" mükemmel fikirleri ile hiç yardımcı olmuyor. "Saçmalama, en uzak yere oturalım, hatta gidelim, sonra otururuz." Geri içeri dönerken beni tuttu. "Saçmalama, o da bizi görmüş olabilir. Sakin ol, görmemiş gibi davran, birkaç masa önüne oturacağız." "Evet, haklısın, sakin olmalıyım. Oturacağım, çay içeceğim, gideceğim. Kahretsin, niye bu kadar heyecanlandım ki? O kim be, o heyecanlansın, bana ne?" dedim ve iki masa önüne oturduk. Kafamı dışarı çevirdim. "Hoş geldiniz, buyurun, ne alırsınız?" diyen garsonun sesi ile dönüp "İki papatya çayı" istedik.
Biraz oturdukça rahatladım, Lara sohbet ettikçe iyice rahatladım. Neredeyse bir demlik çayı bitirmiştik ve biraz sersemledik; uykumuz da vardı tabii. "Zümra, ben ne yapacağım, ne zaman aşkımı bulacağım? Tamam, koca meraklısı değilim, bulamazsam da neyse ama işte bazen insan hiç tatmadığı duyguları özlüyor, kıskanıyor. Hasetlik değil, bak valla herkes çok mutlu olsun, hiçbirinde gözüm yok ama bazen böyle çalışırken bir mesaj gelse, diyorum, halimi hatırımı sorsa, arada bir aniden çiçek gelse ya da çikolata, fark etmez; ya da sürpriz diye kendisi gelse diye düşünüyorum. Sonra diyorum ki, aman kızım, çiçeğini çikolatanı kendin alırsın, elin adamına mı kaldı, bir de ayıcık alırsın, oh ama sonra..."
Lara sustu, düşüncelere daldı; kelimeler diline yığıldı ama ağzından çıkamadı. "Sonra anlıyorsun, asıl istediğin düşünülmek, seni düşünen birinin olduğunu bilmek istemek," dediğimde kafasını kaldırdı, bana baktı, onaylar şekilde başını salladı ve tatlı tatlı güldü. "Aman neyse, seninki arka masada hiç baktı mı? Seni görür, anca bakar diye yüzün dönük oturttum. Ben sırtımı döndüm ama sen de hiç bakıyor falan demiyorsun," dedi. "Çünkü bakmıyor," dedim. Zaten az çok sesi geliyordu; baya derin konular konuşuyordu, sanırım önünde biri oturuyordu, arkadaşı falan herhalde.
"Zümra, ben odaya çıkıyorum, yoksa burada uyuyacağım." Gözleri iyice kısılmıştı; bu haline gülümsemeden edemedim. "Tamam, gel çıkalım." Tam kalkıyordum ki, "Yok, sen otur," dedi. Kendisi kalktı. "Sen biraz daha otur, az sonra gelirsin, iyice nefes al, tamam mı?" Yine kafasında ne kurdu acaba? "Senin o uykulu kafanda ne var acaba?" dediğimde gülümsedi, işaret parmağını dudağına götürüp "Şşhh" yaptı. "Söz ver, sadece beş dakika oturacaksın," dedi ve gitti. Niye lafını dinliyorum, bilmiyorum ama oturuyorum işte. Daha bir dakika olmadı. O niye burada acaba? Bu otelde mi kalıyor? Kalsa görürdüm ama yok, nereden göreceğim? O beni gördü mü ki? Adını da bilmiyorum. Bir dakika oldu, konuşma sesi kesildi. Bakmamam lazım, izliyormuş gibi olurum. Göz ucuyla baksam, hayır, olmaz.
Olmazdı, değil mi? Gözetliyor gibi, ayıp ne de olsa. Aman, ne olacak? İnsanlar birbirine dik dik bakıyor; göz ucuyla bakacağım, evet, göz ucuyla. Azıcık, saniyelik bile değil yani. Kafamı kaldırdım, diğer tarafa dışarı bakacakmışım gibi çevirirken göz göze geldik. Bana bakıyor; çevir kafanı, çevir! Olmuyor, niye olmuyor? Saniyelik bile değil di hani, üç dakikadır oldu. Gözleri buradan bile sapsarı parlıyor, bal gibiydi. Sabah konuşurken şimdi de çok güzel ama farklı. Yakından bakmak istedim o an.
Mirza Dağdeviren :
"Ayy, yazık, iyice delirdin sen, Mirza." Göktuğ'un laflarıyla irkildim; gülümseyerek oturduğumu o an fark ettim. "Ne diyorsun, Göktuğ? Saçmalama!" Kafasını aşağı yukarı salladı. "İnkar zor bir evre ama atlatacaksın, kardeşim. Ben sana inanıyorum." Sağ tarafımdaki sehpanın üstündeki kalemi alıp Göktuğ'a fırlattım. Konağa gelmiştik, ailem tarafından karşılandıktan sonra odaya çıktım. Göktuğ da tabii peşimden geldi. Odanın oturma alanına geçtim, sallanan koltuğa oturdum; o da karşımda çalışma masasına oturdu. Üç saattir odadayım ve aynı şeyi düşünüp duruyorum: Zümra'yı, evet, galiba Göktuğ haklı, delirdim.
"Bana niye bir şeyler fırlatıyorsun? Kendine fırlat! Akşam toplantı var, çalışman gerekiyor. Sen ne yapıyorsun?" Haklı olabilirdi ama şu an çalışmak istemiyorum, onu tekrar görmek istiyorum. "Göktuğ, toplantı mekanını otele aldırır mısın?" Göktuğ avuç içiyle alnına vurdu. "Bak, tamam, anlıyorum, aşık oldun, bunu direkt anladık zaten ama kız kim, neyin nesi, kimin fesi, bilmeden, araştırmadan tekrar görme umuduyla otele gidemeyiz." Kafamı salladım. "Tamam, toplantıyı otele aldır, bir de araştır bakalım Zümra Ersoy kimmiş."
(...)
Otele geldik, terasa çıktım ve masaya oturdum. Göktuğ ile konuşma sonrası o odadan çıktı; ben de kendimi işe vermeye çalıştım. Sonrasında hazırlanıp otele geldik. Zümra'yı hiçbir yerde görmedim, acaba gitti mi diye düşündüm. Dayanamayıp Göktuğ'dan resepsiyona sormasını istedim. İlk bilgileri vermeseler de, kimin sordurduğunu öğrenince söylediler; sabah otelden çıktığı ve henüz gelmediği bilgisini aldık. ZÜE Holding'e gittiğini biliyorum, başka bir şey bilmiyorum. Göktuğ'a, eğer Zümra gelirse bana mesaj atmasını söyledim. Toplantıya başladık ve bitti. Biraz daha beklemek istedim ama gelmedi. "Biraz daha bekleyelim," dedim. Bekledik, gece yarısı oldu ama gelmedi.
"Herkes evlenmeni bekliyor. Bir de Zümra'yı duyarlarsa, kızı bırakmazlar, biliyorsun değil mi? Maalesef bir de bu vardı. Evlen diye baskı yapmıyorlardı ama yaşım geldi; hatta onlara göre geçiyordu. Ben de istediğim, sevdiğim, aşık olduğum biri olsun istiyordum. Böyle zaman geçti gitti ama adının bile Zümra olduğundan emin olmadığımız, hatta soyadı da Ersoy olan biri biraz riskli. Bunu ilk bizim araştırmamız lazım. Laf lafı açtı, bayağı konuştuk. O sırada birileri geldi gitti. Sonra Göktuğ, "Kalkalım artık. Kız belki başka yerde kalacak ya da işi uzadı, onu bekleyemeyiz daha fazla," dedi. Ama beklemek istiyordum. Kafamı çevirip son kez etrafıma baktığımda durdum orada."
Dondum resmen. Göktuğ halimi anladı ki arkasına baktı, geri önüne döndü. "Oha, siz birbirinizi çekiyor musunuz? Doğruyu söyle!" O sırada o da bana baktı, baktı, baktı; hafif kafasını salladı, selam verir gibi minik bir tebessüm bahşetti ve kafasını çevirdi. "Göktuğ," dediğimde bana baktı; bir tepki bekliyordu, gözlerimi zorla Zümra'dan çektim. "Git buradan," dedim. Göktuğ'un gözleri kocaman açıldı. "Ne, beni kovuyor musun?" dedi. Kafamı salladım. "Evet, hadi defol!" Şok içinde ayaklandı. "Tamam, gidiyorum ama peşimden ağlayarak gelme," dedi. Gitti, biraz durdum ve ayaklandım.
Zümra Ersoy:
Artık bu bakışmanın bitmesi gerekiyor. Ne yapacağım, direkt kafamı çeviremem. Hafif selam verir gibi salladım kafamı , biraz tebessüm ettim ve döndüm. Biraz sonra arkadaşı kalktı, gitti. Durdu, durdu, beş dakika doldu. Ayağa kalktı, masanın yanına geldi. "İzninizle oturabilir miyim?" Ne diyeceğim, aşağı mı atlasam? Saçmalama! "Tabii, buyurun." Çok mu buyurgan oldu? Ay boyu iki metre var herhalde.
Karşıma oturdu, bir süre bakıştık. "Bir şey söyle, be adam," dedim içimden , "Ben Mirza Dağdeviren," ve elini uzattı. Mirza, ismi güzelmiş; ben de elimi uzattım ve elini tuttum. "Zümra E-" ne diyecektim, tanıyor mudur bizimkileri, nereden tanıyacak ki? Ah, laf yarım kaldı, mal gibi mi gözüktüm? Gözleri hafif kısıldı, kuşkulandı sanırım. "Zümra," dedi, sorar gibi. Ah, çok kibar bir şekilde söyledi ama beklenti içindeydi de. "Zümra, Zümra Ersoy," dedim. Bakışları bir donuklaştı gibi ama bana da öyle gelmiş olabilir. Elini çekti, yüzünde hafif bir gülümseme ile "Tanıştığıma memnun oldum," dedi. Aynı gülümseme benim de yüzümde oluştu. "Ben de memnun oldum."
"Bugün sabah yolu gösterdiğiniz için teşekkür ederim," diyerek teşekkürümü ettim. "Rica ederim, ZÜE Holding'te mi çalışıyorsunuz?" diye sordu; sorguya çeker gibi değil, merak ediyor gibiydi. "Evet, orada çalışıyorum; buradaki işleri kontrol etmek için geldim," dedim. Gözlerine bir huzursuzluk çöktü. "Yani kısa süreliğine geldiniz," dedi. Bunun cevabı bende de yok ki. "Evet, yarın başka bir şehre gideceğim," dediğimde hüzünlendi mi, bana mı öyle geldi, bilemiyorum. "Siz buralarda mısınız?" Onun hakkında bir şeyler bilmek istiyorum.
Kafasını salladı. "Çoğunlukla buralardayım, hatta hep buradayım." Biraz şaşırmıştım. "Nasıl yani, burada mı yaşıyorsunuz? Urfalı mısınız?" dediğimde gülümsedi. "Evet, Urfalıyım ve burada yaşıyorum." Gülümsemesine ben de tebessüm ettim. Umarım onu sorularımla daraltmıyorumdur. "Siz nerelisiniz, nerede yaşıyorsunuz?" diye alaycı bir şekilde sordu. Gözlerim hafif kısıldı. "Hey, çok ayıp, benimle alay edemezsiniz," dediğimde gülümsedi. "Tamam, tamam, alay etmiyorum, sadece merak ediyorum, sizi tanımak istiyorum." Ben de ona gülümsedim; sanırım konuşmanın başından beri gülümsüyorum.
"Ben Mardinliyim ama İstanbul'da yaşıyorum. Buraya iş için geldim, halledip gideceğim." Hafif kafasını salladı, sonra gözlerime derin derin baktı. "Bu sohbete sabaha kadar devam etmek istesemde sizi daha fazla tutmayayım size iyi akşamlar diliyorum, görüşmek dileğiyle," dedi ve ayaklandı. Ben de ayağa kalktım. "Görüşürüz," dediğimde arkasını döndü, gülümsüyordu. "Lütfen görüşelim."
Bölüm etkileşimi
