6. bölüm / 6
Hatırla5. Bölüm Sessiz Veda
Bölümler 6Şu an: 5. Bölüm Sessiz Veda
Bazı vedaların sesi çıkmaz.
İnsan, bir yerden ayrılırken her zaman dönüp arkasına bakmaz. Bazen ardında bıraktığı anılar ile ne kadar bağ kurduğunu, oradaki her bir kahkahanın, her bir damla gözyaşının, her haberin, her kapı sesinin ona mutluluk verdiğini ve başlangıçta nefret ettiği o yeri sevmeye başladığını farketmez.
Sonunda ayrılma zamanı geldiğinde ise eşyalar toplanır, birkaç adım atılır ve o kapının gerisinde sadece söylenmiş sözler, tutulmuş nefesler ve kimsenin bahsetmediği küçük ama anlamlı mutluluklar kalır.
İnsan, o an anlar ki dışarıda hayat devam ediyor. İnsanlar gülüyor, ağlıyor, kızıyor, seviniyor ve Dünya hala dönüyor. Oysa insanın kendi dünyası durmuşken, dünyanın dönmeye karar vermesi kadar acımasız çok az şey vardır.
Hastaneden ayrılmıştık ve yürüyerek eve gidiyorduk bir yandan düşündüklerim tam olarak bunlardı. Hastanedeki ilk günümde Ceren’in kaza geçirdiğimi söylemesiyle kulaklarımın nasıl çınladığı hala aklımdaydı. O an dünya durmuş gibi hissetmiştim ama öyle bir şey yoktu.
— Mira.
Başımı çevirip gülümsedim ve devam etmesi için onay niteliğinde salladım.
— Partileri benim kadar ya da Yasemin kadar sevmiyorsun biliyorum ama sınıftakilerle sana bir parti hazırladık.
— Ceren, lütfen bana pembe konfetilerle dolu, cıvıl cıvıl bir parti olmadığını söyle.
— Orası da sürpriz kalsın.
Sabır çeker gibi ofladım. Ama yüzümde küçük bir gülümseme belirmişti. Yine eskisi gibiydik. Yasemin ve Ceren hala pozitiflerdi. Yani en azından yeniden eskisi gibi olmaya başlamışlardı.
— Ceren ben sana artık hiçbir şey demiyorum.
Bunun bir kabulleniş olduğunu anlayabilecek kadar uzun süredir aynı evde yaşıyorduk.
— Sen bir tanesin. Ha, bu arada Sude de orada olacak!
Gerçekten sevinmiştim uyuduğum zamanları sayarsak aşağı yukarı 3 haftadır onu görmüyordum. Başımı kaldırıp hafifçe güldüm.
Hafifçe koluma vurdu.
— Noldu kızım neden sustun?
— Hastanedeki birkaç haftanın bizi değiştirememesi çok güzel.
…
“Mira, geç kalıyoruz” diye çığlık attı Ceren telaşla aynı anda 3 elbiseyi daha yatağa fırlatırken. “Bunlar şart mı ya kot ve tişört giysem oradaki herkes beni öyle görmeye alışık.” Dudağını ısırarak gülüşünü bastırmaya çalıştı “İnan kendi partinde yoldan çevirdiğimiz biri gibi durmak istemiyorsan pantolon ve tişört hoş durmaz.”
Mekana vardığımızda Sude beni kapıda karşılamıştı tahmin ettiğimden çok daha fazla özlemiştim. Ama içerde bizi bekleyen yaklaşık 20 kişi vardı ve şimdi uzun hasret gidermelerin zamanı değildi.
İçeri girdiğim anda yüzüme bembeyaz konfetiler patladı.
Etraftaki herkes neşeyle çığlık atıyor, bağırıyordu. Ritim tutturmuş alkışlıyorlardı. Reva kalabalığı yararak yanıma geldi başıma küçük bir taç koydu. Tek kelimeyle harikaydı mor taş işlemeli, metal bir tokaydı. Beyaz incilerle süslenmişti ve dikiş izlerine bakılırsa el yapımıydı.
Taca hayranlıkla bakmayı bırakıp başımı kaldırdığımda herkeste aynısının olduğunu farkettim. Tek bir farkla benim tacım mor renkte ve beyaz inci işlemeliydi onların taçları ise beyaz renkte ve mor inci işlemeliydi.
Dolan gözlerimi sildim. “Hepinize teşekkür ederim” burnumu çektim “Çok teşekkür ederim.” Müzik yükseldi ve etrafım sarıldı. Müzik çok yüksekti hafızam zaten yeni yeni düzeliyordu isimleri hatırlamak için sürekli odaklanmaya çalışıyordum ama buna rağmen ortam kesinlikle tam istediğim gibiydi.
İstediğim neydi bilmiyordum ama emin olduğum şey şuydu ki pembe pofuduk elbiseler giydiğiniz, büyük pastanelerde yapılan o cıvıl cıvıl partilerden istemiyordum. Aslında düşününce gotik ya da simsiyah giyinmeyi seven bir kız değildim hiç olmamıştım ama o tarzda partiler çok sıkıcı geliyordu. Ben buydum renkli ama sade.
Ben ortamın güzelliğini düşünüp hayran kalırken Irmak beni yanına çekti. Arka planda sesler vardı, herkes şarkıyla keyiflendiğini sanıyordu ama kimse şarkıları bilmiyordu sadece dans ediyorduk, şarkılar sadece arka fon müziğiydi. Herkes o kadar çok eğleniyordu ki…
Neredeyse iki saattir aralıksız dans ediyordum bir grup beni çekiyor bir diğer grup bizimle dans etmedin diye sızlanıyordu.
Sonunda kendimi sandalyelerden birine bıraktım.
Tamay yanıma oturdu.
— Yoruldun mu?
— Fazlasıyla, sen?
—Yasemin ve Ceren dans etmem için beni esir aldılar zor kurtuldum.
Güldüm şaşırılacak bir durum değildi.
Masadaki atıştırmalıklara uzanıp küçük bir çikolatalı kurabiye aldım. Sonra bir tane daha. Ardından ne zaman aldığımı bile fark etmeden elim tekrar tabağa gitti.
Tamay kaşlarını kaldırdı.
— Sen bugün kaçıncıyı yiyorsun?
— Saymadım.
— Bence saymalısın.
Gülerek omuz silktim.
— Hastanede doğru düzgün hiçbir şey yiyemedim. Açlığımı şimdi çıkarıyorum.
Tamay başını iki yana sallayarak güldü.
— Sonra miden ağrıyınca ağlama ama.
— Ağlamam.
Cümleyi bitirdiğim anda midemde hafif bir rahatsızlık hissettim.
Bir kaç saniye bekledim. Geçer sandım.
Geçmedi.
Elimi karnıma götürdüm.
— Tamay… Belki biraz ağlayabilirim.
Kahkaha attı.
— Ben sana demiştim.
— Tuvalete gidip geleceğim.
Ayağa kalktım.
— İyi misin?
— İyiyim, sadece midem bulanıyor. Tuvalete gidiyorum.
— Ben de geliyorum.
Koridora doğru yürürken müziğin sesi yavaş yavaş arkamızda kaldı.
Tuvalete girdik şansıma bomboştu. Kabine koştum.
Tamay gülerek arkamdan geliyordu.
O an durdum. Sadece durdum hiçbir şey yapmadım. Yapamadım.
— Tamay…
Bir adım geriledim.
Gelip yanımda durdu.
Ağlamaya başladım.
— Tamay, ne olur bir şey söyle!
— Mira… Durakladı, ağladığım için net bir şekilde göremiyordum ama sesinden anladığım kadarıyla korkmuştu.
— Buradan çıkmalıyız!
— Buradan çıkmalıyız!
— Buradan çıkmalıyız!
— Mira!
Yere çökmüş karşımdaki cesede bakıyordum.
Nasıl olurdu, nasıl bir insan öldürülürdü, hiç mi bir şey hissetmezdi?
Hiç mi bakmazdı gözünün yaşına?
Nasıl bir canlının canını alırdı insan?
— Mira!
Başımı ellerimin arasına alıp duvara yaslandım nefes bile almadan hıçkırarak ağlıyordum. “Onu tanımıyordum bile” diye fısıldadım. “Adı yanlış hatırlamıyorsam Doğa olmalı ilk yılımda alarm çalmamıştı. O gün kahvaltı etmeden gitmiştim çıkışta yanıma gelip sessizce sıraya bir protein bar ve bir elma koymuştu ve gitmişti. O gün benimle yemeğini paylaşan kız bugün karşımda cansız gözlerle bana bakıyor ve ben…”
Hıçkırdım, artık sadece kırmızıyı görüyordum. Saf kan kırmızısı. O kadar çok ağlıyordum ki renkler birbirine giriyordu. “Ve ben bugün onunla aynı mekanda onun için hiçbir şey yapamadım!”
Ne zaman ölmüştü ki? Bir saat?Yarım saat? Birkaç dakika?
Belki o sırada dans ediyordum belki kurabiye yiyordum belki de yorulmaktan şikayet ediyordum.
Ama o sırada burada biri ölüm ile mücadele ediyordu.
Acaba nasıl ölmüştü yavaş ve acılı mıydı yoksa bir şey anlamamış mıydı. Sinir ve acıyla karışık güldüm.
Neden bunu düşünüyordum ki? Neden ölmüştü ki? Ben neden bunları düşünüyordum? Neden etrafımdaki seslere kulak vermiyordum?Sanırım şoktaydım.
Sude’nin sesini duydum. Çığlık atıyordu. Beni kolumdan çekip kaldırdı. Etrafta pek çok ses vardı tuvaletin kapısını kaplamışlardı ama hiçbiri umrumda değildi. Doğa’nın arkadaşlarının sesini duyuyordum. “Doğaaaaa” herkes ağlıyordu bazıları şoktaydı. Bazıları ise benim gibi her ikisini de yaşıyordu.
Herkes korkmuştu, herkes üzülmüştü ama o artık bunları yapamayacaktı. Gülemeyecek, ağlayamayacak, korkamayacak, heyecanlanamayacak ve üzülemeyecekti.
…
Polis sadece 5 dakika sonra kapıdaydı. Tamay ve ben cesedi ilk görenler olduğumuz için ifademizi alıyorlardı.
— Doğa Emel’i bulduğunuzda ölmüş müydü?
— Evet.
— Gittiğinizde orada biri var mıydı?
— Hayır.
— Tanıdığınız bir düşmanı var mıydı?
— Hayır.
Konuşmamız kısa cevaplardan oluşuyordu.
Tamay nefes dahi almadan bağırarak ağlıyordu. Ben ise yanında başımı eğmiş yeri izliyordum.
— İfade verdiğiniz için teşekkürler.
Cevap vermedim. Konuşmak istemiyordum. Ağlamak istemiyordum. Tepki vermek istemiyordum.
Sadece sessizce acı çekiyordum. Bugün aramızdan bir can eksilmişti. Tek istediğim onun için adaletti.
Çünkü Doğa gitmişti.
Sessiz bir vedayla gitmişti.
Merhaba bu bölümde farketmişsinizdir yazım dilimi biraz değiştirdim bundan sonra bu tarz bir yazım dili mi istersiniz yoksa eskisi gibi mi olsun?
Bölümü beğendiniz mi yorum yaparsanız çok sevinirim. 💞
Bu arada sonraki bölüm için tahminleriniz varsa yazabilirsiniz.
Bölüm etkileşimi
