12. bölüm · İlk bakış
10. Bölüm
Ne kadar zamandır balkonda oturduğumu bilmiyorum ama yıldızlar çok güzel hissettirmişti; o kadar parlaktı ki gökyüzünü izlemeye dalmıştım. O sırada içerden bir tıkırtı geldi, balkon kapısına birisi yaklaştı. Sonra sesini duydum: "Üşürsün, üstüne bir şey alsaydın" diye elinde tüylü, yumuşak bir battaniye ile babaannem gözüktü.
Beni dinleyecek tek kişi gelmişti, aşağıda bakışından anlamıştım beni dinlemeye geleceğini. Battaniye ile üstümü örttü, önümde durdu. "Hoş geldin, torunum" dedi. Elini uzattı, elini öptüm, anlıma koydum. Ayağa kalktım, babaanneme sarıldım; ne kadar özlemişim.
Beni anlardı, dedeme de anlatırdı derdimi. Dedem de anlardı; kıyamazlardı bana. Saçlarımı kokladı, öpücükler kondurdu. Yüzümü avuçlarının arasına aldı, anlımdan öptü. "Güzel kızım, yavrum benim, Zümram, zümrüdüm, en değerlim" diye sevdi. Yeşil gözleri dolmuştu. Geri koltuğa oturduk; ellerimi öptü, ben de onun ellerini öptüm. Örülü saçlarıma baktı, yüzüme baktı; ezberlemek ister gibi gözleri o kadar doluydu ki, ne kadar özlediğini o an anladım.
"Benim güzel kızım, ne oldu da geldin? Söyle yavrum, anlat bana. Zümrüdüm, benim en değerlim; değerine ömürler biçtiğim kızım, anlat. Ne daraltı, yüreğini de gizli gizli geldin." Daha fazla dayanamayarak ağlamaya başladım.
"Dayanamadım artık, ağrım gidiyor. Babaanne, yıllardır uzaklardayım. Bir geliyorsunuz, görünüp geri gidiyorsunuz. Canım yanıyor; aylarca tekrar gelin diye bekliyorum, gelmiyorsunuz. Kimseye demiyorsunuz, beni aileden değilmişim gibi ama yan yana gelince kıyamıyorsunuz. Yıllardır içimde biriken neler var, benim sen biliyor musun? Mesela, o kadar merak ediyordum ki şu koca konakta benim bir odam var mı diye. Bana bir yer ayırdınız mı diye? Yıllarca o kadar merak ettim ki, kocaman evim var benim ama ben şu konakta bir odam var mı diye düşündüm."
Göz yaşlarım durmuyordu, nefesim kesilecek gibi hissetsem de durmadım. "O kocaman evimde on kişilik kocaman masam var, verandamda bahçe manzaralı masam var, ikinci katta terasta deniz manzaralı masam var ama ben şu evdeki masada acaba benim için bir sandalye var mıdır ki?" diye düşünüyorum. Acaba çat kapı gitsem, benim için yerleri var mı diye düşünüyorum. Ben bir başıma yiyip içerken siz burada ailecek aynı sofrada toplanıyorsunuz. Hastalanıyorum, haberiniz yok; kaza yapıyorum, haberiniz yok. Yeri geliyor işler iyi gitmiyor, yeri geliyor günüm kötü geçiyor. Belki birisiyle tartışıyorum ama gün sonunda eve geliyorum, bomboş bir ev. Kime ne anlatayım ki? "
Sesim titriyordu, bazen lafları yutuyordum, ses tonumu ayarlayamıyordum; hıçkırıklarım artıyordu ama susmadım. "İyiliğin için dediniz, canın için, özgürlüğün için dediniz; geçici bir süre işleri düzeltelim, sonra istediğin gibi gelir gidersin dediniz. Yirmi sekiz yaşına geldim, ne memleketim dediğim yeri gezebildim ne soyadımı rahatça kullanabildim. İnsanlarla tanışıyorum, soyadımı gören soruyor: 'Aileniz olduğunuz halde yok, isim benzerliği demek.' Kendi atanı, milletini yok saymak ne kadar zor biliyor musun, babaanne? Sen hem aşiretler yöneten kocaman bir ailenin tek kızı, göz bebeği olup hem de bir o kadar kimsesiz gibi hissettin mi?"
Daha fazla dayanamayıp durdum, derin nefesler aldım. Babaannem konuşmaya başladı: "Yerim var mı, ne demek Zümra? Sen bizim kızımızsın, buralar senin. Daha doğmamıştın, geldiler kapımıza, seni istediler. Ne yapsaydık? Kan davaları mı bitiyordu, bu memleketlerin kurban edilen kızları mı bitiyordu? Annen perişan, doğduğun gibi alırlar seni diye ödü kopuyor. Baban ise dünden hazır birini vurmaya; sana yan gözle bakanı vuracak. Ağabeylerini tembihliyoruz, aman kardeşiniz ile ilgili kimseye bir şey demeyin. Aman, soran olursa bilmiyoruz deyin. Deden desen ayrı bir dertli, ne yapacağız diye saklamaya karar verdik. Ne yapalım kuzum, kısıtlı zamanda bu aklımıza geldi. Sen büyüyene kadar kan davaları bitecekti, berdellere son getirecektik. Seni sonra getiririz diye düşündük ama her şey düşündüğün gibi ilerlemiyor."
Diye o da kendi bakış açısını anlattı ama bana yetmedi: "Kaç başarıya imza attım, kaç ödül aldım, gelmediniz. Asrın ağabeyimi yolladınız, başımda dursun diye. Anladım, tamam, siz daha iyi yerlerde büyüyüm, özgür olayım diye uğraştınız; anlıyorum ama bu kadar uzak olmak zorunda mıydık? Beni bu kadar kimsesiz hissettirmek zorunda mıydınız? Ne var, arada gelseydim, sizinle kalsaydım, çok mu şey istiyorum?"
"Kızım, bizim için kolay mıydı sanıyorsun? Benim oğlum, senin baban, bu avluda büyüdü. İlk adımları, ilk konuşması, dedenin peşinde paytak paytak yürümesi... Sonra ağabeylerin geldi, bu avluda oynadılar; her yerde anıları, sesleri var. Ama sen, senin ne ilk adımlarını görebildik ne ilk kelimelerini. Biz seni o kadar çok severken, hasret kaldık; seni de kendimize hasret bıraktık ama başka yol bulamadık. Ne yapalım, sırf senin için koca düzene kafa kaldırdık, sen hür yaşa diye; senin gibi başka ailelerin göz bebekleri hür yaşasın diye. Evet, haklısın, biz sana yetememedik ama sen de bizi anla; mecburduk, o an tek çıkış yolu buydu."
(Dış görüş :)
Rahatlamıştı Zümra, bütün içini dökememiş olsa da biraz daha iyiydi. Babaannesi Rosa Hanım da rahatlamıştı biraz. Torununu gördüğünde şaşırsa da artık bir şeylerin canına tak edip geldiğini anlamıştı; haklıydı da. Akşam odasına gittiğinde, konuştular mı, tartıştılar mı belli değildi ama bütün konak sesleri ile inlemişti. Herkes dinlemişti onları; herkes odasında ayrı ayrı kahrolmuştu.
Asrın, Zümra'nın yanına gitmek istese de tuttu kendini; onu en iyi Asrın anlardı. Yıllardır yanında kalan tek kişiydi. Zümra güçlü, sert dursa da aslında çekingen birisiydi. Öyle "derdim var" diye gidip anlatamazdı kolay kolay ama Asrın anlardı. Çok daraldığında Asrın'ın yanına gelirdi, tatlı tatlı bakardı suratına. Asrın, onu bebeği gibi uyuturdu; ilgilenirdi.
Kıyafetleri, makyaj malzemeleri, her şeyi Pamir'e iletir; ona göre buradaki odası dekore edilir, kıyafetler eklenir veya çıkartılırdı. Hiç kullanılmasa bile bu böyledi; onun bu evde hep bir yeri vardı. Bahçesindeki çiçekleri balkonuna koydurmuşlardı; o çiçekler her gün sulanıyor, özenle bakılıyordu. Odasının her gün tozu alınıyordu.
Zümra'nın odasının üst katında Baver Ağa'nın çalışma odası vardı. Baver Ağa, koltuğunda oturmuş kara kara düşünürken sesleri duydu. Cama ilerlediğinde eşi ve torununu gördü. Konuşmaları bitene kadar izledi; sesleri zaten konağı doldurup taşırıyordu. O gün Baver Ağa yine bir karar verdi; çark yeniden döndü.
Zümra Ersoy :
Gözlerimi açtığımda taştan tavana bakıştım. Akşam babaannem saçlarımla oynuyordu; ne zaman gitti, bilmiyorum. Uyumuşum, gözlerim yanıyor, başım ağrıyor, vücudum sızlıyor. Ayy, içim daraldı, ne kötü bir sabah!
Kalktım, elimi yüzümü yıkadım. Giyinme odasına girdim. Bir süre kıyafetlere baktıktan sonra beyaz pantolon, üzerine siyah boğazlı bluz seçtim. Topuklu botlarım, takılarım, ceketim ve abartısız makyaj ile tamamladım. Güçlü görünmem lazım; beni göndermek isteyecekler, tekrar bir kavga olabilir. Hazırlıklı olmam gerekiyor. Odadan çıkmam lazım ama biraz gerginim.
Allah'ım, sen bu günümü güzelleştir. Yarabbi, sen yardımcım ol. Allah'ım, nolur bana güzel bir yol göster, nolur şu içimdeki yangıyı al, yarabbi... Amin.
Bismillah, kapıyı açtım. Sağ ayakla mı çıkılıyordu, sol ayakla mı? Uzun bir süre ayaklarıma ve kapının eşiğine baktım. Genelde sağ mıydı? Her çıkış farklıydı sanırım. "Solla çıkalım, kalple çıkalım" diyerek sol ayağımla kapıdan dışarı attım. Koridora bakındım ama kimse yoktu. Aşağı kata indim, akşamki salona doğru ilerledim. "Günaydın hanımım, kahvaltıyı avluya hazırladık" diyen sesle irkildim. Arkamı döndüm; hanımım mı, avlu mu? Avlu neredeydi ki? Tam kadına soracaktım ki salondaki büyük cam kapıdan Asrın ağabeyim geldi.
"Günaydın hanım ağam, buyurun kahvaltıya" diye bana takılıyordu. "Günaydın Asrın ağam" diyerek gülümsedim. "Herkes nerede, sinirliler mi hala?" diye sormadan edemedim. Açıkçası masaya geçmeye bile çekiniyorum şu an. "Aman, boşver onları. Sen nasılsın, iyi uyudun mu?"
"Evet, yani uyudum işte, iyiydi de şey, ağabey." Kafamdaki soruları soracaktım ama nasıl soracağım, ne diyeceğim? "Akşamki şey, konuşma, duydun mu?" En son sordum ama çekiniyordum da. Yıllardır içimde tuttuğum şeyleri bir anda anlatmıştım ve ne kadar sesli anlattığımdan haberim bile yok. Konuşmadan sonraki boğaz ağrısı ile fark ettim.
"Duydum," dedi ağabeyim de anlayışlı bir şekilde. "Peki, şey, çok mu sesliydi? Yani senden başka kim duymuştur?" Gözlerimi kaçırmamak için çabalasam da olmuyordu, dikine yüzüne bakamıyordum. Çenemde bir el hissettim; ağabeyim kafamı tutup kendisine çevirdi. "O bakışlar ne? O bakışlar niye yüzüme bakılmıyor? Sanki ne dedin de duyarlarsa duysunlar. Yanlış şeyler mi söyledin? Hepsini de duydum, hatta tüm ev duydu. Evet, oh, çok da iyi oldu, yaptıkları yanlışları görsünler. Sen yıllardır bunları içinde tutuyordun, şimdi bırak da içindeki acıları görsünler. Bu ayıp değil, olması gereken."
Haklıydı ama kolay değil, ağabeyim devam etti: "Ama bu demek değil ki sadece sen haklısın; onların da kendilerine göre haklı yanları var. Sonuçta amaçları senin canın, senin iyiliğin. Yol dikenli olsa da, hepimizi kanatsada, bu senin içindi... Hadi gel şimdi kahvaltı edelim." diyerek elimden tutup beni verandaya çıkardı. Biraz ilerledikten sonra masayı gördüm. Masanın başında dedem, diğer başında babaannem oturuyordu. Dedemin sağ tarafında babam, yanında annem oturuyordu. Dedemin solunda Pamir ağabeyim vardı, yanında beni oturttu. Asrın ağabeyim sonrasında yanıma geçti.
Tabii ki de çekinip üzülüp masada boynumu eğri oturmayacağım. "Günaydın!" diyerek neşeyle oturdum masaya. "Nasılsınız Ersoylar? Şahsen ben çok iyiyim." O sırada tabağım ağabeylerim tarafından dolduruluyordu. "Şahsen ben de çok iyiyim, küçük kardeşim," diyerek başıma küçük bir öpücük konduran Pamir ağabeyime gülümsedim. "Ben de çok iyiyim, Zümrüdüm, ama sen daha bir neşeli gibisin. Maşallah, neşen daim olsun," diyen Babaanem'e öpücük attım. "Sağ ol Babaanemm, Allah da seni daha iyi etsin inşallah."
Babamın lafa girmesiyle ona döndüm: "Günaydın, kızım. Hazırlandığına göre gidiyorsun. İstersen beraber çıkalım, biz seni bırakırız," diyerek beklediğim konuyu açtı. Küçük bir tebessümle, "Yok, hayır, gitmiyorum. İşim var, şirkete geçeceğim," dedim. Rahatça kurduğum cümle, tabii ki babamı sinirlendirmişti. "Anlamadım ne Zümra, sen bizi çıldırtmak mı istiyorsun? Birisi görse ne yaparız, ne söyleriz? Akşam Dağdeviren'ler gördü zaten, bir de onlar var," dedi.
Akşamki insanlar Mirza Dağdeviren aklıma geldi. Kimdi onlar? "Ne demek, bir de onlar var, kim ki onlar?" Pamir ağabeyim araya girdi: "Bir zamanlar iş yaptığımız insanlar, şimdi de aile dostu gibi bir şey. Arada görüşülüyor böyle," dedi. Konuyu kısaca anlattı ağabeyim ama babam araya girdi: "Ne güzel özetledin Pamir. Peki, Haşim ağa babama sorsa, Zümra'yı ya da oğlu Azad ağa gelip bana sorsa, peki Mirza gelip size sorsa?" diyerek ağabeylerime baktı. Devam etti: "Eşleri gelip annemle Yeşim'e sorarlarsa ne diyelim, ne anlatalım insanlara? Peki bu Akıncıoğulları'nın kulağına giderse ne yapacağız?" diye çıkışan babama baktım. Ömrü hayatımda bir kere bile bana el kaldırmamış, sesini yükseltmemiş, bir dediğimi iki etmemiş adam, geldiğimden beri belli ters davranıyor. Başka bir konu olduğunu tahmin edebiliyorum ama konu ne, çözemiyorum.
"Torunum derim, Cihangir, sen de kızım dersin, çocuklar kardeşimiz derler; kimin neyi ise onu söyler," diyen dedeme şokla baktım. Ki sadece ben değil, masadaki herkes şoktaydı. "Nasıl yani baba, ne demek istiyorsun?" diyen babama hiç bakmadan gözlerini bana çevirdi dedem. "Zümra, sen burada mı kalmak istiyorsun?" dediğinde kafamı salladım ve zor bulduğum sesle "Evet dede, sizinle kalmak istiyorum," dedim. Babamın ve annemin bakışları, bu durumdan hiç hoşnut olmadıklarını belli ediyordu.
"Peki, burada kalırken bütün sorumluluğu alabilir misin? Yaşayacaklarını kabullenir misin? Çünkü buradan geri dönüşü yok, torunum. Eğer kalmak istersen, herkes Ersoyluların kızını bilecek; herkesin gözü üzerinde olacak. Öldürmek isteyenler de olacak, yaşatmak isteyenler de, kullanmak isteyenler de olacak, aklını çelmek isteyenler de. Sınayacaklar seni, insanlar sınayacak. Onlar olmazsa bu toprak sınayacak seni; buranın adetleri, buraların töreleri... Kendinle sınanacaksın, ailenle, bizlerle. Ben seni bilirim, kızım; sen bizim başımızı öne eğmezsin, bilirim. Sorun bu değil, sorun buradan geri dönüşü yok." Bir es verdi, dedem masadaki herkese bir bir baktı, tekrar bana döndü.
"Bilmadiğin şeyler var, hiç duymadığın, tanımadığın düşmanlarımız, dostlarımız var. Bugün için sana müsaade, ağabeylerin sana anlatsın. Aklına takılan şeylerde babana sor, annene sor, babaannene sor. Şirkete geç, işlerini hallet, akşama kadar ne yaparsan artık." Durdu, tekrar nefes aldı. Dedem o an fark ettim, ben de nefes almayı unutmuşum. Derin bir nefes çektim içime. "Sonra," diye sordum. O sırada masadaki herkes derin bir nefes aldı; hepimiz dedemin tek lafına bakıyorduk.
"Akşam düğün var, masadan birinin düğünü. Eğer her şeyi öğrenir, kabul edersen akşam düğüne gel, herkes görsün seni, bilsinler kim olduğunu. Ama yok, kabul etmezsen al biletini, sessizce git kızım. Ne darılırız, ne laf ederiz. Seçenekler sana kalmış. Biz senin için bir karar verdik yıllar önce, şimdi sen kendin için bir karar ver, tamam mı?" sorusuyla kafamı salladım. "Tamam," dediğimde dedem ayaklandı. "Hadi, size afiyet olsun," diyerek gitti.
Dedemin gidişiyle masada bir süre sessizlik oluştu. Bir bir kalkıldı masadan, ben de aracıma geçtim, motoru çalıştırdım ama ilerlemedim. Bir süre bekledim, kafamdakileri tartmaya çalışıyorum. Burada kalmak istiyorum, evet ama hayatımı bu kadar değiştirmek istemiyorum. Evet, hep bunu istedim; ailemle olayım, tek başıma yalnız olmayayım diye ama bildiğin sessizlik, bilmediğin bağrıştan iyi midir, emin değilim. İstediğim şey bana acı verecek gibi ama yine de istiyorum, normal mi?
(...)
Aile şirketine geldim. Odaya geçtiğimde dosyalar masamın üstünde yığlıydı; işle ilgili olanlar, ailemle ilgili olanlar. Saatlerimi burada geçireceğim belli oldu. İşleri kontrol ettim, önce projeleri, gelirleri, giderleri hallettikten sonra ailemle ilgili dosyaya geçtim; her şeyi değiştirebilecek o dosya.
Cihangir Ersoy:
Şirkete gelmiş, odamda oturuyordum; aklım sabahki babamın konuşmasındaydı. Zümra kalmak ister mi, isterse ne yapacağım, bilemiyorum. Ortalık karışır; neden bir kızımız olduğunu gizledik, nasıl gizledik, amaç neydi? Hele de Akıncıoğulları ile yeni bir hesaptan çıkmışken.
Kızımın üzülmesini istemiyorum. Evet, ona bugün sert davrandım ama ne yapacağım, bilemiyorum. Hele de onu öyle bir anda karşımda görünce şok oldum. Aklımdan neler geçti, nasıl geldi? Bir şey mi oldu, niye geldi? Gelirken biri gördü mü, başı belada mı? Düşünceleri kafayı yedirtecekti bana.
Yarın bir gün karşımıza çıkıp berdel isterlerse, kabul etmezsek kaçırırlarsa, başına bir şey gelirse... Ben kızıma güveniyorum; kendini korumayı bilir ama sırf kendisini korumayı biliyor diye böyle durumlara düşmesine gerek var mı? Otursaydı evinde, ne güzel, kafam rahat olsaydı. Herkes her şeyi öğrenirse, gözümden sakındığım bebeğim herkesin gözdesi olacak. Bunu kaldırabilir miyim, bilmiyorum.
Zümra Ersoy :
Öğrendiklerimle şok üstüne şok yaşıyorum; asla işlerle bu kadar ilgilenmezdim. Bana iş sunulursa, iyiyse onaylardım ama şu an öğrendiklerim beni öldü göstermişler; güya ben ölmüşüm. Annem biraz toparlansın diye anneannemin yanına İstanbul'a gelmiş, sonra geri dönmüş. Herkes böyle mi biliyor? İnanamıyorum.
Kapı sesi ile irkildim; babam bana bakıyordu. "Gelebilir miyim?" dedim. Elimle karşımdaki koltuğu gösterdim. Karşıma oturdu, önümdeki dosya yığınına baktı. "Hepsini okudun mu?" sorusu ile kafamı sağa sola salladım. "Henüz bitmedi ama az kaldı."
"Peki, aklına takılan bir şey var mı, ya da karar verdin mi, kalacak mısın, gidecek misin?" Gitmemi ister gibiydi ama gözlerindeki şefkate baktığımda gitme diyecek gibi. "Kafam karışık baba, niye beni öldü gösterdiniz, anlamıyorum. Bu kadar uzak kalmamı neden istiyorsunuz?" Babam uzun uzun baktı gözlerime, sanki içimi görüyordu. Ben de ona baktım; gözlerindeki saklamak istediği acıya, karmaşaya baktım. "Yıllar önceydi Zümra..."
( Yıllar önce )
"Yeşim, kızım, ne oldu, ne düşünüyorsun böyle kara kara? İyi misin?" diyerek oturdu gelinin yanına. "İyiyim anne, bir şey takıldı aklıma," dedi ama Rosa Hanım'ın içine bir kuşku düşmüştü. Torununa mı bir şey olmuştu? "Hastaneden geldiğinizden belli, bir dalgınsın. Torunuma mı bir şey oldu, Allah korusun?"
Yeşim Hanım yavaşça kafasını kaldırıp, anne bildiği kadının yüzüne baktı. Düşüncelerini onunla paylaşabilirdi; zaten ona yardım edecek kişi de oydu, onu anlayacak kişi de. Rosa Hanım, gelinini kızı gibi görürdü; ona hep iyi davranmış, anlamaya çalışmış, anlayışlı olmaya çalışmıştı. Aynı şekilde, Yeşim Hanım da Rosa Hanım'ı anne yerine koymuş, saygısızlık yapmamış, aynı anlayışı ona tanımıştı. Aralarındaki ilişki, gelin kaynana olmaktan çok, anne kız gibiydi. Yeşim Hanım aklındakileri anlatmaya başladı; çünkü öğrendikten sonra Rosa Hanım'ın da farklı düşüneceğini sanmıyordu.
"Anne, şimdiye kadar sizden hiçbir şey istemedim, sizi zor durumda bırakmadım. Size buralara alışmaya çalıştım ama şimdi sizden bir şey isteyeceğim. Bu da kendim için değil, torununuz için." Rosa Hanım iyice gerilmişti. "Yeşim, noldu kızım, söylesene, korkutma beni." Ve Yeşim Hanım anlatmaya başladı; onları dinleyen Baver Ağa'dan habersiz.
"Buraya geldiğimde daha 25 yaşındaydım. Sık sık "töre" diye duyardım ama hiç içine düşmek gibi bir düşüncem yoktu. Sonra Cihangir'le tanıştım, bana göre değildi ama sevdim. "Farklı dünyaların insanıyız," dedi. "Olsun," dedim. Birçok şeyimi geride bıraktım. Bizde boşanma olmaz, "Yapma Yeşim, gelme, geri dönüşü olmaz," dedi. Dinlemedim, geldim buraya. Elinizi öptüm, gelininiz oldum. Her şeye tamam dedim, farklı bakış açılarımız vardı ama yine de anlaşmıştık. Ben sizi seçtim, ben burayı sevdiğim adamı seçtim. Burada kalmak, evet, başta zordu, bazen hâlâ zor olsa da sevdim, alıştım. Ama en başında ben seçtim, benim seçimimdi kalmak. Sen bile, "Anne, bana fırsat tanıdın, kızım, çocuğun olursa bırakmazlar. Şimdi işin başındayken bir ihtimal geri dönebilirsin," dedin. "Zorlama, kendini yıpratırsın," dedin ama ben yine de kaldım. Ama iyi ki de kaldım, şimdi benim bir kızım olacak. Anne,"
dediği gibi Rosa Hanım'ın içi gitti. Kız mı, torun mu, içten içe şükür etti. Korkuyordu, bir kız çocuğunu nasıl koruyacaktı bu koca memlekette? Ama içten içe hep bir kız torunu olsun isterdi, olmuştu. Ne kadar mutluydu. Onları dinleyen Baver Ağa da çok sevinmişti. Aslında amacı dinlemek değildi, geçerken kulak misafiri olmuştu ama sonrasını dinlemeden de geçip gidememişti. O da farkındaydı, oğlu ve gelinin hallerini. Devam etti Yeşim Hanım, dolu gözleriyle esas derdine gelerek:
"Kızımın güzel bir hayatı olsun istiyorum, iyi yetişmesini, buraya bağlı kalmamasını, başka hayatlar, yaşamlar görmesini istiyorum. Onu burada büyütüp diğer aşiretlerin gözdesi haline gelmesini istemiyorum. En ufak bir anlaşmazlıkta kızımdan vurulmak istemiyorum. Onu sanki bir eşya gibi görmelerini istemiyorum. Buraları da bilsin ama başka şeyler de bilsin. Benim başarılı bir okul hayatım, başarılı bir kariyerim oldu. Bazen Türkiye'de çeşitli şehirlerde, bazen başka ülkelerde, başka şehirlerde, başka kasabalarda konakladım, gezdim, geçirdim. Sonra buraya geldim, burayı seçtim. Hepsi benim seçimimdi. Oraları gezmek, görmek de buraya gelip burada kalmak da ne kadar zor olacağını bilsem de sevdiğim adamla bir evlilik yapmak da benim kararlarımdı. Ona da bu hakkı vermenizi istiyorum, gitsin, gezsin, görsün, buraya bağlı kalmasın. İsterse yine gelir ama burada belirli kalıplarda büyümesini istemiyorum. Sizden istediğim bu. Biz bize düşeni yapalım, ona güzel bir başlangıç sunalım, devamını o karar verir ama o kararlarda da yanında olalım,"
diyerek tekrar Rosa Hanım'a baktı. O da dolu gözlerle bakıyordu kızına. "Tamam," dedi. "Ben bir çıkış yolu düşüneceğim. Sen sakin ol, gerekirse herkesten saklarız ama yine de mutlu büyütürüz kızımızı." Öyle de olmuştu...
(...)
Günler geçmişti. Yeşim Hanım'ın hamileliği yayılmaya başlamıştı; cinsiyetini soranları geçiştiriyor, çok fazla insan içine çıkmak istemiyordu. Ailede kimse ne yapacağını bilmiyordu. Yeşim Hanım yine bahçedeydi; salıncakta sallana sallana kızıyla konuşuyordu. Rosa Hanım gitti yanına, tedirgindi, belli etmek istemese de içinde bir sıkıntı vardı. "Kızım, ne yapıyorsun?" diye yaklaştı Yeşim Hanım'a. "İyi anne, kız sallanıyorduk, sen ne yapıyorsun anne?" diyerek annesine baktı. İçindeki tedirginliği görür gibi "İyi misin?" diye sormadan edemedi. Rosa Hanım, "İyiyim, iyiyim. Akşama misafir gelecek, onu haber vereyim dedim," diye geçiştirdi. O sırada aynı tedirginlik Yeşim Hanım'ın da içine doğdu.
Akşam olmuştu, ikramlıklar hazırlanmış, misafirler bekleniyordu. Baver Ağa, az çok bir şeyler tahmin etse de, "İnşallah yanılırım" diye dualar ediyordu. Oğlu Cihangir'e baktı; o da babasıyla aynı durumdaydı. O an göz göze geldiler. Baba-oğul, düşündükleri başlarına gelirse ne yapacaklardı? Yeşimi kim durdurabilecekti? Bu olay ya başımıza çok iş açacaktı ya da onlar kuruntu yapıyorlardı. O sırada Baver Ağa'nın yardımcısı İsmet geldi, ağasının yanına geçti. "Geldiler, ağam," diyerek habersiz başlattı savaşı.
Gelenler Akıncıoğulları'ydı. İçeri davet ettiler; kadınlar içeride, odada, erkekler ise salonda oturuyorlardı. İkramlar dağıtıldı, sohbetler edildi. Bir süre sonra sessizlik çöktü. Halis Ağa girdi lafa: "Baver Ağa, torunun hayırlı olsun. Bu da erkek mi?" diye sordu. O sırada daraldığı için nefes almaya çıkan Yeşim Hanım, konuşmaları duydu, merak ederek kapıya yaklaştı ve dinlemeye başladı. "Bilmiyoruz ki, Halis Ağa; öğrenemedik daha."
"Baver ağa, babanın babama borcu vardı, hatırlatırım," dediğinde Baver ağa kafasını salladı. "Para hazırdır, istediğin an öderim, bizlik sorun yoktur, yıllardır da derim, bilirsin." Halis ağa kafasını salladı, Baver ağa da konuya girdi: "Sanki sen başka bir şey için geldin, hayırdır Halis ağa, nedir derdin?" Halis ağa yandan çirkin çirkin güldü. "Beni iyi tanımışsın, Baver ağa." Kaşlarını çatan Baver ağa konuyu bekliyordu, içinden de dualar ediyordu, düşündüğü olmasın diye. "Ben senden para istemiyorum, Baver ağa. Benim torunum Asrın ile senin torununu beşik kertelim, borç silinsin." Baver ağa elini masaya vurdu. "O ne demek Halis ağa? Sen benim evime gelip ne teklif edersin, bir de karşıma geçmiş normal bir şey gibi anlatırsın."
Yeşim Hanım kapıda donup kalmıştı. Cihangir Bey ise çıldırmamak için zor duruyordu. "Borcunu başka türlü ödeyemezsin," diyen Halis Ağa çok netti. Yeşim Hanım bu konuşmaya daha fazla dayanamadı ve odasına çıktı. "Ya kız olmazsa, o zaman ne yapacaksın?" bir çıkış yolu arayan Baver Ağa, Cihangir'e baktı. "Onu da o zaman konuşalım," dedi Halis Ağa. Bir süre sonra kalkıp gittiler. Baver Ağa ile Cihangir Bey kara kara ne yapacaklarını düşünüyorlardı. O sırada Rosa Hanım geldi yanlarına. "Ne oldu Baver, niye gelmiş?" Eşine ne diyeceğini bilemeyen Baver Ağa, oğluna baktı. O sırada bir ses geldi.
"Kızımı istiyorlar, anne! Canımı, yavrumu istiyorlar!" diye ağlayan Yeşim Hanım, kapıdan içeri girememiş, bir eli karnında, diğer eli destek alır gibi kapıya tutunmuştu. Rosa Hanım şok olmuştu. Cihangir Bey hemen eşine destek olmak için ayaklandı, Yeşim Hanım'ı koltuğa oturttu. "Yeşim, iyi misin?" diye sordu Cihangir Bey. Yeşim Hanım kafasını salladı ama ağlaması kesilmiyordu. Rosa Hanım, "Ama nasıl, nereden biliyorlar? Kimseye demedik," diye düşünüyordu ama konduramadı. "Kız olursa diyorlar, zaten eğer kız olmazsa ya Pamir'i ya da Asrını isterler. Bunlar bu işi kan davasına çevirecek derdi bu," diye sinirle haykırdı Baver Ağa.
(...)
Saatler geçti, o gece kimse uyumadı; ay battı, güneş doğdu, sabah oldu ama koca konakta kimse bir çözüm bulamadı. Ne yapacaklardı? Kahvaltı saati masada toplandılar tekrar ama bugün başkaydı; kimsenin iştahı yoktu, herkes kara kara düşünüyordu. Cihangir Bey dayanamadı: "Baba, ne yapacağız? Bir çıkış yolu buldum de, ne olur!" Baver Ağa kafasını sağa sola salladı. "Oğul, benim de kafam karıştı; ne yapacağımızı bilmiyorum. Erkek desek, doğana kadar tutabiliriz; kız desek, daha kırkı çıkmadan kerterler buralardan gitseniz, nereye kadar gideceksiniz? Ne yapacağız, aklıma hiçbir şey gelmiyor," dediğinde Yeşim Hanım sandalyesinde biraz doğruldu. "Baba, ne dedin?" Baver Ağa Yeşim Hanım'a baktı. "Ne dedim, kızım?" Kaşları çatık olan Baver Ağa'yı Yeşim Hanım aydınlattı.
"Buralardan gitseniz, anne, sen ne demiştin, hatırlıyor musun? Gerekirse saklarız ama yine de büyütürüz kızımızı, saklayalım." Cihangir Bey eşine baktı. "Yeşim, senin aklından neler geçiyor, anlatır mısın? Nasıl saklayacağız çocuğu?" Yeşim Hanım aklındakini anlatmaya başladı: "Herkese çocuk erkek diyeceğiz. Son ay hastaneye gideceğiz ama bir sorun oluştuğunu, bebeğin hayatını kaybettiğini, benim de buna dayanamayıp buralardan gittiğimi söyleyeceksiniz. Ben de o sırada doğum yapıp bir süre kızıma bakacağım. Sonra..." Orada durdu Yeşim Hanım. Sonra kızını bırakıp geri dönebilir miydi? O devam edemesede herkes onu anladı.
Rosa Hanım, bu durumdan hoşnut olmadığını belli edercesine, "Olur mu öyle? Uzaklarda ne yapacak? Bizsiz bebekliğin ilk adımlarına, okula gidişlerine şahit olamadan. Ayrıca, kimseye demezsek bu kız nasıl gelecek buralara? Büyüdüğünde, genç kız olduğunda gelirse, kime ne deriz, nasıl açıklarız? Hiç gelmemesi lazım, yani hiç mi gelmeyecek?" dedi. Gözleri doldu. Rosa Hanım, Baver Ağa'ya baktı; ilerde avluda koşturan iki torununa göz attı. Onun böyle koşturduğunu göremeyecek miydi? Cihangir Bey, kızının birçok anına şahitlik edemeyecek miydi? Ama başka çareleri yoktu.
O gün o masada karar verildi: Zümra Ersoy, törelerle büyümeyecekti.
( Günümüz )
Babam anlatırken gözleri dolmuştu; benim ise ondan farkım yoktu. Dolu gözlerle ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Yerimden kalkıp babamın yanına geçtim, sarıldım. "Halledilecekti kızım, valla kan davalarını bitirip berdellere son verip seni yanımıza alacaktık ama o kadar kolay olmadı. Yılların töresi üç beş yılda bitmedi."
"Sonra da ben büyüdüm, yanınıza gelmem imkansız hale geldi." Babam kafasını sağa sola salladı. "Hayır, hayır, kendini kurtarmıştın; artık kimse bir şey yapamazdı sana. İşin var, bir hayatın var, kendini koruyabiliyorsun. Artık gel istedik ama borç için yıllar sonra geri geldiler. Ne yapacağımızı bilemedik. Kızımız yok, biliyorsunuz dedik; ağabeylerini istediler, olmaz dedik. Deden konuştu, yıllar sonra bir karara varıldı, zorla parayı kabul ettiler."
Başım babamın omzuna yaslıydı; kafamı tutup yavaşça kaldırdı. Saçlarımı sevdi, anlımdan öptü. Tutamayıp akan birkaç gözyaşımı sildi. "Senin gelmen o yüzden bu kadar sorun oldu. Tam olayın üstüne geldin. Şimdi öğrenirlerse seni isterlerse ne yaparız, bilmiyorum ama yine de kalacağım diyorsan, artık yapacak bir şeyim yok. Sürekli başında olamayabilirim Zümra. Burası İstanbul değil; seni kaçırmak isteyebilirler, seni tehdit edebilirler, silah çekebilirler. İnsanları sana karşı doldurup seni ezmeye çalışabilirler. Bunları bil; kalacaksan bilerek kal."
Kapı çaldığında, babam da ben de kafamızı kapıya çevirdik. Pamir ağabeyim girdi içeri. Gözleriyle önce iyi olup olmayışımı kontrol etti, sonra babama dönüp, "Dedem düğün için erken çıktı. Asrın'la ben de çıkacağız birazdan, sen?" diye sordu. Babam kafasıyla onayladı. "Tamam, ben de çıkayım o zaman," dedi ve ayağa kalktı. Ben de ayağa kalktım. Babamla tekrar sarıldık. "Görüşürüz kızım, nerede, ne zaman istersen," dedi ve gitti.
Babamın arkasından kapıya baktım, bir süre geri oturdum koltuğa. Ağabeyim geldi, o da sol tarafıma oturdu. O sırada aniden kapı açıldı. "Şükür, bitti! Yoruldum, ne işmiş ya!" diye sızlanarak Asrın ağabeyim geldi. Kendini sağ tarafıma attı. "Nasılsın, güzel kız?" diyerek tek gözünü kırptı. Ona gülümserken Pamir ağabeyim araya girdi: "Şebeklik yapma lan." Kızar gibi değildi, o da gülümsüyordu; alışmıştık Asrın ağabeyimin bu hallerine.
"Zümra, sen bir karar verdin mi? Gelecek misin, gidecek misin?" Pamir ağabeyime baktım. Bilmiyordum; buraya büyük inançlarla gelmiştim ama kafam karışmıştı. Ben onlara hasret kalmıştım yıllarca, onlar da bana. Ben bu hasret bitsin diye gelmiştim. Peki ya buradaki yaşama alışabilir miyim? Yapabilir miyim? Asrın ağabeyime baktım; yıllardır yanında bir tek o vardı. Ne yapacaktım? Gidecek miydim? Gidersem yanımda gelir miydin, yoksa o da burada mı kalmak istiyordu?
Geri dönersem asla gelemez miyim yine?
Önüme döndüm, gözlerimi kapattım, bir süre sessizce oturdum ve karar verdim.
