4. bölüm · GÜNEŞİ BEKLERKEN
3. GÖLGELİ KIYILAR
Oy verip yorum yapmayı unutmayın timam mı?
__________________________________________________________
Bölüm 3 ; Gölgeli Kıyılar 🌪️🐚
-O kızın sert bakan gözlerini gördün mü?
+ Kendi başının çaresine bakmış bir kızın gözleri yumuşak olamaz.
•Jack London
-----
"Yara sıcakken acımaz."
•Reşat Nuri Güntekin
------------
Yaren Bilgiç
Ankara
Hayat her zaman bir yerden verirken bir yandan almak zorunda mıydı? Ben bir şeyi, birini daha kazanamadan kaybetmiştim ve belki de bunun en büyük suçlusu bendim.
Başımı ellerim arasına aldım. Deliriyor muydum? Önümdeki belgede yazanlar bana hafızamın bir oyunu muydu?
Başımı iki yana sallarken, "Ben yapmadım." Diye fısıldadım. "Ben kimseyi öldürmedim." Elime verilen silahın sıcaklığı hala avuçlarımda olmasına rağmen, "Tetiği çekmedim ben, yapmadım." Dedim. Kendim inanıyor muydum buna?
Hayır.
Oturduğum sandalyeden ayağa kalktıktan sonra masanın üzerindeki kahveyi aldım. Bu kahveyi o kağıda dökmek gibi isteklerim olsa da yapamazdım. Fazlasında gözüm yoktu. Hele de böyle bir ceza için.
İstihbaratçı Yaren Bilgiç'in 6 ay için görevden ve meslekten uzaklaştırılması kararı
Yazan şey bundan ibaretti. Ama suçsuzdum ben.
Sebebi; Üsteğmen Alkan Türkoğlu'nun canına kastetme, ölümüne sebebiyet verme.
Yalan.
Doğru değildi bunlar.
Olamazdı.
Belki de yaşamak için sebebim kalmamış, sabahların olmasına ihtiyaç duymayı kesmiştim. Ben kimseyi öldürmemiştim. Alkan ise öldürmek istediğim son kişiyi bırak, yaşamasını istediğim tek insandı bu dünyada. Ama artık yoktu. Çünkü ben.. ben onu öldürmüştüm.
Elimdeki kahve ile mutfağa ilerlerken etraf kararıyor, sanki duvarlar üzerime geliyordu. Gecenin bu yarısında, karanlıkta ışıkları açmamış aksine perdeleri çekmiştim. Kendimle baş başa kalmaya çalışsam da sanki evin her köşesinde biri varmış, beni izliyormuş gibi geliyordu. Ve o kişi Sanki Alkan'dı. Bana bakıyor, gülümsüyordu sanki. Sanki biri kulağıma doğru çığlık atıyordu da ben ayakta duracak gücü bulamıyordum.
Sağlam bir psikolojiye sahip olduğumu, acıya, kedere dayanıklı olduğumu sanmıştım bu zamana kadar. Değilmişim. Hiçbir şey değilmişim ben. Anladım. Uzun sürmüştü belki de anlamam ama.. anlamıştım. Çok acı bir şekilde öğrenerek anlamıştım.
Eminim ki bu altı ay boyunca evden çıkamayacak, kimsenin yüzüne bakmayacaktım ama bu ev de bana dar gelecekti, biliyordum.
Bardağı mutfak tezgahının üzerine bıraktım ve yatak odama ilerledim. Evin hiçbir odasında birkaç saniyeden fazla durmak istemiyordum. Çünkü bu evin her köşesinde Alkan'dan bir iz vardı, her köşe bana onu hatırlatıyordu. Onunla yaşadıklarımızı taşıyordu her bir köşe, her bir duvar. Bu yüzden sürekli geziniyor, bir odadan başka bir odaya gidiyordum. Evin içindeki asıl hayalet bendim sanki.
Telefonumu çoktan paramparça etmiştim ve bu yüzden de kullanmıyordum. Bana ulaşacak ve ulaşabilecek kimse yoktu. Ki zaten birçok kişi beni katil ve hain olarak gördüğü için ulaşmak istemeyecekti. Gerçek anlamda yalnız ve kimsesiz kalmıştım artık. Bu evde, bu şehirde durmak istemiyordum, burası bana dar gelecekti. Burada bana her yoktu sanki.
Yatağıma oturdum. Bu düşünceler sürekli beynimde dönüp duruyordu. Gözlerim doldu. Dudaklarımın titrediğini, titrek bir nefesin firar ettiğini hissettim. Başımı tavana kaldırdım. "Allah'ım.." dedim titreyen sesim ile. "Ben birşey yapmadım, sen biliyorsun.." yalvarmak bu muydu? Hayır, bu Allah'a sığınmaktı ki ben kimsem kalmadığı için ona sığınıyordum. "Yoksa bana işaret mi veriyorsun..?" Dizlerimi karnıma çektim, kollarımı dizlerime yaslayarak başımı kollarım arasına gömdüm. "Özür dilerim.."
Başımı kaldırdım ve yorganın altına girdim. Başımı yastığa yasladığımda amacım uyumak değildi. Düşünüyordum. "Ne yapacağım ben..?" Diye mırıldandım. "Başka gidecek yerim yok ki.." çaresizliğimi kendi sesimde ilk kez duyuyordum.
Bir an beynimin içinde bir mırıltı duydum sanki. "Var." Diye bir sesti. Gözlerim büyüdü. Var mıydı? Düşündüm. Fakat aklım allak bullak olmuştu. Hafızamı yokluyordum. Ellerimi şakaklarıma götürdüm. Kafamdaki farklı farklı, çeşit çeşit düşünceleri toplamalı ve şimdilik şuna odaklanmam gerekiyordu. "Evet, var." Dedim gözlerimi açarak. "Var." Biraz daha yüksek çıktı sesim. "Yakamir." Dudaklarımdan dökülen isim bana yabancı olmayan bir kasabaya aitti. "Yakamir var.." Oraya gidecektim. Orada bir evim yoktu ama biri vardı.
Telefonumun olmaması ne kadar da kötü olmuştu şimdi. "Feyza.." dedim. Feyza.. kardeşim gibi görüyordum onu. Ablası ile çok yakın arkadaştık. Her ne kadar şimdi görüşmesek de.. Sabah ilk iş bir komşudan telefon alıp onu arayacaktım.
Bu yazı belki de Yakamir'de geçirmek en doğru karar olacak, bana iyi gelecekti.
🌪️
Ne gece uyumak için, ne de yeni bir sabaha uyanmak için bir sebebim vardı sanki. Birkaç saat önce daldığım uykudan çok geç olmadan uyanmıştım. Yatağımdan kalkıp evin diğer odalarına ilerlerken evin dağınıklığı karşısında şaşkındım. Üzüntü, kafayı yememe sebep olmuştu sanki. Delirdiğim gerçeğini evin bu halinden bile anlayabiliyordum.
İyi bir psikolojide değildim. Belki de bu şehirden, bu evden bir süreliğine uzaklaşmak doğru karardı.
Derin, titrek bir nefes verdim. Dağınıklığa daha fazla bakmadan mutfağa girdim ve bir kahve yaptım kendime. Son üç gündür içtiğim kahvelerin ve bu yüzden de aldığım kafeinlerin haddi hesabı yoktu. Zararlıydı, biliyordum ama beslenme düzenimi çoktan bozmuştum.
Sıcak kahve boğazımdan kayarken bu seferde mutfağa baktım dikkatlice. Kahve bardakları dışında toplu gibi görünüyordu. Ama sanırım bugün bu evi toplayamadan akşamı edemeyecektim. Hem..belki de psikolojime iyi gelecekti.
İnsanın sevdiği bir insanı kaybetmesi duygusu çok kötü ve haindi. Ben bir istihbaratçı olarak bunun üzerine de eğitim almış olsam da gerçekler acıydı. Can yakıcıydı. Canım yanmıştı, canımı yakmışlardı. Ama kendi canımı benim yaktığımı söylüyorlardı. Beni suçluyorlardı. Oysaki benim suçum yoktu.
Kahvemden son yudumu aldığımda bardağımı oraya bırakıp buzdolabına ilerledim. Açıp baktığımda aslında pek boş olmayan bir buzdolabı ile karşılaştım.Boş bakışlar ile dolu gibi görünen buz dolabında, içindeki yiyeceklere ve malzemelere baktım. Başımı çevirip ekmekliğe baktımda ise boş bakışlardan kurutulup gözlerimi devirdim.
Ekmek yoktu.
Dışarı çıkmak istemiyordum. Sadece bir omlet ile doyabilirdim. Hatta bir omleti bitirebilecek miydim, bilmiyordum.
Bir yumurta aldım. Ardından dolaptan bir tava çıkarıp ocağın üzerine koydum. Yumurtayı bir tabağın içine kırdıktan sonra tavanın içine yağ koydum ve tüpü yaktım. Tabağın içindeki yumurtayı karıştırırken yağın kızmasını bekliyordum.
Aynı şekilde kafamda beliren bu omlet planı sanki yemek tarifi veriyormuşum gibi hissettirmişti. "Yok, ben iyi değilim ya." Diye mırıldandım. Ama bir hafta geçtikten sonraki bu toparlanma benim için bir gelişmeydi. Olaydan sonra birçok doktor benimle konuşmuş, anlamaya çalışmıştı ama..ben kendime hakim değildim o an. Son üç gündür kendimi hissedebiliyordum.
Olayın arka yüzünü kimse bilmiyor, anlamıyor, anlamak istemiyordu. Bir günde iyileşmemiştim. Bir haftada da iyileşememiştim. Bir yıl da geçse, bin yılda geçse iyi olamayacaktım ben. Kimse de bana iyi gelmeyecekti.
Ondan başka.
Ama şimdi yoktu.
Çünkü ben onu öldürmüştüm.
Tabağa koyduğum omlet ile birlikte mutfaktaki minik masaya oturdum. Dizlerimi masaya, başımı da avucuma yasladım. Diğer elimle tuttuğum çatal yardımı ile omletten bir parça aldım. İştahım yoktu. Ama ağzıma attım. Yemek zorundaydım. Ne kadar tek başıma olsam da kendi kendimin annesi olmuştum bir anda. Oysa ben ağır bir depresyon geçiririm gibi hissetmiştim.
"Ahsen olsa dövmüştü beni şimdiye.." diye mırıldandım kendi kendime.
Ahsen, Feyza'nın ablası, benim ise arkadaşımdı. Küçükken tanışmıştık. Aramızdaki iki yaşa rağmen anaç ruha sahip olan oydu. Olgun bir kızdı bir kere. Feyza da ablasına benziyordu. Zaman algımı yitirdiğimden yaşını bilmiyor, ya da hatırlamıyordum ama yaşına göre olgun bir kız olduğu kesindi. Ya da belki şartlar böyle olmaya itmişti onları. Beni de.
Omletimin yarısını yiyebilmiş, kalanını tabakla birlikte tezgahın üzerine bırakmıştım. Salona gidip perdeleri araladım. Bir kere en büyük başlangıç buydu. Evin karanlığını yok ediyordum. Diğer odalara da gidip perdeleri açtım ve ev tamamen aydınlanmış oldu böylece.
Evi toplamadan önce bir komşuya gidip Ahsen'i aramak istiyordum. Hem, o Yakamir'i bilirdi. Odamdaki aynanın karşısına geçip kendime baktım. Üzerimdeki tek omzu düşük tişört, altımdaki pijama ile pek de sırıtmıyordu. Sadece onun yerinde daha düzgün bir eşofman altı giydim.
Evin kapısını araladım ve apartmanda kısık şekilde yankılanan gıcırtı sesini dinledim. Ardından terliklerimi giydim ve durdum. Alt katımda yaşlı bir kadın oturuyordu. Ondan isteyemezdim. Fakat üst katımda oturanlar genç bir çiftti. En üst kattı. Arada bana yemek getirir, yaptığı yiyeceklerden ikram ederdi. Bu yüzden onun daha sevecen karşılayacağını düşünerek üst kata çıkan merdivenlere yöneldim.
Kapının tam karşısına geçtiğimde duraksadım. Belki de açmayacaklardı kapıyı. Tereddüt ettim bir an. Ama yine de kararlı tavrım sayesinde kapıyı yavaşca çaldım. Kapının açılmasını beklerken dişlerimi alt dudağıma geçirmiştim. Kemirirken kapı açıldı. Beni gördüğü an gülümseyen genç kadına minik bir tebessüm ile karşılık verdim.
"Merhaba.." dedim çekingen bir tavırla. İnsanlarla iyi iletişim kurabilen biri değildim sanırım. "Rahatsız ettim ben ama.." gülümsemesi genişledi. "Yok, ne rahatsızlığı.." dedi. "İçeri gel istersen." Başımı iki yana salladım. "Yok, gelmeyeyim ben. Sadece birşey soracaktım." Başını salladı. "Tabii, nasıl istersen." Hafifçe gülümsedim. "Telefonunuzu kullansam sorun olur mu? Benim telefonum kullanılacak halde değil." Gözlerinin içinin güldüğüne şahit oldum. "Tabii ki kullanabilirsin. Sorun olmaz." Dedikten sonra hızla içeri girdi ve elinde telefonla geri döndü. Elime uzattı. "Buyur." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Telefonu elime aldım. Aramalara girip Ahsen'in numarasını tuşladım. Hafızamın kuvvetli oluşuna birkez daha şükrettikten sonra telefonu kulağıma götürdüm.
Birkaç saniye bekledim. "Alo?" Sesi duydum. İstemsizce gülümsedim. "Ahsen." Diye mırıldandım. "Benim, Yaren." Kısa bir süre ses gelmedi. "Yaren! Sen misin gerçekten." Güldüm. "Evet, benim. Müsaitsin, değil mi?" Diye sorduğumda, "Müsaitim tabi, müsaitim." Dedi hızla. "Benim sana birşey sormam lazım." Yutkundum. "Sor, tabii." Karşımdaki genç kadına baktım bir kez daha. Ona baktığımı görünce gülümsedi. "Sen..Yakamir'e gittin mi?" Güldüğünü işittim fakat duraksadı. "Y-yok, gitmedim. İzmir'deyim ben," şaşırdım. "Ama Feyza ve Annem orada." Dediğinde bir kez daha güldüm. "Tamam, tamam." Dedim sadece. "Feyza'yı ara." Dedi sadece. "Tamam. Görüşürüz." Dedim. "Görüşürüz. Dikkat et." Başımı salladım ama cevap vermeden kapattım telefonu.
"Özür dilerim, birini daha arasam-" sözümü kesti. "Hiç sorun değil, istediğin gibi." Güldüm. Böyle insanlar nadirdi.
Bu kez hatırladığım kadarı ile Feyza'nın numaranını aradım. Bu kez bekletmeden açmıştı. "Efendim?" Diye seslendi. "Feyza." Dedim. "Benim, Yaren." Durdu. "Yaren abla? Sen..sen misin?" Güldüm. Aynı tepkileri veriyorlardı. "Çok tutmayacağım. Birşey sormam gerek." Dedim. "Sor. Bekliyorum, sor." Bir nefes aldım.
"Yakamir'deymişsin."
"Evet."
"Sizin yazlık evinin yanında boş bir ev vardı, hatırlıyor musun?"
"Hatırlıyorum Yaren abla." Sesi heyecanlıydı.
"Hâlâ boş mu?" Güldüğünü duydum.
"Boş."
"Oraya yerleşmek istiyorum." Dedim.
Feyza durdu. Telefon bir anlığına beklemeye alındı. Şaşırarak hafifçe kaşlarımı çattım. Ardından yeniden sesini duydum. "Lütfen yerleş." Dediğinde gülümsedim. "Teşekkür ederim." Sesim kısıktı. "Ben teşekkür ederim. Sonunda yeniden görebileceğim seni." Dedi. Bana hiçbir zaman neden diye sormazdı. O da Ahsen de.
"Görüşürüz. Kapatıyorum."
"Görüşürüz."
Telefonu yine çekingen bir tavırla karşımdaki kadına geri verirken dudaklarım düz bir çizgi halini aldı. "Teşekkür ederim." Dediğimde gülümsedi. "Rica ederim, ne demek. Her zaman." Başımı salladım. "Görüşmek üzere." Görüşmeyecektik ki. Başını salladı. "Görüşürüz." Merdivenleri yeniden indim hızlı bir şekilde.
Nasıl gidecektim..? Arabamla tabii ki. Ankara'dan Yakamir'e yaklaşık sekiz saat sürecekti. Ama bu yolculuk güzel olacaktı. Yolculuğu, yolculuk yapmayı seviyor oluşum da avantajdı.
Ancak kafamdaki düşüncelerden kurtulmak için çıktığım bunu yolculukta aklımdan çıkmayan tek kişi Alkan, tek şey ise onun ölümü olacaktı.
Bu yolculuğun gerçekten iyi olduğunu söyleyebilecek miydim tekrar?
🌪️
Evin her köşesini toplamış, iki küçük valizime neyim var, neyim yoksa doldurmuştum. Burayı terk ediyordum yani. Aldığım bir diğer şey ise o belgelerdi. Çünkü Feyza ne olduğunu soracak ve bende ona olanları anlatacaktım. Bu belgeleri de göstermek istiyordum. Neden orada olduğumun da bir kanıtı olurdu hem.
Valizlerimi arabaya yerleştirip vakit kaybetmeden direksiyon başına geçtim. Ama önce acilen bir yerden telefon almam gerekiyordu.
Arabayı çalıştırıp yaşadığım siteden ayrıldım. Bir yerden ayrılırken geride kalanlara bakmamayı öğrenmiştim. Yine aynısını yapıyordum.
Sitemizin yakınlarında telefoncu dükkanları vardı. Gözüme kestirdiğim bir dükkanın önünde durup arabadan indim. Seri adımlarla dükkandan içeri girdim.
"Kolay gelsin abi." Dediğimde adam başını kaldırdı. Buraların yerlisi değildim. "Sağol, sağol." Diye karşılık verdi. "Telefon bakacaktım ben." Başını salladı. "Ama hat falan da olsun yani.. hazır verebilir misin sen bana?" Durdu. "Hazır yok ama, burada hazır eder veririm sana." Başımı salladım. "Olur, sağolasın." Dedim. Büyük bir abiydi. "İstediğin bir telefon var mı?" Baktım gösterdiği telefonlara. "Yok, telefon olması yeterli." Başını salladı. "Sen şarj aleti, kılıf falan ne gerekiyorsa verebilir misin bana?" Başını salladı. "Hallederiz." Başımı salladım.
Sayamadığım birkaç dakikanın ardından bir poşete telefonu kutusu ile birlikte, şarj aleti ile koymuş, elime vermişti. Ödeyip çıktım fazla oyalanmadan. Arabaya bindiğimde poşetten çıkardığım telefon kutusunu açıp telefonu çıkardım. Arabayı çalıştırdığım sırada telefon açılıyordu. Kılıfı çıkarıp taktım. Düz, şeffaf bir kılıftı.
Telefonu açtıktan sonra ilk işim konum açmak oldu. Nasıl gideceğimi bilmedim yolu nasıl gidecektim, değil mi?
Tahmin ettiğim gibi sekiz saat görünüyordu yol. Telefonu önüme bırakıp yola odaklandım. Şu şehirden çıksam rahatlayacaktım zaten.
Radyoyu açtığımda zaten çalmakta olan şarkı karşısında gülmeden edemedim. Tuana'nın rahatlatıcı sesi kulaklarıma doldu.
Ne zor bi' kalp, aynı yerden iki kere
Kırılır mıydı, söyle, göre göre?
Bir defa ölünce kollarında
Bi' daha yaşasan da yok bi' çare
Yaşananlara inat bir de bu şarkı karşısında şaşkındım. Sözlerine ne kadar tanıdık olduğumu fark ettim ve sesini açtım.
İlerlerken bir benzinlikte durmaya karar verdim. Markete gidecektim. Park ettim ve arabadan indim. Telefonu aldım ve ilerlerken Feyza'nın numaranını kaydedip aradım. Yürürken telefonu kulağıma götürdüm. "Alo?" Diye bir ses geldi. "Feyza, Yaren ben. Bu numarayı kaydeder misin?" Dedim. "Kaydederim. Senin numaran mı?" Diye sorduğunda, "Evet." Diye cevap verdim. "Yoldayım ben. Yakamir'e geliyorum."
"Gerçekten mi?" Dedi heyecanlı bir sesle. Sanırım bu kadar çabuk olmasını beklemiyordu. "Evet, gerçekten." Marketten içeri girdikten sonra, "Kapatayım ben. Görüşürüz." Dedim. "Tamam. Görüşürüz." Dedikten sonra kapattı telefonu.
Birşeyler aldıktan sonra çıktım marketten.
Yeniden arabaya bindiğimde derin bir nefes aldım. Ardından arabayı çalıştırarak yeniden yola çıktım.
Yol sakindi. Hava kararmıştı ve bu yüzden yolun bu kadar boş olmasına şaşırmıştım. Arabanın motorundan gelen ve tekerleklerin çıkardığı sesleri dinlemek pek huzur vermiyordu. Bu yüzden yeniden radyoyu açtım. Aynı zamanda kafamdaki o sesler de susacakmış gibi hissediyordum. Radyoyu açtığım an başlayan o şarkı Mabel Matiz'e aitti, anlamıştım.
Öyle bir taht yaptım ki sana
Kimsenin gücü yok yerin' almaya
Kör denizden o gül dudağın
Söyle şimdi kimsen yana?
Güldüm.
🌪️
İkiye ayrılan yolun üzerindeki tabelaya baktım. Birden fazla şehri gösteriyordu bir taraftaki. Ayrılan yolu gösteren tabelada ise Yakamir yazıyordu. Direksiyonu o yöne kırdım. Burdan sonraki yolu biliyordum. Yeşilliklerden yavaşça kurtulan yol mavilere bürünüyor gibi hissediyordum. Çünkü Yakamir deniz demek, mavi demekti.
Mükemmel bir kasabaydı orası.
Uzun bir düzlüğün ardından kavşaktan döndüm. Karşıma çıkan büyük tabela Yakamir'e aitti. Gülümsedim. Kasabaya giriş yapıyordum.
Yaklaşık iki kilometre olan o yoldan sonra nihayet sahili görmüş, kasabaya girebilmiştim. İnsanlar etraftaydı ve 06 plaka ile kasabaya gelen bu yabancı araca bakıyorlardı.
Ama beni göremiyorlardı.
Bütün kasaba halkının arabalarının bulunduğu koca otoparka arabamı dikkatle park ettim. Arabadan indikten sonra bagaj kısmına ilerledim ve valizlerimi çıkardım. Valizlerimle birlikte otoparktan ayrılırken Feyza ve Sevgi teyzenin evinin nerede olduğunu hatırlamaya çalışıyordum. İlerlerken durdum. Telefonumdan Feyza'nın numarasını tuşlayıp aradım.
Kulağıma götürüp beklerken dışarıdan nasıl göründüğümü hayal edebiliyordum. Büyük ihtimalle kasabaya ilk defa gelen yabancı bir turistten farkım yoktu. İki valizimle yolun ortasında duruyor, elimde telefon ile birilerini arıyor ve etrafa bakıyordum. Tam bir turisttim şuan.
Telefon birkaç saniye sonra açıldı. "Alo? Yaren abla?" Diye cevapladı telefonu. "Alo, Feyza." Diye karşılık verdim.
"Ben geldim, kasabadayım şuan."
BÖLÜM SONU🔥
Nasıl buldunuz? Yaren size dediğim çift hikayeli kurgunun diğer ama karakteri aslında. Kurgu da yer yer onun bölümlerini göreceksiniz. Umarım seversiniz ve bölümü sevmişsinizdir. Diğer bölümde görüşüzzzz!!🤍🤍🐚🌊
