37. bölüm · HERŞEY ÇOKTAN BITTİ
AYAKTA KALMALISIN
36. Bölüm
Yürümeyi bıraktığımızda fark ettim.
Aslında yürümeyi bırakmamıştık.
Sadece artık kaçmıyorduk.
Bir açıklığın önünde durduk.
Öyle büyük, görkemli bir çıkış değildi.
Kapı falan yoktu.
Sadece… hava vardı.
Hava.
İçerideyken bunun farkına varmıyorsun.
Ama dışarıya yaklaştığında nefesinin değiştiğini anlıyorsun.
Daha geniş geliyor.
Daha soğuk.
Daha gerçek.
İlk adımı Burak attı.
Hiç duraksamadı.
Sanki geri dönmekten korkuyormuş gibi.
Sonra Saffet.
Başını eğmişti.
Bir şey söylemedi ama omuzları düşüktü.
İnsanın omuzlarından bile yas tuttuğu anlar varmış.
Biz birkaç saniye geride kaldık.
Esil yanımdaydı.
Kolu bana çok yakındı ama değmiyordu.
İstesem tutabilirdim.
Tutmadım.
“Çıkınca… ne olcak?” diye fısıldadı.
Bu bir soru değildi aslında.
Bir boşluktu.
“Bilmiyorum,” dedim.
Bu sefer “iyiyim” demedim.
Bu da bir ilerlemeydi.
Adımımı attığım anda dizimden yukarı bir sızı yayıldı.
Yüzümü bozmadım.
Alışmıştım.
Dışarı çıktığımızda…
Sessizlik yoktu.
Ama düzen de yoktu.
Bağıranlar vardı.
Bir yerlere koşanlar.
Bir şeyler taşıyanlar.
Bir köşede çömelmiş, sadece bakan insanlar.
Güneş vardı ama içimi ısıtmadı.
Sadece gözümü aldı.
“Bitti mi?” diye geçirdim içimden.
Sonra hemen vazgeçtim.
Biten şeyler böyle olmuyordu.
Zemin düzdü.
Ama bana öyle gelmedi.
Sanki her an altımdan kayacak gibiydi.
Bacağımı fark ettim.
Artık saklanmıyordu.
Pantolonum yapışmıştı.
Islaklık kurudukça sertleşmişti.
Zeynep fark etti.
Bir şey söylemedi.
Ama gözleri doldu.
“Bakma,” dedim.
Sesim sert çıkmadı.
Yorgundu.
Büşra yanıma geldi.
Koluma girdi.
“Biraz dayan,” dedi.
“Buradayız.”
“Burası neresi?” dedim.
Kendime sordum aslında.
Bir duvarın yanına oturduk.
Bu sefer beton değildi.
Ama aynı soğukluk vardı.
İnsanlar yanımızdan geçiyordu.
Kimse bize bakmıyordu.
Herkes kendi hikâyesinin ortasındaydı.
Bir an düşündüm:
Biz de başkaları için sadece arka plandık.
Eren biraz geride duruyordu.
Bize değil, çevreye bakıyordu.
Ama arada Esil’e bakıyordu.
Çok belli etmeden.
Sanki yakalanmak istemez gibi.
Esil farkındaydı.
Umursamadı.
“Bir şey yedik mi en son?” dedi Esmanur.
Kimse cevap veremedi.
Zaman duygusu dışarıda da geri gelmemişti.
Sadece mekân değişmişti.
Bir yerde siren sesi duydum.
İçim sıkıştı.
Enkazın altındaki sesleri hatırlattı.
Kulaklarımı kapatmadım.
Kaçamazdım zaten.
Bir görevli yanımıza yaklaştı.
Bir şeyler sordu.
İsimler, sayılar, sorular.
Cevap verdik.
Ama sesim bana ait değilmiş gibi geldi.
“Burada kalamazsınız,” dedi.
“Başka bir alana geçeceksiniz.”
Yeniden yürümemiz gerekti.
Ayağa kalktım.
Dizim titredi.
Ama kalktım.
Esil bana baktı.
Bu sefer konuştu.
“Eğer düşersen,” dedi,
“beraber düşeriz.”
Gülümsedim.
Zorla değil.
Gerçekten.
İçimden bir cümle geçti:
Enkazdan çıktık
ama hayat hâlâ üstümüzdeydi.
Ve ben,
ilk defa şunu kabul ettim:
Artık güçlü görünmek zorunda değildim.
Ama ayakta kalmak zorundaydım.
