8. bölüm · Har

8

GreyFurt

Dünün yorgunluğu gözlerime tuğla örüyordu. Buna rağmen otobüste oturmadan, ayakta ve tutunmaya çalışarak gidiyordum.

Takvime bakmayı unuttuğum için okula gitmiştim. Şimdi otobüsle iş yerime gidiyordum.

Evden apar topar çıkmıştım. Hatta evden çıkarken Har bana şaşkınlıkla bakmış ve mutfak dolabını göstermişti. Ona zamanımın olmadığını açıklamak bile vakit kaybıydı. Dün akşam hiç değilse atıştırmalık hazırlasaydım daha güzel olurdu.

Duraklar keşke eksilseydi. Geç kalmadan gidebilirdim.

Otobüsten indiğimde koşarak personel girişine geldim. Bir kaç kişi konuşup çay içiyordu. Eğer onlar buradaysa daha açılış yapmamıştık demek ki.
Personel odasına girdiğimde Gizem ile karşılaştım. Tebessüm ederek "Günaydın!" Demesine karşılık kırık bir tebessümle baş selamı vermiştim.
Koştuğum için hem ciğerlerim yanıyor hem kalbim kulaklarımda atıyordu. Gizem'in sesini algılamam biraz zaman almıştı.

"...in nasıldı? Aldığım duyumlara göre bugün mutfakta iş çokmuş. Sanırım özel bir sipariş varmış. Neyseki bizi hiç etkilemiyor." Şen bir kahkaha attığında soru sorduğunu hatırlamış ve susmuştu.

"Öyle evet. İyiydi. Sen nasılsın?" Ne sormuştu ki? Kimin nasıl olması gerekiyordu?

"Her zamanki gibiyim. Hadi daha yoğunluk başlamadan biz de çay içelim. Selimler arkadaydı."

"Gördüm de şey... Ben kahvaltı yapamadım. Önce kahvaltı yapsam?" Bu kıza karşı bu kadar çekingen olmayı hiç istemiyordum. Çok enerjikti. Benim bir haftalık enerjimi çerez niyetine harcıyordu.

"Tamam ben de yapmamıştım zaten. Leyla ablalara katılalım, gel. Tanıyor musun onu?"

"Yok pek tanımıyorum. Mutfak tarafına geçmiyorum genelde."

"Sen pek kahvaltı yapmazdın. Nereden düştü bu saksı sana?"

"Sağlıklı beslenmeye çalışıyorum. Aslında beslenmek değil de yaşamak."

Gizem genelde herkesle sohbet eden biriydi. İş yerindeki en sosyal kişi sanırım Gizem'di. Belki Gizem' den daha samimi ve sosyalleri de vardı. Ama bana ulaşabilecek kadar sosyal değillerdi.

İşe ilk başladığımda bütün ekiple tanıştırmıştı beni. Ardından unuttum tabi ki. Benimle sürekli konuşan ve sohbeti bırakmayan Gizem'di. Bir de Tolga vardı. Tolga barista kısmındaydı. Genelde ayaküstü sohbette bile bizi kahvesiz bırakmaz Gizem ve bana hemen kahve ayarlardı.

Barista olarak biri daha vardı sanırım. Biz ayakta sohbet ederken yanımıza gelmezdi. İlk günlerde tanışmıştım ama şuan adını hatırlamıyorum.
Mutfağa girdiğimizde kenardaki masanın üstünde kahvaltılıklar donatılmıştı. Gizem heyecanla konuşuyordu.

"Leyla Abla bak kimi getirdim?"

Minyon tipli , başında şef bonesi ve burnunun alt kısmında duran gözlüğü ile Leyla Abla sanırım oydu.

Başımı hafif eğerken tebessüm ettim. "Merhaba!" Sesim beklediğimden daha yüksek ve heyecanlıydı. Sesim titremediği için çok şanslıydım.

Leyla Abla gülümseyen bir yüzle yanımıza yaklaşıyordu. Elindeki çaydanlığı masaya bırakırken konuştu.

"Kız, Ayla misafir mi sanki? Gerçi buraya geçtiğini hiç görmedim ama neyse. Hadi, hadi oturun başlayalım!"

Masaya anında çatal, bardak ve sandalye eklenmişti. Kalabalık bir
masaydı. Tek başına yaşayan biri için altı kişi kalabalıktı. Önümdeki on beş dakika çay kaşığının bardağa vurması, ikram edilen kahvaltılıklar ve kahkaha ile süren sohbetle geçmişti.

Bardağımın dibindeki çayı da bitirdiğimde Gizem'e baktım. Sürekli bardağıma çay dökülüyor önümdeki tabağa yiyecek ekleniyordu. Ben hayır diyecekken Gizem dizime diziyle vuruyor ya da gizlice ayağıma basıyordu. Gözlerim nasıl bakıyordu bilemem ama Gizem sanırım halime acımıştı.

"Ellerinize sağlık! Harika bir kahvaltıydı."

Leyla Abla gülerek konuştu. "Kız sen sadece çay içtin, ne yedin ki?"

Gizem bardağın üzerine çay kaşığını düz koyduğunda ayağa kalkmıştım ben de.

"Ellerinize sağlık. Uzun zamandır böyle keyifli bir kahvaltı yapmamıştım."

"Afiyet olsun ablacım. Artık katılırsın kahvaltımıza. Hem öğrencisin. Aile ortamını özlersin eminim. Hiç çekinme ihtiyacın olursa bize söyle."

Onlar böyle konuştukça ben daha çok çekiniyordum.

Tezgah kısmına yürürken Gizem arkasını dönüp bana laf veriyordu.

"Senin o kadar yediğini ilk defa gördüm. İştahını açan bir şey mi oldu? Yoksa sen de benim gibi strese girince çok mu yiyorsun?"

"Ben çok yemedim. Sadece vermekte çok ısrar ettikleri için yedim. Yarına kadar bir şey yemem sanırım." Hafif gülerek söylemiştim son cümlemi. Ama sanırım Gizem şaka yaptığımı anlamadı.

"Dediklerimde ciddi değildim. Şakaydı. Ne yediğine bakmadım bile."

"Ama ne zaman tabağıma bir şey koysalar ya dizime vurdun ya da ayağıma bastın. Susmam ve yemeği yemem için değil miydi?"

"Ayla kaç yaşında kızsın? Yediğine içtiğine karışacak bir konumda bile değilim."

"O zaman ben yanlış anladım."

Gizem bir şey demeden ilerledi. Masalara servis açıyor müşteriler için ayarlıyordu. " Yeme bozuklukları, uzmana danışılması gereken konular. Biliyorsun değil mi?"

"Evet biliyorum. Ama neden bunu söylüyorsun ki?"

"Kendine dikkat etmelisin Ayla. Evet iş arkadaşın olarak haddimi aşacağım ve sana asla bana sormadığın şeyler hakkında fikrimi söyleceğim. Olması gerekenden daha zayıf duruyorsun. Genelde soluk tenle geziyorsun. Tüm gün çalıştığın günler gördüğüm kadarıyla neredeyse hiçbir şey yemiyorsun. "

Derin bir iç çektim. "Hakkımda endişelendiğinin farkındayım. Ama kendime iyi bakıyorum. Buzdolabım harika meyve ve sebzelerle dolu. Ve kendime yemek pişirebiliyorum. Yani annem gibi endişeye kapılma lütfen."

Hafif tebessüm ederek cümlemi bitirmiş ve masalarımı düzenlemeye başlamıştım. Kendimden böyle bir konuşma beklemezdim. Sanırım insan ilişkilerimde ilerleme kaydediyordum. Eminim ki Har bunu görse bana o gururlu bakışıyla bir ödül sunardı.

~~~

Son müşteriler de masalarından kalktığında hızla masayı temizledim. Bugün de bitmişti mesai. İş arkadaşlarım yavaş yavaş çıkmıştı. Kapanışta pek kimse kalmamıştı. Yerleri temizledikten sonra kovadaki suyu dökmek için arkaya geçtim.

Kar küçük küçük tanelerini rüzgara emanet etmiş ve rüzgar da o kar tanelerine dünyayı gezdiriyordu. İç mekanın sıcaklığı üzerimden kalktı ve soğuk saçlarımın arasında dans etti.

Suyu yere dökerken dikkatliydim. Yeni bir rezillik kaldıramazdım.
Personel odasında üzerimi değiştirip çıktım ben de. Tolga çıkışta telefonda konuşarak ilerliyordu.

Göz göze gelmemek için hızlı yürüdüm. Kulağımda kulaklık vardı ama müzik açmamıştım daha. Tolga'nın sesini duydum yanından geçerken.

" Kanka yorgunum ya sonra buluşalım. İyi akşamlar Ayla!"

Başımla hafif selam verip devam ettim.

"Tuhaf olan kız evet. Neyse gelemeyeceğim yani..."

~~~

Evin kapısını açana kadar kendimi huzursuz hissetmiştim. Sıcak bir duş ile kendime geldim.

Günü değerlendirmem gerekirse çok fazla insanla konuşmuştum. Müşterilerle iyi ilgilendiğim için bahşiş de toplamıştım.

Aldığım bahşişleri kavanozdan bozma olan kumbarama atmıştım. Har kapı kenarına yaslanmış bana bakıyordu.

"Para biriktiriyorum. Sadece bahşişleri buraya atıyorum. Açıkçası biriken bu parayla ne yapacağımı bilmiyorum."

Har eline nereden geldiğini anlamadığım bir dünya küresi tutuyordu.
"Dünyayı gezmek sadece para ile olmuyor. Hem bu kadar para da onun için yeterli değil ki!"

"Ama dersen ki Türkiye'yi gez. Bak o olabilir ona biraz da olsa yeter param. Sonra da parklarda sabahlarım sanırım." Hafif gülmüştüm. Ama Har şaka yaptığımı anlamamıştı. Gergin ve anlamsız bir ifade ile bana bakıyordu.

Gözlerime bakmıyordu. Göz göze konuşabilmemiz için Har'ın gözlerini görmem gerekecekti. Bazen görüyordum. Ama şuan o zaman değildi. Dolaptan aldığım bir kaç atıştırmalıkla kanepeye oturdum. Har hala mutfaktaydı.

"Har neden sürekli oradasın? Gelsene salona !"

Pek umursamadı. Yani yanıma gelmedi. Yerimden kalktım ve eve bakındım. Gitmişti. Hiç bir iz bırakmadan gitmişti.

Rastgele bir kanal açıp defterlerimi inceledim. Etrafımda gürültü olmasına o kadar alışmıştım ki artık sessizlik beni rahatsız ediyordu.

Göz kapaklarımdaki ağırlık artmaya başlayınca daha fazla direnmek istemedim. Zaten yoğun bir gündü. İşi bırakmak istiyordum. Ya da sadece yorulmuştum. Kirayı nasıl öderim hem işi bırakırsam? Yurtlar beni almazdı neredeyse akademik yılı yarılamıştık.

Düşünceler yeni bir göl oluşturuyordu. Hayır , bu göl değil bir denizdi. Okyanusa dökülmeye hazırlanan bir denizdi. Artık düşünce selinden korkmama gerek yoktu. Benliğimi yıkacak beni çürütecek bir sel olmayacaktı. Tabi eğer benliğim çürümeye başlamadıysa geçerliydi bu teori.