9. bölüm · Har

9

GreyFurt

Yorganı tekmeleyerek üstümden attım. Sanırım hasta olmuştum. Ya da gördüğüm kabuslardan dolayı terden sırılsıklamdım.

Kuyunun dibinde çaresizce haykırışlarım asla sonuç vermiyor ve ben karanlıkta boğuluyordum. Kuyuda su yoktu. Beni boğan şey karanlıktı.

Hiçbir şey görmeden saatlerce kuyunun dibinde oturdum. Etrafıma bakıyordum ama gözüm açık mı yoksa kapalı mı anlayamıyordum.

Uzun süren bir bekleyişin ardından karanlık alıştığım bir ortam oldu. Artık bağırmadan sadece buradan çıkacağım ânı düşünüyordum.

Har bulmuştu beni. Gözleri burada ne aradığımı soruyor gibiydi.

Sağ elinin parmakları alevdendi. Yanıyor ve yanıyordu. Etrafa kül bırakmadan ya da bir duman oluşturmadan sadece yanıyor ve etrafı aydınlatıyordu.

Konuşmak için önce ağzının oluşmasını bekledi. Kömürün kırılma sesi gibi bir sesle başını boynundan arkaya doğru gerdi. Çenesini oluşturan karanlıktan, küller dökülürken etrafa bir duman bırakmıştı.

Sesi hem beynimde hem kemiklerimde hem de bütün boşlukta yankılandı.

"Hoş geldin!"

O bunu dedi mi yoksa ben mi uydurdum? Şuan hatırlamıyorum.

Ayakta duruyordum ve bir anda boşluğa düştüm. Asla bitmeyen bir düşüştü. Sonrasında karanlık yaratıklardan kaçtım. Hepsi Har'a benziyordu. Ama hiçbiri bana merhametle bakmıyordu.

Har bana merhametle bakardı. Ben öyle hissederdim. Onlardan kaçarak geçirdim bütün kabusu.

Üzerimi değiştirip kendime geldiğimde ders saati çoktan geçiyordu. İşe erken gitmek de istemiyordum. Mutfakta masaya oturdum. Har yine camdan dışarıya, balkondaki küçük kuşlara bakıyordu.

Ona gördüğüm kabusu anlatırken kendime tost ve bitki çayı hazırladım. Masaya geçip yemeye başladığımda Har tostuma iştahla bakıyordu. İç geçirip tostumu uzattım.

"Bir ısırık almak ister misin?"

Hafif homurdanan bir ses çıkardı. Ya da içindeki ateşe atılan kömürlerin sesiydi.

"Doğru ya! Senin bir ısırığın zaten tostum kadar eder!" Kendi kendime güldüm.

Har ise gülmedi. En son güldüğünde ağlamıştım. Ondan korktuğumu düşünüyor olabilirdi. Tostu yutarken kenar kısmı boğazıma takılmıştı. Hafif acıtarak geçti.

"Har sen neden çok az konuşuyorsun?"

Yine derin bir nefes alarak karşılık verdi.

"Tamam, sessiz kalalım o zaman."

Hafif bir şarkı mırıldanarak mutfağı topladım. Evden çıkarken son kez baktım. Yanık kokusu yoktu. Mutfağa baktığımda Har yerinde değildi.
Benimle iş yerime gelmesini istemezdim. Ama evde yalnız kalmasını da istemezdim. Sanırım o da bu düşüncemin farkındaydı. Ben evden çıkarken çıkıyordu.

Otobüsle iş yerime geçtim. Her zamanki gibi personel odasına gidip üstümü değiştim. Gizem sanırım moladan dönmüştü. Her zamanki sevecen tavrıyla konuştu.

"Günaydın! Erkencisin bakıyorum."

Ettiğim tebessüm içtendi ama onun kadar içten bir şekilde tebessüm edemedim. Sırıtmaktan öteye geçememiştim.

"Günaydın. Derse gidesim olmadı. Ben de kahvaltı yapıp geldim." Sanki düzenli beslendiğimi gözüne sokmaya çalışıyor gibi bir cümle kurmuştum.
Önlüğümü bağlarken arkam ona dönüktü. Dolabımın aynasından yüzünün bir kısmını görüyordum. Gizem'in yüzü... Kendi çantasına bakarken bir şey arıyor gibiydi. Ben onu aynadan izlerken bir anda başını kaldırdı.

Gözlerinden siyah dumanlar çıkıyordu. Gülümsemesi mimiklerine tersti. Tiksintiyle bakıyor gibiydi.

Hızla ona döndüm. Gizem başını çantasından kaldırarak baktı.

"Bir şey mi oldu? Hasta mısın yoksa? Ya da bir şey mi gördün?"

Son cümlesinde sesi olması gereken ses değildi. Kendi sesi değildi. Kalın ve beynimde yankılanan türden bir sesti.

Kalbimin sesini kulaklarımda duydum. Basınç bütün beynimi ele geçirdiğinde artık düşünmek imkansızdı.

Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. Ama daha çok küçük bir titreşim gibiydi. Ellerim titrerken yavaşça taburelerden birine oturmaya çalıştım. Gözüm kararırken sadece tavandan sallanarak beni izleyen bir örümcek gördüm.

Ellerimdeki karıncalanma hissi yavaşça kollarıma doğru yayıldı. Omuzlarımdan boynuma ardından yüzüme çıktı. Yüzümde hissettiğim örümcek ayakları uyanmam için yeterli değildi. Bileklerimde hissettiğim serinlik ve duyduğum sesler beni uyanmaya zorladı.

Gizem tedirgin bakışlarla başımda dikiliyordu. Ayaklarımın altında bir tabure vardı. Etrafa göz gezdirirken kapıdan bakan Har'ı gördüm.

Oturmak için doğruldum. Gizem sürekli konuşuyordu. O kadar panikti ki benim için değil ama onun için acil sağlık ekibi gerekebilirdi.

"Gizem iyiyim. Sadece biraz sessizlik lazım."

Kahkaha sesi dikkatimi çekmişti. Başımı yavaşça çevirdim.

Tolga Gizem'in omzundan tutarak onu oturttu. Ve elindeki şişelerden birini bana diğerini Gizem'e uzatıyordu.

"Sağ ol." Ufak bir mırıldanma ile suyu aldım elime. Kapağı gevşettiği için açmam kolaydı. Suyun her bir yudumu midemdeki ateşin üzerine atılıyor gibiydi. Kendimi daha iyi hissettiğimde Gizem ve Tolga'ya baktım.

"İllegal takılıyor gibi hissediyorum. İyiyseniz ben çıkıyorum buradan."

Tolga'yı başımla onayladım. Lakin Gizem hala iyi değil gibiydi.

"Gizem derin bir nefes alır mısın? Sakinleş artık. Bir şeyim yok. Sadece tansiyonum düştü."

Tane tane konuşmaya çalışıyordum. Gizem ile göz teması kurduktan sonra omzunu sakince ovmuştum.

"Ben seni tutmaya çalıştım. Ama düşerken göz bebeklerin yok oldu Ayla! Beni korkutan buydu. Epilepsi nöbeti geçirdiğini sandım."

Derin bir nefes alarak elindeki su şişesinin son yudumunu da bitirdi.

"Şimdi iyiyim. Akşama kadar ayakta kalabilir ve çalışabilirim."

"Ayla bugün için izin alsan daha iyi olmaz mı? "

Gizem beni neden bu kadar çok düşünüyordu ki? Onu reddettikçe sanki ilgisini reddediyor gibi hissediyordum.

"Bence senin de molaya ihtiyacın var Gizem. Çok yorgun görünüyorsun."

"Birazdan geçer. Şimdi daha iyiyim. Senin uyanman biraz daha iyi hissetmemi sağladı."

" O zaman bügün ikimiz de çalışıyoruz."

"Ayla iyi hissetmezsen haber ver. Dinlenirsin."

Başımla onayladım hafif. Kapıda beni izleyen Har'ın yanından geçip masalarımın başına geçtim. Eksikleri tespit edip yerlerini doldurmaya başlamıştım. Müşterilerin gelmesi de uzun sürmedi.

Gün yoğun geçti desem yalan olurdu. Hem müşteri sayısı azdı hem de her boşlukta Gizem beni oturtup bir şeyler yediriyor ya da içiyordu. Annelik duygusunu tamamen üstümde hissettiriyordu.

Gün sonunda çöpleri dışarı çıkarmak için yerde sürüklüyordum. Çöp kovalarının yanına geldiğimde Har bir elinin parmaklarını ateş yapmış önümü aydınlatıyordu. Son torbayı da diğerlerinin yanına bıraktığımda Har'a baktım.

"Bu da tamam. Üzerimi değiştirip çıkabilirim. Aslında ben atmıyordum. Ama bütün gün zaten pek iş yapamadım. Bari buna yardım edeyim dedim. İyi oldu hem. Diğerleri de yorulmuştur."

"Bunu unutmuşsun Ayla!"

Seslenen Tolga'ydı.İki elinde de birer torba taşıyordu.

"Görmemişim onları. Zahmet oldu sana. Hallederdim ben."

"Elime yapışırdı zaten. Halloldu bak. Bu arada daha iyisin değil mi? Sabah neden bayıldın konuşamadık tam."

"Sağ ol. İyiyim evet. Neden bayıldım bilmiyorum. Bir anda gelişti."

Har Tolga'nın arkasına geçmişti. Ateş olarak tuttuğu elini Tolga'nın omzuna doğru uzatıyordu. Ondan haz almadığı belliydi. Gözlerim Har'a kilitlenmiş bakıyordum.

Tolga arkasını dönmüştü. Har tam önündeydi.

"Har kimseye zarar verme." Mırıldanarak söylemiştim ama bir feryattı. Sessiz bir çığlığı andıran iç çekişle Tolga'ya zarar vermemesi için yalvarır gözlerle bakıyordum Har'a.

Har geriye çekildiğinde ateşi çöplerin üzerine doğru fırlatmıştı.

"Har neden böyle davranıyorsun ki?" Yangın çıkaracaksın. Söndür şunu !"
Çaresizce sıcaktan eriyen çöp poşetini izliyordum.

"Ayla sabaha kadar dikilecek misin? Niye poşetleri izliyorsun?"

Yüzümü Tolga'ya döndüğümde açıklama yapamadım. Bir süre ağzımda bir şeyler geveleyerek baktım etrafa. Birkaç adım atmadan önce çöpleri kontrol ettiğimde hiçbir poşetin erimediğini görmemle içim rahatlamıştı.

Gizemle vedalaşıp evin yolunu tuttum.

Tuhaf bir gündü. Har çok tuhaf davranmıştı. Dikkat çekmeye çalışan çocuklar gibiydi. Ne yapacağı asla belli olmuyordu.

Düşünmekten yorulduğum şeyleri tekrar düşünmek istemiyordum. Beynim buna engel olmuyordu. Aynı şeyler zihnimde dönüp duruyordu.

Eve girdiğimde samimi sıcaklık
bedenimi sardı. Günün yorgunluğunu uyuyarak atacaktım.

Pencereden gördüğüm kimsesiz sokaklar ya da hiçliğe dökülen ışıklar...

Her bir kavramın tamamen mantığını yitirdiği ya da mantığı olmayan kavramların bile kendine bir yer edindiği o saatlerdeydim.

Sınav haftası geliyordu. Üzerine konuşmak istemiyorum.

Uyku her zamankinden geç kucak açtı. Yine de büyük bir hasretle uykuya gömüldüm.