8. bölüm · GÜL -RÜ
Bayram
"Ben seni düşünüyorum seni.
Hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi.
Kalbim diyorum kalbim.
Daha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibi."
Bayramdan bir gün önce...
Gökçe’nin Anlatımıyla
"Gökçe!" diye seslendi Burak arkamdan.
"Efendim Burak?" dediğimde yanıma geldi. Elinde nöbet listesi vardı.
"Müjdeli haberi vereyim dedim," diyerek listeyi elime verdi. Şöyle bir göz attım.
"Nöbet mi yazmış amcam?"
Burak, "Evet," anlamında başını salladı. "Her bayram olduğu gibi bu bayramda da buradasın. Artık bu müjdeye karşılık özel bir çay veya tatlı ısmarlarsın yengecim."
"Yengecim" kelimesini fısıldayarak, sessizce söylemişti. İlişkimizden henüz kimsenin haberi olmadığı için haklı olarak temkinli davranıyordu.
"Tamam, gel hadi kantine inelim. Sana tatlı ve kahve ısmarlayayım."
"Tamamdır."
Listeyi bırakıp beraber aşağıya indik. Bugün Yiğit’i pek görmemiştim. Bu yüzden ondan 7/24 haberi olan kardeşine sormak istedim:
"Yiğit nerede, haberin var mı?"
"Sahaya indiler. Şu..." Burak lafını yarıda kesmiş, "Şule" diyememişti.
"O cümlenin devamını getir bakalım Gölge!"
"Şule ile beraber çıktılar ama sakın benim söylediğimi söyleme! Evde burnumdan getiriyor sonra."
Bir de söyletmemişti bana... Sen görürsün Yiğit!
"Sen dur, senlik bir şey yok," dedim.
Tatlı ve kahveyi söyleyip sinirimin —ya da kıskançlığımın— geçmesini bekledim. Önüme beş tane ekler almıştım. Onları sinirli bir şekilde yerken Burak’ın korku dolu gözleriyle denk geldim.
"Korkma, sana bir şey yapmayacağım. O abin olacak adama yapacağım ya da yanındaki kıza!"
"Ona acı be yenge, amcan yaptı bütün her şeyi." Bu da bir gerçekti tabii... Amcam, sırf Yiğit’le yan yana veya tek kalmayayım diye elinden geleni yapıyor, sanki her şeyi biliyormuş gibi davranıyordu. "Biz de sahaya gidelim mi?" diye sordu Burak.
"Nereye gidiyoruz? Zaten yarın tam gün burada olacaksın."
O da doğruydu. Evde annemlerle kalmamak için işten hep geç çıkıyordum. Babaannem zorlasada evde çok vakit geçirmek istemiyordum. Nişandan sonra annem yıllık izninin yarısını burada kullanacakmış. Dedeme ne kadar yalvarıp yakarsam da annemin iznini kabul etmişti. Onunla beraber dedem ve babaannem de bizde kalıyordu. Aslında onların kalması bana bir yandan iyi geliyordu.
"Tamam, vazgeçtim ama onların yakınında bir yerlerde oturalım bari."
"Tamam, gideriz çılgın."
Tam o esnada telefonum çaldı. Dedemin aradığını görünce ekranı kapatmak istedim; kesin "Eve gel," diyecekti.
Burak, "Hasan amca arıyor, cevap ver bence. Ayıp olur yaşlı adama," dedi.
"Birincisi, 'yaşlı adam' dediğini duyarsa sana çok fena sinirlenebilir. İkincisi, eve çağıracak, o yüzden cevaplamak istemiyorum."
Telefon kapandığında dedem geri aramadı. Çok geçmeden amcam kantinin kapısında göründü. Operasyon falan çıkmışsa bayramda nasibimizi alırdık, ne güzel olurdu!
"Operasyon var galiba, keşke olsa..." diye mutlulukla amcama baktım.
"Senin iyice canın sıkılmış belli," dedi amcam yanımıza gelip sandalyeyi çekerek otururken. "Sen niye babamın telefonlarına cevap vermiyorsun?"
Ah dede ah...
"Duymamışım, dedem mi aramış beni?" dedim, durumu toparlamaya çalışarak. Amcamı bile bu konuya dahil etmişti ya...
"Bana yalan söyleme Gökçe," dedi amcam. Ardından Burak’ın gözlerinin içine baktı. "Sabahtan beri yanındasın Burak. O telefonu gördü, değil mi?" diye sordu. "Bak, eğer yalan söylersen sana yazın da nöbet yazarım!"
Tehdidi yediği için Burak beni kesin ele verecekti.
"Evet Başkomiserim, gördü. Affedersiniz ama işine gelmedi," dedi satıcı Burak.
Sen nasıl kayınbiradersin ya? Beni sırf bir nöbet için anında sattı!
Amcam, "Aferin sana Burak," dedikten sonra bana döndü. "Şimdi sıra sende. Mesai bitti, benimle eve geliyorsun."
"Ama biz Burak’la dışarı çıkacaktık..."
"Yok, şimdi benimle geliyorsun. Hadi kalk. Ve bir daha bu kadar ekler yeme, dişlerin ağrır."
"Ben çocuk değilim!"
Bu atışmamız Burak’ma komik gelmiş olacak ki gülmemek için kendini zor tutuyordu.
"Benim çocuğumsun. Hadi kalk, daha çocuklar için bayram hediyesi alacağız, unuttun mu?"
Doruk’a hediye almıştım ama onun arkadaşları kalmıştı. Onları da alırsam işim tam anlamıyla bitmiş olacaktı.
"Tamam, ben gidip eşyalarımı alıp geliyorum."
"Tamam, ben seni arabada bekliyorum."
Hızlıca bizim kata çıkıp eşyalarımı aldım ve aşağı indim. Cüneyt abim aradığı için arabaya doğru yürürken adımlarımı yavaşlattım.
"Efendim abicim?"
"Naber güzelim?"
"İyi abicim, sen nasılsın?"
"Ben de iyiyim. İşten çıktın mı?"
"Evet abicim, şimdi arabaya geçtim. Amcamla eve geliyorum."
"Tamam güzelim. Eve gelmeden kutu süt alır mısın? Bugün Doruk’la tatlı yapacağız."
Abimler Doruk’u tam anlamıyla evlat edinmişlerdi. Düğünleri olana kadar Hamza amca Doruk’un belirli günlerde bizde kalmasına izin vermişti. Evlendiklerinde ise tamamen bizim dairenin karşısındaki dairede yaşayacaklardı.
"Tamam abicim, başka bir şey ister misin?"
"Yok güzelim, teşekkür ederim. Görüşürüz."
"Görüşürüz."
Telefonu kapattığımda hediyelik malzeme satan bir dükkanın önüne gelmiştik.
"Oyuncak almayacak mıydık?" diye sordum amcama.
"Alacağız ama öncelikle hediye paketi alacağız."
Dükkana girdiğimizde, doğum günüm için Yiğit’in aldığı balonları amcamın seçtiği anlar geldi aklıma. Sevgilimi şimdiden özlemiştim.
"Ne düşünüyorsun bakalım cimcime?"
Ups, yakalandım yine...
"Çocukların gözündeki mutluluğu düşünüyordum amca."
"İyi bakalım, hadi seç."
Paketleri seçip birkaç şey daha aldıktan sonra dükkandan çıktık ve oyuncakçıya geçtik. Oradan da alışverişi tamamlayıp malzemeleri bagaja yerleştirdik. Tam arabaya geçeceğim sırada arkamdan bir çığlık koptu:
"Ablaa!"
Arkamı döndüğümde sivri boynuzlu bir koçun doğrudan bana doğru koştuğunu gördüm!
"Amcaaa!" diye çığlık attım.
O sırada birisi hızla önüme geçip koçu başka bir tarafa doğru ürküttü. Korkudan gözlerimi açtığımda önümdeki kişinin Yiğit olduğunu gördüm. Koç, benim çığlığımdan mı yoksa Yiğit’in hamlesinden mi bilinmez, olduğu yere çöküp oturmuştu.
Yiğit, "Gökçe iyi misin?" diye sordu endişeyle.
"İyiyim, sadece biraz korktum."
"Biraz korkmuş halin buysa, çok korkmuş halin koçu bayıltırdı herhalde," diyerek benimle dalga geçti.
Şu anda burada ne işi vardı merak ediyordum ama amcamın sahte öksürük sesiyle ikimiz de irkildik.
"Senin ne işin var burada Yiğit? Sahada olman gerekmiyor mu?" Amcam ölümcül bakışlarını Yiğit’e göndermiyor, adeta fırlatıyordu. Benim merak ettiğim soruyu sormuştu işte. Hadi cevapla bakalım Yiğitçiğim!
"Eve geçiyordum Başkomiserim. O sırada tesadüfen gördüm, selam vermek için geliyordum. Gerisini biliyorsunuz zaten."
"İyi bakalım... Neyse, teşekkür ederiz. Gökçe, sen geç arabaya, korktun. Ben sana su alıp geliyorum."
O sırada koçun sahiplerinden biri nefes nefese bize doğru koştu. "Kusura bakmayın, elimden kaçtı. İyi misiniz? Buyurun, su için."
Adamın uzattığı suyu alıp içtim, gerçekten iyi gelmişti. Ancak adam bana bakmaya devam edince Yiğit bu duruma bariz bir şekilde sinirlendi ve hemen önüme geçerek adamın görüş açısını kapattı.
"Sağ ol kardeşim. Şimdiden Allah kabul etsin," diyerek adamın elini sıktı. Yiğit adamın elini o kadar sert sıkmıştı ki adamın parmakları kırmızıya dönmüştü. Kıskançlık işte...
Adam, "Sağ olun, iyi günler," diyerek hızla uzaklaştı.
Yiğit de amcamın bakışları altında resmîleşerek, "Ben de geçeyim artık. Size de iyi günler Gökçe Komiserim," dedi.
Ben de ona ayak uydurarak, "Sağ olun, size de Yiğit Komiserim," dedim.
Amcam ölümcül bakışlarını daha fazla fırlatmadan hemen arabaya bindim. Eve geçmeden önce süt ve atıştırmalık birkaç şey alıp yukarı çıktım. Kapıyı abim ve canım yeğenim açtı.
"Halaa!"
"Halasının kuzusuuu!"
"Niye geç geldin? Seni çok özledim!"
"Ben de seni özledim."
Yanaklarımdan kocaman öptü, ben de onu aynı şekilde öptüm. Odaya doğru geçerken Ela’nın geldiğini gördüm. Artık bizde kalmıyordu; Can abim ne kadar ısrar etse de işine yakın bir yerde kendine ev tutmuştu.
"Minnak hanımmm!"
"Çılgınımmm!"
Doruk kucağımdan inince Ela’ya sıkı sıkı sarıldım. Can abim içeriden seslendi: "Bana böyle sarılmıyorsun se..."
Babaannem yanımızda olduğu için lafını hemen yarıda kesti. Ela da durumu toparlamak için, "Aşk olsun abi, sana da sarılıyorum ya. Gel sana da sarılayım," dedi.
"Yok, istemem. Sonra ben hakkımı alırım."
"Hakkını kaybetme de..."
Ela’nın ailesi geliyordu. Onlar buradayken abimlerin düğün haberini verip sonra durumu açıklamaya karar vermişlerdi.
"Kaybetmem ben," diye mırıldandı abim gülerek.
Salona geçip babaanneme doğru koştum. "Sultanımmm!" diyerek kollarımı açtım.
"Deli kız seni!" deyip ponçik yanaklarımı sıktı ve öptü.
"Ninemmm!"
"Gözümün nuru..."
İkimiz de aşka gelmiştik. Biz birbirimize sarılmaya devam ederken dedem ve annem odaya girdiler. Annem kuaförden yeni dönmüş olmalıydı, saçları fönlüydü. Dedem de muhtemelen namazdan geliyordu.
"Hoş geldin kızım," dedi annem.
"Hoş buldum."
Dedemle göz göze geldik. Bana gizlice "Git annene sarıl," işareti yaptı ama ben omuz silkip doğrudan dedeme sarıldım. Dedem kulağıma sessizce, "Annene de sarıl kızım," diye fısıldadı.
"Yok dede, biz böyle iyiyiz," dedim.
Geri çekildiğimde kurtarıcı meleğim Doruk elimden tuttu. "Halacım hadi gel!"
"Geliyorum paşam."
Ela’nın da elinden tuttum, beraber mutfağa geçtik. Doruk pasta malzemelerini hazırlamış beni bekliyordu.
"Paşam, abimle beraber yapacaktınız hani, abim nerede?"
"Sen de gel, beraber yapalım."
"Sonra yapsak olur mu halacım? Şimdi Ela ablanla biraz işim var."
"Olur halacım."
"Halacım diyen dillerini yerim senin!"
Yanaklarından ve saçlarından öptükten sonra Ela’yı kolundan tutup odama götürdüm.
Ela hemen sordu: "Bu sefer ne oldu çılgın?"
"Neler olmadı ki..."
"Anlat bakalım."
"Birincisi, Yiğit bugün Şule ile sahadaydı. İkincisi, sen niye abime soğuk davranıyorsun? Bir arkadaş olarak değil, görümcen olarak soruyorum."
"İlk olarak şuna açıklık getireyim: Abine soğuk yapmıyorum. Annenler burada ve o henüz onlara bir şey söylemediği için bir süre mesafeli olacağız. Şimdi bizi boş verip senin asıl meselene geçelim. Sen niye onları tek bıraktın? Yine o gıcık, 'Yiğitciğim' diye başının etini yemiştir adamın!"
"Yiğitciğim" derken tam bir Şule taklidi yapmıştı. O kızı bildiği için o da benim gibi sinir oluyordu.
"Ben tek bırakmadım, amcam sırf benden uzak kalsın diye yapıyor."
Ardından az önce yaşanan koç olayını anlattım. Amcamın ölümcül bakışları kısmına gülse de o da benim gibi Yiğit’e acımıştı. Benim sayemde sevgilimden gıcık kapan bir Başkomiseri vardı sonuçta.
"Beni bekle, hemen geliyorum Ela."
"Nereye?"
Sorusunu cevaplamadan Can abimin yanına koştum. "Abişimm!" diye seslendim. İki abim de aynı anda bana döndü.
"Hangimiz?" dedi Can abim.
"Soruyu soran dünya yakışıklısı, yürüyen karizma abişim!"
"Ne isteyeceksen şimdi söyle, çok pis gaza geldim."
İstediğim kıvama getirmiştim işte. "Odama gelir misin?"
"Tamam, geliyorum."
Kapıya kadar yavaş adımlarla gelince dayanamadım; elinden tutup hızlıca odama çektim. İçeride Ela’yı görünce abimin gözleri parladı. "Ne oldu canımın içi ve kalbim?" dedi Ela’ya bakarak.
"Şimdi sizi 5 ya da 10 dakikalık baş başa bırakıyorum. O sırada nereye gideceğinizi planlayıp hemen tüyüyorsunuz."
"Güzel kardeşim benim be! Abisi ile yengesi baş başa kalsın diye planlar kuruyor," diyerek gelip saçımdan öptü ve sıkıca sarıldı.
"Abi, eğer biraz daha sıkarsan sizin plan iptal olur, ben de devriyeye çıkarım!"
"Niye ki?"
"Kemiklerim kırılacak, o yüzden beni bir bırakır mısın?"
Lafım üzerine beni hemen bıraktı. "Hadi ben kaçtım," diyerek odadan çıktım ve mutfağa, Cüneyt abimle Doruk’un yanına gittim. İkisinin de yüzü gözü, elleri hamur ve un içindeydi. Yemek yapmayı bilmeyen biriyle pasta yapmaya çalışırlarsa olacağı buydu.
"Abi ne yapmışsınız siz böyle?"
"Vallahi yapmayı denedik ama beceremedik."
"Tamam, sen şimdi bana biraz un ver. Çok cıvık olmuş bu. Kim un kattı buna?"
Doruk suçlu bir sesle, "Ben..." dedi.
"Halacım, sen de hemen git yüzünü yıka, hamur olmuşsun. Bunun kıvamını ben ayarlarım."
"Tamamdır halacım."
Halasının kuzusu ya... Hemen söz dinlerdi. Hızlıca keki kıvamına getirip kalıbı yağladım ve fırına verdim. Abimle beraber mutfağı toparlarken Can abim ve Ela odadan çıktılar.
"Abi, sen gidip Doruk’u banyo yaptır en iyisi, sonra da kendin gir. İkiniz de batmışsınız," dedim Cüneyt abime.
Üstünün başına bakınca bana hak verdi. "Haklısın, gidip duş almalıyız."
Onlar mutfaktan çıktığında her şeyi bitirmiştim. Çayı demledim, pişen keki dilimledim.
"Maşallah komiserim, bu ne marifet?" Amcam kapının önünden bana bakıyordu.
"Teşekkür ederim Başkomiserim."
"Bunları içeri götürür müsün?"
"Götürürüm de sen gelmeyecek misin?"
"Yok, benim dışarıda işim var. Yemeğe geç kalmadan gelirim."
"İyi bakalım, iyi gezmeler."
"Teşekkür ederim."
Mutfaktan çıkıp odama geçtim. Hızlıca hazırlanıp arabama indim. Telefonumu arabaya bağlayıp Yiğit’i aradım.
"Efendim gül çiçeğim?"
"Nasılsın kurtarıcım?"
"İyiyim, sen?"
"Ben de iyiyim, dışarıdayım. Beraber bir şeyler yapalım mı?"
"Olur, gelip seni alayım. Neredesin?"
"15 dakikaya sizin evin orada olurum. Bu sefer ben seni almaya geliyorum."
"Başım üstüne, gel tabii. Hemen iniyorum."
"Tamamdır, görüşürüz."
Telefonu kapattım. Çok geçmeden evlerinin önüne gelmiştim, sevgilim beni kapıda bekliyordu. Arabadan inip koşarak ona sarıldım. Ayaklarımı yerden kesip beni etrafında döndürdü. Yere indirdiğinde ise saçlarımdan öptü.
"Oh be... Şimdi nefes aldım işte," dedi.
Ona sarılırken kokusunu içime çektim ve sessizce, "Ben de..." dedim.
"Bir şey mi dedin gül çiçeğim?"
Duydu mu acaba? "Yok, bir şey demedim. Sen yanlış anladın."
"Yok yok, doğru duydum ama neyse... Bu seferlik duymamış sayıyorum."
Hava mı çok sıcaktı, yoksa benim yanaklarım mı alev alıyordu?
"Ee, yağmur çiseliyor, ne yapalım?" diye sordu.
"AVM’ye gidelim."
"Oradan da bir tatlı yeriz."
"Mis!"
Birbirimize bu kadar uyumlu olmamız, onun yanında kendimi çok rahat hissettiriyordu.
"Hadi gel o zaman, sağ koltuk prensim ol," dedim. Normalde prenses olurdum ama bu sefer o benim sürüşüme şahitlik edecekti.
"Bakalım sevgilim nasıl araba kullanıyor?"
"Sevgilim motor bile kullanıyor da, şu ara radarına takılır diye kullanmıyor."
Arabaya bindiğimizde Yiğit iç kaplamanın pembe olmasına şaşırdı. Arabama ilk defa biniyordu.
"Değişik geldi değil mi? Aslında eskiden mor bir arabam vardı. Ehliyeti ilk aldığımda almıştım."
"Biraz şaşırttı ama güzel olmuş. Mor arabanla resmin var mı?"
"Var, bir yere oturduğumuzda gösteririm."
"Peki, o senin radarın kim?"
"Babaannem."
"O zaman gidip bir elini öpmem lazım babaannemin."
"Oo, sahiplendin bakıyorum."
"Senin babaannen, benim de sayılır."
Gülümsedim. O da bana döndü. Kömür gözlerine bakınca ona olan aşkım katlanıyordu. O da gözlerimin içine bakıyordu.
"Kömür gözlerime mi aşıksın sen?" dedi aniden.
Nereden biliyordu ona içimden kömür gözlü dediğimi?
"Şey... Tamam itiraf ediyorum. Sen benim kömür gözlümsün," diyerek utanıp önüme döndüm.
"Oh be, sonunda! Bir daha desene."
"Kömür gözlüm..."
Artık bunu söylemekten çekinmeyecektim. Abimin o gün Meryem’i son kez görüp şehit olduğu gün söylediklerini, benim ısrarlarım üzerine Ela anlatmıştı. Hayat kısaydı işte...
"Kömür gözlüm diyen yüreğine kurban olayım," dedi Kayseri ağzıyla. Arada böyle şive kayıyordu ve ona çok yakışıyordu.
"Artık gidelim mi? Yoksa ev halkı beni aramaya başlar."
"Tamam, hadi bakalım."
Arabayı çalıştırıp sakince ilerledim. Gideceğimiz yer biraz uzak olduğu için sonrasında gaza bastım. Trafik sakindi. AVM’ye girdiğimizde ise içerisi ana baba günüydü. İnsanlar dışarısı soğuk olduğu için AVM’lere sığınmıştı.
"Sakin bir yere mi geçsek, yoksa kıyafetlere mi baksak?" dedim. Yiğit kalabalık yerleri sevmezdi, ben de aynı şekilde.
"Gel, sana kıyafet bakalım önce, sonrada bana."
Beraber onun için bir mağazaya girdik. Çalışanlar Yiğit için kıyafetleri kabine götürürken karşımıza aniden Şule çıktı. Hani bir söz vardır ya; sevmediğin ot burnunun dibinde bitermiş... Tam olarak öyleydi.
"Aaa, selam!" dedi yapmacık bir sesle. Tam Yiğit’e elini uzatmıştı ki, Yiğit benim elimi sıkıca tuttu.
"Sevgilimin elini tutuyorum gördüğün gibi," dedi net bir sesle. Şule’ye "Ne yapıyorsun?" bakışı atmıştı.
Şule şoke olmuş bir halde, "Siz..." dedi.
"Evet, biz sevgiliyiz," dedim. İspiyonlayıp amcama yetiştirebilirdi ama artık umurumda bile değildi.
"Yaa, hayırlı olsun."
"Teşekkürler," dedim.
Yiğit elimden tutup, "Size iyi günler Şule Komiserim," dedi ve kızın bir şey söylemesine fırsat vermeden diğer reyonlara geçtik.
"Amcama söyler mi sence?" dedim endişeyle. Amcamın durumu başkasından öğrenmesini istemiyordum.
"Demez belki ama bizim yine de hızlı davranıp söylememiz lazım."
"Bugün mü söylesem? Sen ailene anlattın diye düşünüyorum."
"Doğru düşünüyorsun. Annem şimdiden 'gelinim' demeye başladı bile."
"Gelin mi? O kadar mı konuştunuz benim hakkımda? Burak deli dolu hallerimi anlattıysa rezil oldum."
"Tabii ki arada Burak eski hallerinizi anlattı ama onu susturdum, merak etme. Sadece şeyi merak ediyorum; sana 'çılgın' deyip duruyor. Sebebini bir de sen anlatsana."
"Tamam, gel buradaki işimiz bitsin anlatacağım ama gülmek yok, anlaştık mı?"
"Anlaştık."
Yiğit’e kıyafet baktık. "Sevgilim sence bu nasıl?" diyerek elindeki kot pantolonu gösterdi ama gömlek bulamamıştı.
"Sadece bu mu?"
"Gömlek seçmedim aslında. Siyah düşündüm ama vazgeçtim."
"Beyaz al bence, sana çok yakışıyor." Elime gelen ilk beyaz gömleği aldım, bedenini de tam tutturmuştum.
"Benimki hazır, şimdi sıra sende."
Mağazadan çıktıktan sonra benim için başka bir mağazaya girdik. Orada da kendime Yiğit’in kıyafetlerine benzer parçalar buldum; bir nevi çift kombini yapmıştık. Alışveriş bittikten sonra tatlı yemek için küçük, sakin bir dükkana geçtik. Yiğit’in aklına bir şey gelmiş olacak ki benim hatırlamamı bekler gibi muzipçe bakıyordu.
"Bir şey mi unuttum?" dedim.
"Evet. Bana arabanın resmini gösterecektin ve 'çılgın' lakabının nereden geldiğini anlatacaktın."
Hemen telefonumu çıkarıp eski arabamın resmini gösterdim.
"Araban yarış arabasına benziyormuş."
"Evet, biraz öyleydi."
"Ne oldu sonra?"
"Kaza oldu, sonrada sattım."
Büyük bir kaza yapmıştım, atlatması benim için zor olmuştu. Yiğit kaza lafını duyunca şaşırdı ve hemen masanın üzerinden elimi tuttu.
"Belki de senin için böylesi daha hayırlı olmuştur. Peki... Sana bir şey oldu mu?"
Olmuştu... O gün doktorun söyledikleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: "Gökçe Hanım, çocuk sahibi olamayabilirsiniz..."
"Aslında birkaç ay sargılar içinde kalmıştım," dedim konuyu derinleştirmeden.
"Ama şimdi iyisin, benim karşımdasın. Onları unutalım. Hadi gel, sana ekler söyleyelim."
"Tamam, sonrada kalkalım."
Tatlılarımızı yerken ona "çılgın" lakabının hikayesini anlattım. Gülmemek için kendini zor tutuyordu; eminim yalnız kaldığında kahkahayı basacaktı. Dükkandan çıkıp onu evine bıraktım.
Ben de eve geçtiğimde bizimkiler akşam yemeği yiyorlardı. Canımın istemediğini söyleyerek doğrudan odama geçtim. Bir süre sonra kapım tıklatıldı. Abimlerin vuruş tarzı değildi.
"Gel," dediğimde kapı aralandı ve önce Doruk, arkasından da abilerim göründü.
"Halacım gelebilir miyiz?"
"Gelin paşam."
Doruk hızla yanıma gelip boynuma atıldı. Yatakta beraber otururken abilerim de yatağın boş kısımlarına iliştiler. Gelmeleri iyi olmuştu, onlara Yiğit’ten bahsedecektim.
"Abilerim ve canım yeğenim, sizinle bir şey konuşacağım."
Can abim ve Cüneyt abim pürdikkat bana baktılar. "Nedir?" dedi Can abim.
"Şimdi şöyle ki... Benim bir sevgilim var."
Üçü birden, "Neee!" diye bağırdı.
Cüneyt abim durumu toparlamak için, "Doruk, sen büyükbabanın yanına gitmek ister misin?" dedi. Onun bu konuları duymasını istemiyordu kesin.
"Hayır ya, ben halamı dinleyeceğim!"
"Otur Doruk ama bunu kimseye anlatmak yok, tamam mı?" dedim. Anlatmazdı ama yine de tembihlemek lazımdır.
"Demem ki halacım. Peki sevgili ne demek?"
Abimler "Hadi açıkla bakalım" der gibi bir yüz ifadesi takındılar.
"Şöyle ki... Hani Bahar ablam ile abimin nişanı oldu ya, bizimki de o süreçten önce birbirimizi tanıma evremiz."
"Anladım, şimdi siz evleneceksiniz."
"Evet," dedim.
Abimlerin ikisi de aynı anda Bluetooth kulaklık gibi senkronize bir şekilde, "Hayır!" dediler.
Tam onlara gelişen olayları anlatmaya başlayacaktım ki odamın kapısı çalındı. "Gel," dememle elindeki çay tepsisiyle odama giren amcamı gördüm.
"Gel amcacım," dedim. Amcam, abimlerin yüzündeki sinirli bakışları görünce duraksadı.
"Sorun mu var?" dedi.
Doruk’tan beklediğim hamleyi Can abim yaptı: "Gel amca gel, kızımız bir şey yapmış."
Kötü bir şey yapmamıştım ki! Onlar nasıl sevdikleri kadınlarla beraberse, ben de sevdiğim adamla beraberdim.
"Ne yapmış?" dedi amcam direkt.
Ben de uzatmadan, "Benim sevgilim var," dedim.
Amcam hiçbir tepki vermedi. Sakince gidip çalışma sandalyeme oturdu. Can abimin bu sakinlik hoşuna gitmemişti. "Peki, kim bu..." dedi ama cümlenin devamını getirmedi, odada Doruk olduğu için susmuştu.
"Yiğit..." dedim fısıldar gibi.
Amcam hâlâ tepkisizdi. Cüneyt abim ise sakin bir sesle, "Belliydi zaten o çocukla aranızda bir şey olduğu. Sana bakmaktan boynu tutulacaktı neredeyse," dedi. Onun bu sakinliği beni şaşırtmıştı.
"Sinirlenmeyin halama!" Doruk yine boynuma atılıp bana sarıldı.
Amcam ise tek kelime etmeden ayağa kalktı ve odadan çıktı. "Amca..." dedim arkasından ama gerisini getiremedim. Boğazım düğümlenmişti. Babam gibi bildiğim adam bana arkasını dönüp gitmişti. Gözümden bir damla yaş süzüldü. Doruk hemen gözyaşımı silip yanağımdan öptü.
O sırada Cüneyt abimin telefonu çaldığı için odadan çıktı. Can abim önümdeki boş yere oturdu.
"Tamam, sakın üzülme. O da alışır," dedi.
"Abi, arkasını dönüp gitti hiçbir şey demeden..." dedim ve artık kendimi tutamayarak ağlamaya başladım.
"Sen sakinleştiğinde konuşalım. Şimdi kendine gel, olur mu?" diyerek saçlarımdan öptü ve odadan çıktı.
Doruk beni bırakıp kapının yanına gitti ve kilidi çevirdi. "Doruk... Kapıyı neden kilitledin?" dedim.
Yanıma gelip oturdu, bacaklarını uzattı. "Gel halacım, dizlerimde sakinleş."
Yaşından çok daha büyük ve olgun davranıyordu. Dizlerine yattığımda minik elleriyle saçlarımı okşamaya başladı. "Babam işinden dolayı eve gelemediğinde, annem geceleri dizlerime yatardı. Ben de onun saçlarını okşardım."
İlk defa annesinden ve babasından bu kadar açık bahsediyordu.
"Ben kötü bir şey mi yaptım Doruk?" dedim, ağlamam durmuştu ama hâlâ içimi çekiyordum.
"Ben bunlardan anlamam ki... Ama sana bir sır vereyim mi?" dedi. İlk defa 7 yaşında bir çocukla dertleşiyordum.
"Ver bakalım."
"Saçların aynı annemin saçları gibi kokuyor."
Kokum annesinin kokusuna benziyordu demek... "Canım yeğenim," diyerek elini tutup öptüm. Onunla konuşmak bana çok iyi gelmişti.
"Bence sen git Ömer dedemle konuş, o seni çok seviyor," dedi Doruk.
"Ama şu an bana kızgın. Gitsem belki de kapıyı açmaz ya da konuşmaz."
"Kapıyı nasıl açacağını ben biliyorum." Benim aklıma gelmeyen şey onun aklına gelmişti. "Nasıl?"
"Gel göstereyim."
Kapıyı açıp beraber odadan çıktık. Portmantonun önüne geldiğimizde amcamın evinin anahtarını aldı. "Bunu al," diyerek anahtarı elime verdi. Saçlarından öpüp hızla evden çıktım. Ayaklarımdaki pandufları fırlatıp terliklerimi giydim ve alt kata indim. Kapıyı sessizce açtım. İçeriden ses gelmiyordu, odaları tek tek kontrol ettim. Son olarak küçük odanın önüne geldiğimde kapının aralık olduğunu gördüm. Amcamın arkası dönüktü, elindeki fotoğraflara bakıyordu. Beni fark etmedi.
"Güzel kızım..." diye mırıldandı fotoğraflara bakarak. "Ne ara büyüdün böyle? Benden saklamasaydın, gerçekleri söyleseydin seni desteklerdim. O operasyonda senin için endişelenmesinden anlamalıydım aslında. Seni şehitliğe götürmesi, seni mutlu etmek için mavi papatya bile alması... Nasıl düşünemedim? Ama o görür gününü! Seninle evlenmeyi düşünüyorsa vay haline. Yapacağım şeylerle bakalım seni sevebilecek mi o dangalak herif!"
Kapı eşiğinde sessizce gülmeye başlamıştım. Tam da tahmin ettiğim gibi Yiğit’in burnundan getirecekti. Amcam arkasını döndüğünde gözlerinin yaşlı olduğunu gördüm.
"Senin ne işin var burada?" dedi şaşırarak.
"Amca..."
Hızla gidip boynuna sarıldım. "Bana kızgın mısın?"
"Hayır... Sadece ne yapmam gerektiğini, nasıl tepki vereceğimi şaşırdım."
"Ben de sen öyle çekip gidince sandım ki..."
"Sanma benim güzel kızım. Sen benim kızımsın. Babalar kızlarına küsmez, sadece bazen kızabilirler."
Ağlamaktan gözlerime ağırlık çökmüştü. Amcamla odadan çıkıp mutfağa geçtik. Ben masaya otururken o da dolaptan nar suyu çıkardı. Bardakları doldurup yanıma geldi. Dünyada en sevdiğim şey olabilirdi. Bardağı alıp koca bir yudum içtim, anında rahatlamıştım.
"İyi geldi mi?"
"Çok iyi geldi." Aramızdaki buzların erimesine çok sevinmiştim.
"Anlat bakalım güzel kızım, hiçbir şeyi atlamadan," dedi amcam. Olayları baştan sona anlattım. Bazı kısımlarda kaşlarını çatsa da genel olarak dinledi. Doğum günümde Yiğit’in bana yaşattığı o tatlı korkuyu bile anlattım.
Amcamla konuşmamız bittikten sonra tekrar yukarı çıktım. Odama girdiğim an telefonum çaldı; arayan Yiğit’ti. Eve girdiğimi hissetmiş gibiydi. Telefonu açtım.
"Sevgilim neredesin? Meraktan ölüyordum, kaçtır arıyorum!"
"Yiğit merak etme, bir şey olmadı. Amcamın evindeydim."
Rahat bir nefes aldığını duydum. "Murat abiyle konuştuktan sonra seni aradım hemen."
"Abimle mi konuştun?"
"Evet. Hatta tahminime göre sen içeride abilerine bizden bahsettiğin sırada, abilerinden biri telefonla konuşuyordu." Cüneyt abim o sırada dışarı çıkmıştı, doğruydu.
"Evet, Cüneyt abim konuştu. Sen bunları nereden biliyorsun?"
"Murat abinle konuştuk, o sırada söyledim. O da onlarla konuşacağını belirtti." Abimlerle aramı yapmak için Murat abimle iş birliği yapmıştı demek...
"Sadece ikisi üzerinde işe yaradı ama," dedim. "Amcam gibi yapmadılar."
"Amcan mı?"
Göremeyeceğini bilsem de başımı salladım. "Evet ama onu da sorunsuz atlattık."
Yiğit’le biraz daha konuşup telefonu kapattık. O sırada odamın kapısı tıklatıldı. "Gel," dememle kapı aralandı, annem ve Doruk içeri girdi. Annem, sırf odama gelebilmek için çocuğu paravan olarak kullanıyordu.
"Girebilir miyiz kızım?" dedi annem, Doruk’un omuzlarından tutarak. Yani "O gelebiliyorsa ben de gelebilir miyim?" demek istiyordu.
"Uyumam gerek, yarın nöbetim var," dedim mesafeli bir sesle.
Doruk’un omuzları düştü. Bugün ilk defa annesinden bahsetmiş, saçlarımın onun gibi koktuğunu söylemişti. Kıyamadım.
"Beraber uyuyamaz mıyız halacım?" dedi.
"Tamam, sen git pijamalarını giy, uyuyalım."
Hızla odasına koştu. Ben de pijamalarımı dolaptan alıp banyoya geçeceğim sırada annem seslendi: "Gökçe."
"Efendim?"
"Bir şey mi oldu? Amcan neden evine öyle sinirli gitti?"
Gel de çık işin içinden... "Bir şey olmadı, işlerle alakalı her zamanki gibi." 'İş' kelimesini duyunca duraksadı ama tam emin olamamış gibiydi. "Şimdi üstümü değiştirmem gerek, yarın nöbetçiyim," dedim.
"Tamam, iyi uykular," deyip odadan çıktı.
Banyoda üstümü değiştirip yatağa geçtim. Doruk henüz gelmemişti. O gelene kadar Murat abime mesaj yazdım.
Siz: Nasılsın abicim?
Teğmenimm: ✔️
Uyuyordu sanırım ama yine de yazmaya devam ettim. Yarın nasılsa arardım.
Siz: Bana yardım ettiğin ve destek olduğun için teşekkür ederim abicim.
Teğmenimm: ✔️
Uygulamadan çıktım. O sırada kapı tıklandı ve "Gel," dememle Doruk içeri süzüldü. Artık kapıyı çalmadan girmiyordu. "Gel bakalım paşam," dedim. Yanıma gelip uzandı.
"Halacım..." dedi gözlerini kaparken.
- Ertesi Gün -
İşlerime bayram kahvaltısını bile yapmadan koyulmuştum. İlk önce Meryem’in yanına, şehitliğe gittim. Ondan sonra da yetimhanedeki çocuklara aldığımız hediyeleri dağıttım. Sabahın ilk saatlerinde hediyeleri gören çocukların mutluluğu her şeye değerdi. Ardından emniyete geçtim. Benimle beraber Emre ve Betül de nöbetçiydi. Hep beraber bayramlaşıp işe koyulduk.
Meryem şehit olduğundan beri emniyette en yakın hissettiğim kişi Betül’dü. Sevgilim ve kardeşi zaten bir an olsun başımdan ayrılmıyorlardı.
"Gökçe, ben sorguya geçiyorum," dedi Emre yanımızdan geçerken.
"Tamam. Betül nerede?"
"Çay alacaktı, görüşürüz."
"Görüşürüz."
Telefonuma baktım ama kimseden mesaj yoktu. Abim hâlâ cevap vermemişti, Yiğit de yazmamıştı. Masamın üzerine bırakılan bardakla kafamı kaldırdım. Betül bana da çay getirmişti.
"Al, iyi gelir. Kahvaltı yapmadın mı?"
"Hayır, yapmadım."
Artık sabahları canım hiçbir şey istemiyordu; ya sadece kahve içiyordum ya da çay.
"Öyle olmaz, ben ikimiz için bir şeyler getirdim, onları yiyelim." Benim eskiden Meryem’e yaptığım gibi şimdi o bana yapıyordu.
"Canım istemiyor Betül."
Beni duymamazlıktan gelerek masaya birkaç poşet bıraktı ve karşımdaki sandalyeye oturdu. "Aç hadi, simit var içinde, seversin."
Poşetleri açtığımda içinden kalpli bir not kağıdı çıktı: “Kahvaltını unuttum sanma gül çiçeğim. Onları yer misin? O acı kahve ve çayı bir de bununla dene.” Paketin altındaki minik kutularda gül reçeli ve taze simit vardı.
"Yiğit mi getirdi?" dedim gülümseyerek.
"Evet. Ve şimdi dur ve gülümse!"
Ne olduğunu anlamadan telefonla fotoğrafımı çekti. "Dur ya, berbat çıkmışımdır!" diyerek elinden telefonu almaya çalıştım. Resmi gösterdiğinde aslında fena çıkmadığımı gördüm.
"Yok, çok güzel çıkmışsın."
Yiğit’e ajanlık yapan müstakbel elticiğim... Sen görürsün! Ben de Burak’a ajanlık yapmaz mıyım? Telefonumu alıp gizlice Betül’ün fotoğrafını çekmeye çalıştım.
"Ne yapıyorsun bakalım?" dedi, fotoğrafta biraz sinirli çıkmıştı.
"Yok bir şey canım," diyerek Burak’ın sohbetine girip resmi fırlattım. Anında mavi tik oldu.
Gölge 👻: Niye sinirlendirdin benim sarışınımı?
Siz: Aşk olsun, ben ne yapayım? O abine ajanlık yapıyor, ben de sana yapayım dedim. Kötü mü yaptım canım kayınbiraderim?
Gölge 👻: Bana şöyle deme, yaşlı hissediyorum. Bana 'yakışıklı abim' falan de. O ne öyle 'kayınbiraderim', yaşlı dayılara benziyor.
Siz: Neyse, abin yanında mı?
Gölge 👻: Yok, anneme yardım ediyor.
Siz: Sen niye oturuyorsun? Git abine yardım et, yazık, yorulur adam.
Gölge 👻: Ben evin küçük çocuğuyum, ellemem ben o eti.
Siz: Yemek zamanı gelince koş ama yardım etmeye gelince kaç! Sen Betül’le evlenirsen de böyle mi yapacaksın?
Gölge 👻: Ederim tabii!
Siz: Burakkk! Beni sinirlendirmeyip git abine yardım et, yoksa arar kulak zarını patlatırım senin!
Gölge 👻: Aman yok, arama vazgeçtim. En iyisi ben gidip yardım edeyim.
Siz: Aferin.
Gölge 👻: ✔️✔️
Uygulamadan çıkıp Yiğit’in gönderdiği kahvaltılıkları yemeye koyulduk. Ankara simidi kadar güzel bir şey var mıydı şu dünyada?
"Düğün için kıyafet buldun mu?" diye sordu Betül. Abimler bayramdan hemen sonra evleniyorlardı. Sonrasında ise biz babaannemlerle beraber yazlığa geçecektik. Orada Meryem’le çok güzel anılarım vardı, bu yüzden en sevdiğim yerlerden biriydi. "Hayır, daha bulamadım," dedim.Daha fazla konuşamadık çünkü tam o esnada telsizden bir anons yükseldi: "Merkezden KOM unsurlarına, 06 40 ve 06 45 kodlu komiserlerin bilgisine; bölgedeki bir çiftlikten organize şekilde kurbanlık keçilerin kaçırıldığı ve yasa dışı bahis eşliğinde tokuşturulduğu ihbarı alınmıştır. İvedi intikal edin."
Bu kodlar benim ve Betül’ün kodlarıydı.
Betül, "Kangal tokuşturulduğunu duydum gördüm de, ilk defa keçiyle yapılanına denk geliyorum," dedi şaşkınlıkla. Bayram bayram uğraştığımız şeye bak...
"Anlaşıldı Merkez," diyerek telsizi kapattım.
Denilen adrese gittiğimizde burası kulübe benzeri bir yerdi. Bayram günü kim gelip hayvan dövüştürürdü ki? Kulübeyi incelerken karakol polisleri de desteğe geldi. Planlı bir şekilde etrafı sarıp içeri girdik ve şahısları suçüstü yakaladık. Aralarındaki adamlardan birinin siması bana inanılmaz tanıdık geliyordu.
"Ben seni nereden tanıyorum?" diye sordum adama doğrularak.
"Bilmem ki komiserim, ben sizi ilk defa görüyorum," dedi klasik bir yalanla. Ama ben bulurdum.
Emniyete yirmiye yakın şahıs getirdik. O tanıdık gelen adamın sorgusuna bizzat ben girdim. Meğer adam her sene bıkmadan usanmadan hayvan dövüştürüyormuş.
"Lütfü Koç... Yıllardır kurbanda hayvan dövüştürüyorsun. Bu sene de farklılık olsun diye hayvan mı kaçırdın? Ayrıca o hayvanlardan biri dün benim üzerime geldi!"
Benim üstüme koşan o koçun sahte sahibi tam karşımdaydı işte!
"Aman komiserim, sadece para kazanmak için..."
"Kes sesini! Hayvanların canına kastediyorsun, bir de para için diyorsun!"
Adamın üzerine atlamamak için kendimi zor tutuyordum. Hayvanları kumar malzemesi yapıp para kazanıyorlardı. Daha fazla sorguda kalmadım. Adam zaten suçunu itiraf edip babasının da ismini verdi. O adamın sorgusuna da Emre girdi ve hepsini nöbetçi mahkemeye sevk ettik.
Tam o sırada telefonum çaldı, Ela arıyordu. "Çılgınımm, bayramın mübarek olsunnn!"
"Senin de minnakım."
"Bana iş göndermişsin ilk defa," dedi gülerek. O da adliyede nöbetçiydi bugün.
"Sana mı geldi o geri zekalılar?"
"Sakin ol, adamların dosyası önüme düştü. Adam sıkılmadan bu işi seriye bağlamış resmen. Ama bu sene farklı bir boyut kazandırmış."
"Doğru, bu sefer hayvan kaçırmışlar ve o hayvanlardan biri dün benim üstüme koşan koçtu."
Ela kendini tutamayarak gülmeye başladı. "Hangisi senin üstüne gelen koçun sahibi?"
"Lütfü Koç." Adamın soyadı bile koniyle o kadar uyumluydu ki... "Soyadı Koç ama keçi dövüştürüyor. Ne değişik bir travma..."
"Kendisi de ayrı bir değişik zaten." Ela’nın işi çıktığı için telefonu kapatmak zorunda kaldık.
Saat 19.07 olmuştu; uğurlu saatimdi. Masadaki yeni dosyalara bakarken hafifçe uyuklamaya başlamıştım ki masama hafifçe vurulmasıyla sıçradım. Kafamı kaldırdığımda bir çift siyah gözle karşılaştım. Eğilip saçlarımdan öptü.
"Uyukluyorsun sevgilim. Biz geldik, hoş geldin yok mu?"
"Hoş geldin de... 'Biz' derken başka kiminle geldin?"
Arkamdan omzuma dokunan el ile irkildim. Döndüğümde Uğur amcam ve Sema teyzemi gördüm. Hızla ayağa kalkıp ikisine de aynı anda sarıldım. Sema teyzem kokumu içine çekerek bana sıkıca sarıldı.
"İyi ki geldiniz," dedim duygulanarak. Onlar benim ikinci ailem olmuştu. Kendi anne babamdan görmediğim ilgiyi onlardan görüyordum. "Böyle olmadı ki ama... Siz büyüğümsünüz, benim gelmem gerekiyordu."
Sema teyze, "Senin işin var, nasıl gelecektin güzel kızım? Bizi Yiğit oğlum getirdi. Yarın da sen Yiğit’le, Burak’la beraber bize gelirsin, bekliyorum tamam mı? Sen seversin benim yemeklerimi," dedi şefkatle. Meryem’in yerini kimse dolduramazdı ama Sema teyze de bizi kendi evladı gibi görüyordu.
"Geliriz değil mi Yiğit?" dedim arkaya dönüp.
Yiğit bana öyle bir bakıyordu ki ne dediğimi bile anlamamıştı kıyamam... Çok güzel bakıyordu. "Yiğit, gideriz değil mi?" diye sorumu tekrarlayınca hemen başını salladı.
"Tabii, geliriz."
Birbirimizle bayramlaştıktan sonra Yiğit yan masadaki sandalyeyi çekti. Ben de masadaki dosyaları dolaba kaldırdım. Sema teyze tüm ekibe yetecek kadar yemek yapmış, saklama kaplarıyla getirmişti. Acıktığımı o yemek kokularını alınca fark ettim. Ben iştahla yerken Sema teyze de yanıma oturup saçlarımı okşadı.
"Beğendin mi güzel kızım?" diye sordu.
"Ellerine sağlık Sema teyzem, hepsi çok güzel olmuş."
Herkes yemeğini yiyor, keyifle sohbet ediyordu. Önümdeki böreklerden birini ağzıma attığımda anında tuzlu ve ekşimsi bir tat yayıldı damağıma. Yanlışlıkla peynirli börek yemiştim! Lokmayı zor bela yutup böreğin kalanını tabağa bıraktım. Yiğit durumu hemen fark edip tabağımdaki peynirli böreği aldı ve yerine başka bir tane koydu.
"Al sevgilim, bu patatesli, bunu ye," dedi fısıldayarak.
"Teşekkür ederim."
Masanın altından elimi tuttu. "Rica ederim."
Bir yandan elimi sıkıca tutuyor, bir yandan da hiçbir şey olmamış gibi yemeğine devam ediyordu.
Yemek bittikten sonra masayı hep beraber topladık. Kendi eşyalarımı yerleştirirken Yiğit elindeki küçük kutuyu masama bıraktı.
"Bu nedir?" dedim şaşırarak.
"Senin için."
Kutuyu açtığımda siyah ve gümüş renkli iki yüzükle karşılaştım. "Bunlar küçük, gizli bıçaklı yüzükler." Yanındaki küçük düğmesine basınca içinden incecik bir bıçak ucu çıktı. "Ne için bunlar?" diye sordum.
İkimiz için almıştı. Kutudan birini çıkarıp kendi parmağına takarken, "İp veya başka şeyleri kesmek için kullanılıyor. Ee, biz de polis olduğumuz için her an ihtiyaç duyabiliriz," dedi. İşlevsel olması çok hoşuma gitmişti. Ben de diğer yüzüğü alıp onun parmağına taktım.
Yüzüğe bakarken bana doğru döndü ve gülümseyerek yüzümü incelemeye başladı. "Ne oldu?" dedim.
"Bir an nişanlı olduğumuzu hayal ettim. İkimiz de sağ parmağımıza takmışız ya yüzükleri..." dediği şeyle parmaklarımıza baktım. Gerçekten de öyle duruyordu. Bunun hayali bile içimi eritmeye yetmişti.
"O zaman bizim nikahı yıldırım nikahıyla kıyarız," dedi muzipçe.
"O kadar da hızlı olmaz! Ben müstakbel kocam ve ailelerimizle Ankara oyun havası oynamadan hayatta evlenmem."
"Bir de Kayseri oyun havaları... İkimizin de istediği olur, karşılıklı oynarız."
Biz böyle tatlı evlilik hayalleri kurmaya devam ederken gece yarısı olmuştu bile. Hayatımın en güzel günlerinden biri olarak hafızama kazınmıştı.
Bölüm Sonu
Bölüm sınav haftamla denk geldi biraz gecikmeli bölüm beğendiğiniz yerler nereleri güzel yorumlarınız ve oylarınızı bekliyorum
Allah 'a emanet olun 🌹
