6. bölüm · GRİMNOX

6.bölüm

Safir Bakır

Festivalden Üç Gün Önce

Noxar gözlerini açtığında hâlâ başka bir çocuğun nefesini taşıyordu.
Bir an boyunca taş tahtın soğuğunu değil, Tarin’in küçük bedeninin titremesini hissetti. Kütüphanenin önündeki gece, yere düşen eski kitap ve gümüş saçlı kadının yüzü zihninin içinde birbirine karıştı. Sonra bağ, gerilmiş bir ipin ortasından kesilmesi gibi koptu.
Yeraltı Krallığı bütün ağırlığıyla üzerine kapandı.
Noxar’ın parmakları tahtın kolçaklarına gömüldü. Kara taş, elinin altında ince bir sesle çatladı. Taht salonundaki yüzlerce mum aynı anda eğildi; sarı alevlerin içinden koyu yeşil çizgiler yükseldi. Zeminin iki yanından geçen siyah sıvı kanalı kabardı, taşların üzerine birkaç ağır damla sıçrattı.
Salonun alt basamaklarında bekleyen hizmetkârlar başlarını öne eğdi. Hiçbiri ona bakmaya cesaret edemedi. Gümüş bir tepsi taşıyan genç uşak, ellerinin titremesine engel olamayınca tepsinin kenarı taş zemine çarptı.
İnce metal sesi salonda yankılandı.
Noxar yalnızca başını çevirdi.
Uşağın yüzündeki renk çekildi. Tepsiyi almak için eğilmedi. Önce bir adım, ardından bir adım daha geriledi. Arkasındaki hizmetkâra çarpınca ikisi de neredeyse düşüyordu. Yine de tek bir özür sesi duyulmadı.
Noxar’ın öfkesi bağırmıyordu. Bu yüzden odadaki herkes onu duyabiliyordu.
Bağlantı kesilmişti.
Aylar boyunca sisin çevresinde dönmüş, yolların aynı karanlığa kıvrılmasını izlemişti. O gece ilk kez perdenin arkasındaki bir yüze ulaşmış; daha ellerini uzatamadan dışarı atılmıştı. Zihninde kalan görüntüyü bastırmak istercesine çenesini sıktı.
Kapıya üç kez vuruldu.
Muhafızlardan biri, Noxar’dan izin bekleyerek başını kaldırdı. Cevap gelmeyince ağır kapının tek kanadını araladı.
Eşikte genç bir kadın duruyordu.
Kısa siyah saçları çenesinin hemen altında bitiyor, yüzünün keskin çizgilerini açıkta bırakıyordu. Bordo ile kızıl arasında değişen elbisesi omuzlarından birini çıplak bırakmış, siyah işlemeler ince belinin çevresine sarılmıştı. Sol kolundaki yılan dövmesi bileğinden başlayıp dirseğine doğru kıvrılıyordu. bakışlarında, hiçbir saray eğitiminin öğretemeyeceği kadar eski ve tehlikeli bir şey vardı.
Kadın içeri girdi. Kapı arkasından kapanırken adımlarını hızlandırmadı. Elbisesinin uzun eteği siyah taşların üzerinde sessizce süründü. Salondaki korkuyu görmüş, fakat ona ait değilmiş gibi yürüyordu.
Noxar’ın bakışları nihayet üzerinde durdu.
“Sen mi geldin?”
Mireth’in dudaklarında ağır, belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Evet, lordum. Ben geldim.”
Lordum sözcüğünü itaatle değil, tadına bakar gibi söylemişti.
Noxar gözlerini salondakilere çevirmedi.
“Çıkın.”
Emrin ardından odada bir an bile oyalanan olmadı. Hizmetkârlar geriye doğru çekildi; muhafızlar kapılara yöneldi. Tepsiyi düşüren uşak sonunda eğilip onu aldı fakat doğrulurken gözlerini yerden kaldırmadı. Son kişi dışarı çıktığında kapılar ağır bir gürültüyle kapandı.
Mireth, boşalan salona bakıp kaşını hafifçe kaldırdı.
“Bu gece bütün sarayı yakmayı mı düşünüyorsunuz?”
Noxar’ın yüzü değişmedi.
“Seni ilgilendirmez.”
“Elbette.” Mireth yürümeyi sürdürdü. “Yalnızca hangi elbisemi önce kurtarmam gerektiğini bilmek istedim.”
Tahtın önündeki ilk basamağa geldiğinde durmadı. Noxar’ın iznini beklemeden basamakları çıktı. Onun öfkesini küçümsemiyordu; yalnızca kendisine dokunmayacağına fazlasıyla güveniyordu.
“Çağrılmadın,” dedi Noxar.
“Beni hiçbir zaman çağırmıyorsunuz.” Mireth son basamağa ulaştı. “Yine de her gelişimde sizi burada buluyorum.”
Parmaklarını tahtın soğuk kolçağına koydu. Sonra izin istemeden Noxar’ın kucağına oturdu.
Noxar’ın bedeni gerildi.
“İn.”
Mireth başını yana eğdi. Baş döndürücü koyu gözlerinde korku yerine merak vardı.
“Bunu gerçekten isteseydiniz beni çoktan indirirdiniz.”
Noxar önce ona dokunmadı. Mireth de geri çekilmedi. Sessizlik uzadıkça yeşile dönmüş alevler titredi. Mireth’in elbisesinden yükselen hafif baharat kokusu taş ve duman kokusuna karıştı.
Kadın kalkacakmış gibi ağırlığını değiştirdiğinde Noxar’ın eli beline kapandı.
Mireth’in gülümsemesi derinleşti.
“Demek fikrinizi değiştirdiniz.”
“Konuşmayı bırak.”
“Beni susturmanın daha etkili yollarını biliyorsunuz.”
Noxar onu kendine çekti ve bir kez öptü.
Öpücük uzun değildi. Şefkat de taşımıyordu. Bir anlık bir teslim oluş, hemen ardından geri alınan bir karardı. Noxar uzaklaştığında Mireth hâlâ gülümsüyordu. Bu gülümseme onun hoşuna gitmedi.
Ellerini Mireth’in beline yerleştirip onu kucağından kaldırdı. Mireth ayakları taşa değer değmez elbisesini düzeltti.
“Öfkenizin geçtiğini sanmıştım,” dedi.
“Yanlış sandın.”
Mireth, Noxar’ın söylemediği şeyleri öğrenmeye çalışır gibi yüzünü inceledi. Noxar ona hiçbir şey vermedi. Ne kopan bağlantıdan söz etti ne sisin ardında gördüklerinden ne de beklediği geceden.
Mireth’in istediği de onun sevgisi değildi. Noxar bunu biliyordu. Kadının bakışları bazen yüzünden çok tahtın karanlık taşlarında dolaşıyordu.
“Gidebilirsin,” dedi Noxar.
Mireth bir an yerinden kıpırdamadı. Ardından başını hafifçe eğdi; bu hareket saygıdan çok oyunun henüz bitmediğini söyleyen bir işaret gibiydi.
Arkasını dönüp kapıya yürüdü.
Noxar onu durdurmadı.

Tarin’in başı Veyra’nın kolundan kaydı.
“Biraz kaldır,” dedi Rovan. “Boynu sıkışıyor.”
Veyra çocuğu omuzlarının altından yeniden kavradı. Tarin’in bedeni küçük olmasına rağmen ağırlığı her adımda artıyormuş gibi geliyordu. Rovan bacaklarından tutmuştu. Eski kütüphanenin taş yolu gece neminden kaygandı; ikisi de düşmemek için yavaş ilerliyordu.
kitap Veyra’nın kemerine sıkıştırılmıştı. Deri kapağı yürüdükçe kalçasına çarpıyor, içindeki portreyi hatırlatıyordu.
Seni bulamadım, Veyra.
Çocuğun ağzından çıkan o ses hâlâ ensesindeydi.
Köyün farklı yerlerinden tarinin ismini çağıran sesler geliyordu. Fenerler ağaçların arasında dolaşıyor, beyaz festival kurdeleleri gece rüzgârında solgun hayaletler gibi sallanıyordu.
“Burada!” diye bağırdı Rovan.
Önce iki köylü koşarak geldi. Ardından Tarin’in annesi göründü. Kadın oğlunu Veyra’nın kollarında görünce yüzünü elleriyle kapattı; koşarken neredeyse dizlerinin üzerine düşüyordu.
“Yaşıyor,” dedi Veyra hemen. “Nefes alıyor.”
Bu söz kadını sakinleştirmedi. Tarin’in yüzüne dokunmak için uzandı fakat Rovan durmalarına izin vermedi.
“Şifacıya götürüyoruz.”
Kalabalık büyüyerek arkalarına takıldı. Sorular birbirine karışıyordu. Nerede buldunuz? Ne oldu? Kim yaptı? Veyra hiçbirine cevap vermedi. Verebileceği bir cevabı yoktu.
Şifacının evi köyün kuzeyindeki alçak taş yapının içindeydi. Kapı açıldığında sıcak otların ve kaynamış suyun keskin kokusu dışarı taştı. Tarin’i içerideki dar yatağa yatırdılar. Şifacı kadın herkesi geri çekilmeye zorladı.
Kael kapıda belirdiğinde evin içindeki sesler azaldı.
Bakışları önce Tarin’e, sonra Veyra’nın kemerindeki kitaba indi. Yüzündeki çizgiler sertleşti.
“Onu nereden aldın?”
Veyra eliyle kitabın kapağını örttü.
“Kütüphaneden.”
“Eski bölümden.”
Bu bir soru değildi.
Veyra karşılık vermeye hazırlanırken Orven bastonuyla kapının eşiğine vurdu.
“Sonra.”
Yaşlı büyücü Tarin’in yanına geçti. Soluk mavi ışık, bastonunun kök biçimindeki ucunda kısa süre yanıp söndü. Şifacı, çocuğun göz kapaklarını kaldırdı; göz bebekleri ışığa cevap vermedi.
“Bedeni burada,” dedi kadın. “Ama onu uyandıran hiçbir şeye dönmüyor.”
Tarin’in annesi boğuk bir ses çıkardı.
Veyra yatağın yanında kaldı. Parmakları çocuğun soğuk eline değdiğinde Tarin birden nefesini tuttu.
“Çekil,” dedi Kael.
Veyra elini çekemeden dünya karardı.
Şifacının evi, kalabalığın uğultusu ve yanan otların kokusu bir anda yok oldu. Veyra kendisini sonu görünmeyen taş bir koridorda buldu. Ayaklarının altında zemin vardı fakat kendi bedeninin ağırlığını hissetmiyordu. Duvarların arasından sızan siyah sis, nefes alıyormuş gibi genişleyip daralıyordu.
“Nedir bu böyle ?!” Diyerek bağırdı korku beynini ele geçirmişti
Sesi koridorda çoğaldı ve yankılandı .
İleride küçük bir gölge kıpırdadı. Tarin dizlerini göğsüne çekmiş, başını kollarının arasına saklamıştı.
“Tarin?”
Veyra ona doğru yürüdü. Her adımda duvarların gerisinden derin bir erkek sesi yükseliyordu. Sözcükler seçilmiyor, yalnızca emir veren karanlık bir uğultu duyuluyordu. Tarin başını daha da eğdi.
“Bana bak.”
Çocuk tepki vermedi.
Veyra dizlerinin üzerine çöktü. Elini uzattığında sis parmaklarının çevresine dolandı. Kökleri çağırmaya çalıştı. Toprağın altında alıştığı kalp atışını aradı.
Hiçbir şey cevap vermediBurada toprak yoktuKökler de yoktu.
“Tarin.” Veyra bu kez daha sakin konuştu. “Onun sesini değil, benim sesimi dinle.”
Çocuk yavaşça başını kaldırdı. Gözleri karanlıkla doluydu.
“Beni bulacak.”
“Önce ben buldum.”
Veyra elini ona uzattı. Tarin tereddüt etti. Duvarların arkasındaki ses güçlendiğinde koridor sarsıldı. Siyah sis çocuğun ayak bileklerine dolanıp onu geriye çekmeye başladı.
Veyra Tarin’in bileğini yakaladı.
Gözlerinin çevresinde gümüşle siyah arasında ince damarlar belirdi. yalnızca alnında keskin bir yanma hissetti. Tarin’i kendine doğru çekerken koridorun taşları çatladı.
“Benimle gel.”
Tarin onun eline sarıldı.
Veyra bütün gücüyle geri çekildi.
Koridor parçalandı.
Şifacının evinde iki ayrı nefes aynı anda duyuldu.
Veyra gözlerini açtığında yerdeydi. Kael omzundan tutmuş, onu Tarin’in yatağından uzaklaştırmaya çalışıyordu. Tarin öksürerek doğruldu. Annesi ağlayarak üzerine kapandı.
Şifacı, elindeki dumanlı kabı yatağın kenarına bıraktı.
“Döndü,” dedi şaşkınlıkla.
Orven’in bakışları Tarin’de değildi. Veyra’nın gözlerinin çevresinde sönmekte olan ince damarlara bakıyordu.
Veyra bunu fark etmedi.
“Ne oldu?” diye sordu Rovan.
“Bilmiyorum.” Veyra’nın sesi kendisine ait değilmiş gibi uzaktan geldi. “Onu gördüm.”
Kael’in eli omzunda sertleşti.
“Kimi?”
“Tarin’i.” Veyra nefesini düzeltmeye çalıştı. “Başka bir yerdeydi.”
Kael ile Orven birbirine baktı. Hiçbiri konuşmadı.

Doğu Koyu geceleri daha dar görünürdü.
Lyrs, kayalıklardan aşağı inerken sağ elini ağır kılıcının kabzasında tuttu. İnce kılıcı sol yanında sessizce sallanıyordu. Koya yalnızca kontrol etmek için gelmişti. Kül Muhafızı’nın bıraktığı siyah kayık zincirlendiği yerde duruyor mu, mühürlerde yeni bir hareket var mı; bunu görecek ve dönecekti.
Kayık hâlâ oradaydı.
Zincir sağlamdı. Siyah gövde, kıyıya vuran solgun köpüğün içinde neredeyse görünmüyordu. Fakat Lyrs yaklaştığında daha önce orada bulunmayan bir şey fark etti.
Kayığın içi ağzına kadar külle dolmuştu.
Rüzgâr esiyor ama küllerin tek tanesi bile havalanmıyordu.
Lyrs ince kılıcını çekti. Ucunu kayığın içine uzattığında küller metalden kaçıyormuş gibi iki yana ayrıldı. Kılıcın çevresinde kusursuz, karanlık bir boşluk açıldı.
Sisin içinden bir ses yükseldi.
“İki kılıç taşıman seni iki kez güçlü yapmıyor.”
Lyrs arkasını dönmedi. Kılıcının ucuna yapışmış külü denize silkti.
“Karşıma çıkmaya cesaretin yoksa bir tanesi bile sana fazla.”
Ses bu defa solundaki kayalıkların ardından geldi.
“Yakında onları kimi korumak için çekeceğini seçmek zorunda kalacaksın.”
Lyrs ağır kılıcını da çekti. İki ayağını taşların üzerinde sağlamlaştırdı.
“Seçimlerimi yaşayanların önünde yaparım. Sislerin arkasında konuşan ölülerin değil.”
Kayığın içindeki küller yükseldi. Önce omuzlara, sonra başı andıran biçimsiz bir çıkıntıya dönüştü. Yüzü olmayan insansı şekil, Lyrs’e doğru eğildi.
Lyrs bir adım bile geri çekilmedi.
İnce kılıcı küllerin içinden geçtiğinde şekil dağıldı. Siyah parçacıklar yeniden kayığa döküldü ve yüzeylerinde Ters Taç işareti oluştu.
“Korkmadığını sanıyorsun,” dedi ses.
Lyrs kılıçlarını temizleyip kınlarına yerleştirdi.
“Hayır. Korkuyorum.” Kayığın zincirini yeniden kontrol etti. “Sadece korkunun bana emir vermesine izin vermiyorum.”
Koydan ayrılırken sağ bileğinin iç kısmında soğuk bir yanma hissetti. Pelerininin altına bakmadı.

Şifacının evinin önündeki kalabalık dağılmamıştı.
Lyrs yaklaşırken Rovan onu gördü. Omzundaki yay eğilmiş, saçları terden alnına yapışmıştı.
“Neredeydin?” diye sordu Rovan.
“Ne oldu?”
Rovan, sorusuna cevap alamayacağını anlayıp başıyla evi gösterdi.
“Tarin’i bulduk. Şimdi uyandı ama içeride ne olduğunu kimse söylemiyor.”
Lyrs’in bakışları kapıya kaydı. Tam o sırada Orven eşikte göründü kalabalığı telaşla yarıp geçiyordu . Kalabalığın biraz gerisinde, kollarının arasında iki eski kitap taşıyan sarı örgülü genç bir kadın da duruyordu orven’ı görünce o da peşinden gitti . Kızın Zayıf bedeni bol gelen açık renk elbisenin içinde daha da ince görünüyordu.
Orven eşikten çıktı ve içeri girerken genç kadın da bir adım attı.
Yaşlı büyücü durdu ve başını ona çevirdi.
Aralarında hiçbir söz geçmedi.
Genç kadının yüzündeki ısrar, Orven’in tek bakışıyla yerini bastırılmış bir öfkeye bıraktı. İçeri girmek istediği belliydi. Orven’in cevabı da aynı ölçüde kesindi.
Hayır.
Genç kadın durdu. Orven kapıyı kapattı.
Lyrs ona bakarken kadın da başını çevirdi. Gözleri bir an Lyrs’in gözlerinde kaldı. İlk bakışta ne şaşkınlık ne sevinç vardı; yalnızca uzun zamandır susmayı öğrenmiş iki insanın birbirini tanıması.
Sonra genç kadının bakışları Lyrs’in sağ koluna indi.
Pelerinin kenarından siyah bir kül tanesi çıkmış, bileğinin üzerinde ağır ağır ilerliyordu.
Kadın kalabalığın arasından ona yaklaştı.
“Kolunda bir şey var.”
Lyrs baktığında kül hareketsiz kaldı. Çevresinde Tarin’in ailesi, meraklı köylüler ve birkaç çocuk vardı. Pelerinini bileğinin üzerine kapattı.
Genç kadın elini koluna doğru uzattı. Dar geçitten hızla çıkan bir adam omzuyla ona çarpmak üzereyken Lyrs kadının kolunu tuttu ve kendine doğru çekti. Onu bedeninin arkasında koruyarak adama yol verdi ikiside buz kesmişti .
“Dikkat et,” dedi. Sesi, biraz önce sisin içindeki varlığa konuştuğundan çok daha sakindi.
Kadın başını kaldırdı. Aralarında bir adımdan daha az mesafe kalmıştı.
Lyrs elinin hâlâ onun kolunda olduğunu fark etti.
Parmaklarını aniden çekti. Yüzündeki yumuşaklık, üzerine kapanan bir kapı gibi kayboldu.
“Burada değil,” dedi.
Şifacının evinin yanındaki dar yolu işaret etti. Kalabalığın görmesini istemediği şey kül müydü, yoksa az önceki hareketi mi; bunu kendisi de ayıramadı.
Genç kadın önden yürüdü o da merak etmişti . Evin yanındaki taş duvar sesleri kestiğinde Lyrs pelerinini açıp bileğine baktı .
Kül, derisine yapışmış siyah bir böcek gibi duruyordu.
“Bu ne?” diye sordu kadın.
“Bilmiyorum.”
“Nerede buldun?”
Lyrs cevap vermedi.
Kadın lyrsın bileğini tutup ışığa çevirdi. Parmaklarının teması dikkatliydi. Külün çevresindeki deri kararmıştı.
“Bu seni yakmış.”
“Hissetmedim.”
Kadın yüzüne baktı.
“Bir şey saklarken yüzün hâlâ aynı oluyor.”
Lyrs’in bakışları soğudu. Bileğini onun elinden sertçe çekti.
“Sen de bilmen gerekmeyen şeyleri sormaya devam ediyorsun!.”
Kadının yüzündeki endişe yalnızca bir an kırıldı. Ardından çenesini kaldırdı.
“Merak ettiğimi sanma. Etrafımız çocuklarla dolu. Üzerindeki şeyin ne olduğunu bilmeden onların yanına dönemezsin.”
“Öyleyse uzak dur.”
Kadın birkaç saniye sustu.
“Senden mi, yoksa kolundaki şeyden mi?”
“İkisinden de.”
Bu cevabın ardından yüzünde acı belirmedi. Lyrs onu yeterince iyi tanıdığı için sağ elindeki kitabın köşesini gereğinden fazla sıktığını gördü.
Kadın cebinden küçük bir kumaş çıkardı.
“Elini ver.”
“Gerek yok.”
“Sana yardım etmek için iznini istemedim.”
Külü kumaşın içine dikkatle aldı. Parmakları Lyrs’in tenine yeniden değdiğinde Lyrs elini çekmedi kaşları iyice çatıldı ama ona da bakmadı.
“Bunu inceleyeceğim,” dedi kadın.
“Hayır.”
“ ailem ne yapacağıma karar vermiyor.” Kumaşı kapattı. “Sen hiç veremezsin.”
Lyrs’in çenesi gerildi. Kadın yanından geçmek istediğinde bu defa onu durdurmadı.
“Gece kütüphanede yalnız kalma,” dedi arkasından.
Kadın durdu fakat dönmedi.
“Az önce senden uzak durmamı söyledin.”
Lyrs cevap vermedi.
Kadın başını hafifçe çevirdi. Örgüsü omzunun üzerinden sırtına kaydı.
“Önce ne istediğine karar ver.”
Sonra kalabalığa döndü.
Lyrs, o gözden kaybolana kadar dar geçitten çıkmadı.
Şifacının penceresinin arkasında duran Veyra ikisini görmüştü. Ne konuştuklarını duymamıştı. Yalnızca Lyrs’in genç kadını kolundan çekişini, sonra ondan buz kesmiş gibi uzaklaşmasını ve kadın giderken arkasından bakmasını görmüştü.
Lyrs’i uzun zamandır tanıyordu. Onun birine böyle baktığını daha önce hiç görmemişti.

O gece Veyra uyuyamadı.
Tarin’i karanlık koridordan çektiği an tekrar tekrar gözlerinin önüne geldi. Kökleri çağırmış ama hiçbir cevap alamamıştı. Buna rağmen Tarin’e ulaşmıştı. Demek ki toprağı yaran güçle o karanlık koridorun kapısını açan şey aynı değildi fakat artık kafasındaki sorulara cevap bulması gerekiyordu haliyle babası ve orven onun sorularına yanıt vermiyordu iş başa düştü .
Kael’in bakışını düşündü. Orven’in susuşunu. Şifacının evinin önündeki sarı örgülü genç kadını ve Lyrs’in onun yanında bir an için değişen yüzünü.
Genç kadının kollarında kitaplar vardı.Birbirlerini tanıyorlardı. Üstelik Veyra onu daha önce kütüphanenin rafları arasında birkaç kez görmüştü.
Soruların hiçbiri gece boyunca azalmadı kafasında dönüp dururken uyuya kaldı .
Gün doğduğunda festival için üç gün kalmıştı.
Veyra kahvaltı etmeden evden çıktı.

Festivale üç gün kalmıştı
Kütüphane gündüzleri bile karanlıktı. Yüksek pencerelerden giren ışık, rafların arasına ulaşmadan taş zeminde soluyordu. Veyra içeri girdiğinde masaların çoğu boştu.
Sarı örgülü genç kadın arka rafta kitapları sıralıyordu.
Veyra’nın ayak seslerini duyunca döndü. Gündüz ışığında daha genç görünüyordu. Yirmili yaşlarının başındaydı; ince yüzünde uykusuzluğun soluk gölgeleri vardı. Uzun sarı saçları tek bir örgü hâlinde beline kadar iniyordu.
“Yasak bölüme yeniden girmeye geldiysen,” dedi genç kadın, “bu kez rafları eski hâline getirmeni isteyeceğim.”
Veyra durdu.
“Beni gördün mü?”
“Rovan’ın fısıldamayı bilmediğini bütün köy biliyor.”
Veyra istemeden gülümsedi.
Genç kadın elindeki kitabı rafa yerleştirip yanına geldi.
“Avelin,” dedi. “Burada eski kayıtlarla ilgileniyorum.”
“Veyra.”
“Seni biliyorum.”
Veyra masaya doğru yürürken onu süzdü.
“Dün şifacının evinin yanında Lyrs’le konuşuyordun.”
Avelin’in eli, taşımakta olduğu kitabın kapağında bir an durdu.
“Köy küçük. İnsanlar konuşur.”
“Lyrs pek konuşmaz.”
“Benimle konuştuğunu söylemedim.”
Cevabı sakindi fakat yanaklarına hafif bir renk yükselmişti. Avelin bunu gizlemek için arkasını dönüp masadaki kâğıtları düzeltmeye başladı.
Veyra dirseğini masaya dayadı.
“Aranızda bir şey mi var?”
“Yok.”
Kelime gereğinden hızlı çıkmıştı.
Veyra’nın kaşı kalktı. Avelin ona sertçe baktı.
“Buraya Lyrs’i konuşmaya gelmediğini umuyorum.”
Veyra’nın gülümsemesi kayboldu.
“Hayır. Kendimi konuşmaya geldim.”
Veyra anlatıp anlatmamak konusunda kararsız kaldı ama Avelin’e istemsizce güvenmek istiyordu anlamadığını bir şey vardı kendisine yardım edeceğini düşündü ve bir anlığına gözlerini kapatıp nefes verdi.
“Bu anlatıcaklarım seni korkutabilir veya inanmayabilirsin Avelin”
Ve Tarin’in elini tuttuğu anda yaşadıklarını anlattı. Şifacının evinin nasıl yok olduğunu, karanlık koridorda Tarin’i gördüğünü, orada kökleri çağıramadığını ve yine de çocuğu geri getirdiğini söyledi.
Avelin tek bir kez bile sözünü kesmedi.
“Bunu daha önce yaptın mı?” diye sordu sonunda.
“Hayır.”
“Rüya görüyor olabilir miydin?”
“Tarin de aynı anda uyandı.”
Avelin’in bakışları ağırlaştı. Kütüphanenin girişine baktı, ardından Veyra’ya yaklaşarak sesini alçalttı.
“Kapıyı içeriden kilitle.”
Veyra itiraz etmeden söyleneni yaptı.
Avelin arka raflara gidip yere çömeldi. En alt sıradaki üç kalın tarih kitabını çıkardı. Arkalarında duvarla aynı renge boyanmış dar bir ahşap kitap şeklinde kutu vardı. Parmaklarıyla kapağa çizilmiş belli belirsiz işaretlere dokundu. Dudaklarının arasında Veyra’nın bilmediği kısa sözcükler fısıldadı.
İşaretler soluk mavi yandı.
Kapak açıldı.
“Sen büyücü müsün?” diye sordu Veyra şaşırmıştı bunu hiç beklememişti oysaki onu gördüğü anda bir gariplik fark etmişti.
Avelin omzunun üzerinden baktı.
“Çırağım.”
“Kimin?”
Avelin cevap vermeden içeri uzandı. Bu sessizlik Veyra için yeterliydi.
“Orven.”
“Bunu benden duymadın.”
Gizli bölmeden siyah deriyle kaplanmış büyük bir kitap çıkardı. Kapağın ortasında kapalı bir göz, çevresinde birbirine dolanmış ince gümüş çizgiler vardı. Kilidi yoktu ama Avelin kapağı açmaya çalıştığında kitap direniyormuş gibi ağırlaştı.
“Adı Kanın Ardındaki Perde,” dedi. “Cadı kanında görülen eski yetenekleri anlatıyor.”
Veyra’nın boğazı kurudu.
“Ben sana cadı olduğumu söylemedim.”
“Ben de olduğunu söylemedim ama senin olayına benzer bir şey cadı kökenlerinde okumuştum”
Avelin kitabı masaya bıraktı. İlk sayfalardaki yazılar yer yer silinmişti. Bazı bölümler farklı eller tarafından karalanmış, bazı isimlerin üzeri kazınmıştı.
Sayfaları çevirdikçe eski güç adları ortaya çıktı.
İlkinde, aynanın içinden yürüyen yüzsüz bir kadın çizilmişti.
“Serath,” diye okudu Avelin. “Yansıma Dokuması. Taşıyan kişinin yüzünü ve sesini kısa süreliğine başka birine benzettiği yazıyor.”
Veyra resmin altındaki uyarıyı gösterdi.
“Kendi yüzünü unutabilir.”
“Her büyünün bir bedeli var.”
Sonraki sayfada, iki eli arasında kırmızı iplikler tutan bir figür vardı.
“Velmora. Kan Bağı.” Avelin satırları dikkatle inceledi. “Bazı cadılar bu bağı güçlendirmiş. Bazıları da kesmiş.”
Veyra hiçbir şey söylemeden sayfayı çevirdi.
Bir başka bölümde gölgesi bedeninden ayrılan bir kadın resmedilmişti.
“Morveth,” dedi Avelin
“Gölge sahibini tanımıyormuş.”
Avelin başını salladı.
Sonraki güç, dokunulan eşyaların geçmişinden kısa görüntüler gösteren Hatıra İzi’ydi. Bir diğeri, söylenen yalanları sesin çevresinde karanlık halkalar olarak gösteren Yalan Çemberi. Daha ileride, ateşi yakmak yerine içindeki ısıyı çekip alan Soğuk Alev anlatılıyordu.
Hiçbiri Veyra’nın yaşadığı şeye benzemiyordu.
Sayfaların ortalarına geldiklerinde kitabın mürekkebi koyulaştı. Kapalı göz işareti her sayfanın köşesinde yeniden belirmeye başladı.
Avelin okumayı bıraktı.
“Buradan sonrası mühürlü.”
“Açabilir misin?”
“Denedim.”
Veyra parmaklarını sayfanın kenarına koydu.
Kitap ansızın ısındı.
Solmuş harfler siyah damarlar hâlinde parmaklarının altından yayıldı. Kapalı göz işareti açıldı. Ortasında gümüş renkli bir göz bebeği belirdi.
Avelin nefesini tuttu.
Yeni satırlar sayfanın üzerinde birer birer doğdu.
“Nythra,” diye fısıldadı.
Çizimde uyuyan bir çocuğun başında duran kadın vardı. Kadının bedeni yatağın yanında kalıyor, gümüş çizgilerle gösterilmiş ikinci biçimi karanlık bir kapıdan geçiyordu.
Avelin metni yüksek sesle okudu:
“Nythra taşıyan cadı, uyuyan zihnin eşiğini görür. Rüyanın içinde yürür, büyüyle kaybolanı geri çağırır. Bu yol öğrenilmez; kanın hatırlamasıyla açılır yada doğulur.”
Veyra’nın elleri masanın üzerinde kaldı.
“Tarin’in olduğu yer…”
“Bir rüya değildi,” dedi Avelin. “En azından yalnızca rüya değildi. Onun zihnine girdin.”
“Büyücüler bunu yapamaz mı?”
“Bazıları yıllarca çalışarak bir zihnin kıyısına dokunabilir. Nythra başka. Kapı seni kabul etmiş.”
Veyra sayfadaki cümleye tekrar baktı.
Bu yol öğrenilmez; kanın hatırlamasıyla açılır ya da doğunur .
“Ben cadı değilim.” Kafasını iki yana salladı veyra .
Avelin hemen cevap vermedi. Kitabın Veyra’nın parmakları altında uyanan mürekkebine baktı.
“Öyleyse bunun neden seni tanıdığını açıklaman gerekir.”
Veyra ellerini kitaptan çekti. Sivri kulağını gösterdi.
“Ben elf’im.”
“Elf olduğun doğru.” Avelin’in sesi yumuşadı. “Ama yalnızca elf olsaydın Nythra sana açılmazdı.”
Veyra geri çekildi. Sandalyenin ayağı taş zeminde sürtündü.
“Başka bir kitap daha var,” dedi Avelin. “Dün kıyıda olanları da araştırıyorsan onu görmelisin.”
Gizli bölmeden bu kez yeşile dönmüş, çatlak ahşap kapaklı ince bir kitap çıkardı. Üzerinde isim yoktu. Kapağın çevresine gerçek kök parçaları işlenmişti.
Avelin kitabı açtığında sayfalardan kuru toprak kokusu yükseldi.
Ortadaki başlık eski elf yazısıyla yazılmıştı:
Toprağın Seçtiği.
“Kök Muhafızı doğmaz; seçilir,” diye okudu Avelin. “Ne kan, ne taç ne de soy bu seçimi yönetebilir. Uyuyan Kök kimin adını toprağın altında fısıldarsa dünya onun adımlarını tanır. Kökler onu düşerken tutar, çağırdığında yükselir ve kanı toprağa değdiğinde uyanır.”
Veyra’nın aklına Kuzey Kayalıkları’nda düşerken tutunduğu dal geldi. Ardından kıyıda toprağa vurduğu an, koyu yeşil ışık ve Kül Muhafızı’nı saran kökler.
“Bu da benim.”
Avelin ona baktı.
“Sanırım öyle.”
“Ama bu cadı gücü değil.”
“Değil.” Avelin iki kitabı yan yana koydu. “Biri toprağın seçimi. Diğeri kanın.”
Veyra sayfalara baktı. Yıllardır kendisini tek bir kişi sanmıştı. Şimdi önünde duran iki eski kitap, içinde birbirinden ayrı iki miras bulunduğunu söylüyordu.
Kael’in sustuğu her an yeniden aklına geldi. Orven’in ona bakarken yüzüne yerleşen korku. İsimsiz mezarın ortasındaki hilal.
“Annem,” dedi Veyra.
Sözcük ağzından güçlükle çıktı.
Avelin sessiz kaldı.
“Annem cadıydı ya da ...”
“Ya da ne ?!” Dedi veyra .
“Ya da atalarından biri öyleydi .”
Avelin bunu doğrulamadı. İnkâr da etmedi. Yalnızca Kanın Ardındaki Perde’yi yavaşça kapattı.
Veyra artık cevabı onun söylemesine ihtiyaç duymuyordu.
Elf kulağını babasından almıştı. Kökler onu kendi iradeleriyle seçmişti. Fakat Nythra başka bir yerden, mezarını yıllardır çiçeklerle örttüğü kadının kanından gelmiş olabilirdi .
Veyra, hayatı boyunca annesinin mezarında bir yabancının yasını tuttuğunu düşünmüştü annesi kimdi babası Kael ondan detaylıca hiç bir zaman bahsetmemişti sürekli annesini sordu ama yine doğru düzgün cevap alamamıştı şimdi ise bir kaç gündür hayatı allak bullak olmuştu kökler ona itaat ediyor dinliyordu başta elf güçleri sandı ama olmadığı çok açıktı korkmuştu ne bunun gibi bir şey okumuş ne de duymuştu herkesten gizlemek istiyordu ona garip bakmalarını korkmalarını istemiyordu bu dünyada çok fazla ırk ve kötü karanlık canlılar vardı evet ve bu karanlık canlıların içinde kendisininde olmasından korktu ..