15. bölüm · GÜL -RÜ

Can Bağı

Rose _lina

Unutma lütfen;
Beni senden sen vazgeçirdin...
— Zehra Yaden —

Murat Arslan'ın Anlatımıyla

Duha ile İlk Karşılaşma

"Tim, uyan!" diyerek bağırdım; aynı yatakhanede sesim yankılanmıştı. Sabah gün doğumuyla uyanmıştım. Uyku tutmadığı için operasyon ile ilgili dosyaya baktım, ardından Duha'nın dosyasına tekrar bakmıştım. Allah'ın izniyle bugün gidecektim. Tim ile idman yapacaktık; bir kişi hariç hepsi uyanmıştı. Çaylak Erdem'in yanına gidip kolunu dürttüm.

"Dur bi' tatlım, uyuyorum."

Tatlım mı? Demişti o bana.

"Lann kalk, tatlım ne sapık herif!" Geldiğimden beri çapkınlığını gösteriyordu, çorap değiştirir gibi sevgili yapıyordu, öyle aylık da değil, haftalık.

"Komutanım!"

"Herkese iki, buna bir; dakika geç kalırsan 500 mekik." Yatakhaneden çıktığımda idman alanına geçtim. Zeyno benden önce başlamıştı bile.

"Günaydın Komutanım."

"Günaydın Zeyno." Herkes geldiğinde idmana başlamıştık.

"Komutanım, bugün mü gidiyoruz Duha'yı almaya?" dedi Aybars. Size kısaca timimden bahsedeyim; Aybars ve Zeyno kardeşler, Harp Okulu'ndan beri tanışıyoruz. Diğerleri de Halil, Haydar, Erdem; onlardaki timimdeki askerlerdi.

"Gidiyoruz değil, sadece ben gidiyorum Aybars."

"Olmaz Komutanım, biz de gelelim." diye diretti Zeyno. Bunların inatı beni delirtiyordu.

"Sadece alıp geleceğim, burayı boş bırakmak olmaz." Yakın zamanda operasyona çıkacaktık. Duha'yı bulursam eğer bütün her şey kafamda planlı bir şekildeydi.

"Bende gelirim, oraları avucumun içi gibi bilirim." dedi Haydar. Verilen adresi araştırdığımda yakın bir zamanda Duha'nın Türkiye'ye geldiğini öğrendim.

"Siz hepiniz beni çıldırtmak mı istiyorsunuz, Dadaşlar?"

"Bari ben geleyim Komutanım, orada güzel kızlar da vardır." Ben ne için gidiyorum, bu ne diyor; sabır!

"Cezalısın Çaylak, ben gelene kadar yatakhaneleri tertemiz yapacaksın."

"Komutanım beni yanlış anladınız, ben bir şey demedim."

"Lavaboları da temizle, daha konuşursan cezalarım mevcut." Ağzına hayali bir fermuar çekip idmana devam etti.

2 saat sonra

Küçük bir çanta hazırlayıp askeriyeden çıktım. Arabamın yanına geldiğimde arka kısma çantamı koyup yerimi aldım. Kemerimi takarken aniden kapı açılıp kapandı; gelen Zeynoydu.

"Lan ben demedim mi tek gideceğim diye?"

"Lanlı lunlu ayıp oluyor Komutanım."

"Eee gitmiyor muyuz?" Zeyno'ya ters bir bakış attım; bu kızın söz dinleme gibi bir huyu yoktu.

"Kemerini tak, sarı."

"Takarız kara şimşek." Arabaya rahatça kurulup çantasını arkaya attı. Şehirden çıkmadan bir şeyler almak için marketin önünde park ettim. Beraber indiğimizde markete girdik. Zeyno atıştırmalık reyonuna giderken ben de sandviç, poğaça, içecek alarak reyonları dolaştım. Toka gördüğümde ister istemez aldım. Diğer reyonlara baktığımda ayıcık ve bulut peluş oyuncaklar vardı, ikisini de alıp kasaya geçtim. Zeyno aldıklarını poşetlemeye başlamıştı, aldıklarının çoğu çikolata ve jelibondu. Aldıklarımı poşetlemeye başladığımda beni bekliyordu, bu sırada da bir paket jelibonu açmış yiyordu.

"İster misin?"

"Sağ ol, ben olmayayım."

"Yaa bir tane ye." Hayır diyeceğim sırada ağzıma sokuşturmuştu.

"Maşallah, çok yakışıyorsunuz." Karşımızdaki yaşlı teyzeyle göz göze geldiğimde "Evli misiniz?" diye bir soru beklemiyordum.

"Yok teyze, arkadaşız." Dedim. Zeyno poşetini alıp marketten çıkmıştı. Kadına ayıp olmasın diye iyi günler dileyerek Zeyno'nun arkasından arabaya geçtim, sessizce yola koyulduk.

"Zeyno, şu poşeti açar mısın?" Poşeti açtığında peluşları eline aldı.

"Duha'ya mı aldın?"

"İkinize de aldım, hangisini istersin?"

"Bulut olsun, teşekkür ederim." Yüzündeki tebessüme bakmadan kendimi alamamıştım.

"Rica ederim, sarı." Bulutuna sarılarak jelibonunu yemeye devam etti. Telefonum çaldığında kulaklığımı kulağıma takıp cevap verdim.

"Abisinin gülü!"

"Abilerin en YAKIŞIKLISI, EN ANLAYIŞLISI!"

"Can yanında mı?"

"Evet, bir şey söyle abi, beni rahat bırakmıyor."

"Ver telefonu bakalım." Gökçe zorla telefonu Can'a vermişti.

"Ne var lan?" dedi.

"Kızı rahat bırak lan, gelirsem oraya görürsün."

"Ayy çok korktum oğlum, gelmiş benim yanımda Yiğit denen adamla el ele tutuşuyor; sence nasıl rahat bırakıyım?"

"Sende Ela ile el ele tutuşmuyor musun, salak? Kızı üzme bu arada, o size emanet, gözünüz gibi bakın."

"Tabii bakacağız oğlum, girdin yine triplere; gidiyor musun Duha'yı almaya?"

"Yoldayım."

"İyi, hadi git kendine dikkat et, Allah'a emanet ol."

"Sen—" Sende demeden yüzüme kapattı. Bu çocuk nasıl benim ikizimdi, alakam yok.

"Gökçe mi?"

"Aynen, bizim Can rahat bırakmıyor."

"Neden?"

"Gökçe'nin sevgilisi var."

"Dur tahmin edeyim, ondan kıskanıyor."

Evet anlamında başımı salladım.

"Allah o çocuğu sizin gazabınızdan korusun!"

"Ben olumlu karşılamıyorum; Yiğit Ali iyi çocuk. Gökçe'yi canından çok seviyor, o kadar çok seviyor ki bazen ben de Can gibi oluyorum."

Bu sözümün üzerine gür bir kahkaha attı. Onun gülüşünü ister istemez izliyordum. Ne oluyordu bana? Kendine gel, Murat! O senin kardeşim dediğin insanın kardeşi, kendine gel.

"Acaba Aybars abimler benim sevgilim olsa nasıl tepki verirlerdi?"

"Ağzını gözünü kırarlardı."

"Sanırım doğru tahmin." Merakıma yenik düşerek,

"Peki neden sevgili yapmadın? Güzel kızsın, kafa dengisin."

Sorumu yanıtlamadan yola bakıp çikolatasını yemeye başladı.

"Yanlış bir soru sorduysam özür dilerim."

"Yok sorun değil, aslında aşık oldum, çok sevdim yıllarca... Sonra başka birini sevdiğini öğrendim."

"Vazgeçtin mi?"

"Vazgeçmek mi? Hayır, sadece hislerimi içimde yaşamaya alıştım."

"Zor olmuyor mu? Yani sevdiğin adamı başkasını severken görmek veya duymak..."

"Aslında bakarsan oluyor. Onun için de üzülüyorum, belki bir şansım olur ama sevdiği kıza bunu yapmak istemiyorum."

"Nasıl yani, sevdiği kıza ne oldu ki?"

"Aaa ne uzattın Murat! Sen eskiden böyle bu kadar meraklı değildin, konuşmayalım bu konu hakkında. Olmayacak bir şey için çırpınmaya gerek olmadığını uzun zaman önce öğrendim."

Bu adam kimdi, neden bu kadar merak ediyordum? Zeyno neden bi' anda böyle bir tepki verdi, bir türlü anlamadım. Ben kadın dili ve edebiyatından anlamayan bir insanım, sanırım Gökçe anlar; ona sormayı aklımın bir köşesine yazdım.

"Tamam, sen nasıl istersen. Konuşmak istersen her zaman yanındayım."

"Sağ ol ama bu konuyu kapatalım, olur mu?"

"Nasıl istersen." Telefonumu uzattığımda müzik açmak için verdiğimi anlamıştı.

"Şifre ne?"

"46523."

"Ne değişik şifre, önemli bir şey mi?"

"Evet, Gökçe'nin adı." Gökçem o benim, bu hayattaki yaşama sebebim. Canı yansa benim de yanardı, kıyamazdım ona. Her şeyden, herkesten korumak istediğim için mektubu saklamıştım, onun acısına ortak olamamıştım. Kaçmıştım herkesten, her şeyden; teselliyi dağlarda bulmuştum. Sonradan öğrendiğim şeyle tekrar yıkılmıştım: *Meryem beni sevmemiş!* Aslında onu değil, kendimi suçlamıştım. Kız sevmediği halde onu zorda bırakmıştım, bana güvendiği için Duha'yı bana emanet etmişti. Mektubundaki o satırı belki de ömrüm boyunca unutamayacağım: *"Ben sana aşık değilim, sana güvendiğim için Duha'yı emanet ediyorum. Önce Allah'a sonra sana emanet..."* Yıllarca beni sevdiğini sanmıştım, yanılmışım. İçimde tuttuğum bütün her şeyi haykırmak istiyorum.

"Sana kimsenin bilmediği bir şey söylesem..."

"Söyle bakalım."

"Meryem beni sevmiyormuş; sadece bana güvendiği için Duha'yı emanet etmiş."

"Oha!" dedi bu anda.

"Çok pardon, bi' anlık boşluğuma geldi, özür dilerim."

"Özür dilemene gerek yok."

"İstersen ben süreyim, yorgunsun."

"Gerek yok, yorulma sen."

"Murat, direksiyonu o kadar sıkmana gerek yok, ellerin acır."

"Hadi sağa çek, ben süreyim, lütfen." Ona itiraz etsem de kabul etmiyordu. Sağa çekip arabadan indim, derin bir nefes aldım.

"İçindeki sıkıntı geçecek, inan bana."

"Bilmiyorum Zeyno." Bana sarıldığında karşılık verdim.

"Bu sana iyi gelir. Hadi bakalım, bizi bekleyen küçük bir kalp var." Benden ayrıldığında yerlerimize geçtik.

"Şarkı ne istersin, sarı?"

"Sen kafana göre takıl, bana fark etmez."

"Eskiden Volkan Konak hayranıydın, hâlâ daha aynı mı?"

"Tabii ki de aynı; seninki de Barış Manço'ydu, değil mi?"

"Doğru bildin." Yol boyunca müzik dinleyip ilerlemiştik. Arada mola verip tekrar yola koyulmuştuk.

Ertesi gün

Öğlen güneşinde Duha'nın kaldığı yetimhaneye doğru yola çıktık. Nasıl olacaktı? Kolayca yanımda götürebilir miydim, yoksa süreç içerisinde mi gerçekleşecekti?

"Bize alışır mı?" Kafamdaki sorulardan biri de buydu. Beni ve çevremdeki insanlardan korkar mıydı, alışır mıydı?

"Murat, sabahtan beri susayrum susayrum, darlandum ula!"

"Kızım, sen niye sinirlenince şiven kayıyor?"

"Ne biliyim, Laz damarıma basıyorlar. Neyse, sen böyle devam edersen kız sana zor alışır."

"Tamam tamam, sakinim." Çok geçmeden bulmuştuk; arabadan inip güvenliğin olduğu yere yürüdük.

"Buyurun."

"Biz buranın yetkilileri ile görüşecektik."

"Kimliklerinizi alayım." Kimliğimin yanında görev kimliğimi de çıkartacağım sırada Zeyno beni durdurdu.

"Şu anlık onu gösterme." dedi. Yerine geri koyduğumda kimliğimi verdim. Adam kimliğine bakıp,

"Sen Gökçe komiserin neyi oluyorsun?"

"Dediğin kişinin soyadı yok mu?"

"Var var, Gökçe Arslan."

"Kız kardeşim, onu nereden tanıyorsun?"

"Yıllar önce gelirdi, çocuklarla ilgilenirdi; onu burada tanımayan yok. Sonra araba kazası geçirmiş, memleketine dönmüş; hâli keyfi yerindedir inşallah."

"Yakın zamanda motor kazası geçirdi ama şimdi iyi."

"İyi, çok selam söyleyin, buyurun içeri." Adam kimliklerimizi verdiğinde içeri girdik. Gökçe'yi gördüğüm yerde alnından öpeceğim; merhametli kardeşim hiç söylemiyor yaptığı şeyleri de. İçimdeki sıkıntı da bir nebze olsun azalmıştı. Binaya girmeden etrafa göz gezdirdim onu bulma umuduyla fakat göremeden içeri girdim. Katlarda müdürün odasını bulmak için koridorları turladık.

"Murat, sanırım aradığımız oda burası." Kapıyı tıktatıp girdiğimizde 50 yaşlarında bir adam bizi karşıladı.

"Buyurun, kime bakmıştınız?"

"Biz Duha'yı arıyoruz, yakın zamanda Gazze'den gelmiş." dedi Zeyno.

"Evet, yakın zamanda buraya aradığınız kız geldi peki siz bunu nereden biliyorsunuz?"

"Ben Üsteğmen Murat Arslan, Duha'nın koruyucu ailesi olmak için geldim."

"Siz ona aile olmak için gelecek olan teğmensiniz."

"Başınız sağ olsun, Meryem komiser şehit olmuş."

"Vatan sağ olsun."

"Buyurun oturun, ne içersiniz?" Zeyno hızlıca oturup,

"Sağ olun, biz bir şey almayalım; konuya geri dönersek siz Murat'ı nereden biliyorsunuz?" Adam uzun uzun konuyu baştan sona anlattı. Yaklaşık 1 saat sonra bizi Duha olduğunu düşündüğüm mavi gözlü, siyah saçlı bir kızın yanına götürmüştü. Bahçede, diğer çocukların aksine ağacın dibinde oturuyordu.

"Duha, bak misafirlerin geldi." Bizimle konuştuğu sert sesinin tersine Duha ile çok sakin konuşuyordu. Duha başını salladı sadece.

"Murat abin geldi." Gözleriyle beni inceliyordu; beni ilk defa görmediği bakışlarından belliydi. Zeyno kolumu sıktığında ona döndüm, gözleriyle gitsene işareti yapmıştı. Yavaş adımlarla yanına geçtim.

"Ben sizi yalnız bırakayım." dedi müdür. Zeyno yanımıza gelerek Duha'nın yanına oturdu.

"Sen ne güzel bir kızsın böyle, tanışalım mı?" Ben nasıl bir tepki vereceğimi bilmezken o yavaşça bize alıştırmaya çalışıyordu. "Ben Zeynep ama Zeyno diyebilirsin, senin ismin de Duha olmalı." Duha evet anlamında başını salladı.

"Saçların çok güzelmiş senin." dedi Zeyno saçlarıyla oynayarak. "Bu da Murat abi; kusura bakma, o biraz sessiz biri, konuşmuyor pek, şu anda dilini yutmuş da olabilir." Duha, Zeyno'nun dediği şey ile kıkırdamaya başladı.

"Gerçekten yuttun mu?" dedi ilk defa konuşmuştu, dilimi göstererek. "Bak yutmadım abla, esprido yapıyor."

"Hımm."

"Ben Murat, manevi ailen olmak için geldim."

"Biliyorum, senin resmin var." Cebinden yavaşça bir kağıt çıkarttı.

"Bu sensin, yanındaki de Gökçe."

"Bu resmi sana kim verdi?"

"Meryem abla anneye vermiş." Resmi bana verdiğinde arkasına baktım: *'Ben şehit olursam onlar gelip Duha'yı alacaklar.'*

"Sen Türkçeyi nereden öğrendin?" diye sordum.

"Benim baba Gazzeli, anne ise Türk. Yıllar önce anne oraya gittiğinde babayı çok sevmiş, evlenmişler. Anne evde benimle Türkçe konuşurdu."

"Aferin sana Duha." dedi Zeyno.

"Duha... Sen bizimle yaşadığımız yere gelmek ister misin? Benim kızım olmak ister misin? Senden ilk başta hemen alışmanı beklemiyorum ama bana güven, olur mu?" Dedim. Duha ikimize de baktı.

"Sizinle mi kalmamı istiyorsunuz?"

"Aslında Murat abinle beraber kalacaksın ama bizimle de vakit geçireceksin, bizim orada kocaman bir ailemiz var."

"Anne ve baba gibi bırakmazsınız, değil mi?" Öyle bir şey söylemişti ki boğazımın düğümlendiğini hissettim. Ben askerim, vatanım için bir gün şehit olacaktım belki ama bu küçük kızı nefesimin yettiği kadar koruyacaktım.

"Bırakmam, bırakmayız." Bana sarıldığında karşılık vererek saçlarını okşayarak sarıldım.

"Hadi o zaman gidelim." dediğimde benden ayrılmamıştı. Onu kucaklayıp müdürün odasına geçtik. Birkaç işlemden sonra Duha'yı hazırlamak için yetkili odasına götürdü. Sabırsızlıkla beklerken odasından çıktı; üzerinde sarı bir elbise vardı, mavi gözleri bana mutlulukla bakıyordu. Hızlıca gelip sarıldı bana, kucağıma aldım. Görevli çantayı Zeyno'ya vermişti, biraz ağır olmalıydı, ondan aldım yorulmaması için. Duha'nın elini tutmuştum.

"Zeyno abla, Murat abinin koluna girsene, ayrı kalma bizden." Zeyno şaşırmış bir şekilde bana bakıyordu.

"Gir koluma ablası, Duha'yı mı kıracaksın?" Koluma girdiğinde garip bir gülümseme yerleşmişti yüzüme. Arabaya geçtiğimizde Zeyno ve Duha arka tarafa geçti, ben de yerimi aldığımda,

"Eee, ne yapmak istersiniz?"

"Önce bir yemek yiyelim bence." dedi Zeyno.

"Tamamdır, nereye gidelim?"

"Kebap yemeye gidelim mi?" Zeyno'nun önerisi ile yakınlardaki kebapçıya sürdüm. Dükkana girdiğimizde kebap kokusu tüm dükkanı kaplamıştı. Garson bizi cam kenarındaki masaya yönlendirdiğinde oturduk. Hızlıca siparişleri söyledim: "Bize bir acılı, iki acısız kebap; acısız olanın birinde domates olmasın." Zeyno domates sevmezdi.

"İçecek ne alırsınız?" Duha'ya baktığımda "Vişne suyu." dedi. Zeyno'ya baktığımda "Şalgam olsun." dedi.

"Bana da şalgam olsun."

"Tabii, hemen geliyor." Cebimdeki telefonun titremesi ile telefonumu açtım, Gökçe'den 10 mesaj:

Prensesim: Abiiii
Prensesim: Abiiişimmm
Prensesim: Abiiii
Prensesim: Duha'yı buldun muuuuu
Prensesim: ??????
Prensesim:Gıcık bordo bereli
Prensesim: Mesajıma cevap versen parmakların kırılır demii
Prensesim:Gıcık mısın sen?
Prensesim:Niye görüldü atıyon yaa
Prensesim:Meraktan evdekiler susturamıyor, en son amcam ağzıma çikolata tıktı
Siz:Kızım sen kafayı mı yedin, sakin oll! Amcam da iyi yapmış.
Siz:Bulduk ve yemeğe geldik, meraklı.
Prensesim: Resim atsana.
Siz:Bi' dur beee, sakin.
Prensesim:Atsan ne olur?

"Duha, Gökçe seni merak ediyor da resim çekilelim mi?"

Duha evet anlamında başını salladığında selfie çektim.

Siz:Al bakalım, meraklı.

Prensesim:Ooo, evlilik görüyorum hocam burada; evli mutlu çocuklu vaybı veriyor.
Siz: Kaşınma istersen.
Prensesim: Kaşınmıyorum ve müjdemi istiyorum.
Siz:Ne müjdesi?
Prensesim:Hesabıma bi' 5.000 at, söyleyeyim.

Hesabına 10.000 attım hızlıca, lazım olur belki; kendi maaşı var ama olsun.

Siz: Attım, söyle.
Prensesim:Ohaa abi, ne yapayım o kadarını? Maaşım var ama yine de teşekkür ederim 🫠
Siz: Lazım olur güzelim, iste yine atarım.
Prensesim: Amcaa oluyorsun, abişimm!
Siz: Hadi canım, şaka! Dün niye söylemedin?
Prensesim:Akşam haberimiz oldu.
Siz: Hımm, yengemleri ararım sonra.
Prensesim:Tamam, neyse ben gidiyorum parayı yemeye, öpüldün, bayyy 💋
Siz: :]

"Ne oldu, yüzünde güller açıyor?" dedi Zeyno.

"Amca oluyorum."

"Hayırlı olsun."

"Sağ ol." Duha'ya baktığımda bici bici satan adamın yanındaki çocukları izlediğini gördüm, baktığını gördüm.

"İster misin?" diye sordum. Bana baktığında,

"O ne ki?"

"Gel alalım, tadına bak." Masadan kalktığımızda Zeyno,

"Bana da alın." dedi.

"Tamam." O önden, ben de arkasından gittim de durdu. Yanına geçtiğimde elimden tuttu, beraber satıcının yanına geçtik.

"Abi bize üç tane verir misin?"

"Tabii kardeşim, hemen." Duha elimi sıktığında ona baktım.

"Bir şey mi oldu?" Standın içindeki kiviyi gösterdi.

"Ondan mı istiyorsun?"

"Hayır, alerjim var."

"Abi birine kivi koyma."

"Tabii." Hazır olduğunda ücretini ödeyip tekrar kebapçıya girdik. Biz gelene kadar yemekler gelmişti. Duha'yı yanıma oturttuğumda üçümüz de bici bicinin tadına baktık. Duha gözlerini kapatarak yiyordu, aynı Gökçe gibi.

"Beğendin mi?"

"Evet."

"Hadi o zaman bi' de kebabın tadına bak." Onun için küçük bir dürüm yapıp verdim, onu yedirdim sonra kendim yemiştim, o da bici bicisini yemeye devam etti. Yemekler bittiğinde hesabı ödeyip arabaya geçtik. Kızlar yerini alırken ben dün aldığım ayıcık ve tokaları Duha'ya vermek için bagaj kısmını açtım. Poşeti alıp yerime geçtim, arkaya dönüp hediyeleri verdim.

"Benim için mi?"

"Evet, al bakalım."

"Teşekkür ederim."

"Rica ederim." Arabayı çalıştırmak için önüme döndüğümde küçük elleri ile boynuma sarıldı. Geri çekildiğinde Zeyno saçlarına kirazlı tokaları taktı. Aynadan onları seyrederek otele vardık. Duha Zeyno'nun odasına geçtiğinde ben de kendi odama geçtim. Yatağa uzandığımda Zeyno'nun dün neden öyle yaptığını düşündüm. Gökçe'ye sormayı düşünüyordum, mesaj atmadan direkt aramıştım.

"Abişimm."

"Güzelim, nasılsın?"

"İyiyim, Yiğit'le balkonda oturuyoruz, sen nasılsın?"

"İyiyim sanırım."

"Neden, bir şey mi oldu?"

"Her şey o kadar hızlı gelişti ki..."

"Merak etme, her şey yoluna girecek; ilk adımı attınız, gerisi kolay gelir. Yemek yiyorsunuz, belki de konuşmaya başladınız, yavaş yavaş olacak her şey; azıcık sabır."

"Öyle."

"Sen bana bir şey soracaksın sanırım."

"Nasıl anladın?"

"Ben senin içini bilirim abişimm."

"Bu doğru."

"Hadi sor, bekliyorum."

"Bir kadın bir konuda neden tersler?"

"O nasıl bir soru? Hiçç anlamadım." Arabadaki olayı anlattığımda ilk başta bir ses gelmedi.

"Gökçem, orada mısın?"

"Buradayım abim."

"Sonuç ne?"

"Senin tanıdığın biri olabilir, belki ondan söylemiyordur ya da abisigil biliyordur; senin timdeki Aybars abimiydi?"

"Evet, ona mı sorayım?"

"Abii, sen bu kadar meraklı değildin, Zeynep haklı; ne kadar meraklı olmuşsun sen!"

"Yo, meraklı değilim."

"Külahıma anlat."

"Soru sorarız niye meraklısın, sessiz kalırım niye sessizsin olur; sizi anlamak çok zor."

"Yok yok, sen konuş, senin konuşman daha iyi."

"Sen öyle diyorsan." Dedim. Kapı tıklatıldığında telefondan saate baktığımda ne ara beş olmuştu? "Gökçem bir dakika, kapı tıklatıldı." Kapıyı açtığımda Duha'yı gördüm.

"Zeyno abla uyuya kaldı odada, canım sıkıldı."

"Duha mı o?"

"Evet Gökçe."

"Gökçe abla mı?"

"Evet."

"Odaya girebilir miyim?"

"Gel, gel."

"Eee, Duha çok güzel Türkçe konuşuyor."

"Sonra anlatırım."

"Görüntüye geç." dedi ve yüzüme kapattı. Görüntülü aradığında Duha'ya uzattım.

"Merhaba Duha."

"Merhaba." Gökçe telefonu Yiğit'e çevirdiğinde o da,

"Merhaba Duha, ben de Yiğit." dedi.

"Merhaba." dedi sadece utandığı için; daha fazla konuşmamışlardı. Telefonu kapattığımda Duha'nın gözleri gidiyordu.

"Uykun mu geldi?"

"Evet."

"Gel, yatağa yat; ben uyumam bu saatte."

"Sen yatağında dinlen, ben koltukta uyurum."

"Yok, gel." Yatağa uzandı, üstünü örttüm; rahat edemiyordu. Çantamdan çıkardığım kulaklıkları taktım.

"Sen rahat ol, ben müzik dinleyip gözlerimi kapatırım."

"Teşekkür ederim." Duha uyuya kaldığında ben de uyukluyordum. Telefonum çaldığında hızlıca telefona baktım; Celal komutan arıyordu. Telefonu açıp odadan çıktım.

"Buyurun Komutanım."

"Üsteğmenim yarın sabah burada ol! Operasyon erkene alındı."

"Emredersiniz Komutanım."

"Küçük kızı buldun mu?"

"Evet Komutanım."

"Hakkında hayırlısı olsun Üsteğmenim."

"Sağ olun Komutanım." Telefon kapandığında Zeyno'nun odasının kapısını tıklattım. Uyku sersemi kapıyı açtığında,

"Ne oldu?" dedi.

"Yarın sabah askeriyede olmamız gerek, hazırlan çıkıyoruz."

"Tamam, iki dakika Duha'yı al, aşağıda buluşalım."

"Tamam." Odama geçip eşyalarımı topladım. Duha'yı uyandırmadan kucağıma aldım.

"Ne oluyor?"

"Evimize gidiyoruz."

"Yarın gitmeyecek miydik?"

"İşimiz çıktı."

"Hım." dedi ve tekrar uyumaya devam etti. Odadan çıkıp asansöre binip arabanın yanına geçtiğimizde Zeyno gelmemişti. Kapıyı açıp Duha'yı yatırdım; arabamda her zaman minder ve küçük battaniye bulunurdu, onları alıp Duha'ya yatak yaptım. Bu sırada Zeyno gelmişti.

"Uyuyor mu?"

"Evet, hadi yola koyulalım, akşama gideriz."

"Sen yanlış tarafa geç, ben sürerim, uykun var gibi."

"Hayır demem." Anahtarı Zeyno'ya verip yerlerimizi aldık. Duha uyuduğu için müzik açmamıştık. Yol sessiz ilerlerken,

"Geldik mi?" diye aradaki boşluktan kafasını çıkarmıştı Duha.

"Daha var, bir şey ister misin?" dedim.

"Market yok ki."

"Arkada var." Arkasındaki poşetleri aldığında içinden çikolata seçti.

"Siz ikiniz ne kadar sağlıklı besleniyorsunuz!" dedim.

"Kıza başta söylenmeye başlasan bıkar, karışma."

"Konuşurum niye konuşursun, susarım niye susarsın; konuşmuyorum daha."

"Ben sana bir şey demedim ki; Murat abi, benimle konuşur musun?"

"Konuşurum mavişim, ben sarı ile konuşmam."

"Sarı kim?"

"Ben, oda Kara Şimşek." dedi Zeyno.

"Ben de maviş oldum."

"Evet güzelim." dedi Zeyno. Yol boyu müzik dinleyip sohbet etmiştik. Erzurum'a geldiğimizde evlerimize geçip dinlenmiştik. Sabah olduğunda Duha'yı askerlerden biriyle Cemal amca, namı diğer Cemal Ağa'nın evine gönderttim. Burada ağalık yoktu; o köydeki herkese yardım eder, sözü dinlenirmiş. Duha korkup gitmek istemese de aradığımda Cemal Ağa'nın torunu Asena ile oyun oynuyordu. Son kez hazırlıkları kontrol edip helikoptere bindik. Zorlu bir görev olacaktı, hiçbiri kolay değildi ama bunun da üstesinden gelirdik, evallah.