4. bölüm · İHANETİN DALGALARINDA
3:Bölüm
İnsan sinirlenince şeytan aklına girermiş. Ne yaptığını anlayamazsın derler. Çünkü kontrol sende değildir o zaman. Fakat bazı kişilerde durum ters tepebiliyordu.
Mesela Cemre de şuan tam olarak böyleydi.
Arkadaşları gideli haftalar olmuştu. Cemre ve Eliz ise hala aynı yerdeydiler. Ne yapacaklarını tamamen ikisi de bilmiyordu. Cemre Eliz'e birşey olur korkusuyla gitmek istemiyordu, arkadaşlarına deniz yoluyla ulaşabilirdi belki de ama bunu yanındaki arkadaşı için yapamıyordu.
Eliz ise Cemre'yi mecbur bırakmak istemiyordu. Şuan deli gibi gitmek istiyordu. Ama Cemre'ye bunu yapamazdı. O giderse arkadaşı şüphesiz peşinden gelirdi ve o bunu istemiyordu.
İkisi dertli bir şekilde sahilde duruyorlardı. Asla binemeyecekleri önlerinde olan o yata bakıyorlardı. Hava kararmış, ay en tepede yerini almıştı. Rüzgar saçlarını geriye atarken Cemre elindeki kafeste olan Mükremin'in tıslamasıyla yerinden sıçradı. Eliz ise küçük bir çığlık atarken Cemre korkuyla kafesi fırlatmıştı.
Yılan yerdeki kafeste çırpınırken Eliz ağlayarak arkadaşının arkasına saklandı.
"Allah aşkına şu şeyi götür!"
Cemre yılanın kıvranışlarını korkuyla izlerken "Evde tek bırakamazdım!Zaten benden nefret ediyor, birde şimdi kesin beni ısırır!" dedi
İkisi yan yana gelince son kalan beyin hücrelerini tamamen yitiriyorlardı.
Eliz korkuyla yutkunurken "Defne burda olsaydı Mükremin rahat dururdu" dedi.
Haklıydı.Mükremin sadık dostu gittiğinden beri iyice huysuzlanmıştı. Onu göremiyordu ve onu özlüyordu.
Cemre sinirle ayağını yere vurdu. Saçlarını çekiştirirken "Anlamıyorum!"diye bağırdı.
"Zaten o üç aptal gitmişken Defne nasıl gider?!Ne yapacağız biz şimdi?Faruk amcam da hapishaneye girdi!"
Faruk Karan başkan ile görüşmüş, çocuklarını istemişti. Başkan ise o zaman rahatça arkasına yaslanmış ve onlar için birşey yapmayacağını söylemişti. Başkanın arka planda ne kafar şerefsiz ve haysiyetsiz olduğunu kimse bilmiyordu henüz.
Gerçek yüzü tamamen ortaya çıktığında ise ülkede tam anlamıyla bir kıyamet kopacaktı. Kimse şuan birşey bilmiyordu. Ama hiçbirşey sonsuza kadar gizli kalmazdı.
Faruk Karan o gün sinirle başkana sövdüğünden dolayı şuan hapishanedeydi.
Eliz yerde çaresizce ağlayan arkadaşını sakinleştirmek için yanına çömelip arkadan boynuna sarıldı. Cemre karanlık ufka bakarken ağlayışları çoğaldı.
Bir süre öylece kaldılar. Saat çoktan gece yarısını geçmişti.
İkiside çaresizce öyle kaldılar. Soğuk esen rüzgar tenlerini ısırsada bu şuan onların pekte umurunda değildi.
Dakikalar birbirini kovalarken zorlukla toparlanıp ayaklandılar. Cemre sinirden ve üşümekten dolayı titrerken arkadaşına döndü. Eliz ona üzgün gözlerle bakarken burnunu çekip arkadaşının yüzünü avuçladı.
"Şimdi Eliz bir karar vermen gerekiyor. Seni asla birşeye zorlamayacağım."
Eliz merakla bekliyordu. Cemre ne derse onun için yapardı.
"Ya bu ülkeden gidip Orien veya Occidens'e yerleşeceğiz, orda bize birşey olmaz. Lütfen beni düşünmeden karar ver. Unutma bende senin yanında olacağım."
Eliz'in bundan asla şüphesi yoktu.
Eliz gözleri durgun bakan arkadaşının boynuna sarıldı.
"İstemiyorum, arkadaşlarımı bırakamam. Bu yolda yanlarında olmalıyız."
Cemre kollarındaki kıza sıkıca sarılırken derin bir nefes aldı.
Eliz onu asla bırakmayacaktı. Cemre eğer o ülke değiştirmeyi kabul etseydi onunla gidicekti. Ama o onunla arkadaşlarını kurtarmaya geliyordu.
Birbirlerinden ayrıldığında Cemre ona sakince bakarak "Şimdi eve gidip acil bir şekilde toparlan. Ne var ne yok al. Sonra Malaz'ın evine gidip başkandan çaldığımız tüm silahları korumalar ile arabaya koy ve 1 saat içinde ol" dedi.
Eliz arkadaşını kafasıyla onaylarken Eliz birşey demeden arabasına bindi. O gözden uzaklaşınca Cemre korkuyla yerdeki yılanı aldı. Fakat yılan bu sefer tıslamıyordu. Cemre istemsizce güldü.
"Anneni kurtarmaya gidiyoruz diyemi bu kadar sevindin Mükroş?"
Yılan sakince ve uysalca tıslayınca Cemre kıkırdayarak kafesle arabasına ilerledi. Kafesi arka koltuğa bırakıp arabayı çalıştırdı. Ne yapacağını biliyordu. Bu çıktığı yolda ölmeyeceği bile kesin değilken içindeki yıllarca olan o nefreti biraz da olsun söndürecekti.
Gözünü hırs bürürken arabayı Başkan'ın sarayına sürdü. Başkan'ın evinin altında hapishane vardı. Ülkedeki çoğu hapishane onun evinin altındaydı. Kendince orayı güvenli bulmuştu saygıdeğer başkanı. Birde oğlu vardı...
Psikopat biriydi.
Taner Uşak.
İnsanlar onun adını duyduğunda bile istemsiz gerilirdi. Oğlu sadist biriydi ve söylentilere göre bazen geceleri evin altındaki hapishaneye iner, mahkumlara pis şeyler yaşatırdı. Ondan herkes korkuyordu. Bir Elfida korkmuyordu o pislikten.
Taner Uşak, Elfida'ya saplantılıydı.
İddialarına göre ona aşıktı ama bu yalandı tabii.
Cemre yol boyu tüm olanları düşündü. Açıkçası aklına gelen her ihtimal onu boğuyordu.
Sarayın arkasına geldiğinde arabasını kuytu bir köşeye çekti. Burda korumalar yoktu. Cemre torpidoya ne olur ne olmaz diye koyduğu ipi ve silahı eline aldı.
Silahı kalçasını sıkıca saran şort ile beline yerleştirdi. Sarı saçını tepeden bir atkuyruğu yaparken tedbirli adımlarla bahçenin duvarına yaklaştı. Zıplayarak duvardan sarkmış incir ağaçlarının dalına tutunarak tırmandı. Tırmandığı gibi etrafı kontrol etti.
Tam atlayacağı sırada gelen seslerle ağacın yapraklarının arkasına saklandı. Bir koruma kulağına yasladığı telefonla ona doğru yürürken Cemre ağaca daha fazla sokuldu.
Adam gülerek "Ah karıcım...Lütfen bir daha sünepelik için beni arama" dedi. Adam biraz dinledikten sonra sinirle "Ben erkeğim, aldatabilirim ama sen gece dışarı bile çıkamazsın!"
Cemre sinirle ona baktı.Pislik adamın tekiydi işte.
Adam telefonu kapatıp galeriye girdi. Cemre göz ucuyla bakarken adamın açtığı fotoğraflarla şok ile dondu.
Adam bikinili kızların açık fotoğraflarına bakarken Cemre kendini tutamayıp "Sıçtığımın aptalı!Karısına sünepe diyor kendisi en adi şerefsiz!" diyince adam şok ile kafasını kaldırdı.
Cemre hemen üstüne atlayıp cebindeki ipi adamın boynuna doladı.
İkisi yerde yatarken Cemre adamın kafasını bacaklarının arasına aldı. İpi daha da sıkarken adam çırpınmaya çalışıyordu. Birkaç saniye sonra adamın bedeni çuval gibi yanına devrilince Cemre derin bir nefes aldı.
Hızla toparlanıp üstünü düzeltti. Daha sonra ise eline telefonu alıp gizlice çekilmiş olan tüm kadın fotoğraflarını temizledi.
İşi bitince telefonu yere atıp yürümeye başladı. Kalbi hızla çarpıyordu. Heyecanlanmıştı, birazdan ellerinde başkanın kanı olucaktı. Ailesini öldüren adamın kanı dakikalar sonra elinde olucaktı.
Asla pişman olmayacaktı bu yaptığından. Ona göre geç bile kalmıştı. Başkanı öldürmemesindeki tek sebep arkadaşlarıydı. Onlardan ayrı kalmak istemiyordu.
Cemre dikkatlice başkanın sarayının arka tarafına yerleşti. Kafasını kaldırdığında başkanın odasının balkonuna baktı.
Yaklaşık 10 metre falan yükseklikteydi odası. Yapabilirdi.
Küçükken ağaçlara az tırmanmamıştı.
Babasının onu nasıl ikna edip ağaçtan indirdiğini hatırlayınca gözleri doldu. Ailesini ve arkadaşlarını özlüyordu. Ailesinin yokluğuna onlar sayesinde alışmıştı fakat arkadaşları giderse onların yokluğuna alışamazdı.
Gerekirse canını ortaya koyup onları kurtarıcaktı.
**************
Defne
Hayatım boyunca hep yumuşak yatakta yatmışımdır. Fakat son günlerde yerde ve bir depoda yatıyordum. Bunu sorun etmiyordum. Alışabilirdim, ama arkadaşlarıma ulaşamamak beni mahvediyordu.
Burada beş gün geçirmiştim ve hepside berbattı. Hayatımın en kötü günlerini burda geçiriyordum. Kitaplarım için zaten ayrı üzülürken birde yanımda gitarımın olmayışı içimde kasvetli bir hava bırakıyordu sanki.
O gün, arkamdan biri boynuma şırınga saplamıştı. Onun kokusu hala burnumdaydı. Kokusu bana çok farklı hissediyordu. Ayrıca alnıma öpücük kondurmasını sorgulasamda bir türlü birşey bulamıyordum.
Gözlerimi açtığımda bilmediğim bir yerdeydim ve orası sanki bodrum katı gibi bir yerdi. Tuhaf olansa içeride küçük bir mutfak olmasıydı. Orası temizdi ve kıyafet dolabı bile vardı.
Ben muhtemelen ona ait olan yatakta yatıyordum uyandığımda. Korku ve panikle etrafı taradığımda ise sadece merdivenlerin başında bir not vardı.
Notu okuduktan sonra merdivenlere çıkıp kapıyı açsamda kilitliydi. Bir süre sonra yorgunlukla uyuya kalmıştım. Uyandığımda da kendimi yine kaldığım o depoda bulmuştum. Cebimde ise o not vardı.
Rüzgar saçlarımı geriye savururken üstümde ona ait olan o gömlek beni ısıtmıyordu. Uyandıktan sonra kıyafetlerim kirli olduğu için onun gömleğini giymiştim. Geminin güvertesinde, herkes yemek yerken ben en uzak noktada denize bakıyordum. Bana huzur vermeyen denize...
İki saat önce depodan çıkıp buraya gelmiştim. Akşam olmuş, güneş batmıştı. Ve gemi şuan durmuştu. Tahminimden daha yavaş gidiyordu.
Aklımda, notta olan o cümleler vardı.
Buradan çıktığında geminin baş kâhyası olan Zülaf hanıma git. Ona acilen Yaralı'nın yanına gitmesini söyle. Sadece o bilsin, kimse seni duymasın ve bir süre herkesden uzak dur.
Bu ne demekti? Bu kimdi ve niye böyle birşey yapıyordu?
Cemile kâhyanın yanına gitmemiştim henüz. Ben dalgınca denize bakarken yanımda birinin varlığını hissetmemle yanıma baktım.
O günkü kadın yanımda bana gülümsüyordu. Şule ona yaklaşmıyordu sanırım. Elaları parlayarak bana bakarken gülerek elini uzattı.
"Ben Eda. Sana geçen gün için teşekkür etmek istedim."
Elini tutup omuz silktim.
"Teşekküre gerek yok. Şule sana karışıyormu?"
Suratım sirke satarken o gülümseyerek "Sen varken?" diye mırıldandı.
"Hayır. Abisini denize attık. Artık bana bakmıyor bile. Hem silah elimde olduğu sürece yaklaşmaz bence."
Elindeki silahı kaldırıp bana gösterdi. Onun daha çok ihtiyacı vardı.
Birşey demeden önüme döndüm. Zararsız bir kızdı.
Üstünde yine burdaki kadınların giydiği eski döneme ait olan kıyafet vardı. Yeşil elbise belindeki kahverengi korseyle çok güzel durmuştu üzerinde.
Ben denizi izlerken bir anda omuzumda hissettiğim baş ve yandan belime sarılan kollar ile vücudum kaskatı kesildi.
Sıcak ve yumuşak dudaklarıyla yanağıma tüy kadar hafif bir öpücük bıraktı.
"Teşekkür ederim...Beni daha önce kimse savunmamıştı."
Ne diyeceğimi bilemiyordum ama bu kadar yakın olmamız beni endişelendirmişti. Onun düşman olması sıkıntı değildi. Asıl sıkıntı bana bağlanırsa ya da aramızda herhangi bir bağ oluşursa burdan gittiğimde yaşayacak olduğu hayal kırıklığı ve yalnızlık hissiydi.
Birşey demedim. Onu kırmak istemiyordum çünkü o bana Eliz'i hatılatıyordu. Onun gibi saf ve temiz biri.
Belki birşey demesem gider zannettim ama o yanağıma birsürü öpücük bıraktı. Dehşetle onu iterek ayrıldım.
"Kızım sen lezbiyenmisim? Allah aşkına ne yapıyorsun?"
Tatlı bir kıkırdayışla bana baktı.
"Ne yani?Arkadaşımı öptüm diyemi?"
Arkadaş?
Ona sorgulayıcı bakışlar atıyordum. Ne ara arkadaş olduk biz? Tam konuşacağım sırada arkamdan bir ses "Eda?" diye seslendi.
Sesin sahibine bakmak için arkamı döndüm. Zayıf ve naif bir kadın vardı karşımda. Altmışlı yaşlarında gösteriyordu.
Ensede topuz yaptığı gri saçları onda kötü durmuyordu.
Üzerindeki kıyafetin kırmızı rengi ona asalet katmıştı. Belinde korse yoktu. Yüzünde tatlı bir tebessümle bize yaklaşırken Eda eğilerek "Buyrun Kâhya Zülaf?" dediğinde şok ile kadına baktım.
Kâhya Zülaf?
Kadın yanımıza gelirken Eda da doğruldu.
Kadının kehribarları benim üzerimdeyken Eda'ya baktı.
"İkiniz de derhal yemek masasına, sizi bekliyorlar"
Sizi?
Eda kafasını sallayıp koluma girerken kadında yürümeye başladı. Onun peşinden giderken mutlaka onu yalnız yakalamam gerektiğini düşündüm. Ayrıca niye yemek masasına gidiyoruz?!
Yanımdaki kıza ters bakış atıp kolumu çektim. Hiç aldırmadan yine koluma girdi.
Eliz ile tak farkı, Eliz alınıp önüne dönürdü.
Bu kız ise yüzsüzdü!
Oflayarak yürüdük. İleride sesler gelirken uzun masalara baktım. Üç uzun masa yan-yana yerleştirilmişti. Ve sonları gözükmüyordu.
Kadınlar masalara yemek götürürken masadaki seçkin kişiler iştahla yemeklerini yiyiyorlardı.
Önümüzdeki Kâhyaya hitaben konuştum.
"Ben aç değilim. Müsaadenizle."
Arkamı döndüğümde biri "Gel de zıkkımlan!" dedi.
Bu soğancık elimde kalıcak birgün!
Sinirle arkamı döndüm.
Onun oturduğu 1. masadaki çoğu kişi bana bakıp bacaklarımı süzüyordu. Dizlerimin üstünde biten gömlek hoştu bence.
Ama onlar bana çıplakmışım gibi bakıyorlardı!
Soğanın koyu gözleri beni tiksintiyle süzerken "Sen zıkkımlan piç!" dememle etrafta bir uğultu oluştu.
Küfür almayan ağzımı küfürden arındıramıyordum bunlar sayesinde!
Herkes şok ile kaldı.
Cırtlak sesli Şule ayağa kalkarak bağırdı.
"Sen ona küfürmü ettin sünepe?!"
Birdaha bana o pis hitap ile seslenirse kafası önündeki ıspanak yemeğine gircek haberi yok.
Ben sabırlı bir kadınım.
Ona döndüm.
"Evet, küfürü tam duymamışsan ona piç dedim. Bir sorunmu vardı?"
Kâhya yanımızdan giderken yanımdaki Eda arkama geçip koluma girmişti. Birde elindeki silahla hava atıyor!
Kullanmayı bildiğini düşünmüyorum.
Soğan beyimiz sinirle ayağa kalkarken Şule de ona bakıp cesaretlendi. Soğan'dan önce Şule bana doğru yürürken masadan biri silahını çıkartıp bana doğrulttu.
Ne oluyoruz anlamadımki!
Aklıma gelen şeyle pişmanlık içinde yandım sanki.
Özür dilerim Eda.
Bir anda onu önüme alırken elindeki silahıda şakağına dayadım.
"Sizi oruspu piçler! O silah patlarsa bu kızın beynini dağıtırım!"
Herkesin hareketleri dururken kollarımdaki kız titremeye başladı.
Halbuki ona zarar vermezdim. Normalde kalpsiz olsamda onun gözlerine bakınca kıyamıyordum.
Benimle bu kadar yakın olmamalıydı!
Ösar masadan bir hışım kalkarken sakince "Onu bırak" dedi. Paşaya bak sen.
Silahı şakağına bastırırken "Birdaha içinizden biri bana silah doğrultursa yemin ederim sizi gebertirim!" diye bağırdım.
Hepsi bana şüpheyle bakarken aklıma gelen sinsilik ile gülümsedim.
"Ayrıca şunu unutmayın, burda tek değilim. İçinizden birileri bana yardım ediyor. Bana zarar geldiği an sizi öldürürler"
Herkes bana alayla baktı. Soğana döndüm.
"Ona sorun.Ben depodayken kim gelip ateşimi düşürdü?Ayrıca iki gündür etrafta yoktum ve kimse şüphelenmedi benden. Sizce buraya geldiğimden beri masaya oturup yemek yemememe ve mutfağa girmememe rağmen nasıl aç olmuyorum?"
Bunlar cidden süzme salak.
Hepsi kuşkuyla soğana bakarken o sinirle masayı dağıttı. Gür sesi etrafı doldururken zaferle gülümsedim. Yemişti sazanlar.
İnsanlar kendi aralarında fısıldarken ateş saçan gözleri beni buldu. Açıkçası çok korkunç gözüküyordu şuan.
Masadakilere dönüp "Derhal herkes sorguya alınsın!" diye emir verdi.
Sert adımlarla bana doğru geldi. O gelince Eda'yı kenara ittim. Üzüntüyle bana bakıyordu. Bu ikimiz için de en iyisiydi.
Soğan bana bakarak tam karşımda durdu. Kafamı kaldırıp ona bakarken "Odama gidelim" dedi. Sesi sakin çıksada altında barındırdığı tehlikeyi sezebiliyordum.
Geçmesi için kenara çekildim. O önden yürürken arkasından ilerledim. Bu adam kurtuluşum olabilirdi. Onu kandırıp burdan gidebilirdim bence. Saf değildi ama aklımla yarışacak kadar zeki olduğunu düşünmüyordum.
Merdivenlerden inip salonda ilerledik. Odasının kapısını açıp içeriye girince peşinden girdim. O da girip kapıyı kapattı. Merakla ona bakarken bana dönüp tam karşıma geçti.
"Doğruyu söyle. Burda sana yardım eden birilerimi var?"
Sakinlikle elimdeki silahı uzatıp eline tutuşturdum. O silaha bakarken rahatça "Beni öldürdüğünde anlarsın cidden olduklarını" dedim.
Silahı sinirle boynumdaki şah damarıma dayadı.
"Seni öldürebilirim, bunu biliyorsun değilmi?!"
Ona yaklaşıp dibine girdim. Silahı tutan elini kavradım. Bana anlamaz gözlerle bakarken parmağımı tetikte olan parmağının üzerine koydum. Silahı çevirip kalbine getirdim.
"Bende seni öldürebilirim, sen de bunu biliyorsun değilmi?"
Cevap vermedi. Boş bakışları yüzümde gezinirken silahla kalbine baskı uyguladım.
"Birden fazla kişi bana yardım ediyor. Ayağını denk al, benim canıma zarar gelirse yaşamazsınız. Ve boş konuşmuyorum. Sana tavsiyem en yakınına bile güvenme, ihanetin nereden geleceğini bilemezsin."
Bana inanmış gibi duruyordu. Biri bana yardım ediyor olabilir ama ona bile güvenmiyordum. Kimseye güvenemezdim. Şu gemi Oriens ülkesine gitsin, ordan Meridies ülkesine giderdim. Bu yolculukta kimseyle bağ kurmayacaktım.
Yüzüme eğildiğinde burnu burnuma değdi. Eli belime gidip beni daha da kendine çekerken vücutlarımız neredeyse bir olmuştu.
"Fazlasıyla cesursun. Fakat şunu unutma-"
Kapının çarpmasıyla arkasına bir bakış attım. Şule ateş saçan gözlerle bana bakarken fırsattan istifade etmeliydim.
Soğan beyin çenesine bir öpücük kondururken dudaklarımı yukarıya kaydırarak "Haklısın, akşam kesinlikle odana uğrarım" dememle adam şok ile kaldı.
Vücudu kasılmıştı. Kapının açıldığını bile unutmuştu.
Ondan ayrılıp silahı elinden aldım. Şule'ye kınayıcı bakışlar atarken "Birdahakine kapıyı çal canım. Beni yine kimsenin çıplak görmesini istemem" diyip yanından geçerek çıktım.
Kadın afallamıştı. O aptallar birbirini yesin ben de gidip şu notta yazan Kâhya Zülaf hanımı bulayım.
Bana birinin yardım ettiği doğruydu. Fakat dikkatli olmalıydım. Bu yaşananlar bana herhangi birinin yaptığı bir oyun olabilirdi. Ya da sanmıyorum. Kim benimle ne yapsın?
Koridordan çıkıp gördüğüm büyük kapıyı açtım. İçeride birkaç erkek masaya yerleşmiş, uno oynuyorlardı.
Bayılırdım oynamaya.
Ben tam geri çıkacakken Ösar samimi sesiyle "Kız, gelsene" dedi.
Kız?
Burdaki kimse adımı bilmiyordu burda, gerekte yoktu zaten.
Kâhya Zülaf hanımı bulmadan önce biraz eğlenebilirdim belkide. Yanlarına gidip masaya geçtim. Altı kişi olmuştuk benim gelişimle.
Sipah da burdaydı. Sinirli gözleri üstümdeyken ben de ona bakıyordum. Gözlerini üstümden çekmeden iğrenircesine yüzüme bakıyordu.
"Ne var Sipah?"
Birşey demeden gözlerini çekti. Bu piçlerden nefret ediyordum. Neyse, ağzımızı bozmayalım.
Ösar kartları dağıttı. Yedi kartı önüme çekip inceledim. Şanssız çıkmıştım. Göz ucuyla yanımdaki Ösar'ın kartlarına baktım.
Adama +4 kart ve Uno çıkmıştı!
Sinirle önüme dönüp hepsi sarı renk olan kartları oldukça boş bakışlar atarken bir adam mavi kartın üzerine kart attı. Neden maviydi?
Ondan sonra Sipah sarı kartı attı. Oyun böyle ilerlerken birkaç tur ilerledi. Karşımda oturan Sipah'ın bir kart ile uno yaptığını farkettim. Kaybedemezdim.
Elimdeki iki karttan mavi olanı çaktırmadan aşşağıya indirip çizmelerimin içine attım. Ösar da elinde olan kırmızı kartı attığında neşeyle kırmızı ve son kartımı attım.
"Oyun da burda bitti"
Hileyle kazanmıştım. Ama kazanmıştım sonuçta.
Hepsi afallayarak bana bakarken ayağa kalkarak yanlarından ayrılıp gittim. Kâhya ile konuşmam lazımdı.
Birkaç koridordan geçerken nereye gittiğime dair bir fikrim yoktu. Öylece yürüyordum. Bu gemi o kadar büyük ve görkemliydiki nerede olduğumu bile kestiremiyordum.
Ben tedbirle yürürken karşıma bir kız çıktı. Belki ondan yardım alıp mutfağı bulabilirdim. Saat zaten gece yarısını geçmişti ve benim çok uykum vardı. Yine o depoda yatmak istemiyordum.
Kız beni görünce yutkunarak adımlarını yavaşlattı. Diğerlerinin aksine o kot bir pantolon ve beyaz tişört giymişti. Sıska vücudu gözler önündeydi. Ben de zayıftım ana bu kadar değil.
Koyu gözleri, kahve saçları ile uyumlu duruyordu. Saçlarını tepeden gevşek bir at kuyruğu yapmıştı. Gözleri çekinircesine üzerimde gezinirken ona doğru yürüdüm.
Her adımımda duvar dibine sığınıyor gibiydi. Neden? Benden korkuyor olamazdı. Ama ürkek bakışları öyle gösteriyordu.
Yanına gidince yüzüne bakarak "Mutfak nerede?" diye sordum. Yutkundu. Boğazını temizlediği sırada gözlerime çekinircesine baktı. Sonra ise titrek elini uzatıp elimi tuttu.
Afallayarak ona bakıyordum. Ne yapıyordu? Elimi çekmedim ama bakışlarım donuk ve sertti. Küçük eli benim elimin aksine sımsıcaktı. Üşüdüğümü yeni hissediyordum.
İşaret parmağı ile avucuma birşey yazdı. Konuşmamıştı. Acaba konuşamıyormuydu? Gözlerim tamamen onun üzerindeyken kafasını kaldırmasıyla bir an bocaladım.
Sonra da hemen "Anladım" diyerek yanından uzaklaştım. Anlamamıştım halbuki. Ama anlamadığım için üzülebilirdi. Banane, her neyse işime odaklanmalıyım.
Salonda ilerlerken burnuma gelen yemek kokularıyla zaferle sırıttım. Karşımdaki büyük ve görkemli kapıya bakarken burasının mutfak olduğunu anlamıştım. Birkaç kişi elinde yemekler ile içeriye giriyorlardı.
Derin bir nefes alırken içeriye girdim. Mutfak tahmin ettiğimdende büyüktü. Eski kıyafet giyen kadınlar telaşla mutfakta koştururken o elbiselerle nasıl dayandıklarına anlam veremedim. Fazla sıcaktı burası.
İnsanların bana bakışlarını aldırmadan yürümeye başladım. Kenarda duran bir kadın kocaman bir ateşte çorba pişiriyordu. Bir an senenin 2030 olduğundan şüphe ettim. Burdakiler eski dönemlere göre giyiniyorlardı çünkü. Ve aklıma gelen bir detayla adımlarım bıçak değmiş gibi kesildi.
Ben bunların elinde neden hiç telefon görmedim?
Aklıma gelen düşüncelere aldırmadan alayla güldüm. Hangi devirdeyiz? Tabiiki telefonları vardı. Sadece ben görmemiştim.
Etrafa bakarak yürümeye devam ederken az ileride Kâhya Zülaf hanımı gördüm.
Yanında bir kadınla konuşarak bu tarafa doğru geliyordu. Onunla burdan çıkıp konuşmalıyız. Hem belki birşeyler öğrenebilirim. Mesela bana yardım eden o adam kim?
Beni görünce yine önüne döndü. Kimdi bu kadın? O adam ile ilişkileri neydi? Hiçbirşey bilmiyordum ama beni tanıyor gibi gözükmüyordu.
Yanına gidip tam karşısında durdum. Anlamaz gözlerini bana çevirirken "Konuşmalıyız" dedim. Boş bakışları yüzümde gezinirken yanındaki kadına hitaben "Gidebilirsin sen" dedi. Kadın kafasını sallayıp yanımızdan ayrıldı.
Merakla gözlerle bana bakarken "Şuan geç oldu, ya-" demiştiki hızla sözünü kestim.
"Şimdi konuşmalıyız"
Anlayışla kafasını salladı. Kabul edeceğini düşünmemiştim açıkçası. Dışarıdan bakıldığında otoriter bir kadın gibi gözüküyordu.
O önden yürürken arkasından gittim. Başım ağrıyor, bedenim halsiz gibi hissediyordum. Muhtemelen havadan kaynaklı olabilirdi. Burda geceleri fazla soğuktu. Benim ülkemde de geceleri soğuk olurdu ama buraya kıyasla o soğuk hibirşeymiş.
Birlikte mutfaktan çıkıp ilerledik. O önden giderken peşinden ilerliyordum. Bu kadından kesinlikle laf almalıydım.
Az sonra bir odanın kapısını açınca peşinden girdim.
Yatak osasıydı. Kenarda bir kütüphane ve yatak dışında hiçbirşey yoktu. Ayrıca oldukça küçük ve eski gözüküyordu. Yerde eski bir kilimden başka hiçbirşey yoktu.
Ayakta dikilirken karşıma geçti. Anlamaz gözlerle bana bakarken "Ne konuşucaktık?" diye sordu. Gözlerinde bariz bir tedirginlik vardı.
"Yaralı kim?"
Şok ile bana bakarken vücudu kasıldı. Aniden sormamı beklemiyordu. Gözlerinde şaşkınlık peyda olurken kapıyı açıp dışarıyı kontrol etti ve kapatıp tekrar yanıma geldi.
Kesinlikle şok olmuştu.
Titreyen bir sesle "O iyimi?" diye fısıldadı. Yaşlı gözleri yaşlarla dolmuştu.
Rahatça ona baktım.
"Eğer Yaralı'nın kim olduğunu söylemezsen onu ve seni öldürürüm"
Korku dolu gözlerle bana baktı.
O dediğimi kesinlikle yapardım.
Elimde silahımda varken bunu yapma olasılığım artmıştı.
Bir anda ayaklarıma kapandı. Eğilip ayaklarıma sarıldı.
"Sakın!Yaralı benim oğlum gibi, sana neden yardım ettiğini yemin ederimki bilmiyorum!"
Sözlerinde yalan yok gibiydi. Geriye çekilip ondan uzaklaştım. Bir kadının ayaklarıma kapanması hoşuma gitmemişti.
Yaşlı gözlerle bana bakıyordu. Gözlerindeki korkuyu görebiliyordum. Onu öldürmemden zerre korkmuyordu. Tek korkusu oğlu içindi.
Onu daha fazla zorlamayacaktım.
Arkama dönüp giderken onun içli bir şekilde ağlaması kulaklarıma doluyordu.
"Oğlun seni yanına çağırıyor"
Son sözlerim bunlar olurken ordan çıkıp geminin güvertesine geldim.
Serin hava çıplak bacaklarımı yalıyor gibiydi. Gözlerim sonsuz gibi gözüken denizi seyretmeye başladı.
Birkaç günde hayatım değişmişti. Eskiden de fazla mutlu değildim ama huzur bulduğum bir yer vardı.
Denizin dalgaları içimi huzurla doldururdu. Gitarım ile söylediğim, bestelediğim şarkılarımın sesi kulaklarıma çok hoş geliyordu. Yalnız başıma okuduğum kitaplarda kendimi buluyordum.
Şimdi ise ne gitarım, ne de kitaplarım vardı. Üstelik deniz şu an bana huzur vermiyordu.
Kollarımı göğüsümün altında birleştirdim. Üşüyordum. İnsanlar etrafta dolaşıyordu ve birkaç kişinin bakışları üzerimdeydi.
Gözümden akıp, soğuk yanağımı ıslatan yaşı kimse görmeden aceleyle sildim.
Saçlarım önüme savrulurken az ileriden gelen konuşma sesleriyle o tarafa döndüm.
İnsanlar panikle gemiden suya bakıyorlardı. Boş adımlarla o tarafa yürüdüm.
O sırada kalabalıktan biri panikle "Suda boğuluyor!" diyince adımlarım hızlandı. Herkes bakıyordu ama kimse girmeye cesaret edemiyordu.
Su o kadar soğuktuki, suya giren kişinin felç kalma ihtimali vardı. Soğuk su kemikleri kısa süreli dondurup hareketi engelleyebilirdi.
İyice yaklaştığımda aşşağıya baktım. Sudaki kişi görünmüyordu bile. Yerde ağlayan bir kadın "Kızımı kurtarın, yalvarırım!" diyince bakışlarım ona döndü.
Sudaki bir kadındı. Tam birşey diyeceğim sırada kadın acıyla "Eda" diye fısıldayınca bedenim buz kesti.
Düşünmeme bile fırsat kalmadan az geriye gittim. Derin bir nefes çekerek koştum ve denize atladım.
Birkaç saniye etrafı göremezken ileride bir karaltı farkettim.
Eda bilinci kapalı bir şekilde suyun derinliklerine çekiliyordu. Panikle ona doğru yüzdüm. Üzerimdeki gömlek karnıma kadar sıyrılmıştı.
Buz su bedenimi dondururken onun kolundan tutup çektim. Tek elimle yüzeye çıkmaya çalışırken onun kapalı bilinci beni korkutuyordu.
Nefesim kesilmeye başlarken yüzeye çıkmamızla derin bir nefes aldım. Kulaklarım uğulduyordu.
Gemidekiler halatlı merdiven atmışlardı. Titreyerek o tarafa doğru yüzerken birkaç kişi daha suya atladı.
Biraz erken geldiler sanki!
Bedenim hâlâ titrerken birinin Eda'yı kollarımdan aldığını gördüm.
Dikkatli bakınca bu kişinin Ösar olduğunu gördüm. O ve Sipah Eda'yı merdivenle çıkartmaya çalışırken ben de öylece durdum.
Donuyordum ve bilincim ne yapmam gerektiğini kestiremiyordu.
Az sonra bir halat daha atılınca o tarafa doğru ilerledim. Titreyen elimle halata tutunup yukarı tırmandım.
Herkes Eda'nın başındayken aceleyle ordan ayrıldım.
Ayağımdaki ıslak olan çizmelerimi çıkartıp elime alırken ıslak saçlarımı yüzümden çektim. Geminin bir alt katına girip ıssız koridora girdim.
Birkaç dakika sonra deponun yanına varmıştım. Derin bir nefes alarak kapıyı açtım.
Burada kalıyordum. İçerisi o kadar kranlıktıki burda birisi olsa göremezdim bile.
Kapıyı kapatırken duyduğum ses ile bedenim gerildi. Kapıyı kapatıp deponun içini taradı gözlerim.
"Kimsin?"
Az önce birinin nefes sesini duymuştum.
Belimdeki silaha elim giderken deponun içinde yürümeye başladım.
Zaten küçücük bir yerdi.
Temkinli adımlarla yürürken aniden arkamdan birinin silahı almasıyla afalladım.
Ona vurmak için elimi kaldırdığım sırada yumruğumu tuttu.
"Sakin ol, sana zarar vermem"
Burnuma dolan kokuyla lanet ettim.
Bu oydu!
Bana yardım eden kişiydi bu.
"Ne istiyorsun benden?"
Birşey demeden elimi bıraktı. Adım sesleri uzaklaşırken bir kapının açılma sesi duyuldu.
Burda bir kapımı vardı?!
Ben afallarken o "Bu kapıdan girip aşşağıya inince geçenki depoya gideceğiz" dedi.
Ben birşey demezken elimi tutup beni çekiştirince ona ayak uydurarak peşinden gittim. Arkamdan kapıyı kapatırken eğilerek dar bir alanda ilerledik. O kadar dardıki iki kişi yan yana burdan geçemezdi bile.
Çizmelerimi o almıştı. Dar alanda yürürken bedenim hala titriyordu. Onun ıslak gömleği üzerime yapışmıştı. Elimi hâlâ tutarken adımları yavaşladı.
"Şimdi önünde bir kapı var. Onu aç ve arkana bakmadan ilerle."
Dediğini yapıp kapıyı araldım. Elimi bırakmasıyla birkaç adım öne ilerledim. Ben geçen üst kata çıkan merdivenlere çıkıp öyle bu depodan çıkmıştım. Bu kapının açılacağını bile düşünmemiştim.
Ben içeriyi incelerken ona bakmak için arkamı dönmüştümki onu göremememle kaşlarımı çattım.
Az önce burdaydı.
İçeride yanan şöminenin yanına gidip yere çömeldim. Bedenim gevşemeye başlarken uykum gelmişti. Birkaç dakika öyle şömineyi izledim.
Arkamdan duyduğum seslerle arkamı döndüm ve onu gördüm.
Yüzünde kar maskesi vardı. Altına asker yeşili pantolon giymişti. Üzerindeki siyah tişört vücuduna yapışmıştı. Ayağında siyah postallar vardı. Kaşlarına dökülen saç tutamları onda çok hoş duruyordu.
Yanıma geldi. Elinde ona ait olduğunu düşündüğüm siyah bir kazak ve temiz poşette açılmamış siyah iç çamaşırları vardı.
Kaşlarımı çatıp ona bakarken omuz silkip kafasıyla bir kapıyı gösterdi.
"Bunlar benim, orda giyin"
Ses tonu bile kulaklarıma hoş gelmişti.
Gülmemek için zor dururken "Siyah iç çamaşırı...Etkilendim" dedim.
Birkaç saniye olayı anlamadı. Gözleri elindekine kayarken kıkırdayarak onları kucağıma verdi.
"Git giyin hadi, sonra yemek yiyelim ve artık burda kal."
Birşey demeden kalkıp elindeki kıyafetleri aldım dediği odaya girdim.
Burası fazla küçüktü. İki kapaklı ahşap bir dolap ve küçük bir banyo vardı. Aceleyle banyoya girdim. Vücudumu temizlemem lazımdı.
Fazla eski olsada işimi görürdü. Hızla yıkanıp onun şampuanını kullandım. Bedenim sıcak suda gevşerken onun verdiği kıyafetleri giyip çıktım. Kazağı dizlerimin birkaç karış üstünde bitmişti. Çizmelerimle bacaklarım pek görünmezdi.
Onu şömineye kenardaki odunlardan atarken gördüm.
Birşey demeden şöminenin karşısındaki halının üzerine oturdum. Islak saçlarım omuzlarımdan dökülüyordu. Bedenim mayışmaya başlarken kenardaki yatağını hazırladığını gördüm. Göz ucuyla bana baktı.
"Sen burda yat, ben yerde yatarım."
Birşey demedim. Az ilerideki mutfak gibi olan yere ilerleyip bir bardak su doldurdu. Yanıma gelip suyu bana uzatınca elinden alıp içtim.
Yanıma oturup şömineyi izlemeye başladı.
"Kimsin ve neden bana böyle davranıyorsun?"
Sorumla omuz silkti. Bana bakmadan şömineyi izlemeye devam etti.
"Yaralı...Bana Yaralı de, Sana böyle davranmamın nedenini ileride öğrenirsin. Şuanlık herkesden uzak dur. Kimseye güvenme."
Bana cevap vermeyecekti. Esneyerek kalkıp yatağına adımladım. Bakışları bana döndü.
Gözleri sanırım kahve rengiydi. Kehribar gibide gözüküyordu. Benim yatağa girmemle etrafa ışık saçan gaz lambalarından ikisini söndürdü.
İki ışık içeriye loş hava katarken "İyi geceler" dedi.
O yere yatağını sererken onu izledim.
Oldukça yapılı ve kaslı bir vücudu vardı. Bedenini yer yatağına bırakırken bile maskeyi çıkartmadı. Üzerime yorganı çekerken baş ucuma koyduğu silaha gözüm takıldı.
Korkmamam ya da ona güvenmem için mi silahımı baş ucuma koymuştu?
Onun yorganını üzerime çekerken iyice yatağına yaylandım.
"İyi geceler Yaralı..."
