4. bölüm · GRİMNOX

4.bölüm

Safir Bakır

Yazmaya başlamadan önce Önemli not : kimse güvenmeyin kendi krallığınızın kraliçesi olsun !!!

Festivalden Beş Gün Önce
Thalroin’de sırlar genellikle kapalı kapıların ardında saklanırdı.
O sabah bir tanesi demirhanenin altına indirildi.
Kül Muhafızı’nın kıyıda bıraktığı kara kılıç, kalın derilere sarılmış hâlde iki muhafızın arasında taşınıyordu. Silahın ucu kırılmış, kabzasına yakın yerlerde köklerin açtığı çatlaklar oluşmuştu fakat ağırlığından hiçbir şey kaybetmemiş gibiydi. Onu taşıyan adamlardan biri iki eliyle kavradığı demir maşayı her birkaç adımda bir düzeltmek zorunda kalıyor, diğeri derinin altından yükselen ince dumanı görmemeye çalışıyordu.
Meydan henüz tam uyanmamıştı.
Fırınların ilk ateşleri yakılıyor, dükkânların önündeki örtüler kaldırılıyor, festival için dallara asılmış kandiller sabah rüzgârında birbirine çarpıyordu. Birkaç köylü taşınan silahı gördü. Bakışları uzun süre onun üzerinde kaldı fakat muhafızlara soru sormaya cesaret edemediler.
Kael önden yürüyordu.
Bir gece boyunca uyumamış gibi görünüyordu ancak adımlarında yorgunluk yoktu. Koyu renk deri zırhını değiştirmemiş, kılıcını belinden çıkarmamıştı. Doğu Koyu’ndan döndüğünden beri köydeki bütün yolları kapattırmış, nöbetleri iki katına çıkarmış ve balıkçıların kıyıya inmesini yasaklamıştı.
Yine de festival hazırlıklarını durdurmamıştı.
Thalroin halkı bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Kael biliyordu.
İnsanlar korktuklarında evlerine kapanmazdı. Önce çocuklarını toplar, sonra sahip oldukları her şeyi yanlarına alıp güvenli olduğunu düşündükleri bir yere kaçmaya çalışırlardı. Fakat Thalroin’de sisin dışında güvenli bir yer yoktu. Köyü paniğe sürüklemek, onları koruyan yolların üzerine kendi elleriyle dağıtmak demekti.
Bu yüzden meydandaki insanlara Doğu Koyu’na sahipsiz bir kayığın vurduğu söylenmişti.
Kayığın neden siyah olduğu söylenmemişti.
İçinden ne çıktığı da.
Maeron demirhanenin kapısında bekliyordu. Kısa ve kalın parmaklarına deri eldivenler geçirmiş, sakalını metal halkalarla geriye toplamıştı. Kılıcı gördüğünde yüzündeki alışılmış huysuzluk kayboldu.
“Tamamını getirmeyin demiştim.”
Kael durmadı.
“Parçalara ayırmak için ona dokunman gerekir.”
“Taş odanın kapısından geçmezse ne yapacağız?”
“Geçireceğiz.”
Maeron, Kael’in ardından içeri girdi.
Demirhanenin zeminindeki ağır kapak kaldırıldığında aşağıdan rutubet ve kömür kokusu yükseldi. Dar taş merdivenler, yıllar önce yangına dayanıklı madenleri saklamak için oyulmuş küçük bir odaya iniyordu. Odanın duvarlarında pencere yoktu. İçeride yalnızca yere sabitlenmiş taş bir masa ve tavandan sarkan tek bir demir halka bulunuyordu.
Kılıç masanın üzerine bırakıldığında derinin altından boğuk bir ses geldi.
Sanki metal taşa değil, çok uzakta duran başka bir şeye çarpmıştı.
Muhafızlardan biri geri çekildi.
Maeron derinin kenarını maşayla kaldırdı. Kara metal ortaya çıktığı anda odadaki yağ kandilinin alevi küçüldü. Kılıcın yüzeyi ışığı yansıtmıyor, çevresindeki aydınlığı ağır ağır içine çekiyordu.
“Böyle bir metal görmedim” dedi Maeron.
Kael kılıcın kabzasındaki ters çevrilmiş taç işaretine baktı.
“Metal değil yalnızca.”
“Orven de aynı şeyi söyledi.”
Kael’in çenesi gerildi.
“Orven’in söylediklerini meydanda tekrarlama.”
“Meydanda neyi tekrarlayacağımı senden öğrenecek yaşta değilim.”
Kael bakışlarını ona çevirdi.
Maeron birkaç saniye dayandıktan sonra elindeki maşayla ilgilenmeye başladı.
“Ama bu defa öğrenebilirim.”
Kael, muhafızlara kapının dışında nöbet tutmalarını emretti. Taş odadan çıkan son kişi kendisi oldu. Ağır kapağı kapattı, üzerine iki demir sürgü çekti ve anahtarı kemerine taktı.
“Bu kapı benim iznim olmadan açılmayacak.”
Maeron kaşlarını çattı.
“İçeride bir değişiklik olursa?”
“Bana geleceksin.”
“Kılıç kapıyı çalıp çıkmak isterse?”
Kael merdivenleri çıkmaya başladı.
“Açma.”
Maeron, onun şaka yapmadığını anlayınca gülmedi.
Taş odanın kapısı kapandı.
Karanlığın içinde kalan kılıcın yüzeyinde ince bir kızıl çizgi belirdi.
Bir kez parladı.
Sonra söndü.
---
Veyra uyandığında güneş çoktan penceresine ulaşmıştı.
İlk hissettiği şey ağrı oldu.
Omzundan başlayıp sırtına, oradan beline kadar uzanan ağır bir sızı vardı. Sol dizini bükmeye çalıştığında bacağının içinden keskin bir acı geçti. Yanağındaki kesik gece boyunca gerilmiş, dudaklarının kenarında kuruyan kan tenini çekmeye başlamıştı.
İkinci hissettiği şey topraktı.
Tırnaklarının altında hâlâ ince siyah çizgiler vardı.
Ellerini kaldırıp avuçlarına baktı.
Hiçbir ışık yoktu.
İşaret de.
Yalnızca yere düşerken açılmış küçük yaralar, çizikler ve kuruyan çamur vardı. Buna rağmen parmaklarını kapattığında toprağın altında hareket eden kökleri yeniden hissedecekmiş gibi oldu.
Onlar çıktı.
Neris’e söylediği cümle aklına geldi.
Topraktan çıktılar ama beni dinlediler.
Veyra ellerini battaniyenin altına sakladı.
Kapının öteki tarafında bir sandalye gıcırdadı.
Kael’in gece boyunca orada oturduğunu anlaması uzun sürmedi.
“İçeri girebilirsin.”
Cevap gelmedi.
“Nefesini duyuyorum.”
Kapı açıldı.
Kael içeri girdiğinde üzerinde hâlâ kıyıda giydiği zırh vardı. Saçlarının arasına kurumuş tuz parçaları yapışmış, sağ kolundaki deri bağlardan biri kopmuştu. Elinde sıcak su dolu küçük bir tas ve temiz bir bez taşıyordu.
Veyra doğrulmak istedi.
Kael tası masaya bırakıp omzundan tuttu.
“Yavaş.”
“Bütün gece kapının önünde miydin?”
“Hayır.”
“Sandalye senin yerine mi oturuyordu?”
Kael bezi suya batırdı.
“Başın dönüyor mu?”
“Günaydın.”
“Başın dönüyor mu?”
“Hayır.”
“Görüşün bulanık mı?”
“Hayır.”
“Miden bulanıyor mu?”
“Şu anda yalnızca bu konuşma midemi bulandırıyor.”
Kael, Veyra’nın yanağındaki kurumuş kanı silmeye başladı. Hareketi bir kılıç yarasını temizlerken olduğundan daha dikkatliydi. Veyra canı yandığında yüzünü geri çekti.
“Dur.”
“Sen dur.”
“Yüzüm bana ait.”
“Dün ellerinin sana ait olup olmadığını bilmediğini söyledin.”
Veyra sustu.
Kael de sustu fakat bez yanağında bir an hareketsiz kaldı.
“Kökler hakkında soru sormayacak mısın?” dedi Veyra.
Kael bezi tekrar suya batırdı.
“Dün sordum.”
“Bugün sormuyorsun.”
“Cevabın değişti mi?”
“Hayır.”
“O hâlde tekrar sormanın anlamı yok.”
Veyra babasının yüzünü inceledi.
“Benden korkmadığını söyledin.”
“Korkmuyorum.”
“Köklerden korkuyor musun?”
Kael tası masaya bıraktı.
“Bilmediğim şeyleri hafife almam.”
“Bu, evet demenin daha uzun hâli.”
Kael cevap vermedi.
Veyra yataktan kalkmaya çalıştı. Ayağı yere değer değmez dizindeki ağrı yeniden yükseldi fakat bu kez belli etmedi.
“Kılıç nerede?”
Kael’in bakışları sertleşti.
“Seni ilgilendirmiyor.”
“Dün beni öldürmek üzere olan adamın kılıcı.”
“Bu yüzden seni ilgilendirmiyor.”
“Mantığın yine kusursuz.”
“Demirhanenin altında saklanıyor. Kapısında iki nöbetçi var ve oraya yaklaşmayacaksın.”
Veyra kaşını kaldırdı.
“Yerini söyleyip sonra yaklaşmamamı istemen biraz—”
“Veyra.”
Kael’in sesi yükselmedi fakat içindeki uyarı yeterince açıktı.
“O silahın üzerinde geçiş büyüsü var. Sana, köklere veya adadaki başka bir şeye nasıl tepki vereceğini bilmiyoruz. Bu kez merakının sonuçlarını başkaları taşımayacak.”
Veyra’nın yüzü gerildi.
“Dün oraya merakımdan gitmedim. Siva bizi gönderdi.”
“Kıyıya inmenizi göndermedi.”
“İnmeseydik o şey köye kadar gelecekti.”
“Belki.”
“Belki değil.”
“Bunu bilmiyorsun.”
“Sen de bilmiyorsun.”
Birbirlerine baktılar.
Kael’in yüzündeki yorgunluk ilk kez belirginleşti.
“Bugün evden ayrılmayacaksın.”
Veyra güldü fakat sesinde neşe yoktu.
“Beni kendi hayatımın dışında bırakmak yetmedi, şimdi evin içine de mi kilitleyeceksin?”
Kael kapıya yöneldi.
“Kapıyı kilitlememe gerek kalmamasını umuyorum.”
“Bu umut fazla uzun yaşamayacak.”
Kael dışarı çıktı.
Veyra kapının kapanmasını bekledi.
Sonra pencereye baktı.
---
Lyrs’in evi meydanın batı ucunda, birbirine çok yakın büyümüş iki ağacın arasında duruyordu.
Thalroin’deki diğer evler gibi dalların üzerine kurulmamıştı. Köklerin arasındaki küçük taş zemine oturuyor, pencerelerinden birine günün yalnızca birkaç saatinde ışık giriyordu. Evin içinde bir masa, iki sandalye, dar bir yatak ve duvar boyunca uzanan alçak bir raf vardı.
İkinci sandalyeye yıllardır kimse oturmamıştı.
Lyrs kapıyı omzuyla iterek içeri girdi.
Burnunun üzerindeki şişlik gece boyunca koyulaşmış, gözünün altına mor bir gölge yayılmıştı. Sağ bileğinde Kül Muhafızı’nın parmaklarından kalan izler vardı. Bunların hiçbirine bakmadı.
Belindeki iki kısa kılıcı çıkardı.
Önce sağ elindekini temizledi. Bıçağın kenarına yapışan siyah kalıntıları yağlı bezle birkaç kez sildi. Sonra diğerini aldı. İki kılıç aynı uzunlukta görünüyordu fakat ağırlıkları farklıydı. Sağ elinde taşıdığı biraz daha ağır, solundaki daha inceydi.
Thalroin’e geldiği günden beri iki kılıç kullanıyordu.
Kimse ona nedenini sorduğunda aynı cevabı alamazdı.
Bazen birinin yetmediğini söylerdi.
Bazen diğerinin yalnızca Rovan çok konuştuğunda işe yaradığını.
Gerçek cevap daha kısaydı.
Tek kılıçla savunmak ve saldırmak arasında seçim yapmak gerekirdi.
Lyrs seçim yapmaktan hoşlanmıyordu.
Bir kılıcı darbeyi karşılar, diğeri karşısındaki kişiye yeniden vurma fırsatı bırakmazdı. Yıllar önce bunu ona kimin öğrettiğini kimse bilmiyordu. Lyrs de anlatmıyordu.
Kılıçları duvardaki iki ayrı kancaya astı.
Yan yana durduklarında evde kendisi dışında yaşayan iki sessiz kişiye benziyorlardı.
Kapı çalındı.
Lyrs eli boş kaldığı anda huzursuz oldu. Sağdaki kılıca tekrar uzanmadı fakat bakışları bir an oraya kaydı.
Kapıyı açtığında karşısında Mara duruyordu.
Mara, meydanın kuzeyindeki fırında çalışan insan kadındı. Kırklı yaşlarının sonundaydı. Saçlarını her zaman ensesinde sıkı bir düğümle toplar, un bulaşmış önlüğünü akşam eve giderken bile çıkarmayı unuturdu. O sabah elinde üzeri bezle kapatılmış toprak bir tabak vardı.
Lyrs tabağa baktı.
“Bir şey sipariş etmedim.”
“Biliyorum.”
“O zaman yanlış eve geldin.”
Mara başını kaldırıp yüzündeki morluğa baktı.
“Yanlış eve gelmiş olsaydım karşımda daha az aptal bir yüz olurdu.”
Lyrs birkaç saniye sustu.
Mara tabağı ona uzattı.
“Yemek.”
“Ne olduğunu görebiliyorum.”
“O zaman al.”
Lyrs tabağı aldı. Bez aralandığında sıcak ekmek, kök sebzeler ve küçük bir parça kızarmış balık göründü.
“Karşılığında ne istiyorsun?”
Mara’nın yüzü değişti.
“Bir insanın sana yemek getirmesi için senden bir şey istemesi mi gerekiyor?”
Lyrs, cevabı biliyormuş gibi görünmedi.
Mara içeriye baktı. Masanın üzerindeki tek bardağı, duvardaki iki kılıcı ve yıllardır yerinden oynatılmamış ikinci sandalyeyi gördü.
“Dün akşam eve dönmediğini duydum.”
“Döndüm.”
“Yemek yemedin.”
“Bunu da mı duydun?”
“Burası Thalroin. İnsanlar senin ne yaptığını senden önce öğrenir.”
Lyrs tabağı iki eliyle tuttu.
“Teşekkür ederim.”
Kelime ağzından beklediğinden daha güç çıktı.
Mara bunu fark etmiş gibi davranmadı.
“Tabağı yarın getir.”
“Bugün getiririm.”
“Yarın.”
Kadın arkasını dönüp patikaya yürüdü.
Lyrs kapının önünde bir süre bekledi. Mara ağaçların arasından kaybolduktan sonra içeri girdi ve kapıyı kapattı.
Tabağı masaya bıraktı.
Karşısındaki boş sandalyeye baktı.
Thalroin’de Lyrs’in nereden geldiğini bilen yoktu. Onu yıllar önce batı ormanının kıyısında bulanların anlattıkları birbirini tutmuyordu. Biri sisin içinden yürüyerek çıktığını söylemişti. Bir başkası onu denizin getirdiğine yemin ediyordu. Lyrs ise soranlara hiçbir zaman aynı hikâyeyi vermemişti.
Kimsesi yoktu.
En azından köyde herkes böyle biliyordu.
Lyrs ikinci sandalyeyi ayağıyla masadan biraz uzaklaştırdı. Sanki karşısında biri oturacakmış gibi kalması onu rahatsız etmişti.
Sonra tek başına yemeğini yemeye başladı.
Duvardaki iki kılıç sessizce onu izledi.
---
Veyra pencereden çıkmamıştı.
Çünkü odasının penceresi dışarıdan görünüyordu ve Kael onun nasıl düşündüğünü gereğinden fazla iyi biliyordu.
Evin arka tarafındaki küçük kiler penceresini kullanmıştı.
Öğleye doğru meydanın kenarına ulaştığında başına koyu renk bir pelerin geçirmişti. Bunun kendisini tanınmaz yaptığına inanmıyordu. Yirmi dört yıldır aynı köyde yaşayan, gümüş saçlı ve sivri kulaklı bir kadının başına kumaş örtmesi pek güçlü bir kılık değiştirme yöntemi değildi. Yine de Kael’in nöbetçileri onu uzaktan görürse birkaç nefeslik zaman kazandırabilirdi.
Neris, kurutulmuş çiçeklerin dizildiği tezgâhın arkasında onu bekliyordu.
Veyra’yı görünce ellerini beline koydu.
“Evden çıkmaman gerekiyordu.”
“Çıkmadım.”
Neris pelerinin altından görünen çamurlu çizmelerine baktı.
“Duvarların yerini mi değiştirdiniz?”
“Pencereden çıktım.”
“Buna evden çıkmak deniyor.”
“Kapıyı kullanmadığım için tartışmaya açık.”
Neris gülmedi.
Veyra bunu fark etti.
“Ne oldu?”
Neris tezgâhın üzerindeki çiçekleri düzeltmeye başladı.
“Dün sana dokunduğumda geri çekildin.”
Veyra’nın yüzündeki hafif alay kayboldu.
“Özür diledim.”
“Biliyorum.”
“Senden korkmadığımı da söyledim.”
“Onu da biliyorum.”
“O zaman?”
Neris ellerini tezgâhtan çekti.
“Seni on yedi yıldır tanıyorum. Ayağın kırıldığında Kael görmesin diye üç saat boyunca yürümeye devam ettin. Kuzey Kayalıkları’ndan düşerken bir dala tutundun ve yukarı çıktığında ilk söylediğin şey kılıcını düşürmediğin oldu. Dün ilk defa yüzünde gerçekten korku gördüm.”
Veyra bakışlarını kalabalığa çevirdi.
“Kökler beni dinledi.”
“Biliyorum.”
“Hayır. Ne demek istediğimi bilmiyorsun.”
Neris sessizce bekledi.
Veyra sesini alçalttı.
“O şeyin boğazına doğru gidiyorlardı. Durmalarını söyledim ve durdular. Birkaç saniye daha susarsam onu öldüreceklerdi. Bunu istediğimi sanmıyorum ama o an...”
“Ölmesini istedin.”
Veyra ona baktı.
Neris’in yüzünde yargılama yoktu.
“Bizi öldürmeye çalışıyordu” dedi Neris. “Ben de ölmesini istedim.”
“Ama kökler seni dinlemedi.”
“Bu seni kötü biri yapmaz.”
“Ne olduğumu bilmeden buna nasıl karar verebilirsin?”
Neris bir adım yaklaştı.
“Çünkü ne olduğunla kim olduğun aynı şey değil.”
Veyra cevap vermedi.
Neris’in sesi daha da alçaldı.
“Senden korkmadığımı söylersem yalan olur. Bir daha aynı şey olduğunda ne olacağını bilmiyorum. Sen de bilmiyorsun. Ama korkmam, seni yalnız bırakacağım anlamına gelmiyor.”
Veyra’nın gözleri dolmadı.
Bu defa gülerek kaçmaya da çalışmadı.
Yalnızca başını hafifçe salladı.
“Bunu duymaya ihtiyacım vardı.”
“Biliyorum.”
“Her şeyi bildiğini sanman sinir bozucu.”
“Kael’den öğrendim.”
Veyra istemeden gülümsedi.
Rovan meydanın karşısından onlara doğru yürüyordu. Sırtındaki sadak bu kez doluydu. Normalde taşırken ses çıkaran oklar birbirine değmesin diye aralarına ince bez parçaları sıkıştırmıştı.
Lyrs birkaç adım arkasındaydı. Burnunun üzerindeki morluk daha da koyulaşmıştı fakat kıyafetlerini değiştirmiş, iki kılıcını yeniden beline takmıştı.
Rovan yanlarına geldiğinde Veyra’nın pelerinine baktı.
“Seni tanıyamadım.”
“Gerçekten mi?”
“Hayır.”
Lyrs, Veyra’nın yürürken sol bacağına daha az ağırlık verdiğini fark etti.
“Kael seni evden çıkardı mı?”
“Kısmen.”
Neris cevap verdi.
“Pencereden kaçtı.”
Rovan başını salladı.
“Kael’in kızı olduğuna dair en güçlü kanıt bu olabilir.”
Veyra pelerinin başlığını indirdi.
“Sizi konuşmak için çağırdım.”
Dördünün yüzündeki ifade değişti.
Meydan kalabalıktı. Festival için hazırlanan uzun masalar taşınıyor, çocuklar kandillerin içindeki eski fitilleri değiştiriyor, meydanın batısında bir grup insan şarkı provası yapıyordu. Burada konuşabilecekleri hiçbir yer yoktu.
Lyrs başını demirhanenin arkasındaki dar yola çevirdi.
“Eski boya deposu boş.”
Birlikte kalabalıktan uzaklaştılar.
Depo, renkçilerin yıllar önce kullandığı küçük taş bir yapıydı. İçeride kurumuş bitki demetleri, boş küpler ve duvarlara işlemiş soluk boya lekeleri vardı. Rovan kapıyı kapattı.
Veyra doğrudan konuya girdi.
“Kül Muhafızı beni tanıyordu.”
Rovan duvara yaslandı.
“Adını bilmiyordu.”
“Ama kimi aradığını biliyordu.”
Neris başını salladı.
“Kıyıya çıktığında çevresine bakmadı. Seni gördüğü anda durdu.”
Lyrs kollarını göğsünde birleştirdi.
“Öldürmek isteseydi ilk fırsatta yapardı.”
Veyra’nın bakışları ona döndü.
“Beni öldürmeye çalıştı.”
“Hayır” dedi Lyrs. “Seni etkisiz hâle getirmeye çalıştı. Arada fark var.”
Rovan’ın yüzündeki alışılmış gülümseme yoktu.
“Kılıcını boğazına getirdi.”
“Kesmedi.”
“Kökler çıkmasaydı kesecekti.”
Lyrs başını iki yana salladı.
“Zırhının hareketlerini gördüm. Birini öldürmek isteyen savaşçı, boğaza uzandığında beklemez. O bekledi.”
Veyra’nın boğazındaki kızarıklık bir anda daha fazla acıyormuş gibi oldu.
“Neyi bekliyordu?”
Neris cevap verdi.
“Senden bir şey yapmanı.”
Odanın içindeki sessizlik ağırlaştı.
Rovan yayı taşımaktan sertleşmiş parmaklarına baktı.
“Oklarım bittiğinde onu durduramadım.”
Veyra ona döndü.
“Bu senin hatan değildi.”
“Kaç ok taşıdığımı ben seçtim.”
“Bir orduyla karşılaşacağımızı bilmiyordun.”
“Bir kişiydi.”
Rovan’ın sesi sertleşti.
“Bir kişi. Ve ben son oku attıktan sonra elimde yalnızca işe yaramayan bir yay kaldı. Sen yerdeydin. Neris silahsızdı. Lyrs’in yüzü kanıyordu. Ben sadece baktım.”
Lyrs ona baktı.
“Bana yardım etmek için okunu harcadın.”
“Kaçırdım.”
“Hayır. Onun bileğini çevirmesine neden oldun. Çevirmeseydi kılıcı göğsüme girecekti.”
Rovan ilk kez başını kaldırdı.
Lyrs devam etti.
“Bir savaşta yaptığın şeyin değerini yalnızca öldürdüğün kişiler belirlemez.”
Bu cümle Lyrs’in ağzından çıktığı için odadakilerin hepsi bir an sustu.
Rovan hafifçe başını eğdi.
“Bunu tekrar söylemeni istersem inkâr edersin değil mi?”
“Evet.”
Neris derin bir nefes aldı.
“Hepimiz korktuk. Hepimiz bir yerde yanlış yaptık. Fakat şu an asıl sorumuz, o şeyin Veyra’dan ne istediği.”
Veyra kapıya baktı.
“Cevap kılıçta olabilir.”
Rovan hemen doğruldu.
“Kael kılıcı taş odaya kilitledi.”
“Biliyorum.”
Neris gözlerini kıstı.
“Bunu sana neden söyledi?”
“Yaklaşmamamı söylemek için.”
Lyrs kapıya yöneldi.
“Baban seni hiç tanımıyor.”
---
Demirhanenin arkasındaki geçit günün o saatinde boştu.
Ön tarafta çekiç sesleri yükseliyor, Maeron festival kandillerinin kırılan ayaklarını onarıyordu. Taş odanın girişindeki iki muhafız ise merdivenin üstünde bekliyordu.
Dördü kapıya doğrudan yaklaşmadı.
Eski boya deposundan çıkıp demirhanenin arkasından dolaşırken Veyra yerdeki karanlığı fark etti.
Önce demirhanenin çatısından sızan su sandı.
Taşların arasından ince siyah bir sıvı ilerliyordu.
Güneş ışığı yüzeyine değdiğinde parlamıyor, sıvının içinde kayboluyordu. Bir parmak genişliğindeki iz, demirhanenin duvarının altından çıkıyor ve meydanın merkezine doğru ağır ağır akıyordu.
Yokuş yukarı.
Veyra durdu.
“Bunu görüyor musunuz?”
Neris onun yanına çömeldi.
“Su değil.”
Rovan elindeki okun ucunu yaklaştırdı.
Lyrs bileğini tuttu.
“Dün siyah metale dokunmanın ne kadar iyi bir fikir olduğunu gördük.”
Rovan oku geri çekti.
Sıvı hareket etmeye devam etti.
Dördü peşinden yürüdü.
İz, meydanın kalabalık kısmına ulaşmadan taşların arasındaki dar bir oluğa girdi. İnsanların ayaklarının altından, festival masalarının arasından ve Elar’ın Kökleri’nin gölgesine doğru ilerliyordu. Kimse onu fark etmiyordu. Üzerine basan bir çocuğun sandalına değdiğinde iki yana ayrılıyor, ardından yeniden birleşiyordu.
Veyra’nın içindeki huzursuzluk büyüdü.
Siyah sıvı taşların arasındaki eğime rağmen yukarı doğru akıyordu. Geçtiği yerlerde ince, yağlı bir iz bırakıyor fakat birkaç nefes sonra bu izler kendiliğinden kayboluyordu.
“Kılıçtan geliyor” dedi Neris.
Lyrs demirhaneye baktı.
“Kılıçtan çıkıyor olabilir. Nereye gittiğini bildiği anlamına gelmez.”
İz, Elar’ın Kökleri’nin en kalın parçalarından birine ulaştı.
Kabuğun içine girmedi.
Kök ona değmeden önce geri çekildi.
Taşların altında ağır bir sürtünme sesi duyuldu. Meydanın merkezindeki dev kökün yanından geçen ince bir parça yavaşça kıvrıldı ve altında yıllardır görünmeyen dar bir taş aralık ortaya çıktı.
Veyra’nın nefesi kesildi.
Aralıktan soğuk hava yükseliyordu.
Siyah iz karanlığın içine aktı.
Neris taşların üzerindeki silinmiş oymalara baktı. Parmaklarını dokundurmadan şekilleri takip etti.
“Bunlar eski elf harfleri.”
Rovan eğildi.
“Ne yazıyor?”
Neris yosunların arasındaki çizgileri temizledi.
“Kökler Koridoru.”
Lyrs karanlık açıklığa baktı.
“Daha önce duydun mu?”
“Çocukken. Köklerin altında eski yollar bulunduğu söylenirdi ama hikâye sanıyordum.”
Veyra, hareket eden köke baktı.
“Bize yolu açtı.”
Neris’in yüzü ciddileşti.
“Ya bize açmadıysa?”
Siyah iz çoktan aşağıya kaybolmuştu.
Veyra dar aralığa adım attı.
“O zaman kime açtığını bulacağız.”
---
Kökler Koridoru, meydanın altından düz bir çizgi hâlinde ilerlemiyordu.
Taş basamaklar birkaç adım sonra sona eriyor, yerini nemli toprağa bırakıyordu. Duvarların çoğu insan eliyle örülmemişti. Birbirine dolanmış kökler tavanı taşıyor, aralarındaki boşluklarda soluk beyaz mantarlar büyüyordu.
Rovan küçük bir kandil yaktı.
Alev yükseldiği anda çevredeki köklerden bazıları geri çekildi.
“Ateşi sevmiyorlar” dedi.
“Ya da seni” dedi Lyrs.
Bu kez kimse gülmedi.
Koridorda ilerledikçe meydanın sesleri kayboldu. Üstlerinde yüzlerce insan çalışıyor, çocuklar koşuyor ve çekiçler taşlara vuruyordu ancak aşağıda yalnızca nefesleri ve köklerin arada bir çıkardığı kuru sesler duyuluyordu.
Siyah iz birkaç adım önlerinde akmaya devam ediyordu.
Veyra ona yaklaşmaya çalıştığında hızlanıyor, geride kaldıklarında yavaşlıyordu.
“Bizi bir yere götürüyor” dedi Rovan.
Lyrs iki kılıcının kabzalarına dokundu.
“Bunu istemesi iyi bir şey değil.”
Bir süre sonra koridor ikiye ayrıldı.
Siyah iz sağdaki yola girdi.
Soldaki yolun önünü kalın kökler kapatmıştı. Veyra yaklaştığında köklerden biri hafifçe hareket etti fakat yol açılmadı.
Neris bunu gördü.
“Seni tanıyorlar.”
Veyra gözlerini kökten ayırmadı.
“Beni tanıyan şeylerin sayısı son iki günde gereğinden fazla arttı.”
Rovan kandili biraz yukarı kaldırdı.
“Dün yaptığın şeyi tekrar yapabilir misin?”
“Hayır.”
“Denemedin.”
“Nasıl deneyeceğimi bilmiyorum.”
“Toprağa vurup yeter diyebilirsin.”
Veyra ona sertçe baktı.
Rovan’ın yüzünde alay yoktu.
“Ciddiyim. Belki bir kelimeye tepki veriyorlardır.”
“Ya da korkuma. Ya da o adamın zırhındaki büyüye. Ya da benden tamamen bağımsız hareket ettiler ve ben kendimi önemli sanıyorum.”
Neris, Veyra’nın yanında durdu.
“Durdurduğunda seni dinlediler.”
“Biliyorum.”
Veyra’nın sesi koridorda yankılandı.
“Sorun da bu zaten. Eğer yeniden hareket ederlerse onları durdurabilecek miyim bilmiyorum. Ya bu kez yanlış kişiye giderlerse?”
Lyrs sakin bir sesle konuştu.
“O zaman seni durdururuz.”
Veyra ona döndü.
“Nasıl?”
“Gerekirse iki kılıçla.”
Neris’in yüzü gerildi fakat Veyra Lyrs’in gözlerinde tehdit görmedi.
Yalnızca dürüstlük vardı.
“Bunu rahatlatıcı bulmam mı gerekiyor?”
“Hayır. Gerçek olduğunu bilmen gerekiyor.”
Veyra birkaç saniye onu izledi.
Sonra başını salladı.
“Tamam.”
Rovan kandili aşağı indirdi.
“Ben de yardım ederim.”
Veyra onun dolu sadağına baktı.
“Bu kez kaç okun var?”
“Yirmi sekiz.”
“Koridorda dört kişiyiz.”
“O yüzden dikkatli nişan alacağım.”
Neris derin bir nefes verdi.
“Benim silahım yok.”
Lyrs belindeki küçük bıçağı çıkarıp kabzasını ona uzattı.
Neris almadı.
“Kullanmayı bilmiyorum.”
“Öğrenirsin.”
“Şimdi mi?”
“Kullanman gerekirse evet.”
Neris bıçağı aldı. Elinde yabancı bir nesne tutuyormuş gibi baktı.
“Dün kıyıya gelmemeliydim.”
Veyra’nın yüzü değişti.
Neris hemen devam etti.
“Bunu sizi suçlamak için söylemiyorum. Dövüş başladığında ne yapacağımı bilmiyordum. Seni çekmeye çalıştım, sonra yerde kaldım. Ben savaşçı değilim.”
“Olmak zorunda değilsin” dedi Veyra.
“Ama yanınızda kalacaksam işe yaramak zorundayım.”
Rovan duvardan ayrıldı.
“Kıyıda siyah damlaları ilk sen gördün. Kül Muhafızı Veyra’ya yöneldiğinde ilk sen bağırdın. Yerdeyken bile onu yalnız bırakmadın.”
Lyrs başını hafifçe eğdi.
“Bir kılıç taşımak insanı işe yarar yapmaz.”
Neris elindeki küçük bıçağa baktı.
“Bunu iki kılıç taşıyan kişinin söylemesi biraz tuhaf.”
“Benim iki kat işe yaramam gerekiyor.”
Bu kez gülümseyen yalnızca Rovan oldu.
Veyra arkadaşlarına baktı.
Dün kıyıda hepsinin yüzünde korku görmüştü. Şimdi korku hâlâ oradaydı fakat hiçbiri geri dönmeyi önermiyordu.
Bu, Veyra’yı rahatlatmadı.
Yalnız olmadığını hatırlattı.
Siyah iz sağ koridorun sonunda ince bir yarığa girdi.
Ardından kayboldu.
Duvarın öteki tarafında çok uzaktan gelen bir ses duyuldu.
Bir çocuk ağlıyordu.
---
Tarin annesinin elini yalnızca birkaç saniyeliğine bırakmıştı.
Meydanın güney tarafında kandiller için kesilen yeni fitiller dağıtılıyor, çocuklar eski balmumlarını taş kaselerden kazıyordu. Tarin’in avuçlarında yine beyaz boya vardı. Festival gözlerinin kenarlarını boyamakla görevlendirilmişti fakat yüzünden çok ellerini boyamıştı.
Annesi arkasını dönüp bir kadınla konuştuğunda sis meydanın kenarındaki ağaçların arasından ince bir şerit hâlinde geçti.
Kimse fark etmedi.
Tarin etti.
Çünkü sisin içinde biri adını söyledi.
“Tarin.”
Çocuk başını kaldırdı.
Ses annesine benzemiyordu.
Bir erkeğin sesiydi. Derin, yavaş ve çok uzaktan geliyormuş gibi boğuktu. Tarin ağaçların arasına baktığında beyazlığın içinde uzun bir gölge gördü.
Yüzü yoktu.
Yalnızca insan biçiminde, karanlık bir siluetti.
“Beni tanıyor musun?” diye sordu Tarin.
Gölge cevap vermedi.
Sis biraz daha geri çekildi ve iki ağacın arasında dar bir yol açtı.
Tarin meydanın arkasına baktı. Annesi hâlâ konuşuyordu.
Gölge yeniden seslendi.
Bu kez çocuğun adını söylemedi.
“Gümüş saçlı olan nerede?”
Tarin, soruyu anlamadı.
Veyra’nın saçlarını düşündü. Köyde başka gümüş saçlı elfler vardı fakat çocukların arasına oturup onlara tahta göz kesmeyi gösteren yalnızca oydu.
“Veyra mı?”
Sis hareket etti.
Gölge birkaç adım geriye çekildi.
Tarin onun uzaklaştığını sandı.
Peşinden gitti.
Meydanın sesleri arkasında kaldı.
Çocuk bir kez daha annesine bakmadı.
---
Kökler Koridoru’ndaki ağlama bir anda kesildi.
Veyra duvardaki yarığa yaklaştı.
“Tarin?”
Sesini tanımıştı. Önceki gün pantolonunda iki beyaz el izi bırakan çocuk meydanda ağladığında bütün tezgâhlar duyardı.
Cevap gelmedi.
Neris’in yüzündeki renk azaldı.
“Meydanda olması gerekiyordu.”
Veyra kulağını köklerin arasındaki boşluğa yaklaştırdı.
Toprağın altında bir titreşim hissetti.
Dün kıyıda duyduğu gibi sert değildi.
Bir kalp atışına benziyordu.
Bir kez vurdu.
Sonra koridorun sol tarafındaki köklerden biri hareket etti.
Az önce yolu kapatan kalın kökler ağır ağır birbirinden ayrıldı. Toprak tavandan döküldü. Arkalarında yukarı doğru uzanan dar bir geçit ortaya çıktı.
Veyra kandili Rovan’ın elinden aldı.
“Kökler onu buldu.”
Lyrs önüne geçti.
“Bunu bilmiyorsun.”
“Ağladığını duydum.”
“Seni bir yere çekmeye çalışıyor olabilirler.”
“O zaman beni çekerken Tarin’i kullandılar.”
Veyra köklerin açtığı geçide girdi.
“Her iki durumda da yukarı çıkıyorum.”
Geçit dardı. Bazı yerlerde eğilmek, bazı yerlerde köklere tutunarak tırmanmak zorunda kaldılar. Veyra’nın yaralı dizi her adımda sızlıyor fakat durmuyordu.
Kökler önünde hareket ediyordu.
Yol göstermiyor gibiydiler.
Sanki toprağın içinden aynı yere yetişmeye çalışıyorlardı.
Veyra yukarı çıktıkça hava soğudu. Sis dar çatlaklardan koridora sızmaya başladı. Rovan arkalarındaki yolu işaretlemek için oklarından birini toprağa sapladı.
“Yirmi yedi” dedi Lyrs.
Rovan ona baktı.
“Saymana gerek yok.”
“Bir daha bittiğinde şaşırmayalım.”
Geçidin sonunda köklerden oluşan ince bir duvar vardı.
Veyra yaklaştığında kökler iki yana çekildi.
Dışarı çıktılar.
Kıyıdan ayrılan eski yolun üzerindeydiler.
Doğu Koyu birkaç yüz adım aşağıda kalıyor, denizin sesi ağaçların arasından boğuk biçimde geliyordu. Sis, yolun iki tarafını kapatmıştı.
Veyra çevresine baktı.
“Tarin!”
Köklerden biri toprağın üzerinde belirdi.
İnce ucu yolun kenarındaki yaşlı ağaca doğru ilerledi ve gövdenin birkaç adım önünde durdu.
Tarin ağacın dibinde yatıyordu.
Küçük bedeni yan dönmüş, beyaz boyalı avuçlarından biri toprağa açılmıştı. Yüzünde yara yoktu. Nefes alıyordu fakat gözleri kapalıydı.
Neris ona doğru koştu.
Lyrs çevreyi kontrol ederken Rovan yayını kaldırdı.
Veyra çocuğun yanında diz çöktü.
“Tarin.”
Omzuna dokundu.
Çocuk uyanmadı.
Neris elini boynuna götürdü.
“Nefesi düzenli.”
Veyra başını kaldırdığında ağacın gövdesindeki karanlığı gördü.
Kül Muhafızı’nın bastırdığı mühür artık tamamen gizli değildi.
Kabuğun altında açık bir kapıya benzeyen ince bir şekil vardı. Üzerinde ters çevrilmiş taç belli belirsiz seçiliyor, çevresindeki kızıl damarlar her birkaç nefeste bir yanıp sönüyordu.
Veyra ayağa kalktı.
Avucunu gövdeye doğru uzattı.
“Dokunma.”
Orven’in sesi sisin içinden geldi.
Veyra eli havada kaldı.
Yaşlı adam bastonuna dayanarak yoldan çıktı. Nefesi hızlanmıştı. Onları takip ederken acele ettiği belliydi fakat yüzündeki asıl şey yorgunluk değildi.
Korkuydu.
“Bu defa nedenini söyleyecek misin?” diye sordu Veyra.
Orven ağaca yaklaştı.
“Hayır.”
“Çünkü yine cevapların bizi korumayacağını mı düşünüyorsun?”
“Çünkü bilmiyorum.”
Veyra’nın eli yavaşça indi.
Orven sağlam gözünü mühre çevirdi. Bastonunun ucunu toprağa bastırdı. Üzerine oyulmuş kök şekilleri soluk mavi ışıkla doldu.
Işık ağacın gövdesine ulaştığında kızıl damarlar bir an geri çekildi.
Orven dişlerini sıktı.
Bastonundaki mavi ışık güçlendi.
Mührün üzerindeki ters taç karardı.
Bir an için yok olacakmış gibi göründü.
Sonra ağacın içinden sert bir vuruş yükseldi.
Mavi ışık parçalandı.
Orven geriye savruldu. Lyrs onu düşmeden yakaladı.
Yaşlı adamın bastonundaki oymalardan ince duman çıkıyordu.
Veyra mühre baktı.
İşaret yeniden belirginleşmişti.
“Düzeltemiyorsun” dedi.
Orven kolunu Lyrs’in elinden kurtardı.
“Hayır.”
“Ne olduğunu biliyor musun?”
Orven cevap vermeden önce uzun süre ağaca baktı.
“Bir bağ.”
“Nereye bağlı?”
“Bilmiyorum.”
“Bize saldıran şeye mi?”
“Bilmiyorum.”
“Kılıca mı?”
Orven’in sağlam gözü kısa bir an Veyra’ya döndü.
“Bilmiyorum.”
Veyra öfkeyle güldü.
“Sonunda hepimiz aynı noktaya geldik.”
Orven bu kez alınmadı.
“Bilmemek bazen utanılacak bir şey değildir.”
“Ama tehlikelidir.”
“Evet.”
Orven ağacın çevresindeki toprağı inceledi. İnce kökler mührün bulunduğu gövdeden uzaklaşmış, çevresinde boş bir halka bırakmıştı.
“Bu ağaca kimse dokunmayacak. Yaklaşılmayacak. Kesilmeyecek ve yakılmayacak.”
Rovan kaşlarını çattı.
“Hiçbir şey yapmayacak mıyız?”
“Ne yapacağını bilmeyen birinin en tehlikeli hareketi, sırf hareketsiz görünmemek için bir şey yapmasıdır.”
Veyra yerdeki çocuğa baktı.
“Tarin neden burada?”
Orven’in yüzü sertleşti.
“Bunu uyandığında ona soracağız.”
Uzakta çanlar çalmaya başladı.
Bu kez kıyı uyarısı değildi.
Meydanda bir çocuk kaybolduğunda çalınan kısa ve hızlı vuruşlardı.
Neris, Tarin’i kucağına almak için eğildi. Lyrs ona yardım etti.
Veyra ayrılmadan önce ağaca son kez baktı.
Mührün kızıl çizgileri soldu.
Kabuğun altında yeniden gizlendi.
Fakat Veyra artık nerede olduğunu biliyordu.
---
Doğu Koyu’nda gün batımı diğer yerlerden daha erken gelirdi.
Batıdaki ağaçların gölgeleri kıyıya uzandığında deniz hâlâ açık renkte olur fakat koyun içindeki dar yol çoktan karanlığa gömülürdü.
Kael siyah kayığın karşısında duruyordu.
İki muhafız birkaç adım geride nöbet tutuyordu. Kayığın parçalanmış tarafı kalın zincirlerle kayalara bağlanmış, çevresindeki siyah metal kırıntıları deri örtülerle kapatılmıştı.
Orven kıyıya ulaştığında Kael arkasına dönmedi.
“Çocuğu bulmuşsunuz.”
“Veyra buldu.”
Kael’in omuzları gerildi.
“Ona evden çıkmamasını söylemiştim.”
“Bu sözün onu durduracağına gerçekten inandıysan yaşlandığın için endişelenmeye başlayacağım.”
Kael sonunda ona döndü.
“Onu koridorda bulmuşsun.”
“Koridor onu buldu.”
“Kelimelerle oynama.”
“Kökler Veyra’ya yol açtı. Çocuğun nerede olduğunu gösterdi. Buna vereceğim yanlış bir isim, gerçeği değiştirmez.”
Kael denize baktı.
“Yirmi dört yıl boyunca hiçbir şey olmadı.”
“Hiçbir şey olmadığını sanmakla hiçbir şey olmaması aynı değildir.”
“Köklerin ne olduğunu biliyorsun.”
Orven bastonunu kuma sapladı.
“Bir zamanlar bildiğimi sanıyordum.”
Kael’in sesi sertleşti.
“Serenya da biliyordu.”
Orven sustu.
Kael ona doğru bir adım attı.
“Sis neden açıldı?”
Orven gözlerini denizi örten beyaz perdeye çevirdi.
“Çünkü sonsuza kadar dayanmak için yapılmadı.”
“Sen öyle söylememiştin.”
“O gece hiçbirimiz doğruyu bütünüyle bilmiyorduk.”
Kael’in yüzü karardı.
“Sen biliyordun. Serenya biliyordu. Yalnızca ben, kızımı alıp nereye kaçtığımızı bilmiyordum.”
Orven’in sağlam gözü Kael’e döndü.
“Serenya sisi sizi saklamak için yaptı.”
Kael acı bir kahkaha attı.
“Bizi mi?”
“Thalroin’i. Veyra’yı. O gece adada yaşayan herkesi.”
“Sonra bir kızını alıp gitti.”
“Bunun sisle ilgisi yok.”
“Onun yaptığı hiçbir şey birbirinden ayrı değildi.”
Rüzgâr denizden yükselip Orven’in pelerinini savurdu.
Yaşlı adam bir süre konuşmadı.
“Serenya köklerin gücünü çağırdı. Ben yalnızca büyüyü adanın sınırlarına bağlamasına yardım ettim. Sis onun iradesiyle doğdu fakat yirmi dört yıl boyunca burada kalmasını sağlayan şey yalnızca onun büyüsü değildi.”
Kael’in bakışları sertleşti.
“Veyra.”
Orven cevap vermedi.
Kael bunu cevap olarak kabul etti.
“Kökler uyandığında perde zayıfladı.”
“Belki.”
“Belki kelimesinden nefret etmeye başladım.”
“Gerçeğin elimizde olmayan kısmına verilen en dürüst isim o.”
Kael siyah kayığa baktı.
“Ağaçtaki bağı kırabilir misin?”
“Denedim.”
“Bir daha dene.”
“Onu güçlendirebilirim.”
“O zaman ağacı keseriz.”
“Mühür ağaca bağlanmadıysa?”
Kael sustu.
Orven devam etti.
“Kabuğun içinde gördüğümüz şey yalnızca yüzeyi olabilir. Kökler ondan uzaklaşıyor. Kesersen bağın nereye taşınacağını bilmiyoruz.”
“Hiçbir şey bilmiyorsun.”
“Evet.”
Orven’in bunu kabul ederken gösterdiği sakinlik Kael’in öfkesini daha da büyüttü.
“Yirmi dört yıl önce de aynı şeyi yaptın. Yarım gerçekler söyledin. Geri kalanını Serenya’nın bildiğini söyledin. Şimdi o burada değil ve sen hâlâ bilmiyorsun.”
Orven’in eli bastonunun başında sıkıldı.
“Burada olmaması, yaptığı şeyi ortadan kaldırmıyor.”
“Bana onu savunma.”
“Onu savunmuyorum.”
“O zaman adını böyle söyleme.”
İki adamın arasında uzun bir sessizlik kaldı.
Deniz siyah kayığın yanına vurdu. Köpükler kara tahtaya değdiği anda griye dönerek geri çekildi.
Orven sonunda konuştu.
“Çocuğun ne gördüğünü öğrenmemiz gerekiyor.”
Kael’in yüzündeki öfke yavaşça yerini başka bir şeye bıraktı.
“Bir şey gördüğünü mü düşünüyorsun?”
“Mührün yanında kendi isteğiyle yatmadı.”
Kael kayıktan uzaklaştı.
“Köye dönüyoruz.”
---
Tarin gözlerini açtığında evin içi insanlarla doluydu.
Annesi yatağın kenarında oturuyor, iki eliyle onun küçük avucunu tutuyordu. Siva kapının yanında bekliyor, Maeron pencerenin önünde kollarını göğsünde birleştirmiş duruyordu. Kael ile Orven odanın en karanlık köşesindeydi.
Veyra, Neris, Rovan ve Lyrs dışarı çıkarılmıştı.
Bu yüzden pencerenin altında çömelmişlerdi.
Rovan pencerenin açık kalan bölümüne kulağını yaklaştırdı.
“Hiçbir şey duyamıyorum.”
Neris onu aşağı çekti.
“Başın bütün pencereyi kapatıyor.”
“Başım normal büyüklükte.”
Lyrs arkasındaki patikayı kontrol etti.
“Sessiz olun.”
Veyra pencerenin kenarına tutunup biraz yükseldi. Yaralı dizi sızladı fakat bırakmadı.
İçeride Tarin’in annesi ağlıyordu.
“Neden gittin?”
Çocuk gözlerini kırpıştırdı.
“Beni çağırdı.”
Kael’in sesi duyuldu.
“Kim?”
Tarin başını yastığa çevirdi.
“Bilmiyorum.”
“Sesini daha önce duydun mu?”
“Hayır.”
Orven yatağa yaklaştı. Sesi Kael’inkinden daha yumuşaktı.
“Sana ne söyledi?”
Tarin birkaç saniye düşündü.
“Önce adımı.”
Annesinin eli sıkılaştı.
“Sana cevap verme demedim mi?”
Çocuk gözlerini indirdi.
“Sonra gümüş saçlı olanı sordu.”
Odanın içindeki hava değişti.
Pencerenin dışında Veyra’nın elleri taş kenarda kasıldı.
Kael bir adım yaklaştı.
“Tam olarak ne söyledi?”
“Gümüş saçlı olan nerede dedi.”
“Sen ne dedin?”
“Veyra mı dedim.”
Tarin’in annesi ağzını eliyle kapattı.
Veyra pencerenin altında hareketsiz kaldı.
Orven ile Kael birbirlerine baktı.
Bu, ne şaşkınlık ne de anlamamış birinin bakışıydı.
Bir şeyi hatırlayan iki kişinin bakışıydı.
Orven yeniden sordu.
“Onu gördün mü?”
Tarin başını hafifçe salladı.
“Sis yüzünü kapatıyordu.”
“Nasıl görünüyordu?”
“Uzundu. Siyah giyinmişti. Arkasında yeşil ışıklar vardı.”
Çocuk gözlerini kapatıp görüntüyü hatırlamaya çalıştı.
“Bir yerde oturuyordu önce. Çok yüksekteydi. Sonra ayağa kalktı. Aşağı inerken herkes eğildi.”
Kael’in yüzündeki renk çekildi.
Orven’in bastonu taş zeminde hafifçe kaydı.
Veyra bunu gördü.
Tarin devam etti.
“Başında taç yoktu ama kral gibiydi.”
Siva, Kael’e baktı.
“Bu kim?”
Kael cevap vermedi.
“Kael.”
“Çocuk korkmuş. Gördüğü şey bir rüya olabilir.”
Orven bakışlarını ona çevirdi.
“Sen buna inanmıyorsun.”
Kael’in çenesi gerildi.
“Burada söylemeyeceğim.”
Tarin’in annesi oğluna sarıldı. Siva bir şey daha sormak istedi fakat Orven başını hafifçe iki yana salladı.
Pencerenin dışında Veyra yavaşça aşağı indi.
Neris hemen kolundan tuttu.
“Ne oldu?”
Veyra cevap vermedi.
Rovan onun yüzüne baktı.
“Çocuk ne gördü?”
Veyra’nın bakışları pencerenin ardındaki iki adama çevrildi.
Kael ve Orven hâlâ birbirlerine bakıyordu.
Çocuğun anlattığı siluetin kim olduğunu söylememişlerdi.
Fakat ikisi de ondan korkmuştu.
Daha önemlisi onu tanımışlardı.
Veyra bunu yüzlerinden anladı.
Ve ilk kez, babasının sakladığı cevapların yalnızca geçmişte olmadığını fark etti.
Bazıları sisin öteki tarafında onu bekliyordu.