26. bölüm · İki Yol Tek Gerçek

10.Bölüm Toprak

Bediha Ferhan

(Eflah’ın ağzından)
Sabah bazı evler ekmek kokusuyla uyanır.
Bizim ev o sabah kırılgan bir umutla uyandı.
Mutfakta çay vardı.
Tavada yumurta vardı.
Arya yavaş hareket ediyordu hâlâ.
Ege masada sessizce oturuyordu.
Ben Toprak’ın sesini bekliyordum.
Merdivenden koşarak inişini.
“Ben açım!” diye bağırışını.
Kahvaltı başlamadan kavga çıkarışını.
Hiçbiri gelmedi.
Saat geçti.
Sandalyesi boş kaldı.
“Uyuyor mu?” dedim.
Arya başını kaldırdı.
“Normal değil.” dedi.
Haklıydı.
Toprak uykuyu severdi ama kahvaltıyı daha çok severdi.
Arya sandalyesini itti.
“Ben bakarım.” dedi.
“Ben gideyim.” dedim.
“Hayır.”
Sesinde annelik vardı.
İtiraz edilmez.
Merdivenlere yöneldi.
Adımları yavaştı.
Ben arkasından baktım.
Ege de baktı.
Ev bir anda dinlemeye başladı.
Kapı sesi geldi.
Arya’nın odasına değil, Toprak’ın odasına giriş sesi.
Sonra birkaç saniye sessizlik.
Uzun.
Çok uzun.
Sonra çığlık.
Hayatımda bazı sesleri unutamam.
Silah sesi.
Ambulans sireni.
Arya’nın ağlayışı.
Ve o sabahki çığlık.
Merdivenleri ikişer çıktım.
Ege benden önce fırladı neredeyse.
Kapıya çarparak girdim.
Arya yerde dizlerinin üstündeydi.
Elleri titriyordu.
Toprak’ın yatağının yanında.
Yatağa baktım.
Ve dünya yine yerinden oynadı.
Toprak çarşafların üstünde yatıyordu.
Bembeyaz.
Tişörtü karın kısmından kıpkırmızı olmuştu.
Kan yatağa yayılmıştı.
Küçük elleri titriyordu.
Gözleri açıktı.
Ama korkudan taş gibiydi.
“Baba…” dedi fısıltıyla.
Koşup yanına gittim.
Yatağa çıktım.
Elimi yarasına bastırdım.
Çok küçüktü.
Ama çok fazlaydı.
Bir çocuğun bedeninde hiçbir yara küçük değildir.
“Bak bana!” diye bağırdım.
“Bak bana oğlum!”
Nefesi düzensizdi.
Gözleri bana kaydı.
“Adam geldi…” dedi.
Kan beynime sıçradı.
“Ne adamı?”
“Gece…”
“Uyandım…”
“Sus dedi…”
Arya hıçkırarak ağlıyordu.
Ege donmuştu.
Ben ise cehennemin ortasında diz çökmüştüm.
Toprak’ın dudakları titredi.
“Korktum…”
Başını tuttum.
“Bitti.” dedim.
“Bitti.”
Yalandı.
Hiçbir şey bitmemişti.
“Ambulans!” diye bağırdım.
Ege kendine gelip telefona sarıldı.
Arya Toprak’ın saçlarını okşuyordu.
Titreyen ellerle.
Ben odaya baktım.
Pencere aralıktı.
Perde hafif sallanıyordu.
Komodinin üstünde bıçak izi vardı.
Ve duvara kanla çizilmiş tek kelime:
Sıra sende.
Boğazımdan hayvana benzeyen bir ses çıktı.
Toprak tekrar konuştu.
“Baba…”
“Hı?”
“Ben uslu durmuştum…”
Kalbim parçalandı.
“Biliyorum.” dedim.
“Sen hiçbir şey yapmadın.”
Siren sesi uzaktan geliyordu.
Ama bana yetmiyordu.
Hiçbir şey yeterli değildi.
Çocuğumu kucağıma aldım.
Kanı gömleğime geçti.
Umurumda olmadı.
Arya arkamızdan ağlayarak geliyordu.
Ege kapıları açıyordu.
Ve ben o an sadece bir şey biliyordum.
Bana savaş açmışlardı.
Ama yatağında uyuyan çocuğa dokunan herkes…
Artık insan sayılmazdı.
Hastanenin çocuk yoğun bakım koridoru yetişkinlere göre yapılmamış.
Duvarlarda renkli balon resimleri vardı.
Çizgi film karakterleri gülümsüyordu.
Kapıların üstünde bulutlar çizilmişti.
Ve içeride çocuklar acı çekiyordu.
Böyle bir çelişki ancak hayatın işi olabilir.
Toprak ameliyata alındığında saat kavramım kayboldu.
Arya yanımdaydı.
Yüzü taş gibiydi.
Ağlamıyordu artık.
Bu daha kötüydü.
İnsan bazen gözyaşını tüketir, yerine sessizlik gelir.
Ege koridorda ileri geri yürüyordu.
Her dönüşünde bir şeye yumruk atacak gibi duruyor, sonra vazgeçiyordu.
Doktor çıktığında hepimiz aynı anda ayağa kalktık.
“Hayati tehlikeyi atlattı.” dedi.
Dizlerim gevşedi.
“Bıçak derin ama organlara tam zarar vermemiş. Bir süre burada kalacak.”
Bir süre.
Bazı cümlelerde zaman bıçak kadar keskindir.
Arya ilk kez konuştu.
“Yanına girebilir miyim?”
Doktor başını salladı.
Oda
Toprak küçücük yatağın içinde daha da küçülmüştü.
Karnında sargı.
Kolunda serum.
Burnunda oksijen hattı.
Uyuyordu.
Ama kaşları çatılıydı.
Uykusunda bile korkuyordu.
Arya yatağın kenarına oturdu.
Elini tuttu.
Hiç konuşmadı.
Sadece başını onun eline yasladı.
Ben kapıda durdum.
İçeri giremedim bir an.
Çünkü babalık bazen sevdiğin çocuğa bakmaya utanmaktır.
Koruyamadığın için.
Yangın
Koridora geri çıktım.
Telefonum susmuyordu.
Koruma ekibi.
Savcılık.
Emniyet.
Basın.
Hepsini reddettim.
Sonra bir mesaj geldi.
Haber sitelerine düştü.
Ekranı açtım.
Başlıklar sıraya dizilmişti.
Ünlü savcı Eflah Kara’nın oğlu evinde saldırıya uğradı
Savcı ailesine ikinci saldırı
Güvenlik zafiyeti mi, intikam mı?
Bir kısmı merak satıyordu.
Bir kısmı acıyı manşet yapıyordu.
Hepsi midemi bulandırdı.
Telefonu duvara fırlattım.
Parçalandı.
Ege bana baktı.
“Az oldu.” dedi.
Haklıydı.
Arya
Arya odadan çıktı.
Yüzünde artık yas yoktu.
Başka bir şey vardı.
Karar.
Soğuk, net, sessiz bir karar.
“Eflah.” dedi.
“Hı?”
“Bunu yapanlar yaşayacak mı?”
Soruyu karım sormadı.
Bir annenin içindeki yırtılmış taraf sordu.
“Hayır.” dedim.
“Kanunla mı?”
Göz göze geldik.
“Önce kanunla.” dedim.
“Sonra?”
“Gerekirse benimle.”
Başını salladı.
Bir adım yaklaştı.
“Elimdeki bütün dosyaları açıyorum.” dedi.
“Babamın bağlantıları, kara para, eski isimler, herkes.”
“Ben de bütün yetkimi kullanacağım.” dedim.
“Koruma değil, av başlayacak.”
Ege araya girdi.
“Harika.” dedi.
“Bir psikopat savcı, bir öfkeli hâkim ve ben.”
“Sen nesin?” dedim.
“Ben serbest çalışan felaketim.”
Arya ilk kez hafifçe gülümsedi.
Bir saniyelikti.
Ama vardı.
Toprak’ın Uyanışı
Gece yarısına doğru hemşire çağırdı.
Toprak uyanmıştı.
Odaya girdik.
Gözleri yavaşça açıldı.
Önce Arya’yı gördü.
Sonra beni.
Sonra fısıldadı:
“Basında çıktım mı?”
Şaşkınlıktan sustum.
Arya burnunu çekerek güldü.
“Çıktın.” dedim.
“Yakışıklı mıydım?”
Boğazım düğümlendi.
“Her zamanki gibi.”
Sonra eli uzandı.
Bir elimi ben tuttum.
Diğerini Arya.
“Gitmeyin.” dedi.
“Gitmeyeceğiz.” dedik aynı anda.
Ve o an anladım.
Savaşımız intikam için değildi artık.
Bir çocuğun tekrar güvenle uyuyabilmesi içindi.
İnsan bazen adalet için çalışır.
Bazen de öfke için.
İkisi aynı yolda yürürse ortaya ben çıkıyorum.
Toprak hastanede uyurken ben masaya oturdum.
Önümde dosyalar vardı.
Kamera kayıtları.
Telefon sinyalleri.
Eski ifadeler.
Unutuldu sanılan kirli isimler.
Arya karşı masadaydı.
Sessizce dosya çeviriyordu.
Biz konuşmadan savaşıyorduk.
İlk isim üç saatte düştü.
Kapıya kurye kılığında gelen adam.
Eski tetikçi.
İki yıl önce beraat etmişti.
Şaşırmadım. O dosyada hâkim ben değildim.
İkinci isim gece eve giren adamdı.
Pencereden çıkan.
Toprak’ın odasına giren korkak.
Küçük işler yapan bir satılmış.
Onu bulmak kolaydı.
Öldürmek daha kolay olurdu.
Ama acelem büyüğeydi.
Bütün para hareketlerini açtırdım.
Nakit taşıyan şirketler.
Hayalet ihaleler.
Paravan güvenlik firmaları.
Hepsi aynı gölgeye çıkıyordu.
Bir isim.
Sadık Vural.
Eski iş insanı.
Yeni leş insanı.
Masada takım elbise giyer, sokakta çocuk bıçaklatırdı.
Arya dosyayı kapattı.
“Emin misin?” dedi.
“Para yalan söylemez.” dedim.
“İnsan söyler.”
Ege kanepeye uzanmıştı.
“Elimde olsa adama powerpoint ile saldırırım.” dedi.
Kimse gülmedi.
O da alınmadı.
Mesaj
Sadık’ın yerini öğrendim.
Şehir dışında bir depo.
Demir, beton, güvenlik, kamera.
Klasik korkak sarayı.
Ben yalnız gittim.
Çünkü bazı ziyaretlere ekip götürülmez.
Depoya girdiğimde adam masada viski içiyordu.
Beni görünce şaşırmadı.
Bu da sinir bozucuydu.
“Savcı bey.” dedi.
“Çay kahve?”
“Çocuk kanı içer misin normalde, bugün ikram değişmiş.” dedim.
Gülümsedi.
Pis bir sakinlik.
“Kanıtın var mı?”
Ceketimi çıkardım.
Masaya bıraktım.
“Bugün prosedür getirmedim.”
Adam ayağa kalktı.
Korumasına baktı.
Koruma iki adım attı.
Bir adım geri gitti.
Doğru karardı.
Sadık konuşmaya başladı.
“Ailen zayıf noktanmış.”
Cümlesi bitmedi.
Masaya çarptırdım.
Cam dağıldı.
Tekrar kaldırdım.
Bu kez duvara.
Beton ses çıkardı.
Toprak’ın odasındaki yazı gözümdeydi.
Sıra sende.
Yakasından tuttum.
Kulağına eğildim.
“Sıra bende değilmiş.” dedim.
“Sıra sendeymiş.”
Sonra onu duvara yapıştırdım.
Gerçekten.
Omzu, yüzü, korkusu… hepsi betona geçti.
“Çocuğumun odasına yazı yazmışsın.” dedim.
“Ben de seni duvara not bırakıyorum.”
Nefes alamıyordu.
Gözleri büyüdü.
İlk kez patron değil, av görünüyordu.
“Kimler vardı?”
İsim verdi.
Hepsini verdi.
Çünkü acı, sadakati pahalıya satar.
Bıraktım.
Yere düştü.
Öksürdü.
Polisi aradım.
Adres verdim.
“Organize suç örgütü lideri hazır paket.” dedim.
Çıkarken bana seslendi.
“Beni öldürmedin.”
Dönüp baktım.
“Hayır.” dedim.
“Ölüm kısa sürer.”
“Ben sana yaşamayı ayarladım.”
Hastane Dönüşü
Toprak uyuyordu.
Yanına oturdum.
Saçlarını düzelttim.
Arya kapıda duruyordu.
“Buldun mu?” dedi.
“Evet.”
“Ne yaptın?”
Bir süre düşündüm.
Sonra omuz silktim.
“Duvar dekorasyonu.” dedim.
Arya istemeden güldü.
İşte o an anladım.
Bazen intikam yumruk değildir.
Sevdiğin insanların yüzüne geri gelen küçücük bir gülüştür.
(Arya’nın ağzından)
Hastane günleri garipti.
Saatler uzuyordu.
Gece ile gündüz birbirine karışıyordu.
İnsan aynı koridoru yüz kez yürüyüp yine kaybolabiliyordu.
Ama Toprak…
Toprak her yerde Toprak kalıyordu.
Karnında dikiş vardı.
Yüzünde solgunluk vardı.
Ama ruhunda hâlâ o tuhaf küçük güneş yanıyordu.
İlk gün doktor ona “çok hareket etme” dedi.
O da bunu “herkesi yönetebilirsin” diye anladı galiba.
Sabah hemşire içeri girdi.
Serumu kontrol edecekti.
Toprak kaşlarını çattı.
“Önce kapıyı çalman lazım.” dedi.
Hemşire gülmeye başladı.
“Tamam beyefendi.”
“Bir de ellerin soğuk.”
Kadın çıkarken bana dönüp fısıldadı:
“Zor hasta.”
“Hayır.” dedim.
“Zor patron.”
Eflah’a Müdahale
Eflah iki gündür tıraş olmamıştı.
Gözlerinin altında morluklar vardı.
Kahveyi su gibi içiyordu.
Toprak onu süzdü.
Sonra ciddi ciddi çağırdı.
“Baba.”
“Hı?”
“Sen kötü görünüyorsun.”
Eflah alındı.
“Teşekkür ederim.”
“Git yüzünü yıka.”
Ben güldüm.
Eflah bana baktı.
“Bunu senden öğreniyor.” dedi.
Toprak elini kaldırdı.
“Tartışmayın.”
Ege’ye Ceza
Ege öğlen geldi.
Poğaça getirmişti.
Ama üç tanesini yolda yemişti.
Toprak paketlere baktı.
“Dayı.”
“Efendim canım?”
“Sen dürüst değilsin.”
Ege dondu.
“Niye?”
“Eksik poğaça kokuyorsun.”
Ben kahkahaya boğuldum.
Ege göğsünü tuttu.
“Bu evde saygınlığım kalmadı.” dedi.
Gece
Ama geceleri başka oluyordu.
Koridor sessizleşince…
Işıklar kısılınca…
Gülüşler çekilince…
Toprak’ın gözleri büyüyordu.
Uyuyamıyordu.
Kapı her tıklayınca irkiliyordu.
Ayak sesi duyunca başını kaldırıyordu.
Bir gece hemşire bana sedyeyi çekip uzanmamı söyledi.
Yorulmuştum.
Toprak’ın yatağının yanına koydular.
Ben uzandım.
Saçlarım omzuma dökülmüştü.
Gözlerim kapanıyordu.
Toprak sessizce elini uzattı.
Saçlarıma dokundu.
Parmakları tellerin arasında dolaştı.
Yavaşça.
Dikkatlice.
“Ne yapıyorsun?” dedim kısık sesle.
“Seni uyutuyorum.” dedi.
Kalbim sıkıştı.
“Ben anneyim.” dedim.
“Ben seni uyutmalıyım.”
Başını salladı.
“Sen çok yoruldun.”
Gözlerim doldu.
Parmakları saçlarımda dolaşmaya devam etti.
Çocuk eli kadar hafif bir şey yoktur.
İnsanın kalbine değdiğinde daha da hafif olur.
Ben gerçekten uyuyakaldım.
Dakikalar mı saatler mi bilmiyorum.
Uyandığımda oda loştu.
Toprak hâlâ uyanıktı.
Başını tavana dikmişti.
Elim hemen onun eline gitti.
“Niye uyumadın?” dedim.
Omuz silkti.
“Kapatınca adam geliyor.”
Nefesim kesildi.
Yatağından kalkmaya çalıştı.
Canı yandı.
Yine de yanıma gelmek istedi.
Ben doğrulup onu kucağıma aldım.
Dikkatlice.
Karnına zarar vermeden.
Başını boynuma gömdü.
“Ben kötü değilim değil mi?” dedi.
O soru beni parçaladı.
“Hayır.” dedim hemen.
“Sen dünyadaki en temiz şeysin.”
“Niye bana yaptı o zaman?”
Cevap yoktu.
Bazı soruların cevabı yoktur, sadece sarılması vardır.
Onu daha sıkı tuttum.
“Çünkü kötü olan sendin değil, oydu.” dedim.
Bir süre sonra nefesi düzeldi.
Uyudu.
Ama ben uyuyamadım.
Çünkü o gece anladım:
Çocuklar bazen gündüz herkesi düzeltir…
Gece ise sessizce kırıldıkları yerden sızarlar.
(Eflah’ın ağzından)
Toprak sonunda uyumuştu.
İlaçların yardımıyla, yorgunluğun zorlamasıyla, korkunun pes etmesiyle.
Küçük göğsü düzenli kalkıp iniyordu.
Ben ve Arya hastane odasının yanındaki refakatçi bölümünde oturuyorduk.
Gece sessizdi.
İnsan sessizlik ister sanır.
Aslında bazen sessizlik en ağır sesti.
Arya pencerenin önündeki sandalyede oturuyordu.
Dışarı bakıyordu.
Ama dışarıyı gördüğünü sanmıyorum.
Kollarını kendine dolamıştı.
Üşümüyor, toparlanıyordu.
Yanına gittim.
Karşısına değil.
Yanına.
Bazı konuşmalar yüz yüze yapılmaz.
Yan yana yapılır.
Bir süre sustum.
O da sustu.
Sonra ilk kez adını koymadan konuşmaya başladım.
“Biz…” dedim.
Sesim çatladı.
Tekrar denedim.
“Biz onu hiç konuşmadık.”
Arya’nın kirpiği titredi.
Ama başını çevirmedi.
“Biliyorum.” dedi kısık sesle.
Ellerimi birbirine kenetledim.
Mahkemede bin kişinin önünde konuşan adam, bir kadın karşısında iki kelimeyi dizemiyordu.
“Ben düşündüm.” dedim.
Bu kez bana baktı.
Yorgun gözlerle.
“Ne düşündün?”
Yutkundum.
“Eğer kız olsaydı…”
Boğazım düğümlendi.
“Adını Umay koymak isterdim.”
Kelime havada kaldı.
Umay
Koruyan.
Kollayan.
Şefkatli olan.
Bizim koruyamadığımız için seçtiğim isimdi belki.
Arya bana baktı.
Sonra bakmayı bıraktı.
Yüzünü pencereye çevirdi.
Hiçbir şey demedi.
Bir dakika geçti.
Sonra bir dakika daha.
Sessizlik değişti.
Artık doğal değildi.
Ağırdı.
“Arya?” dedim.
Cevap yok.
Eline dokundum.
Buz gibiydi.
“Arya.”
Gözleri açıktı.
Ama uzaklaşmış gibiydi.
Nefesi yüzeyseldi.
Omuzları taş kesilmişti.
Kalbim sert vurdu.
Bu onun susması değildi.
Bu içine düşmesiydi.
Diz çöküp önüne geçtim.
“Arya bak bana.”
Bakmadı.
“Lütfen.” dedim.
Sesimdeki korkuyu ben bile tanıdım.
Çenesine hafifçe dokundum.
Yüzünü bana çevirdim.
Gözlerinden yaş akıyordu.
Sessizce.
Hiç ses çıkarmadan.
“Bir şey söyle.” dedim.
“Bana kız.”
“Bağır.”
“Susma.”
Dudakları titredi.
Ama ses yoktu.
Ben panikledim.
Gerçekten panikledim.
Silah sesinde olmayan korku, o sessizlikte vardı.
Onu kollarıma aldım.
Yere çöktüm.
Başını göğsüme bastırdım.
“Tamam.” dedim hızlı hızlı.
“Tamam, konuşmayacağız.”
“İsim yok.”
“Hiçbir şey yok.”
“Buradayım.”
Ellerim saçlarında gezdi.
Titriyordu.
Dakikalar sonra çok kısık bir ses çıktı.
“Ben onu hissetmiştim…”
Gözlerimi kapattım.
“Tekmelerini…” dedi.
“Sabahları…”
Sesi kırıldı.
“Ben anneydim.”
“Nasıl sustum ben?”
İşte mesele buydu.
Kayıp değil sadece.
Kendine açılan dava.
Yüzünü tuttum.
“Sen susmadın.” dedim.
“Elinden alınan şey için kendini suçlama.”
Başını salladı.
İnanmadı.
“Sen anneydin.” dedim.
“Hâlâ annesin.”
Bu cümlede çözüldü.
Hıçkırarak ağlamaya başladı.
Göğsüme kapandı.
Ben de onu tuttum.
İkimiz de yıkıldık.
Toprak odada uyuyordu.
Gece dışarıda akıyordu.
Biz içeride hiç doğmamış bir çocuğun adını ilk ve son kez fısıldıyorduk.
“Umay…” dedi Arya ağlayarak.
“Evet.” dedim.
Sonra onu daha sıkı sardım.
Çünkü bazı isimler mezar taşı istemez.
Hatırlayan iki kalp yeter.
(Ege’nin ağzından)
Kapının önünde durmuştum.
İçeri girmek için değil.
Su bırakıp dönecektim.
Ama seslerini duydum.
Arya’nın kırılan sesi.
Eflah’ın alçalan tonu.
Ve bir isim.
Umay.
Olduğum yerde kaldım.
Nefes almayı unuttum bir an.
Sonra Arya’nın ağlayışı geldi.
İnsanın içini tırmalayan cinsten.
Küçükken düşüp dizini kanattığında da böyle ağlamazdı.
Bu başka bir şeydi.
İçerden uzaklaştım.
Çünkü bazı acılar kapıdan izlenmez.
Ama bazı öfkeler de o anda doğar.
Koridora çıktım.
Yürüdüm.
Sonra daha hızlı yürüdüm.
Sonra arabaya bindim.
Nereye gittiğimi biliyordum.
Cezaevi
O adam içerideydi.
Toprak’ın odasına giren korkak.
Bir çocuğu yaralayan yaratık.
Yasal süreç başlamıştı.
Dosyalar hazırlanıyordu.
Herkes prosedür diyordu.
Benim o gece prosedüre alerjim vardı.
Tanıdıklar hâlâ işe yarıyordu.
Kapılar bazen kartla, bazen soyadla açılır.
Ben içeri girdim.
Görevli bana bakmadı bile.
Belki bilerek.
Belki korkudan.
Hücre koridoru soğuktu.
Demir kokusu vardı.
Islak beton kokusu vardı.
Ve içeride onun nefesi.
Kapı açıldı.
Adam beni görünce önce anlamadı.
Sonra tanıdı.
Yüzü düştü.
“Bak…” dedi hemen.
“Ben emir aldım…”
Elimi kaldırdım.
Susturmak için.
Bağırmak için değil.
İçeri girdim.
Kapı arkamdan kapandı.
Saatlerce ne konuştuk ne sustuk diyemem.
Ama şunu söyleyebilirim:
O gece ona acının ne olduğunu anlattım.
Nasıl hissettirdiğini.
Korkunun ne kadar uzun sürebildiğini.
Bir çocuğun geceleri niye uyuyamadığını.
Her cevabını geri verdim.
Kat kat.
İsimler söyledi.
Para akışlarını anlattı.
Kimden emir aldığını tekrar etti.
Yalvardı.
Ben duydum.
Ama içimdeki öfke kulaklık takmıştı.
Bir noktada yere çöktü.
“Yeter…” dedi.
Diz çöküp yüzüne baktım.
“Toprak da öyle dedi mi?”
Ağladı.
Ben hiç etkilenmedim.
Saatler sonra çıktığımda gömleğim buruşmuştu.
Ellerim titriyordu.
Ruhum ise daha çok titriyordu.
Çünkü intikam insana zafer gibi gelmiyor.
Daha çok kül gibi yapışıyor.
Arabaya bindim.
Direksiyona başımı koydum.
İlk kez düşündüm:
Ben bunu Arya için mi yaptım?
Toprak için mi?
Kendim için mi?
Cevap karışıktı.
Eve döndüğümde sabah olmuştu.
Kapıyı sessiz açtım.
Salonda Eflah oturuyordu.
Bana baktı.
Ellerime baktı.
Bir şey sormadı.
“Uyuyorlar mı?” dedim.
Başını salladı.
Yanına oturdum.
Uzun süre sessiz kaldık.
Sonra kısık sesle söyledim.
“Hiçbir şey düzelmedi.”
Eflah bana baktı.
“Biliyorum.” dedi.
İkimiz de biliyorduk.
Bazı adamlara ceza verilir.
Ama bazı yaralar hâlâ evde kalır.
(Arya’nın ağzından)
Toprak’ın taburcu olacağı gün hastane odası bayram yeri gibiydi.
Ege elinde balonla gelmişti.
Balonun üstünde “kahraman” yazıyordu.
Muhtemelen kendi fikriydi.
Eflah üç kez taburcu kağıtlarını kontrol etmişti.
Bir kez doktoru.
İki kez hemşireyi.
Bir kez de duvarı sorguladı sanırım.
Ben sadece Toprak’a bakıyordum.
Yüzü hâlâ solgundu.
Yürürken yavaştı.
Ama gözlerinde eve dönecek çocuk ışığı vardı.
“Artık gidiyor muyuz?” diye onuncu kez sordu.
“Evet.” dedim.
“Kesin mi?”
“Evet.”
“Yolda fikir değiştirmez misiniz?”
Ege atıldı.
“Ben değiştiririm.”
Toprak gözlerini devirdi.
“Dayı sen konuşma.”
Eve Dönüş
Eve girdiğimizde Toprak bir an durdu.
Kapının önünde.
İçeri baktı.
Sonra bana değil… Eflah’a döndü.
“Adam yok değil mi?”
O soru bütün odaları susturdu.
Eflah hemen diz çöktü.
“Yok.” dedi net bir sesle.
“Bir daha da olmayacak.”
Toprak birkaç saniye baktı.
Sonra başını salladı.
İçeri girdi.
Ama elini Eflah’ın elinden bırakmadı.
İlk Gece
Akşam Toprak kendi odasına gitmek istemedi.
Bunu açıkça söylemedi tabii.
Sadece diş fırçalarken yavaşladı.
Pijamasını yanlış giydi.
Oyuncaklarını salona taşıdı.
Çocukların korkusu bazen kelime kullanmaz.
Ben konuşacaktım ki Eflah öne geçti.
“Bu gece odanda ben kalıyorum.” dedi.
Toprak hemen döndü.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Horluyor musun?”
“Yakışıklı şekilde.”
Toprak güldü.
Günler sonra ilk rahat gülüşüydü.
Günlerce
Bir gece sandım.
Yanılmışım.
Eflah günlerce Toprak’ın odasında kaldı.
Önce yerde yatak yaptı.
Sonra koltuğu çekti.
Sonra direkt halıda uyumaya başladı.
“Belim alıştı.” diyordu.
Yalan söylüyordu.
Her gece aynı ritüel oldu.
Kapıyı üç kez kontrol ederdi.
Pencereyi kontrol ederdi.
Dolabın içine bakardı.
Toprak bunu izlerdi.
“Baba.” dedi bir gece.
“Hırsız ayakkabı kutusunda saklanmaz.”
Eflah ciddiyetle cevap verdi.
“İyi hırsız saklanır.”
Ben kapıda gülmemek için duvara döndüm.
Uyumak
Toprak uyurken bir eli mutlaka Eflah’a değiyordu.
Bazen parmağına.
Bazen koluna.
Bazen tişörtüne tutunuyordu.
Gece korkuyla uyandığında elini uzatıp onu buluyor… sonra yeniden uyuyordu.
Bir gece su götürmek için girdim.
Toprak yatağın ortasında yatıyordu.
Eflah kenarda bükülmüş haldeydi.
Battaniyenin yüzde doksanı Toprak’taydı.
Fısıldadım.
“Yer değiştireyim mi?”
Eflah gözünü bile açmadan konuştu.
“Hayır.”
“Rahat değilsin.”
“Önemli değil.”
Toprak uykusunda dönüp ayağını Eflah’ın yüzüne koydu.
Ben kahkahayı zor tuttum.
“Bence önemli.” dedim.
Eflah ayağı yavaşça indirdi.
“Bu sevgi darbesi.” dedi.
Sonrası
Günler geçtikçe Toprak’ın korkusu biraz azaldı.
Kapıya her bakmıyordu artık.
Gece daha derin uyuyordu.
Yalnız tuvalete gidebiliyordu.
Ama Eflah yine odadan çıkmadı.
“Artık salona dön.” dedim bir akşam.
Bana baktı.
“Hazır değil.” dedi.
“Toprak mı?”
Başını salladı.
“Hayır.”
“Kendim.”
İşte o an anladım.
Bir baba bazen çocuğunu korumak için odada kalmaz.
Kendi vicdanından uzaklaşamayıp kapıda nöbet tutar.
Toprak iyileştikçe eski huyları da geri geldi.
Bu iyi haberdi.
Biraz yorucu haberdi.
Ama iyi haberdi.
Yine emir veriyor, yine yorum yapıyor, yine ev halkını sıraya diziyordu.
Ve en önemlisi… artık gülüyordu.
O gece ben Toprak’ın odasına su bırakmak için girdim.
Eflah her zamanki gibi yerdeki yatakta uzanmıştı.
Bir kolunu gözlerinin üstüne koymuş, uyumaya çalışıyordu.
Toprak ise yatağında dikilmiş, ikisini de süzüyordu.
“Yeter.” dedi aniden.
Ben durdum.
Eflah kolunu indirdi.
“Ne yeter?” dedi.
“Baba sen iyileştin.”
Eflah kaşını kaldırdı.
“Ben hasta değildim.”
“Anne de iyileşti.”
“Ben de hasta değildim.” dedim.
Toprak elini salladı.
“Tamam işte, herkes iyi.”
Sonra yatağını gösterdi.
“Şimdi odamdan çıkın.”
Ben kahkaha attım.
Eflah doğrulup oturdu.
“Ne?”
“Bu çocuk haddini aştı.” dedim.
Toprak battaniyeyi çekti.
“Ben çocuk değilim, travmalı bireyim.”
Eflah bana baktı.
“Bu cümleyi senden öğrenmiş.”
Toprak parmağıyla kapıyı gösterdi.
“Hadi.”
“Ya hayır dersek?” dedi Eflah.
Toprak omuz silkti.
“Gece bağırırım.”
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra ben kapıya yöneldim.
“İyi geceler oğlum.”
Eflah bana döndü.
“Sen de mi?”
“Ben annenin tarafındayım.” dedim.
Toprak zafer gülüşü attı.
Eflah söylene söylene kalktı.
Kapıdan çıkarken Toprak arkasından seslendi:
“Baba.”
“Hı?”
“Horluyorsun.”
“Yalan.”
“Telefonla kaydım var.”
Kapı kapandı.
Koridorda ben gülmekten iki büklümdüm.
Eflah ise gururuna yas tutuyordu.
Odamız
Aylar sonra ilk kez odamıza birlikte girdik.
Garip geldi.
Sanki tanıdık ama uzun süredir gidilmemiş bir yere dönmek gibi.
Yatak düzgün serilmişti.
Pencere hafif aralıktı.
Oda sessizdi.
Ben dolaba yöneldim.
“Yastık kılıflarını değiştireceğim.” dedim.
Bir anda bileğimden tuttu.
Yumuşakça.
Döndürdü.
"Gitme"
“Neden?” dedim.
“Çünkü seni özledim.” dedi.
Sonra beni öptü.
Ansızın.
Derin.
Sanki aylarca konuşamadığı her şeyi tek harekette anlatır gibi.
Elimdeki kılıf yere düştü.
İtiraz etmedim.
Edecek niyetim de yoktu.
Onu itmek için göğsüne dokundum.
Ama elim orada kaldı.
“Neden şimdi?” dedim nefes nefese.
“Çünkü ilk kez kapı dışında nöbet yok.” dedi.
“Ve ilk kez seni sadece korkuyla değil… özlemle görüyorum.”
Kalbim sıkıştı.
Bu adam bazen çok kötü konuşur.
Bazen de hiç adil olmaz.
Bu kez ben onu kendime çektim.
“Geç kaldın.” dedim.
“Telafi ederim.”
“İddialı cümle.”
“Mesleğim.”
Gülerek tekrar öptüm.
Sonra dünya biraz sustu.
Acılar bir gece izin aldı.
Korkular kapının dışında bekledi.
Biz ise birbirimize döndük.
Uzun zaman sonra sadece karı koca olduk.
Gece ilerlediğinde başım göğsündeydi.
Nefesi saçlarımda dolaşıyordu.
Sessizce konuştu.
“İyi misin?”
“Şu an?” dedim.
“Evet.”
Kolunu biraz daha sardı.
“Ben de.”
Tam o sırada telsiz gibi çocuk sesi koridordan geldi:
“Su istiyorum!”
Gözlerimi kapattım.
Eflah tavana baktı.
“Travmalı birey uyandı.” dedim.
Eflah derin nefes aldı.
“Babalık nöbeti geri başladı.”
(Eflah’ın ağzından)
İyileşme çizgi gibi anlatılır.
Sanki insan her gün biraz daha iyi olur.
Yalan.
İyileşme zikzak çizer.
Bir gün gülersin.
Ertesi gece yeniden yıkılırsın.
Toprak’ınki de öyleydi.
Gündüz iyiydi.
Yürüdü.
Yemek yedi.
Ege ile tartıştı.
Bana “yaşlı koşusu yapıyorsun” dedi.
Ama gece…
Gece dikiş yeri zonkluyordu.
Saat iki.
Toprak odasında kıvranarak uyandı.
“Anne…”
Sonra daha yüksek:
“Anne canım acıyor…”
Arya benden önce fırladı.
Yanına koştu.
Ben de arkasından girdim.
Toprak ter içindeydi.
Yastık dağılmıştı.
Yüzü buruşmuştu.
“Geçecek.” dedi Arya telaşla.
Saçlarını okşadı.
“Birazdan geçecek.”
Ama geçmedi.
Beş dakika sonra yeniden inledi.
Sonra yine.
Sonra yine.
İlaç saatini kontrol ettim.
Verilmişti.
Doktorun verdiği doz içindeydik.
Ama bazen ağrı takvime uymaz.
Saat üç oldu.
Toprak yorulmaktan ağlayamıyordu artık.
Sadece sızlanıyordu.
Bu daha beterdi.
Arya’nın yüzü değişmeye başladı.
Göz altları mor.
Saçları dağılmış.
Elleri titriyor.
Üç gecedir doğru dürüst uyumamıştı.
Toprak her kıpırdadığında uyanıyor, sabaha kadar başında bekliyordu.
“Bir şey yap!” dedi bana.
“Sakin ol.” dedim.
“Sakin olma sırası geçti!” diye bağırdı.
Toprak irkildi.
Hemen pişman oldu.
Ama yorgunluk pişmanlıktan hızlıdır.
“Ben kötü anneyim.” dedi bir anda.
“Uyutamıyorum.”
“Acısını alamıyorum.”
“Yeter artık!”
Komodinin üstündeki krem kutusunu aldı, yere fırlattı.
Sonra yastığı.
Sonra ağlamaya başladı.
Gerçek bir çöküş gibi.
“Arya.” dedim yaklaşarak.
“Dokunma bana!”
Toprak korkuyla bize bakıyordu.
Küçük yüzünde suçluluk vardı.
Bu kabul edilemezdi.
Bir çocuk kendi ağrısından utanmamalıydı.
Hemen Toprak’ın yanına oturdum.
“Bana bak.” dedim.
“Bu senin suçun değil.”
Başını salladı ama inanmadı.
Telefonu aldım.
Nöbetçi doktoru aradım.
Durumu anlattım.
Önerdiği ek ağrı kesici ve rahatlatıcı enjeksiyon ev tipi uygulama seti bizde vardı. Önceden verilmişti, gerekirse kullanmam söylenmişti.
Seti hazırladım.
Toprak bana baktı.
“İğne mi?”
“Minik kahraman iğnesi.” dedim.
“İstemiyorum.”
“Ben de istemiyorum.” dedim dürüstçe.
“Ama sonra canın daha az acıyacak.”
Arya köşede çökmüş ağlıyordu.
Ben bir elimle Toprak’ın elini tuttum.
Diğer elimle işlemi dikkatlice yaptım.
Hızlı.
Temiz.
Nazik.
Toprak gözünü sıktı.
Sonra şaşırdı.
“Bu kadar mı?”
“Efsaneyim.” dedim.
Beş on dakika içinde nefesi yavaşladı.
Omuzları gevşedi.
Yüzündeki acı çizgileri silinmeye başladı.
“Baba…” dedi uykulu sesle.
“Hı?”
“Anneme kızma.”
Kalbim durdu sandım.
“Kızmıyorum.” dedim.
“Annen çok yoruldu.”
“Ben de.” dedi.
Sonra uyudu.
Arya
Odayı sessizce terk ettim.
Salonda Arya yerde oturuyordu.
Dizlerini kendine çekmişti.
Yüzünü avuçlarına gömmüştü.
Yanına oturdum.
Bir şey söylemedim.
Önce omzuna battaniye koydum.
Sonra elini tuttum.
“Ben bağırdım.” dedi boğuk sesle.
“Evet.”
“O korktu.”
“Evet.”
“Ben annelik yapamıyorum.”
Başını çevirip bana baktı.
Net konuştum.
“Hayır.” dedim.
“Sen uykusuzsun.”
“Yaralısın.”
“Korktun.”
“Ve insan sınırına geldin.”
Gözleri doldu.
“Annelik kusursuzluk değil.” dedim.
“Sabah olunca tekrar denemektir.”
Başını göğsüme koydu.
Sessizce ağladı.
Ben saçlarını okşadım.
Odadan Toprak’ın düzenli nefesi geliyordu.
Gece nihayet yumuşamıştı.
Ve ben yine şunu düşündüm:
Bazen bir evde en güçlü kişi bağırmayan değil…
Dağıldıktan sonra toparlanıp geri dönebilen kişidir.
(Toprak’ın ağzından)
Büyükler “iyileşiyorsun” deyince her şeyin bir anda düzeleceğini sanıyor.
Olmuyor.
Yaram kapanıyor ama kaşınmaya başlıyor.
Yürüyorsun ama yavaş yürüyorsun.
Gülüyorsun ama bazen durup korkuyorsun.
Yani karışık iş.
Sonra dediler ki:
“Okula dönüyorsun.”
Ben dedim ki:
“Hayır.”
Annem dedi ki:
“Evet.”
Babam dedi ki:
“Koruma var.”
Dayım Ege dedi ki:
“İstersen seni hasta raporuyla elli yaşında gösteririm.”
Kimse onu dinlemedi.
Okul Kapısı
Arabadan inerken karnım biraz acıdı.
Biraz da içim.
Babam eğildi.
“İstersen geri döneriz.” dedi.
Ben hemen dikleştim.
“Hayır.”
Çünkü bazen korkunca daha dik durman lazım.
Bunu ben buldum.
Okula girdim.
Herkes bana baktı.
Normalde de yakışıklı olduğum için bakarlar ama bu başka bakıştı.
Sınıfa girdim.
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra yağmur gibi soru yağdı.
“Gerçekten bıçaklandın mı?”
“Kan çok aktı mı?”
“Acıdı mı?”
“Hastanede Playstation var mı?”
“Ölecek miydin?”
Ben sırama oturdum.
Kalemimi çıkardım.
Hiçbirine cevap vermedim.
Sonra biri geldi.
Can.
Ben onu sevmiyorum.
O da kendini komik sanıyor.
Masama yaslandı.
“Korktun mu?” dedi sırıtarak.
O an karnımdaki dikiş değil… elim kaşındı.
Ama annem “şiddet yok” dediği için bekledim.
“Sen hiç sustun mu?” dedim.
Çocuk anlamadı.
Bazıları yavaş çalışıyor.
Öğretmen geldi.
Ders başladı.
Ben sanırım matematikten çok insanların neden garip olduğuna kafa yoruyordum.
Teneffüs
Bahçeye çıktım.
İki kişi daha geldi.
“Yaranı göstersene.”
Ben insan mıyım, müze miyim?
Bir kız geldi.
“Travman var mı?” dedi.
Bu kelimeyi evde çok duydum.
Cevap verdim:
“Şu an var.”
Sonra kenara geçtim.
Telefonumu çıkardım.
Babam görse kızar ama acil durumdu.
Dayımı aradım.
“Efendim yıldız danışma hattı.” dedi açınca.
“Gel.” dedim.
“Nereye?”
“Okula.”
“Niye?”
“İnsanlar çok.”
Üç saniye sustu.
Sonra dedi ki:
“Geliyorum.”
Ege Dayı Geldi
On beş dakika sonra okul kapısında yürüyerek girdi.
Güneş gözlüğü takmıştı.
Neden bilmiyorum.
Kapalı hava vardı.
Elinde kahve vardı.
Onu da neden bilmiyorum.
Müdürle konuştu.
Sonra direkt bahçeye geldi.
Benim yanıma oturdu.
“Kim?” dedi.
“Ne kim?”
“Sorunlu halk.”
Can’ı gösterdim.
Bir iki kişiyi daha gösterdim.
Dayım ayağa kalktı.
Elleri cebinde dolaşmaya başladı.
Sanki okul onunmuş gibi.
Can’ın yanına gitti.
Bir şeyler söyledi.
Can’ın yüzü düştü.
Sonra diğerlerine döndü.
Kızan öğretmen gibi değil… daha tehlikeli şekilde konuştu.
Beş dakika sonra herkes bana “Geçmiş olsun” deyip uzak durmaya başladı.
Dayım geri geldi.
“Çözüldü.” dedi.
“Ne dedin?” dedim.
“Pedagojik şeyler.”
Yalan söylüyordu.
Gün Boyu
Derslere bile girdi.
Öğretmen “siz veli misiniz?” dedi.
Dayım “ben olayım.” dedi.
Sınıfın arkasında oturdu.
Matematikte uyudu.
Türkçede alkışladı.
Beden dersinde benim yerime top atmaya çalıştı ve başarısız oldu.
Öğle arasında yanımda yemek yedi.
“İyi misin?” dedi.
“Biraz.” dedim.
“Biraz iyilik de iyiliktir.” dedi.
Bazen saçma konuşuyor ama bazen iyi.
Eve Dönüş
Arabada başımı cama yasladım.
Yorulmuştum.
Ama kötü yorulma değil.
Yaşamış yorulması.
“Yarın da gelir misin?” dedim.
Dayım gurur yaptı.
“Ben meşgul adamım.” dedi.
Sonra ekledi:
“Kaçta çıkıyorsun?”
Gülümsedim.
Bence bazı insanlar ilaç gibi.
Tadı garip.
Kutusu gürültülü.
Ama işe yarıyor.
(Arya’nın ağzından)
Toprak okuldan döndüğünde kapıyı tekmeyle açar gibi girdi.
Bu iyi işaretti.
Yorgun çocuk sessiz girer.
Mutlu çocuk gürültülü.
Bizimki direkt çantasını fırlattı.
“Ben geldim.” dedi.
Sanki ülke turundan dönmüş gibiydi.
Mutfakta ben vardım.
Eflah tezgâha yaslanmış kahve içiyordu.
Toprak ayakkabılarını çıkarmadan içeri daldı.
“Bugün dayım okula geldi.” dedi gururla.
Ben donup kaldım.
Eflah kahveyi yavaşça indirdi.
“Ne?” dedik aynı anda.
Toprak gayet rahat devam etti.
“Herkesi hizaya soktu.”
“Bir çocuğu bakışıyla ağlattı.”
“Matematikte uyudu.”
“Benimle tost yedi.”
Ben gözlerimi kapattım.
“Ege…” dedim dişlerimin arasından.
Eflah ise sırıtmaya başlamıştı.
Tehlikeli şekilde.
“Bak senin kardeş okul basmış.” dedi.
“Senin kayının.” dedim.
“Ben sahiplenmiyorum.”
“Ben de iade ediyorum.”
Toprak sandalyeye çıktı.
“Bir de öğretmene veli gibi davranmış.”
Eflah kahkahayı patlattı.
Ben de tutamadım.
Çünkü bunu sadece Ege yapardı.
Sanık Geldi
Tam o sırada kapı açıldı.
Ege içeri girdi.
Gözlük başında.
Mont açık.
Kendinden memnun.
“Ev halkı beni özledi mi?” dedi.
“Hayır.” dedim.
“Evet.” dedi Toprak.
“Tarafsız jüri konuştu.” dedi Ege.
Eflah koltuğa yaslandı.
“Okula mı gittin?”
“Toplumsal hizmet.”
“Matematikte uyumuşsun.”
Ege Toprak’a döndü.
“İçimizden biri muhbir.”
Toprak hiç utanmadan el kaldırdı.
“Ben.”
Şaka Bittiği Yer
Ben gülüyordum.
Sonra Ege’ye daha dikkatli baktım.
Göz altları çökmüştü.
Omuzları yorgundu.
Gülüyordu ama eksik.
“Ne oldu?” dedim.
“Hiç.” dedi otomatik olarak.
“Ege.”
Bir süre sustu.
Toprak odasına gidince sesini alçalttı.
“Teneffüste kenarda tek başına duruyordu.” dedi.
“Biri yaranı göstersene demiş.”
“Biri ölecek miydin demiş.”
“Can denen çocuk korktun mu demiş.”
Yüzüm buz kesti.
Eflah’ın çenesi sertleşti.
Ege devam etti.
“Beni aradığında sesi normaldi.”
“Normal olunca anladım zaten.”
“Niye?” dedim.
“Çünkü Toprak korkunca sakin konuşuyor.”
Bu cümle içime saplandı.
“Bahçede oturuyordu.” dedi.
“Elini dikiş yerine koymuş.”
“Kimse görmesin diye yüzünü çeviriyordu.”
Eflah başını eğdi.
Ben konuşamadım.
Ege ilk kez güldürmeye çalışmadı.
Sadece koltuğa oturdu.
Dirseklerini dizlerine koydu.
“Ben ne yapacağımı bilmiyorum bazen.” dedi.
“Şaka yapıyorum, gülüyorum…”
“Sonra bir bakıyorum çocuk sekiz yaşında değil de kırk yaşında gibi bakıyor.”
Sesi çatladı.
“Ben bunu düzeltemiyorum.”
Yanına gittim.
Omzuna vurdum hafifçe.
“Sen doktor değilsin.” dedim.
“Biliyorum.” dedi.
“Dayıyım.”
“Daha zor.”
Eflah da yanımıza geldi.
Sessizce.
Ege’ye baktı.
“Bugün iyi yaptın.” dedi.
Ege hemen toparlanmaya çalıştı.
“Kayda geçsin.”
“Eflah Kara beni övdü.”
“Abartma.” dedi Eflah.
Ben güldüm.
Ege de güldü.
Ama gözleri doluydu.
O an anladım.
Bazı insanlar sevgisini sarılarak gösterir.
Bazıları para harcayarak.
Bazıları susarak.
Ege ise okul basarak gösteriyordu.
(Eflah’ın ağzından)
İnsanlar çocukların iyi olup olmadığını yanlış yerlerden ölçüyor.
Gülüyor mu?
Yiyor mu?
Okula gidiyor mu?
Koşuyor mu?
Tamam sanıyorlar.
Ben de bir süre öyle sandım.
Yanılmışım.
Toprak dışarıdan düzeliyordu.
Dikişleri iyileşiyordu.
Daha rahat yürüyordu.
Ege ile tartışacak enerjisi geri gelmişti.
Annesine emir vermeye başlamıştı.
Ev yeniden sesleniyordu.
Ama bazı sesler eksikti.
Eskiden oyuncakları savaş çıkarırdı.
Arabalara isim koyar, pelüş ayıya mahkeme kurardı.
Salonun ortasında bağırır, beni sanık ilan ederdi.
Şimdi oyuncaklar dizili duruyordu.
Dokunulmuş ama oynanmamış gibi.
Bir akşam bunu fark ettim.
Salonda herkes vardı.
Arya mutfakta.
Ege telefonda birine boş konuşuyor.
Ben bilgisayarda dosya inceliyorum.
Toprak yerde oturmuştu.
Elinde arabası vardı.
Tekerleğini çeviriyordu.
Sadece çeviriyordu.
Gitmiyordu.
On dakika geçti.
Aynı hareket.
Tek kelime yok.
“Yarış mı var?” dedim.
Bana baktı.
Küçük bir gülümseme yaptı.
“Yok.”
Sonra tekrar tekerleğe döndü.
O anda içime bir şey battı.
Çocuklar sessiz olabilir.
Ama Toprak’ın sessizliği doğal değildi.
Bu, içine çekilmiş bir sessizlikti.
Gece
Odasına uğradım.
Uyuyor sandım.
Kapı aralığından baktım.
Yatağında oturuyordu.
Karanlıkta.
Oyuncak ayısını kucağına almıştı.
Pencereye bakıyordu.
“Niye yatmadın?” dedim.
İrkildi.
Sonra hızlıca uzandı.
“Yatıyordum.”
Yalan söylemeyi beceremiyordu.
Bu da canımı acıttı.
Yanına oturdum.
“Toprak.”
“Hı?”
“Ne oldu?”
“Bir şey yok.”
“Bir şey var.”
Battaniyeyle oynadı.
Göz teması kurmadı.
“Okul kötü mü?”
“Hayır.”
“Can mı uğraşıyor?”
“Hayır.”
“Acın mı var?”
Omuz silkti.
“Toprak.” dedim.
“Bana yalan söyleme.”
Dudakları büzüldü.
Sonra fısıldadı:
“İçim acıyor.”
Dünyadaki en ağır cümlelerden biri budur.
Çünkü neresine bandaj koyacağını bilemezsin.
Boğazım düğümlendi.
“Neden?” dedim yavaşça.
“Bilmiyorum.”
Sonra ekledi:
“Bazen herkes konuşuyor.”
“Ben duyamıyorum.”
Elimi saçlarına koydum.
“Bazen gülüyorlar.”
“Ben yapamıyorum.”
Gözleri doldu.
“Ben bozulmuş muyum?”
Kalbim kırıldı.
Tam ortadan.
Onu kucağıma aldım.
Dikkatlice.
Hâlâ karın bölgesine özen gösteriyordum.
Başını omzuma koydu.
“Hayır.” dedim netçe.
“Sen bozulmadın.”
“Sen korktun.”
“Canın yandı.”
“Ve hâlâ toparlanıyorsun.”
“Ne zaman bitecek?”
Keşke bilseydim.
“Biraz biraz.” dedim.
“Bugün bir parça.”
“Yarın biraz daha.”
Sessiz kaldı.
Sonra kısık sesle sordu:
“Ya hiç bitmezse?”
Gözlerimi kapattım.
Çocukların soruları bazen yetişkinlerin yıllarca kaçtığı sorulardır.
“O zaman da yalnız olmayacaksın.” dedim.
Bana sarıldı.
Sıkı sıkı.
Sonrası
Uyuyana kadar yanında kaldım.
Nefesi düzeldi.
Parmakları tişörtümü bırakmadı.
O gece salona dönmedim.
Kapının önünde oturdum.
Başımı duvara yasladım.
Ve şunu anladım:
Bıçak yarası dikişle kapanır.
Ama görünmeyen yaralar…
Babanın gözünden kaçarsa derinleşir.
(Arya’nın ağzından)
Toprak uyuduktan sonra ev sessizleşti.
O sessizlikte insan ya dinlenir…
ya da düşünür.
Ben ikincisini yaptım.
Mutfakta tek başıma oturuyordum.
Masada çay vardı ama soğumuştu.
Ellerim kupaya sarılıydı.
Aklım ise Toprak’ın cümlesindeydi.
İçim acıyor.
Bir çocuğun ağzına ağır gelen söz, annesinin kalbine daha ağır düşüyor.
Eflah içeri girdi.
Beni gördü.
Hiçbir şey demeden karşıma oturdu.
Yüzü yorgundu.
Gözleri uyanıktı.
“Uyudu mu?” dedim.
“Evet.”
“Derin mi?”
“Biraz.”
Başımı salladım.
Sonra kendimi tutamadım.
“Ben fark etmedim.” dedim.
Eflah hemen cevap vermedi.
Yanlış cümle kurarsan insan daha çok dağılır, bunu biliyordu.
“Ben annesiyim.” dedim.
“Nasıl fark etmedim?”
Sesim titriyordu.
O eski uçuruma yaklaşıyordum.
Kendimi suçlama denen kaygan yere.
Eflah sandalyesini çekip yanıma geçti.
Diz çökmedi.
Karşıma dikilmedi.
Sadece omzuma yaslandı.
“Ben de fark etmedim.” dedi.
“Sen baba.” dedim.
“Sen de insan.” dedi.
Sustum.
Ama gözlerim doldu.
“Yine başlayacak.” dedim.
“Ben yine dağılırsam?”
Bunu demek bile korkunçtu.
Çünkü neyi kastettiğimi ikimiz de biliyorduk.
Uykusuz geceleri.
Çaresizliği.
Sinir krizlerini.
Eflah bir anda ayağa kalktı.
Ben şaşırdım.
“Tamam.” dedi.
“Operasyon başlıyor.”
“Ne operasyonu?”
Ciddiyetle mutfağın ortasına geçti.
Bir peçeteyi başına bağladı.
“Morali kurtarma timi.”
Gözlerimi kırptım.
“Saçmalama.” dedim.
“Geç kaldın.” dedi.
Sonra mutfak çekmecesinden tahta kaşık aldı.
Mikrofon yaptı.
Telefonundan müzik açtı.
Eski, saçma, oynak bir şarkı.
Sonra karşıma geçip dans etmeye başladı.
Hayır… dans değil.
Bu daha çok vücudunun çeşitli yerleriyle tartışmasıydı.
“Dur.” dedim.
“Hayır.” dedi.
“Psikolojik müdahale sürüyor.”
Kalçasını yanlış yönde salladı.
Dizini büktü.
Bir anda dengesini kaybedip sandalyeye tutundu.
İstemeden güldüm.
Küçük bir ses çıktı önce.
Sonra daha büyüğü.
“Gülüyor!” diye bağırdı.
“Hasta tepki veriyor!”
“Sus!” dedim gülerek.
O sırada Ege mutfağa girdi.
Birkaç saniye sahneyi izledi.
Peçeteli kafa.
Tahta kaşık.
Ben kahkahadan eğilmişim.
“Ben taşınacağım.” dedi.
Eflah elini uzattı.
“Katılmak ister misin?”
“Ölürüm daha iyi.” dedi Ege.
Ve geri çıktı.
Ben gülmekten ağlıyordum artık.
Gerçekten ağlıyordum.
Ama bu kez başka türlü.
Eflah müziği kapattı.
Yanıma geldi.
Peçeteyi çıkardı.
Saçları rezil olmuştu.
“İşe yaradı mı?” dedi.
“Neye?”
“Uçurumdan geri çekmeye.”
Gülüşüm yavaşladı.
Gözlerine baktım.
Bütün şakaların altında hep aynı şey vardı.
Korku.
Beni kaybetme korkusu.
Elini tuttum.
“Yaradı.” dedim.
Sonra onu kendime çektim.
Başımı göğsüne koydum.
“Bir daha o hale gelirsem…” dedim.
“Gelirsin.” dedi sakinçe.
Başımı kaldırdım.
“İnsan bazen dağılır.” dedi.
“Önemli olan dönmek.”
“Ya dönemem?”
Alnımı öptü.
“Ben taşırım.”
İşte o an yeniden ağladım.
Sessizce.
Ama bu kez korkudan değil.
Birinin seni düşmeden önce tutacağına inanmanın yorgunluğuyla.