9. bölüm · GÜL -RÜ

Düğün

Rose _lina

"Göğsümün en güzel yerinde,
Senin adınla kurulan bir saat var;
Sadece seni gösterir,
Sadece senin için attığını yazar."

Sabırlı olmak, bir zamanlar yapamadığım bir şeydi. Bahar gittikten sonra sabırlı olmayı da öğrenmiştim; şimdi ise gelin almada sakin olamıyordum. Davul zurna eşliğinde gelin evinin önüne gelmiştik. Heyecandan ellerim titrerken yanıma Gökçe geldi. Papyonumu düzenleyip, “Sakin ol abicim,” dedi. Doruk ise bana sarılmıştı.

“İyiyim, sakinim, bir sıkıntı çıkmaz,” diyordum kendimi rahatlatmak için.

Gökçe takıldı: “Sen nasıl savcısın? Mahkemede de böyle oluyor musun?”

İlk staj günüm gözümün önünden geçti. “Duruşmada böyle olmuyorum, hem ne alakası var mahkeme ile?”

“Seni sakinleştirdiğime göre sevgilimin yanına gidebiliririm.”

Beni sakinleştirmeyi başarmıştı ama ben de Cüneyt isem kız kardeşimi hemen onun yanına göndermezdim. “Yok, ben iyi değilim, sen benim yanımda dur. Zaten o, dayımla koyu sohbette.”

Hüseyin dayım neden bu şahısla bu kadar yakındı? "Bizim kardeşimizle sevgili olmak neymiş, gösterelim," diyoruz; Murat ve dayım adamı ailenin içine alıyor.

“Onun bir ismi var abicim: YİĞİT.”

Aslında çocuk iyiydi, birazcık araştırma şansım olmuştu. Okulu dereceyle bitirmiş, eli yüzü temiz bir çocuktu. Can’ın dediğine göre Gökçe vurulduğunda o kan vermişti. Sonuç olarak gözümün nuru ile sevgili olmuştu, elimizden çekeceği vardı. “Her neyse...” dedim.

“İçeri geçelim mi, yoksa Hamza amca yengemi vermekten vazgeçecek?”

“Hadi o zaman.”

Beraber apartmana girip onların oturduğu kata çıktık. Zile bastığımda kapı küçük bir aralıkla açıldı.

Eymen, “Enişte bey, kapı açılmak istemiyormuş,” dedi. Cebimdeki paraları çıkartıp neredeyse yarısını verdim. “Pek açılıyor gibi değil yine.” Tam ben parayı uzatacağım zaman Doruk, “Eymen dayı, babamın paralarını bitirme, bana oyuncak alamaz,” dedi.

"Baba" demişti bana... Herkes şaşırmıştı. Eymen şaşkınlığını saklayamayıp, “Babası mı?” dedi.

Doruk utanmış bir şekilde Ömer amcamın arkasına saklandı. “Doruk...” Hızlıca kucağıma alıp kokusunu içime çekerek sarıldım. “Oğlum...”

Bahar’a anne demişti, bana da baba... Tek kelimelik bir söz olabilirdi ama benim için kocaman bir anlamı vardı. “Aç bakalım kayınço, oğlumla annesini almaya geliyoruz,” dedim.

Gökçe ve babaannemin gözleri dolmuştu. Herkes alkışlar içerisinde bizi eve aldı. Ciğerparemin olduğu odaya geçtiğimde Hamza babanın gözleri kızarmış şekilde bize bakıyordu. Doruk kucağımdan indi, ben de Hamza amcanın ve diğer büyüklerin elini öptüm. Hamza amca Bahar’ma bakıp, “Bahar benim gözümün nuru Cüneyt. Onun kalbini incitme. Kızım önce Allah’a, sonra sana emanet,” dedi.

“Emanetinize gözüm gibi bakacağım Hamza baba.”

Hamza babanın tekrar elini öptüm. Bahar koluma girdiğinde Doruk da elimi tuttu. Gelin arabasına geçmeden önce dualar edildi. Arabaya bindiğimizde Can şoför koltuğuna geçti; ben, Bahar'ım ve oğlum arkaya oturduk.

"Baba."

Doruk’un arabanın sessizliğinde yankılanan ürkek sesine döndüm. Elini avuçlarımın arasına aldım, güven vermek ister gibi hafifçe sıktım. "Efendim canımın içi, efendim babasının aslanı... Söyle kurban olduğum," dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. Bahar’ın elini daha sıkı tuttum. Artık tam anlamıyla bir aileydik.

"Babalar günün kutlu olsun aslan babam."

Daha fazla kendimi tutamamıştım. Bahar’ım ile göz göze geldiğimde gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. Bahar uzanıp gözümden süzülen o ilk damlayı parmak uçlarıyla sildi. Dudaklarındaki o şefkatli gülümseme, dünyadaki tüm fırtınaları dindirecek güçteydi. "Sana çok yakıştı," diye fısıldadı gözlerinin içi parlayarak. "Babalık sana çok yakıştı Cüneyt."

Daha fazla dayanamadım. Doruk’u göğsüme çekip kollarımın arasında sıkıca sardım, başımı saçlarına gömüp o cennet kokusunu ciğerlerime çektim. Diğer kolumu da Bahar’ın omzuna atıp ikisini birden kalbimin üzerine mühürledim. Gelin arabasının arka koltuğunda, dışarıdaki korna seslerinin arasında, birbirine kenetlenmiş üç can olmuştuk artık. Kulağına doğru fısıldadım: "Dünyanın en şanslı babasıyım ben... İyi ki varsın oğlum. İyi ki varsınız."Gökçe'nin Anlatımıyla
Konvoy halinde bizim eve gelmiştik. Yemekler yenildikten sonra düğüne geçecektik. Ben mutfaktan bayanlara yemek taşırken babaannem beni tuttu: "Gökçe, gel bakalım yanıma."

Tabakları Minnak’a verip babaannemin yanına geçtim. "Şu sizin ekipteki sırık çocuğun adı ne?"

Sırık çocuk mu? "Sırık mı?" dedim. Bizde hepsinin boyu uzundu ama bu ne alkaydı? "Senin yanındaydı az önce." Burak olamazdı, o zaman sevgilimden bahsediyordu babaannem. "Yiğit mi? Burak'ın abisi."

"Hah, üstüne bastın. O evli mi, nişanlı mı, sevdiği var mı?" Babaannem soruları sıralamıştı.

“Neden ki babaanne?” Benim sevgilime görücü bulmuş olamazdı herhalde!

“Yoksa bak tam sana göre! Sana bakarken de aşık aşık bakıyor, seni seviyordur belki de kızım. Bu çocuğun eli yüzü de temiz, bak işi de var ne güzel.”

Bana görücü olarak sevgilimi bulmasına gülesim gelmişti ama şu an ilişkimizi sadece amcam, dayım ve abilerim biliyordu; ha tabi bir de Doruk, onu unutmamak lazım. “Belki sevgilisi vardır babaanne, bilmiyorum. Zaten yeni geldi sayılır.”

“Olsun kızım, bu çocuk kaçmaz. Yakışıklı, tam sana göre.”

Zaten benim olanı bana öneriyorsun tontonum, diye geçirdim içimden. Odadan babaannemi çağırdıkları için ben de işime geri döndüm. Ela kolumdan tuttu: ”Hacer Sultan ne dedi ki elini gülmemek için sıktın?” Beni bu kadar iyi tanımasına bazen şaşırıyordum.

“Görücü bulmuş.”

Ela’nın gözleri açıldı: ”Kimmiş?” dedi.

“Yiğit.”

“Yiğit mi?”

“Evet.” Bana yaklaşarak sessizce, “Yani senin sevgilini sana görücü adayı olarak sundu,” dedi. İkimiz de sessizce gülmeye başladık.

Mutfağa annem ve Yiğit’in annesi Sare teyze geldi; yeni gelmiş olmalıydı. Müstakbel kayınvalidemin yanına geçtim: ”Hoş geldiniz Sare teyze.”

“Hoş buldum güzel kızım,” dedi ve sarıldı. Annemin yüz ifadesini gördüğümde, onun da yüzünün güldüğünü fark etmiştim. Bunu yıllar önce kaybetmişti annem... Annemin o gün yaptıklarını unutmayacaktım.

18 Yıl Önce
Gökçe ve abileri okuldan gelmişlerdi. Gökçe, ailesine okulda ne yaptığını anlatmayı seven bir çocuktu. O gün de ailesi odada oturduğu sırada koşarak annesine sarılıp neler olduğunu anlatacağı sırada annesi, “Gökçe, şu anda sırası değil, sizinle bir şey konuşacağız,” dedi.

Her zaman olduğu gibi Gökçe omuzlarını düşürerek amcasının kucağına oturdu.

“Babanızın başka bir yere tayini çıktı. Benim de Mersin'deki hastaneye dedeniz ile gitmem gerekiyor. Sizin buradaki düzeninizi bozmamak için siz burada kalacaksınız. Size babaanneniz ve amcanız bakacak, onları üzmeyin,” dedi annesi.

Kimseden çıt çıkmadı. Gökçe hızlıca anahtarı alıp dedesinin ona verdiği, büyüdüğünde onun olacak eve tek başına çıktı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Evde oturulması için birkaç tane sandalye vardı, onlardan birine oturup hüngür hüngür ağlıyordu. Kapı açık olduğu için peşinden amcası ve abileri gelmişti. Ömer, yeğeninin ağladığını gördüğünde hızlıca yanına gitti. “Güzel kızım...” Saçlarını okşayıp onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Abileri de aynı durum içerisindeydi ama Gökçe böyle şeylere çabuk duygulanan bir çocuktu.

Gökçe içini çekerek, “Bizi bırakıp gidecekler mi?” diye sordu. Annesi böyle yapsa da Gökçe onu seviyordu—büyüdüğünde bu sevgiden eser kalmayacaktı.

“Tatillerde gelirler güzel kızım. Hem tek kalmıyorsun ki; ben varım, abilerin var, babaannen var, Ela var.”

“Amcam doğru söylüyor canımın içi, biz varız. Civciv de var.”

Murat, Can’ın ensesine yapıştırdı. “Kıza civciv deyip durma Can!” dedi. Can, Ela’yı seviyor, onunla uğraşmadan da duramıyordu.

“Sana ne ikizim, o da bana toprak kafa diyor, ödeşiyoruz.”

Gökçe bu hallerine gülmeye başladı. İkizler Gökçe’nin gülmesine mutlu olmuşlardı. O günden sonra birbirlerine her zamankinden daha çok bağlanmışlardı.

Günümüz
Düğün başladığından beri oturmamıştım—oturmamıştık, pistin tozunu attırıyorduk. Gözüme, Sare teyzenin yanında bana ve Burak’ya dalgın dalgın bakan Sema teyze çarptı. Geldiğinden beri bize bir şey söylemek istiyor ama söyleyemiyor gibiydi. Daha fazla dayanamayıp Burak’ın yanına geçerek oynadım: "Gölge, Sema teyzede bir şey fark ettin mi?"

Sorumun üzerine Burak ona baktı. "Ne oldu çılgın, bir sorunu mu var?"

"Bilmiyorum, düğün başlamış başlayalı bize bir şey söylemek istiyor ama söyleyemiyor gibi bir hali var. Gel soralım."

İkimiz de hızlı adımlarla Sema teyzenin yanındaki sandalyelere oturduk. "Sema teyzem bir şeyin mi var, dalgınsın?" diye sordu Burak.

Ona buruk bir tebessümle baktı. "Çok mu belli oluyor kuzularım?" İkimiz de birbirimize bakarak 'Evet' anlamında başımızı salladık. Çantasından birkaç tane zarf çıkarttı, ön taraflarına bakıp ikimize de uzattı. "Bunları Meryem’in odasında buldum. Bizim için de yazmıştı ama ne elim gitti ne yüreğim dayandı okumaya..."

Uğur amcadan duymuştum; Sema teyzem Meryem’in odasına ara ara girip saatlerce orada oturuyormuş, arada da temizlik yapıyor, onun en sevdiği müzikleri dinliyormuş. "Bunları size yazmış olmalı," dedi.

İçinde ne yazdığını merak etsem de şu an okuyamazdım. Burak’ın gözlerinin dolduğunu görmüştüm, hiçbir şey demeden öylece kalakalmıştı. "Teşekkür ederiz Sema teze, Burak'ın yanına gitmem gerekiyor şimdi, kusura bakma, onu biliyorsun."

"Biliyorum güzel kızım, ne kusuru?"

Hızlı adımlarla dışarı çıktım. Hava serinlemişti, tenime değdiğinde ürpermiştim. Karanlığın içinde bir sigaranın ucundaki ateş yanıyordu. Burak’ın tekrar sigaraya başlamış olmamasını ümit ediyordum. Biraz daha öylece baktıktan sonra ilerlemeye karar vermiştim ki beni durduran, omuzlarıma bırakılan bir ceket oldu. Kokusundan kimin olduğunu hemen anlamıştım: Yiğit...

"Gökçe'm..."

"Efendim?" Kendimi zor tutuyordum. Aylar sonra Meryem’in bize yazdığı mektuplar ortaya çıkmıştı.

"Sıkma kendini. Rahat edeceksen omuzlarım her zaman emrinde."

Hızlıca sarılmıştım ona. Beni kolunun altına alarak Burak’ın olduğu yere geçtik. Burak, "Yine mi be kardeşim?" dedi Yiğit'e bakarak.

"Karışmayın bana!" Lise zamanı içiyordu, bıraktıktan sonra bir daha başlamıştı.

"Saçmalama ve söndür şunu Gölge!" Sesim, ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu belli etmişti. Beni kırmayıp söndürdü.

Az ileride bir sigara ateşi daha görmüştüm. "Gökçe'm, Murat abi değil mi o?" dedi Yiğit.

"Bilmiyorum."

Bugün hepsi bu pis şeye sarılmıştı. Hızlı adımlarla o tarafa doğru ilerlemiştim. Abimin olduğu kesindi; sigaraya ne zaman başlamıştı? İçtiğini bile ilk defa görüyordum. "Abi, onu hemen söndür!"

Arkamdan gelen kardeşleri de alıp ışığın daha yaygın olduğu bir yere geçmiştik. Üçü banka otururken ben ayakta kalmıştım. "Ne oluyor size?" Onlara baktığımda söze devam ettim: "Burak, sen tekrar neden başladın? Abi, peki sen ne zamandır içiyorsun?"

İkisi de umursamaz bir şekilde susmayı tercih ediyorlardı. "Siz böyle yaparsanız ben ne yapayım?" Sessizlik sürdü. "Hadi Burak seni anlarım, aylardır aynı durumdayız. Aylar sonra ikimize de mektup bıraktığını öğrendik, onun şokundasın. Abi, peki ya sen? Senin bu halin ne? Ne oluyor size, anlamıyorum!"Boğazımın düğümlendiğini hissettim. Cevap bekliyordum ama onlar susmayı denemişti. "Susmayı tercih edin siz, ben gidiyorum."

Elimdeki zarflarla ilerlerken arkamdan gelen sesle durdum. "Bana da yazmış."

Abime de yazmıştı. Hepimize yazdığına göre hissetmişti... "Okudun mu?" diye sordum.

"Evet, bana sizden aylar önce gönderildi. Babası Uğur amca tarafından..."

Ona ne yazdığını merak etsem de susmuştum. "Neden söylemedin?" Benden gizlemeyi alışkanlık haline getirmişti. "Sana verseydiler bana söyler miydin?"

Ben ona söylerdim ama o bana söylememeyi tercih etmişti. Abim sitemle, “İyi halt ettim size söylemekle,” dedi. Ağzımdan bir ton hakaret sıralanacaktı neredeyse ama sustum. “Ağzını bozmaya çalışma,” dedi abim. Beni bu kadar iyi tanımasına şu anda ayrı bir sinir olmuştum.

Onlarla daha fazla konuşmak istemediğim için hızlı adımlarla arabama ilerledim. Koltuğuma oturduğumda hızlıca arabayı çalıştırdım. İlk olarak eve gitmeyi düşünüyordum, oradan sonra da yapacağım şey belliydi: Motoruma binip sinirimi atacaktım.

Eve geçtiğimde düğün için aldığım elbiseyi çıkartıp rahat şeyler giydim. Sinirlenmemek elde değildi. Bu gereksiz bir tavır gibi görünebilirdi ama abimin, Meryem’in ölümünden sonra çekip gitmesine, sonrasında ise aramızdaki bu soğukluğa anlam veremiyordum. Evin yanındaki kulübeye girip motorumu aldım. "Özledin mi beni Papatyam? Ben seni çok özledim. Hadi bakalım, yüzümü kara çıkartma."

Hava güzeldi ama benim içim dolmuştu. Saate baktığımda 23.21’di. Abimlerin düğünden gelmelerine az kalmıştı. Daha fazla vakit kaybetmeden Papatya’ma atlayıp yolların tozunu attırdım. Arkamdan gelen arabadakilerin kim olduğunu az çok tahmin edebiliyordum: abim, sevgilim ve arkadaşım... Sanki az önce hiçbir şey yokmuş gibi arkamdan gelme gereksinimi duyuyorlardı. Daha fazla gaza bastım.

Önüme aniden çıkan tır...

Virajı döndüğüm an, zamanın benimle alay eder gibi yavaşladığını hissettim. Tam karşımda, benim şeridimde devasa bir metal yığını duruyordu. Ters yönden gelen bir tır, bütün görüş alanımı kapatmıştı. Devasa farları gözlerimi öyle bir aldı ki, bir an kör olduğumu sandım. Tırın havalı frenlerinden çıkan o kulak tırmalayan acı çığlık, zihnime kazınan son şey oldu.

Gözlerimi sıkıca kapattım. Saliseler sonra gelen o korkunç darbe, göğsümdeki bütün nefesi söküp aldı. Motorun altımdan kopup gittiğini, bedenimin havada savrulduğunu hissettim. Gökyüzü ve asfalt yer değiştirdi; sanki dipsiz, karanlık bir boşluğa doğru düşüyordum.

Yere çakıldığımda acıyı bile hissetmedim, sadece derin bir uğultu başladı kulaklarımda. Burnuma gelen yanık lastik ve benzin kokusuyla gözlerimi aralamaya çalıştım ama gözkapaklarım tonlarca ağırlıktaydı. Güçlükle de olsa bilincimi açık tutmak için gözlerimi araladım. İlk onu görmüştüm: Yiğit’i...

“Yiğit...” dedim. Onun yanında beyazlara bürünmüş Meryem’i gördüm. Bunun gerçek olmadığını biliyordum ama gerçekmiş gibi elini tutmak istedim.

Beni bırakmaması için, “Sevgilim... Bende kal, bana bak lütfen,” dedi Yiğit.

“Seni çok seviyorum, biliyor musun?” dedim zor çıkan sesimle. “Hem de . Bir serçenin gözyaşı gibi. Sonum olacağını bilsem bile, o tek damlayı akıtmaktan korkmayacak kadar...”

Yiğit gözyaşları içinde yüzümü avuçladı. ”Ben de seni yağmurun toprağa kavuşması gibi seviyorum çiçeğim.”

Daha fazla dayanamamıştım, gözlerim ağırlaşıyordu. “Gökçe'm, gözlerini açık tut hadi. Bana bak, kömür gözlerime bak,” dedi. Dediği şeyle hafifçe gülümsemiştim. Derin bir boşluğa düşmüş gibi karanlığın içindeydim artık. En son duyduğum şey, Yiğit’in “Gökçe!” diye bağırarak beni kucağına alıp bir yerlere koşturmasıydı.

Selamünaleyküm çiçeklerim
Nasılsınız

Bölümü nasıl buldunuz

Davetiyeyi son anda aklıma geldi yapay zeka ne yaptıysa öyle sundum 🤭

Diğer bölümde neler olacak bakalım

Allah a emanet olun 🌹