4. bölüm · İlk bakış

3. Bölüm

Birhikayem Var

Karanlıkta bazı boğuk sesler duyuyordum, ne oluyor? Sesler netleşmeye başladı. "Hadi, hadi uyanacak," dedi biri; sesi çok tanıdık geldi. "Amaç o zaten," ne oluyordu? "Kıyamam, her şeyden habersiz, nasıl da güzel uyuyor." Tam gözümü açacakken suratımda bir ürperti hissettim. Soğuk bir sıvı üzerine döküldü ve bir anda gözlerimi açıp yataktan fırladım. Gülüşme sesleri geliyordu; ağabeylerim karşımda, kapıya daha yakın, kaçmaya hazır halde bekliyorlardı. "YAĞAAAA AĞABEYYY!"

Evet, üstüme su dökmüşlerdi. Asla bıkmadıkları bu aptal şaka sinirlerimi bozuyordu. Kaçıyorlardı ki peşlerine düştüm. Alt kata indiklerinde, peşlerinden inip elimdeki yastığı kafalarına atmaya çalıştım ve hâlâ gülüyorlardı. "Çok komik ya!" Salona gidip kırlentleri alıp kafalarına fırlattım. Salondaki kapıdan bahçeye kaçmışlardı. Bu iş burada bitmez! "Sizi çok kötü yapacağım, varya gülmesenize ya!" Asrın ağabeyim havuzun oradaydı. Fırsat bu; koşarak gidip onu havuza ittim ve düştü. Bingo, sıra büyük ağabeyde!

Pamir ağabeyim, havuzdan uzakta eve kaçmayı düşünüyor gibiydi. O sırada Asrın ağabeyim sızlanmaya başladı: “İnsan ağabeyini suya atar mı? Çok ayıp! Biz sana böyle mi öğrettik?” O konuşurken biz Pamir ağabeyimle bakışıyorduk. “Bak canım kardeşim, anlaşabiliriz. Hem suyu ben dökmedim, o döktü. Bırak beni gideyim,” diyen ağabeyim çok tatlı dursa da asla izin vermezdim. “Hem ben sana kahvaltı hazırladım, gel biz kahvaltı yapalım,” diye ara yol bulmaya çalışıyordu. O sırada Asrın ağabeyim tabii ki duramadı: “Bir sen mi hazırladın o kahvaltıyı? Ben de yardım ettim,” diyerek havuzdan çıkmaya çalışıyordu.

İnanmış gibi yapıp, “Yaa ağabey, gerçekten mi? Bana kahvaltı mı hazırladınız?” diye gülümseyip kafamı hafif sola yatırdım. O da gülümseyip, “Tabii ki, benim bir tanem. Hadi gel, bak neler hazırladım sana,” diyerek yanıma gelmişti ki, direkt kollarından yakaladım. Suratıma pes etmiş gibi baktı, yapma dercesine kafasını hafif sağa yatırdı ama yapacaktım ve onu havuza ittim.

Asrın ağabeyim havuzdan çıkıp yanıma doğru geliyordu. “Heh, aferin! Böyle öğrettik; tek ağabey olmaz, birine bir şey yapıyorsan diğerine de yapacaksın.” Pamir ağabeyim de havuzdan çıkmıştı ki, arkamı dönüp hızlıca eve yürüdüm. Beni de havuza atmalarını istemezdim. O sırada verandadaki kahvaltı gözüme çarptı. Yaa, gerçekten hazırlamışlar! Hemen odama çıkıp hazırlanmaya başladım.

Bugün ağabeylerinin nazlı kardeşi olma kombini yaptım. Aslında etek giyecektim ama istediğim hiçbir şey olmadı ve hiç kıyafetim yok diye biraz sızlandıktan sonra beyaz, üstünde yeşil çiçekler olan dizüstü elbisemde karar kıldım. Yeşil rengi seviyorum; ayrıca gözlerimi ön plana çıkarıyor. Siyah saçlarımı açıp uçlarına hafif maşa yaptım, beyaz bandana taktım, takılar ve gözlükle bitirdim. Artık kahvaltıya hazırım.

Ağabeylerim çoktan üstlerini değiştirmişlerdi ve hazır bir şekilde beni bekliyorlardı. Aslında beni çok kolay bir şekilde tutup havuza atabilirlerdi ya da karşı gelip hiç düşmeyebilirlerdi; ama onlar beni kırmaktansa buna izin vermişlerdi. Yanlarına gittiğimde güne yeniden başlarcasına “Günaydınnn!” diyerek girişimde bulundum, yanaklarına öpücükler kondurdum ve yerime geçtim. Aynı anda iki ıslık sesi duydum ve övgüler başlamıştı. “Ne kadar güzel olmuşsun, bir tanem,” diyen Pamir ağabeyimden sonra Asrın ağabeyim başladı: “Çok güzel olmuşsun, canım kardeşim.” Onlara gülümseyip “Teşekkür ederim” dedim ve biraz utansam da hiç oralı olmadım.

Kahvaltı bittikten sonra Pamir ağabeyim, “Bugün işin var mı?” diye sormuştu. O da kısıtlı zamanda vakit geçirmek istiyordu. “Hayır, bugün işim yok,” dedim. Lara mesajıma sabah cevap vermişti; onaylayıp işleri erteleyeceğini söyledi. Asrın ağabeyim, “O zaman bugün ne yapalım?” dediğinde gülümseyerek ikisine de birer bakış attım ve onlar beni anladı ama hayır diyemediler.

(…)

AVM'deydik, her mağazaya girip çıkıyorduk. Hallerinden pek memnun olmasalar da, ne istersem alıyorlar, poşetleri taşıyorlar ve en önemlisi, sıkıldık ya da yeter gibi sözlerden ziyade dolaşıp kıyafetlerime yorumlar yapıp benimle ilgileniyorlardı. Bu çok güzeldi, değerliydi benim için. O sırada beyaz bir etek gördüm; güzeldi ama zaten iki tane beyaz eteğim vardı. Az önceki mağazadan da bir tane almıştım. Dördüncü beyaz eteğe ihtiyacım yoktu artık. Gidebilirdik, yeterince dolanmıştım, fazla fazla kıyafet almıştım. Ağabeylerime dönüp...

“Hadi gidelim artık, ayaklarım ağrıdı,” diye sızlandım. “Acıktım, ayrıca siz acıkmadınız mı, ayy?” Ayağımın yerden kesilmesiyle lafım yarım kalmıştı. Pamir ağabeyim poşetleri Asrın ağabeyime verip beni kucağına almıştı. “Ağabey, ne yapıyorsun? İndir beni,” diye yalandan mızmızlandım çünkü halimden gayet memnundum. Ağabeylerim yalandan mızmızlanmama alışık oldukları için güldüler ve “Olur mu, prenses hazretleri? Siz yorulacaksınız, ayaklarınız ağrıyacak, acıkacaksınız. Biz de öyle duracağız, lütfen. Sonra size nasıl layık oluruz?” diyen Pamir ağabeyime gülümseyip sıkıca sarıldım.

(…)

(Dış görüş :)

Zümra ve ağabeyleri güzel bir gün geçirirken, Mardin’de olaylar devam ediyordu. Baver Ağa, torunlarının başına bir şey gelmesine asla müsaade etmezdi. Pamir, olanları Asrın'a anlatıp Mardin’e getirmek için gitmişti. O sırada ağalar bir toplantı daha düzenlemişti. Baver Ağa ve oğlu Cihangir Bey, toplantı için Urfa’ya gideceklerdi. Baver Ağa hazırlanmış, odasından çıkacakken Rosa Hanım içeri girdi.

Yaşına göre fazla iyi olan dik duruşu, sert bakışları ve gözlerinde yanan ateş ile “Ne yap et, kan çıkmadan bu olayı bitir,” diye tembihledi kocasını. Baver Ağa, karısının dik duruşuyla gurur duyarak Rosa Hanım’ın alnından öptü. Bir nevi, “Sen rahat ol, halledeceğim,” dedi ve çıktı, aracına bindi, Urfa’ya doğru yol aldı.

O sırada Yeşim Hanım hiç iyi değildi. Kızının yanına mı gitse, oğullarını mı beklese bilemiyordu. Cihangir Bey telaşla odaya girip hazırlanmaya başladı. Yeşim Hanım bu telaşa anlam veremeyip, “Ne oluyor Cihangir, ne bu telaş?” diye panikle ayaklandı. Cihangir Bey eşine dönüp, “Dağdevirenler toplantı ayarlamışlar, konuşmak istiyorlarmış. Hemen gitmem lazım,” dediğinde eşinin yüzüne baktı; solgundu, korkuyordu. O an durdu ve eşine sıkıca sarıldı, saçlarına öpücükler kondurdu, kokusunu içine çekti. “Hiçbir şey olmayacak, korkma,” diyerek rahatlatmaya çalıştı ama artık vakti kalmamıştı. Cihangir Bey, eşiyle vedalaşıp çıktı ve babasının peşinden Urfa’ya yol aldı.

Baver Ersoy :

Mekana gelmiştim ama ne yapacağımı bilmiyorum. Eşimi, çocuklarımı, torunlarımı, ailemi korumam gerekiyor. Bunun için her şeyimi verirdim ve artık vakit gelmişti. İçeri girdim; yuvarlak büyük bir masa vardı. Yerime oturdum, herkes yerleşti ve Haşim Dağdeviren söze girdi.

“Bugün burada bir süredir konuşulan konuyu bitirmek için toplandık,” dediğinde Akıncıoğlu söze girdi: “Ben istediğimi söyledim, kabul edip etmemek onlara kalmış.” O anda çıldırmış gibiydim; sinirin ensemde toplandığını hissediyordum ama sakin kalmam, mantıklı davranmam gerekiyordu.

“Halis, istediğin şey makul bir şey değil. Sırf babalarımızın arasındaki anlaşma için niye benim torunlarım can veriyor? Paranızı vereyim, bitsin bu mesele.” diyerek derdimi az çok belli etmiştim. Ağalar arasında fısıldamalar başladı. Biri çıkıp, “Haşim ağa, sen ne istersin? Sonuçta senin de alacağın var.” dediğinde, Haşim “Ben bir şey istemem. Sonuçta çok eski bir mesele. Bu konunun kapanması için Baver çok yanıma geldi. Ben o zaman da bir şey istemedim, şimdi de istemiyorum.” diyerek konuyu kendi açısından kapatmıştı.

Haşim Ağa ile çok oturup konuşmuşluğumuz olmasa da az çok birbirimizi tanırdık. Severim Haşimi, hatta Halisten daha çok severim. Yıllar önce de iyi niyetle verilen para alınmaz, "Gün gelir sen de bana yardım edersin." diyerek parayı reddetmişti. Ama yıllar sonra Halis ortalığı karıştırmasa, parayı kabul etse olay bu kadar büyümeyecekti.

Ben dalmış, olayın nereye gideceğini düşünürken başka bir ağa, “Öyle şey olmaz, Haşim, sen de bir şey iste,” dedi ve diğerleri de ona destek çıkmıştı. Artık olaya el atmam gerekiyordu. “Evet, Haşim, öyle şey olmaz. Eğer kabulünüzse iki tarafın da parasını öderim ama kan dökmek olur mu? Bu işin sonu kan davasına döner. Ne zamandır böyle bir dava yok. Olmasın diye uğraştık, şimdi yeniden mi başlatalım? Bunu kabul edemem.”

“Ne demek, kabul edemem! Vaktinde ödeseydin borcunu,” diye Halis lafımı kestiğinde, artık kendimi çok zor tutuyordum. Elimi masaya vurdum. “Eşkiya mısın sen? Zamanında yanına geldiğimde kabul etseydin, o zaman şimdi karşıma geçip de bana efelenemezsin.” Boğazımdaki yanma ile biraz fazla bağırdığımı anladım. Halis de sinirle ayağa kalkmıştı ki, Haşim araya girdi. “Baver haklı. Sizin de onayınız varsa, Baver Ağa borçları ödesin, imzalar atılsın, bu konuda burada kapansın.”

Uzun bir sessizlikten sonra:
“Evet, kan davasına dönmesine gerek yok.”
“Kan dökmeye gerek yok.”
“Eski bir olay için tartışmaya gerek yok.”
“Halis, sen de uzatma.”
Onaylardan sonra Halis de kabul etmek zorunda kaldı. Bu olayın böylece kapandığına pek inanmasam da ses etmedim. “O zaman iki gün sonra burada herkesin gözünün önünde olacak. Bu iş dosyalar hazırlansın, iki taraf da imzayı atsın, bu konuda kapansın,” diyen ağadan sonra.

“Öyleyse, eskilerin yaptığı hatayı yapmayalım; aileler ile gelelim, imzalar atılsın, konu kapansın, sonra tekrar aynı sorunlar yaşanmasın,” denildiğinde mantıklı gelmişti. Benden sonra tekrar torunlarımın başına iş kalmazdı; herkesin önünde olay kapanırdı. “Kadınları bu işe karıştırmayalım, oğullar torunlar ile bu işi kapatalım,” denildiğinde çok rahatlamıştım çünkü sevgili eşim Rosa’nın sinirlenip herkesi kurşuna dizme ihtimali vardı. Haşim son konuşmayı yaptı, toplantı bitti.

Hemen dışarı çıktım, Cihangir yanıma geldi, araca bindik, kapılar kapandı. İsmet arabayı çalıştırdı. “Baba, ne oldu, iyi misin?” Cihangir dönüp, “Hemen Pamir’i ara, Asrın’la birlikte sabaha burada olsunlar,” dedi.