3. bölüm · GRİMNOX

3.bölüm

Safir Bakır

Festivalden Altı Gün Önce
Mezar taşında bir isim yoktu.
Ne doğduğu yer ne öldüğü gün ne de arkasında bıraktığı kişilerin birkaç güzel sözü kazınmıştı üzerine. Yalnızca taşın ortasına işlenmiş ince bir hilal vardı. Yıllardır yağmurun altında kaldığı için kenarları silinmiş, bir zamanlar düzgün olan çizgisi yer yer yosunların altında kaybolmuştu.
Veyra çocukken bunun normal olduğunu sanmıştı.
Ölülerin isimlerinin yazılmadığını, onları seven insanların hangi taşın altında yattıklarını zaten bildiğini düşünürdü. Sonra köy mezarlığındaki diğer taşları okumayı öğrendi. Her birinin üzerinde bir isim, bir tarih ve o kişiden geriye kalması istenen birkaç kelime vardı.
Annesinin mezarında hiçbir şey yoktu.
Kael’e bunun nedenini ilk sorduğunda sekiz yaşındaydı.
“Bazı isimler taşa yazılmaz.”
Kael’in verdiği cevap buydu.
Veyra o zaman anlamamıştı.
Aradan geçen on altı yılda da anlamamıştı fakat Kael’in cevapları çoğunlukla böyleydi. Bir kapıya benzerlerdi. Açılacakmış gibi görünür, yaklaştığında arkasında duvar olduğunu fark ederdin.
Veyra mezarın önünde diz çöktü.
Festivalden önceki altı gün boyunca köyün her köşesi temizlenir, evlerin önüne yeni çiçekler asılırdı. Mezarlıklar da hazırlanırdı fakat annesinin mezarı köy mezarlığında değildi. Elar’ın Bahçesi’ne giden eski yolun dışında, sık ağaçların çevrelediği küçük bir açıklıkta tek başına duruyordu.
Kael buraya mezar demişti.
Veyra da yıllardır inanmıştı.
Sabah sisinin ince parçaları ağaç gövdelerinin arasında dolaşıyor, dallardan düşen su damlaları mezarın üzerindeki kurumuş çiçeklere çarpıyordu. Veyra yanında getirdiği küçük sepeti yere bıraktı. İçinde beyaz çiçekler, eski bir bez ve yarısı yenmiş bir elma vardı.
Elmayı mezara getirmek gibi bir niyeti olmamıştı.
Yolda acıkınca yemiş, kalan yarısını atmaya kıyamamıştı.
Taşın üzerindeki yaprakları temizlemeye başladı.
“Bu yıl da geldim.”
Kendi sesi ağaçların arasında gereğinden yüksek duyuldu.
“Bunun senin için bir anlamı var mı bilmiyorum. Ölüysen muhtemelen yoktur.”
Biriken yosunları bezle sildi. Hilalin çizgileri biraz daha belirginleşti.
“Ölü değilsen de durum daha kötü zaten.”
Elindeki bez durdu.
Veyra mezarın karşısında kendi sözünü düşündü. Sonra başını iki yana sallayıp temizlemeye devam etti.
“Babam yine sinirimi bozdu.”
Rüzgâr, mezarın yanındaki eğrelti otlarını birbirine sürttü.
“Şaşırdığını sanmıyorum.”
Eski çiçekleri topladı. Sapların çoğu çürümüş, toprağın içine karışmıştı. Bir tanesini çektiğinde mezarın kenarındaki nemli toprak hafifçe yükseldi.
Veyra’nın eli durdu.
Dün meydanda hareket eden kök aklına geldi.
Avucunun altında hissettiği yavaş titreşim. Toprağın içinden gelen o tek, ağır vuruş.
Kael’in yüzünde bir anlığına beliren korku.
Veyra parmaklarını toprağa yaklaştırdı fakat dokunmadı.
Hiçbir şey olmadı.
“Gördün mü” diye mırıldandı. “Artık topraktan da şüpheleniyorum. Babam sonunda beni kendine benzetti.”
Yeni çiçekleri mezarın üzerine yerleştirdi. Demetin ortasındaki beyaz çiçeklerden biri diğerlerinden daha küçüktü. Yapraklarının kenarı kahverengiye dönmeye başlamıştı. Veyra onu çıkarmak için uzandığında çiçeğin sapı parmaklarının arasında kıpırdadı.
Bir an gözlerini kırpıştırdı.
Çiçeğin kapalı yaprakları yavaşça açıldı.
Kahverengi lekeler silindi. Sapı doğruldu ve birkaç nefes içinde demetteki bütün çiçeklerden daha canlı hâle geldi.
Veyra elini geri çekti.
Çiçek yeniden hareketsiz kaldı.
“Bunu sen mi yaptın?”
Soruyu mezara sorduğunu fark ettiğinde yüzünü buruşturdu.
“Harika. Şimdi de ölülerle konuşuyorum.”
Açıklığın kenarından kuru bir dalın kırılma sesi geldi.
Veyra ayağa kalkıp belindeki kılıca uzandı. Kael’in dün geceki emirlerine kızgın olabilirdi ama bu sabah silahını yanında getirmişti. Babasının haklı çıkmasından nefret ediyor oluşu, hayatta kalma isteğinden biraz daha zayıftı.
Ağaçların arasında kimse görünmüyordu.
“Orada kim var?”
Cevap gelmedi.
Veyra kılıcını birkaç parmak kadar kınından çıkardı.
“Eğer babamsan beni gizlice takip etmeyi bırak. Eğer babam değilsen hemen ortaya çık çünkü bugün zaten yeterince sinirliyim.”
Sis iki ağacın arasında dağıldı.
Orven gölgelerin içinden çıktı.
Koyu renk pelerini sabahın nemiyle ağırlaşmıştı. Eğri bastonunun ucu çamura gömülüyor, her adımında yaprakların altında sert bir taş sesi duyuluyordu. Kör gözü her zamanki gibi beyazdı. Sağlam gözü ise Veyra’ya değil mezarın üzerine bıraktığı çiçeklere bakıyordu.
Veyra kılıcını yerine itti.
“Bir gün normal bir insan gibi patikadan gelmeyi denemelisin.”
Orven durdu.
“Patikalar iz bırakır.”
Sesi önceki gün meydanda duyduğundan daha zayıftı. Kelimeler boğazından çıkarken yüzündeki yara gerildi.
Veyra mezara baktı, ardından tekrar ona döndü.
“Yıllardır konuşmuyormuşsun. İki günde benimle iki kez konuştun. Kendimi özel hissetmeli miyim yoksa endişelenmeli miyim?”
Orven cevap vermedi.
“İkincisi demek.”
Yaşlı adam mezara yaklaştı. Bastonunun ucunu taşın yanındaki toprağa değdirdi. Toprağın altında belli belirsiz bir titreşim oluştu.
Veyra gördüğünden emin değildi.
Orven bastonunu hemen kaldırdı.
“Buraya sık gelir misin?”
“Her festivalden önce.”
“Yalnız mı?”
“Genelde mezar taşı fazla konuşmadığı için evet.”
Orven’in sağlam gözü Veyra’nın yüzüne döndü.
“Bugün sana cevap verdi mi?”
Veyra’nın alayı bir anda kayboldu.
“Bu nasıl bir soru?”
Orven mezarın üzerindeki yeni açmış beyaz çiçeğe baktı.
“Yanlış bir soru olabilir.”
“Doğrusunu sor.”
Yaşlı adamın eli bastonunun başında sıkıldı. Parmaklarının çevresindeki deri eski yanık izleriyle kaplıydı.
“Toprağın altında bir şey duydun mu?”
Veyra cevap vermedi.
Dün meydanda hissettiği vuruşu düşündü.
Orven’in yüzünü dikkatle inceledi. Yaşlı adamın ne bildiğini anlamaya çalışıyordu fakat Orven, Kael kadar iyi sır saklayan bir yüze sahipti. Belki daha iyisine.
“Ne duymam gerekiyordu?”
“Hiçbir şey.”
“Yine duvara çarptık.”
Orven mezardan uzaklaştı.
Veyra önüne geçti.
“Dün sisin bir şeyi geri almaya geldiğini söyledin. Sonra bugün burada karşıma çıkıp toprağı soruyorsun. Ne biliyorsun?”
Orven başını kaldırdı.
“Kökler bazen uyanmadan önce rüya görür.”
“Bu bir cevap değil.”
“Cevaplar her zaman korumaz.”
“Bunu Kael’den mi öğrendin?”
Orven’in bakışlarında kısa bir gölge geçti.
“Kael cevapların neye mal olduğunu benden öğrendi.”
Veyra’nın kaşları çatıldı.
Daha fazlasını soramadan ormanın doğusundan uzun bir çan sesi yükseldi.
Bir kez.
Ardından iki kısa vuruş.
Orven başını sesin geldiği yöne çevirdi.
Veyra çanı tanıyordu. Doğu Koyu’ndaki nöbetçilerin kullandığı uyarıydı.
“Kıyıda bir şey olmuş.”
Orven’in yüzündeki sakinlik kayboldu.
“Mezarlıktan ayrıl.”
“Zaten ayrılıyorum.”
“Köy meydanına dön.”
Veyra sepetini aldı.
“Emir vermeyi bırakın artık. Adada konuşabilen her erkek aynı hastalığa yakalanmış.”
Orven onu durdurmaya çalışmadı.
Veyra patikaya girerken arkasına baktı. Yaşlı adam hâlâ mezarın başında duruyor, yeni açmış beyaz çiçeği izliyordu.
Rüzgâr yeniden yükseldi.
Çiçeğin çevresindeki bütün yapraklar sallandı.
Yalnızca o kıpırdamadı.

Festivalden altı gün önce Thalroin’in meydanı artık bir köy meydanından çok, renkli kumaşların savaş alanına benziyordu.
Bir evden diğerine gerilen beyaz, yeşil ve altın kurdelelerin yarısı doğru yerlere asılmıştı. Diğer yarısı insanların ayaklarına, ağaç dallarına ve bir şekilde yeniden meydana getirilen aynı keçinin boynuzlarına dolanmıştı.
Neris keçinin ağzından uzun bir kumaşı kurtarmaya çalışıyordu.
“Bırak onu.”
Keçi kumaşı biraz daha çekti.
“Neden her gün buradasın sen?”
Hayvan cevap verir gibi meledi.
“Beni tehdit etme.”
Veyra meydana girdiğinde Neris kumaşın bir ucuna, keçi diğer ucuna yapışmıştı. Aralarında kalan altın renkli şerit gerildikçe inceliyordu.
Veyra yanlarına geldi.
“Yardım ister misin?”
Neris dişlerini sıkarak kumaşı çekti.
“Hayır. Durum tamamen kontrolüm altında.”
Kumaş koptu.
Neris geriye doğru savruldu ve otlarla dolu bir sepetin içine düştü. Keçi ağzında kalan parçayla meydanın öteki ucuna koştu.
Veyra sepete baktı.
“Kontrolün çok etkileyiciydi.”
Neris başındaki kurutulmuş otu çekip ona fırlattı.
“Gülmek yerine beni kaldır.”
Veyra elini uzattı. Neris ayağa kalkınca elbisesine yapışan yaprakları temizlemeye başladı.
“Mezara mı gittin?”
Veyra’nın yüzündeki gülümseme hafifçe azaldı.
“Evet.”
“Nasıl geçti?”
“Mezarlar genelde pek neşeli olmuyor.”
Neris ona birkaç saniye baktı.
“Bazen şaka yapmadığında da yanında durabilirim biliyorsun.”
Veyra bakışlarını kaçırıp yerdeki kumaşı topladı.
“Biliyorum.”
Neris omzunu onun omzuna hafifçe vurdu.
“İstersen bu akşam birlikte gideriz.”
“Gerek yok. Zaten temizledim.”
“Temizlemek için söylemedim.”
Veyra elindeki kumaşı katlamaya çalıştı. Kat yerleri birbirine uymayınca yeniden açtı.
“Onu tanımıyorum Neris. Bazen üzülecek bir şeyim yokmuş gibi geliyor. Sonra herkes annesiyle ilgili küçücük şeyler anlatıyor. Nasıl güldüğünü, ne pişirdiğini, sinirlenince ne yaptığını… Benim elimdeyse isimsiz bir taş var.”
Neris sessizce onu dinledi.
“Belki taşta ismi yoktur ama sende bir şeyleri vardır.”
“Ne gibi?”
Neris Veyra’nın dağılmış gümüş saçlarına baktı.
“Kael’den gelmediği kesin olan sabrın.”
Veyra ona döndü.
Neris ciddi yüzünü birkaç saniye koruyabildi. Sonra gülümsedi.
Veyra katladığı kumaşla ona vurdu.
Meydanın doğu girişinden Rovan koşarak geldi. Sırtında yayı, bir omzunda ok çantası vardı. Arkasından yürüyen Lyrs ise acele etmiyor gibi görünmesine rağmen onunla aynı hızda ilerliyordu.
Rovan yanlarına ulaştığında nefes bile nefese kalmamıştı.
“Doğu Koyu’nda bir şey bulmuşlar.”
Neris yüzünü buruşturdu.
“Bu cümlenin devamında yasa dışı bir öneri olacak.”
“Hayır.”
Rovan kısa bir süre durdu.
“Henüz değil.”
Lyrs elinde taşıdığı küçük siyah parçayı Veyra’ya uzattı.
Parça, tırnak büyüklüğünde ince bir metal kırıntısıydı. Kenarları pürüzlüydü fakat kırıldığı yerde bile parlamıyordu. Güneş ışığı yüzeyine değdiğinde sanki içine çekiliyordu.
Veyra dokunmak için uzandı.
Lyrs elini geri çekti.
“Çıplak elle tutma.”
“Sen nasıl tutuyorsun?”
Lyrs avucunun çevresine sardığı deri parçasını gösterdi.
“Zekâmı kullanıyorum.”
Rovan omzunu silkti.
“Bazen hepimize yukarıdan bakmayı bırakabilir misin?”
Lyrs, Rovan’ın boyunu süzdü.
“Zor.”
Neris gülmesini gizlemek için arkasını döndü.
Veyra metali dikkatle inceledi.
“Bunu nerede buldunuz?”
“Doğu Koyu’ndan gelen yolun kenarında” dedi Rovan. “Siva bulmuş. Kael onu ve Maeron’u kıyıya gönderdi.”
“Çan bu yüzden mi çaldı?”
Lyrs başını salladı.
“Sis bir anlığına denizden çekilmiş. Sonra kıyıya siyah bir kayık vurmuş.”
Veyra’nın avucunun içinde bir sıcaklık yayıldı.
Sabah açan çiçek geldi aklına. Orven’in sorusu.
Toprağın altında bir şey duydun mu?
Neris, Veyra’nın yüzünü fark etti.
“Gitmiyoruz.”
Rovan şaşırmış gibi yaptı.
“Kim gitmekten bahsetti?”
“Senin kaşın.”
Rovan kaşına dokundu.
“Kaşım ne yaptı?”
“Başımıza iş açacağınız zaman yukarı kalkıyor.”
Lyrs metali kemerindeki küçük keseye koydu.
“Bu kez gizlice gitmemize gerek yok. Siva festival kandillerinin yağ sandıklarını eski gözetleme kulübesinden getirmemizi istedi.”
Neris rahatladı.
“Sonunda yasal bir görev.”
Rovan ona baktı.
“Bunun neresi eğlenceli?”
“Hayatta kalma kısmı.”
Veyra boş sepetini tezgâhın kenarına bıraktı.
“Gözetleme kulübesi kıyının üstünde. Kayığı oradan görebiliriz.”
Neris gözlerini kapattı.
“İşte o kaş şimdi sende.”

Doğu Koyu’na giden patika, meydandaki geniş yollara benzemezdi.
Ağaçların arasından kıvrılarak inen toprak yol bazı yerlerde iki kişinin yan yana yürümesine izin veriyor, bazı yerlerde tek çizgi hâline geliyordu. Sağ taraflarında yükselen kayalıklar yosunla kaplıydı. Sol taraftaki eğim, sık eğrelti otlarının ardında denize doğru iniyordu.
Rovan önden yürüyordu.
Elindeki uzun dalı kılıç gibi savuruyor, yolun kenarındaki bitkilere vuruyordu.
Neris birkaç adım arkasından seslendi.
“Onların sana saldırmadığının farkındasın değil mi?”
“Hazırlıksız yakalanmalarını bekliyorum.”
“Bitkilerin mi?”
“En sessiz düşmanlar onlardır.”
Veyra, Lyrs’e baktı.
“Onu neden yanımızda tutuyoruz?”
“Okları iyi.”
Rovan arkasını dönmeden konuştu.
“Ve çekiciyim.”
Neris yerdeki küçük taşı ayağıyla ona doğru fırlattı.
Taş Rovan’ın çizmesine çarptı.
“Bir özelliğin yeterli.”
Rovan elindeki dalı omzuna koydu.
“Beni kıskanmanız dostluğumuzu zorlaştırıyor.”
Eski gözetleme kulübesine vardıklarında kapının önünde üç büyük yağ sandığı duruyordu. Kulübe yıllardır kullanılmıyordu. Taş temeli yer yer çökmüş, tahta duvarlarının arasından sarmaşıklar geçmişti. Çatısındaki gözetleme çanı paslanmış olmasına rağmen rüzgâr her estiğinde ince bir ses çıkarıyordu.
Neris sandıklara baktı.
“Üç tane mi?”
Lyrs kapaklarını kontrol etti.
“Üç tane.”
“Bunları meydana kadar nasıl taşıyacağız?”
Rovan en küçük sandığın yanına gidip kaldırmayı denedi. Sandık yerinden birkaç parmak yükseldi, ardından yeniden toprağa düştü.
“Kolayca.”
Neris kollarını göğsünde birleştirdi.
“Etkileyiciydi.”
Rovan nefesini düzenledi.
“Yalnızca ağırlığını ölçtüm.”
Veyra kulübenin arkasından gelen deniz sesine baktı.
Koy, birkaç adım aşağıdaydı.
“Kıyıya bakıp hemen döneriz.”
Neris ona sertçe döndü.
“Hayır.”
“Kayığın gerçekten orada olup olmadığını göreceğiz.”
“Kayık oradaysa ne değişecek?”
“Orada olduğunu bileceğiz.”
“Şu an da biliyoruz.”
“Başkası söyledi.”
Neris iki eliyle saçını geriye itti.
“Kael seni küçükken hiç meraklı bir kuyuya atmayı düşündü mü?”
“Muhtemelen kuyudan çıkacağımı düşündüğü için vazgeçmiştir.”
Rovan çoktan kıyıya inen dar patikaya yönelmişti.
Neris onun arkasından baktı.
“Bir gün ikinizden birini boğacağım. Hanginiz daha yakınsa onu.”
Lyrs sandıkların yanına oturdu.
“Ben burada bekleyeceğim.”
Veyra şaşırdı.
“Gelmiyor musun?”
“Birinizin verilen görevi hatırlaması gerekiyor.”
Rovan aşağıdan seslendi.
“Korktuğunu söylemen daha kısa sürerdi.”
Lyrs ayağa kalktı.
“Fikrimi değiştirdim.”
Neris derin bir nefes aldı.
“Harika. Hepimiz aptalız.”

Kıyıya indiklerinde ilk fark ettikleri şey sessizlik oldu.
Dalgalar kayalıklara vuruyordu fakat kuşlar yoktu. Doğu Koyu’nun üzerinde her zaman dönen beyaz deniz kuşları kaybolmuştu. Kayalıkların arasındaki küçük hayvanlar bile saklanmıştı.
Sis denizin üzerinde kalın bir duvar gibi duruyordu.
Kıyının ortasında siyah bir kayık vardı.
Kumun üzerine yarısına kadar sürüklenmiş, bir yanı parçalanmıştı. Tahtası ateşte yanmış gibi kömürleşmişti fakat çevresinde kül yoktu. Kenarlarını saran metal şeritler, ışığı yutan aynı maddeden yapılmıştı.
Veyra’nın avucu yeniden ısındı.
Lyrs bunu fark etti.
“Elin mi ağrıyor?”
“Hayır.”
“Yalan söylerken başparmağını kapatıyorsun.”
Veyra elini açtı.
“Ne zamandır bunu biliyorsun?”
“On iki yaşından beri.”
“Neden söylemedin?”
“İşe yarıyordu.”
Rovan kayığın önüne çömeldi.
“Buraya sürüklenmiş.”
Islak kumdaki izleri gösterdi. Ağır bir beden kayıktan çıkmış ve ormana doğru yürümüştü. Ayak izlerinin kenarları normal bir çizmenin bırakacağından daha keskindi. Bazı adımların içinde siyah, yağlı bir kalıntı vardı.
Neris kayıktan uzak duruyordu.
“Belki içindeki kişi yardım aramaya gitmiştir.”
Rovan parmağını izin yanına koydu.
“Yaralı.”
“Bunu nasıl anladın?”
“Sağ adımı daha derin. Bir ayağına fazla yük veriyor.”
Lyrs kayığın parçalanan kenarına baktı.
“Yaralıysa kan bırakması gerekirdi.”
Veyra kumun üzerinde çömeldi.
Ayak izlerinden birinin içinde çok küçük siyah bir damla vardı. Damlaya yaklaşınca yanmış et ve ıslak taş kokusuna benzeyen ağır bir koku aldı.
“Bırakmış.”
Rovan elini uzattı.
Veyra bileğini yakaladı.
“Dokunma.”
Rovan başını kaldırdı.
“Bunu senden duymak garip.”
Sisin içinden bir metal sesi geldi.
Dördü aynı anda denize baktı.
Beyaz perdenin ardında hiçbir şey görünmüyordu.
Sonra ormanın içindeki bir dal kırıldı.
Lyrs kılıçlarını çekti.
Rovan yayını indirip bir ok yerleştirdi. Veyra da kılıcını kınından çıkardı.
Neris çevresine baktı.
“Ben yine silahsızım.”
Rovan gözünü ağaçlardan ayırmadı.
“Kayığın küreğini al.”
Neris kırık küreği yerden kaldırdı.
“Bununla ne yapacağım?”
“Vur.”
“Kime?”
Ağaçların arasından siyah bir gölge geçti.
Rovan oku bıraktı.
Ok gölgeyi takip ederek ormana girdi. Bir ağaca saplanırken çıkan ses duyuldu.
Ardından sessizlik.
Rovan ikinci oku çıkardı.
“Kaçırdım.”
Lyrs ona baktı.
“Bunu ilk kez kabul ettiğini duydum.”
“Şu an gelişiyorum.”
Veyra ayak izlerini takip etti. İzler ağaçların arasına girmeden önce kayaların yanında kayboluyordu.
“Bizi kıyıya çekti.”
“Kim?” diye sordu Neris.
Cevap yukarıdan geldi.
Siyah zırhlı bir beden kayalığın üzerinden atladı.
Lyrs, Neris’i geriye iterek ilk darbeyi karşıladı. Siyah kılıç iki kısa kılıca çarptığında çıkan ses havayı yardı. Darbenin gücü Lyrs’i dizlerinin üzerine indirdi.
Veyra yandan saldırdı.
Kılıcı yabancının omzuna çarptı fakat siyah zırhın üzerinde kaydı. Metalden kıvılcımlar yerine koyu renkli duman çıktı.
Yabancı başını ona çevirdi.
Miğferi yüzünü bütünüyle kapatıyordu. Gözlerinin bulunduğu yerde iki dar yarık vardı fakat içlerinde ten görünmüyordu. Yalnızca köz gibi yanan soluk bir kırmızılık.
Zırhın yüzeyi pürüzsüz değildi. Yanmış kemik parçaları eritilip birbirine geçirilmiş gibi çıkıntılıydı. Omuzlarından koyu renkli, parçalanmış bir kumaş sarkıyordu. Kumaşın üzerinde ters dönmüş bir taç işareti vardı.
Rovan oku bıraktı.
Ok yabancının boynuyla omzu arasındaki boşluğa saplandı.
Siyah zırhlı savaşçı yarım adım geriledi.
Sonra oku eliyle kırdı.
Rovan’ın yüzü düştü.
“Bundan hoşlanmadım.”
Yabancı, kılıcını ona doğru savurdu. Kılıcın çevresindeki siyah duman, Rovan’a ulaşmadan önce havada uzadı.
Veyra araya girip darbeyi karşıladı.
Soğuk, kılıcından kollarına yayıldı. Parmakları uyuştu. Dizleri hafifçe büküldü fakat geri çekilmedi.
“Biraz yardım iyi olurdu.”
Rovan yeni bir ok çıkardı.
“İstediğini söylemen yeterliydi.”
“Şimdi söyledim.”
Lyrs yeniden ayağa kalktı. İki kılıcıyla yabancının yan tarafına saldırdı. İlk darbesi zırhın üzerinde kaydı fakat ikincisi dizinin arkasındaki boşluğa girdi.
Siyah savaşçı sendeledi.
Neris küreği iki eliyle kaldırdı ve bütün gücüyle miğferine vurdu.
Küreğin tahtası ortadan kırıldı.
Neris elinde kalan parçaya baktı.
“Bunu daha sağlam hayal etmiştim.”
Miğfer yavaşça ona döndü.
Neris bir adım geri çekildi.
“Ben de savaşa dâhil değilim zaten.”
Yabancı ona yönelirken Veyra önüne geçti. Kılıcını aşağıdan yukarı savurdu. Darbe zırhın göğsündeki çatlağa girdi ve siyah metalin küçük bir parçasını kopardı.
Parça kuma düştü.
Zırhın içinden koyu renkli kan aktı. Kan yere değdiğinde ince bir duman yükseldi.
Yabancı boğuk bir ses çıkardı.
Öfke değildi.
Şaşkınlığa benziyordu.
Miğferin ardındaki kırmızı ışık Veyra’nın üzerinde durdu.
“Sen…”
Sesi iki taşın birbirine sürtünmesi gibi derindi.
Veyra kılıcını kaldırdı.
“Ben ne?”
Yabancı cevap vermedi.
Kılıcıyla saldırdı.
Veyra ilk darbeyi karşıladı. İkincisinden eğilerek kurtuldu. Üçüncü saldırıda geriye sıçradı fakat çizmesinin altındaki ıslak kum kaydı.
Yabancı boşta kalan eliyle Veyra’nın omzunu yakaladı ve onu yakındaki kayaya fırlattı.
Veyra’nın sırtı taşa çarptı.
Ciğerlerindeki hava boşaldı.
Gözlerinin önü birkaç saniyeliğine karardı.
“Veyra!” diye bağırdı Neris.
Rovan art arda iki ok fırlattı. İlki yabancının koluna, ikincisi göğsündeki açıklığa saplandı.
Lyrs önden saldırarak onu Veyra’dan uzaklaştırdı. Kılıçları siyah silahla çarpışırken kayalıkların arasında keskin sesler yankılanıyordu.
Veyra elini kayaya dayayıp ayağa kalktı.
Nefes aldığında kaburgaları sızlıyordu.
Kılıcını yeniden kavradı.
“Babamın bundan haberi olursa beni bir daha evden çıkarmaz.”
Neris ona koştu.
“Şu an düşündüğün şey bu mu?”
“Şu an ölmezsem sonrasını düşünmem gerekiyor.”
Rovan geriye çekilirken seslendi.
“Önce şu şeyi öldürelim sonra hep birlikte Kael’den kaçarız.”
Lyrs, yabancının darbesini savuşturdu.
“Konuşmayı bırakıp yardım eder misiniz?”
Veyra yeniden saldırdı.
Bu defa tek başına hareket etmedi. Rovan’ın okunu bekledi. Ok yabancının başına doğru giderken savaşçı kılıcını kaldırıp onu havada kesti.
Bu küçük hareket Veyra’ya yetti.
Yere eğildi, zırhlı kolun altından geçti ve kılıcını dizin arkasındaki yaraya sapladı.
Yabancı tek dizinin üzerine düştü.
Lyrs iki kılıcını boynuna doğru savurdu.
Siyah savaşçı son anda dönüp Lyrs’in bileğini yakaladı. Onu kendine çekti ve alnıyla yüzüne vurdu. Lyrs geriye savruldu. Burnundan kan akmaya başladı.
Rovan bir ok daha çıkardı.
Ok çantası boştu.
İçine baktı.
“Bu kötü.”
Neris kırık küreğin kalan parçasını ona uzattı.
“Al. Çok etkili.”
Yabancı ayağa kalktı.
Veyra kılıcını çekmek istedi fakat silah zırhın arasına sıkışmıştı. İki eliyle kabzaya asıldı.
Siyah savaşçı kolunu savurdu.
Zırhlı el Veyra’nın yüzüne çarptı.
Dünya yana döndü.
Veyra yere düştü. Ağzına kum doldu. Sağ kulağında tiz bir ses yükseldi. Kılıcı yabancının dizinde kalmıştı.
Doğrulmaya çalıştı fakat savaşçının çizmesi göğsüne bastı.
Siyah kılıcın ucu boğazına yöneldi.
Kael’in dün söylediği kelime zihninde yankılandı.
Öldün.
Veyra yabancının bacağına iki eliyle tutunup itmeye çalıştı. Zırh yerinden kıpırdamadı.
Neris ona doğru koştu.
Lyrs kolundan yakalayıp durdurdu.
“Bekle.”
“Onu öldürecek!”
Rovan yerdeki taşlardan birini alıp yabancıya fırlattı. Taş zırha çarpıp düştü.
“Gerçekten mi?” dedi Neris.
“Okum kalmadı.”
Kılıç yükseldi.
Veyra’nın parmakları toprağın üzerinde kapandı.
Öfke korkusunu geçti.
Kendi güçsüzlüğüne, Kael’in sakladığı her şeye, mezarın üzerindeki isimsiz taşa ve karşısındaki yabancının onu tanıyormuş gibi bakmasına duyduğu öfke.
Yumruğunu yere vurdu.
“Yeter!”
Toprağın altından bir şey uyandı.
İlk sarsıntı küçük değildi.
Kıyı boyunca uzanan kum tabakası kabardı. Kayaların arasındaki taşlar yerlerinden sıçradı. Ağaçların gövdeleri aynı anda gerildi ve dallarda saklanan kuşlar çığlıklarla gökyüzüne yükseldi.
Siyah savaşçı dengesini kaybetti.
Veyra’nın yumruğunun çevresinde koyu yeşil bir ışık oluştu.
Işık parmaklarının arasından toprağa sızdı. İnce damarlar hâlinde kıyıya yayıldı, ağaçların altına ulaştı ve gözden kayboldu.
Bir kalp atımı boyunca hiçbir şey olmadı.
Sonra kökler toprağı yardı.
İlki Veyra’nın yanından çıktı. Bir insan kolundan daha kalın, nemli toprakla kaplıydı. Siyah savaşçının ayağına dolandı ve onu Veyra’nın üzerinden çekti.
İkinci kök ağacın altından fırladı. Yabancının kılıç tutan kolunu sardı.
Üçüncüsü beline dolandı.
Savaşçı kılıcıyla köklere vurdu. Kestiği yerlerden öz su yerine koyu yeşil ışık aktı. Kesilen her kökün arkasından iki yenisi çıktı.
Veyra yerde oturmuş olanları izliyordu.
Yumruğu hâlâ toprağın üzerindeydi.
Gümüş saçlarının uçları görünmeyen bir rüzgârda yükselmişti. Gözlerinin içinde yeşil ışığın yansıması vardı fakat yüzünde zafer değil korku görünüyordu.
“Bunu kim yapıyor?”
Neris gözlerini ondan ayıramadı.
“Veyra… elin.”
Veyra aşağı baktı.
Işık kendi parmaklarından çıkıyordu.
Elini dehşetle topraktan çekti.
“Hayır.”
Kökler hareket etmeye devam etti.
Siyah savaşçıyı havaya kaldırıp bir ağacın gövdesine çarptılar. Zırhının göğsündeki çatlak büyüdü. Metal parçaları toprağa saçıldı.
Veyra geriye süründü.
“Durun.”
Kökler yabancının boğazına doğru ilerledi.
Veyra ayağa kalkmaya çalışırken yeniden düştü.
“Durun dedim!”
Bu kez kökler onu duydu.
Hepsi aynı anda hareketsiz kaldı.
Siyah savaşçı ağacın gövdesine bağlı hâlde nefes almaya çalışıyordu. Miğferinin içindeki kırmızı ışık titredi.
Veyra’nın yüzüne baktı.
“Uyandı…”
Veyra titreyen ellerini göğsüne çekti.
“Ne uyandı?”
Savaşçı cevap vermedi.
Kemerindeki siyah küreyi çıkardı ve köklerin arasından yere bıraktı.
Küre kuma değer değmez çatladı.
İçinden yükselen siyah duman kıyıyı birkaç saniye içinde kapladı. Veyra öksürerek yüzünü koluyla örttü. Duman gözlerini yakıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu.
Köklerin gerginliği kayboldu.
Metal sesi yeniden duyuldu.
Siyah savaşçı kendini kurtarmıştı.
Rovan dumanın içine doğru atıldı fakat Lyrs onu yakaladı.
“Göremiyorsun.”
“Kaçıyor!”
“Peşinden gidersen sen de kaybolursun.”
Yaralı Kül Muhafızı ağaçların arasına ulaştı.
Bir bacağını sürüklüyor, zırhından düşen siyah kan arkasında kesik izler bırakıyordu. Kıyıdan yeterince uzaklaşınca yaşlı bir ağacın yanında durdu.
Eldiveninin altından küçük yuvarlak bir mühür çıkardı.
Siyah metalin üzerinde açık bir kapıya benzeyen oyuk ve onun üzerinde ters çevrilmiş bir taç vardı. Mührün kenarlarındaki işaretler zayıf kırmızı bir ışıkla yanıyordu.
Kül Muhafızı mührü ağacın gövdesine bastırdı.
Metal kabuğa değdiği anda eridi.
Ağacın içine gömülürken kızıl damarlar kabuğun altında birkaç parmak boyunca yayıldı. Ardından bütün izler kayboldu.
Ağaç yeniden sıradan görünüyordu.
Kimse mührü görmedi.
Kül Muhafızı elini gövdeden çekti ve sisin en yoğun olduğu yöne doğru yürüdü.
Arkasında kalan ağaçtan küçük bir yaprak düştü.
Yaprak toprağa ulaşmadan karardı.

Duman dağıldığında kıyının görüntüsü değişmişti.
Kum yarılmış, ağaçların kökleri bazı yerlerde yüzeye çıkmıştı. Siyah kayığın bir yanı gelen sarsıntıyla parçalanmıştı. Deniz birkaç adım geri çekilmiş, ardından daha sert dalgalarla kıyıya dönmüştü.
Veyra dizlerinin üzerinde duruyordu.
Ellerini önünde tutuyor, parmaklarını tanımıyormuş gibi inceliyordu. Yeşil ışık kaybolmuştu. Avucunda hiçbir işaret yoktu.
Neris yavaşça yaklaştı.
“İyi misin?”
Veyra ona baktı.
“Bunu neden herkes soruyor?”
“Çünkü yerde oturup ellerine bakıyorsun.”
“Onlar çıktı.”
“Kökler mi?”
Veyra başını salladı.
“Benden çıktı demiyorum. Topraktan çıktılar ama ben…”
Sesi kesildi.
Neris yanına oturdu.
Veyra fısıldadı.
“Beni dinlediler.”
Rovan, siyah savaşçının düştüğü yere bakıyordu. Yerde zırhtan kopan birkaç metal parçası ve siyah kılıcın kırılmış ucu kalmıştı.
“Bence bizi de dinlediler.”
Lyrs kanayan burnunu koluyla sildi.
“Biz bir şey söylemedik.”
Rovan ona döndü.
“İçimden yardım istedim.”
“İçinden susmayı da dene.”
Normalde Veyra buna gülerdi.
Şimdi bakışlarını bile kaldırmadı.
Neris elini onun omzuna koymak istedi. Veyra irkilerek geri çekildi.
Neris’in eli havada kaldı.
Veyra hemen pişman oldu.
“Özür dilerim.”
“Benden korkmana gerek yok.”
“Senden korkmuyorum.”
Neris cevap vermedi.
Veyra tekrar ellerine baktı.
“Kendimden korkuyorum.”
Ormanın içinden hızlı adımlar duyuldu.
Rovan yayını kaldırdı fakat elinde ok olmadığını hatırlayınca yeniden indirdi.
Kael ağaçların arasından kıyıya çıktı.
Arkasında Siva, Maeron ve iki muhafız vardı. Orven daha geriden geliyordu. Yaşlı adamın bastonu toprağa her değdiğinde yüzündeki endişe biraz daha belirginleşiyordu.
Kael’in bakışları kıyıyı taradı.
Parçalanmış zemin.
Siyah kayık.
Köklerin açtığı derin yarıklar.
Sonra Veyra’yı gördü.
Yanağındaki kanı fark ettiği anda yüzündeki sertlik değişti. Birkaç adımda yanına ulaşıp diz çöktü.
“Bana bak.”
Veyra başını kaldırdı.
Kael yanağındaki yarayı, boğazındaki kızarıklığı ve kollarını kontrol etti.
“Başka nerende yara var?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Şu an ellerimin bana ait olup olmadığını bile bilmiyorum.”
Kael durdu.
Veyra’nın parmaklarının titrediğini gördü.
“Ne oldu?”
Kimse hemen konuşmadı.
Rovan sonunda sessizliği bozdu.
“Bize saldırdı.”
Kael yerdeki siyah metallere baktı.
“Kim?”
“İnsan değildi” dedi Lyrs. “En azından zırhın içindeki şeyin insan olduğundan emin değilim.”
Maeron siyah kılıç parçasına yaklaşırken Orven bastonunu önüne uzattı.
“Dokunma.”
Maeron yaşlı adama baktı.
“Metali tanıyor musun?”
“Üzerindeki büyüyü.”
Kael ayağa kalktı.
Orven’in yanına giderek yere çömeldi. Siyah metal parçasının çevresindeki kum diğer yerlerden daha koyu görünüyordu. Metalin üzerinden ince duman yükseliyor fakat rüzgâr dumanı dağıtmıyordu.
Orven bastonunu ona yaklaştırdı.
Bastonun üzerine oyulmuş kök şekilleri bir anlığına soluk mavi ışıkla doldu. Siyah metal buna karşılık verdi. Yüzeyinde kızıl işaretler belirdi ve duman, bastonun çevresine bir yılan gibi dolanmaya çalıştı.
Orven bastonunu hızla çekti.
Kael’in yüzü sertleşti.
“Ne gördün?”
Orven metalden gözünü ayırmadı.
“Bir geçiş büyüsü.”
“Perdeyi nasıl aştı?”
“Perde onu yabancı olarak görmemiş.”
Kael’in bakışları siyah kayığa döndü.
“Bu mümkün değil.”
“Bir zamanlar değildi.”
Orven’in son kelimeleri Kael’in yüzündeki rengi azalttı.
Siva etrafındaki parçalanmış toprağa baktı.
“Bunu saldıran şey mi yaptı?”
Bu kez sessizlik daha ağırdı.
Veyra güçlükle ayağa kalktı.
“Ben yaptım.”
Kael ona döndü.
Veyra’nın sesi titriyordu fakat bakışlarını babasından kaçırmadı.
“Yere düştüm. Elimi toprağa vurdum sonra kökler çıktı.”
Kael’in yüzünde hiçbir şey okunmuyordu.
Bu, Veyra’yı öfkelenmesinden daha çok korkuttu.
“Bir şey söylesene.”
Kael köklerin bıraktığı izlere baktı.
“Tam olarak ne yaptın?”
“Bilmiyorum.”
“Bir kelime söyledin mi?”
“Yeter dedim.”
“Başka?”
“Hayır.”
“Daha önce bunu yaptın mı?”
Veyra acı bir kahkaha attı.
“Evet. Her sıkıldığımda ormanı yerinden kaldırıyorum ama sana söylemeyi unutmuşum.”
“Veyra.”
“Bilmiyorum dedim!”
Sesi kıyıda yankılandı.
Veyra’nın gözleri doldu fakat ağlamadı. Öfkeyle ellerini kapattı.
“Ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl yaptığımı bilmiyorum. O şey beni görünce tanıyormuş gibi baktı. Sonra kökler beni dinledi ve şimdi hepiniz yüzüme sanki ben de o kayıktan çıkmışım gibi bakıyorsunuz.”
Neris hemen onun yanına geçti.
“Ben öyle bakmıyorum.”
Veyra ona döndü.
“Korktun.”
Neris birkaç saniye sustu.
“Evet.”
Veyra’nın yüzü düştü.
Neris devam etti.
“Çünkü az daha boğazın kesiliyordu. Sonra bir ağacı yerinden çıkaracak kadar büyük kökler fırladı. Korkmayan kişi ya yalan söylüyordur ya da Rovan’dır.”
Rovan itiraz etti.
“Ben de korktum.”
Lyrs ona baktı.
“Şaşırtıcı.”
“Bunu kişisel gelişim olarak görüyorum.”
Neris, Veyra’nın elini tuttu.
“Ama senden korkmuyorum.”
Veyra’nın parmakları önce gerildi. Sonra Neris’in elini tuttu.
Kael ikisini izledi.
Yüzündeki sertlik bir anlığına yumuşadı fakat hemen Orven’e döndü.
“Bu büyünün ne olduğunu biliyor musun?”
Veyra yaşlı adama baktı.
Orven, köklerin topraktan çıktığı yerde diz çöktü. Avucunu kuma bastırdı ve gözlerini kapattı.
Uzun süre hiçbir şey olmadı.
Ardından toprağın altından çok zayıf bir titreşim yükseldi.
Orven elini çekti.
“Hayır.”
Kael onun yalan söylediğini anlamaya çalışır gibi yüzüne baktı.
“Daha önce gördün mü?”
“Hayır.”
“Bir tahminin var mı?”
Orven sağlam gözünü Veyra’ya çevirdi.
“Var.”
Veyra bekledi.
Yaşlı adam başını iki yana salladı.
“Fakat yanlış bir isim, bilinmeyen bir güçten daha tehlikeli olabilir.”
Veyra’nın çenesi gerildi.
“Yani sen de hiçbir şey söylemeyeceksin.”
“Bilmediğim bir şeyi gerçekmiş gibi söylemeyeceğim.”
“Bu adada ilk kez dürüst bir cevap duydum. Hiç hoşuma gitmedi.”
Rovan gülmemek için yüzünü çevirdi.
Kael siyah metal parçalarından birini kalın bir deriyle sardı. Deriye değer değmez parça tısladı ve keskin bir koku yükseldi.
Kael, Maeron’a uzattı.
“Bunu demirhanenin altındaki taş odaya götür. Kimse dokunmayacak.”
Maeron başını salladı.
“Siyah kayık?”
“Yakılmayacak.”
Siva şaşırdı.
“Neden?”
Orven cevap verdi.
“Ateş, üzerindeki büyüyü serbest bırakabilir.”
Siva kayığa baktı.
“O zaman denize geri atalım.”
“Deniz onu buraya getirdi” dedi Kael. “İkinci kez nereye götüreceğini bilmiyoruz.”
Kael iki muhafıza kayığın çevresinde nöbet tutmalarını emretti. Ardından Rovan ile Lyrs’e döndü.
“Siz meydandaki bütün okları ve silahları kontrol edeceksiniz.”
Rovan kaşlarını kaldırdı.
“Ceza mı?”
“Ödül beklemiyorsundur umarım.”
“Bir teşekkür güzel olurdu.”
Kael ona birkaç saniye baktı.
Rovan başını salladı.
“Ceza uygun.”
Kael, Neris’e döndü.
“Veyra’yı eve götür.”
Veyra hemen karşı çıktı.
“Kimse beni bir yere götürmeyecek.”
“Yaralısın.”
“Yürüyebilirim.”
Bir adım attı.
Dizi boşaldı.
Neris kolundan tutmasa yeniden yere düşecekti.
Rovan dudaklarını birbirine bastırdı.
Veyra ona baktı.
“Sakın.”
“Hiçbir şey söylemedim.”
“Yüzün söyledi.”
Kael kızını kolundan tutmak için uzandı fakat Veyra geri çekildi.
Bu küçük hareket ikisinin arasında görünmeyen bir duvar kurdu.
Kael’in eli havada kaldı.
Veyra babasının yüzündeki kısa acıyı gördü. İçindeki öfkenin bir kısmı söndü fakat yerini daha ağır bir şeye bıraktı.
“Benden korkuyor musun?” diye sordu.
Kael’in cevabı hemen geldi.
“Hayır.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Ben senden korkmuyorum.”
“Peki neden bana baktığında sanki yıllardır bu anı bekliyormuşsun gibi görünüyorsun?”
Kael sustu.
Veyra’nın gözlerinde biriken yaşlardan biri yanağındaki kan çizgisine karıştı. Hızla sildi.
“İşte bundan nefret ediyorum. Her şeyi biliyorsun ve bana hiçbir şey söylemiyorsun.”
Kael’in sesi alçaldı.
“Her şeyi bilmiyorum.”
“Annemi biliyorsun.”
Bu söz Kael’i hazırlıksız yakaladı.
Kıyıdaki herkes sessizleşti.
Veyra devam etti.
“Onun mezarından geliyorum. Üzerinde adı bile yok. Bana nasıl güldüğünü anlatamıyorsun, neyi sevdiğini anlatamıyorsun. Şimdi bana bir şey oluyor ve yine susuyorsun. Beni koruduğunu sanıyorsun ama beni kendi hayatımın dışında bırakıyorsun.”
Kael’in yüzü sertti.
Gözlerindeki şey sert değildi.
“Annen burada olsaydı seni benden daha fazla koruyamazdı.”
Veyra acıyla güldü.
“Burada değil.”
Kael cevap vermedi.
Veyra arkasını dönüp Neris’le birlikte patikaya yöneldi. Bu kez Kael onu durdurmadı.
Birkaç adım sonra Orven’in sesi yükseldi.
“Kael.”
Veyra durmadı fakat dinledi.
“Metal yalnızca geçmek için yapılmamış.”
Kael’in sesi duyuldu.
“Başka ne var?”
“İçinde yarım bırakılmış bir bağ var. Diğer yarısını adada bir yere yerleştirmiş olmalı.”
Veyra arkasına baktı.
Kael’in yüzündeki bütün duygular kaybolmuştu. Geriye yalnızca köyün lideri kalmıştı.
“Siva, bütün yolları kapat. Hiç kimse tek başına ormana girmeyecek. Maeron meydandaki silahları dağıt.”
“Festival hazırlıkları ne olacak?” diye sordu Siva.
Kael gözlerini sisle örtülü denize çevirdi.
“Festivalden önce hayatta kalırsak devam ederiz.”
Veyra, Neris’le birlikte ağaçların arasına girdi.
Kimse yaşlı ağacın gövdesine gizlenen siyah mührü aramadı.
Çünkü hepsi düşmanın kıyıdan geldiğini sanıyordu.
Oysa düşman çoktan adanın içine bir kapı bırakmıştı.

Yeraltı Krallığı’nda gün doğmazdı.
Gökyüzü olmadığı için sabah da yoktu. Zaman, kalenin duvarlarının içinden yükselen ağır çanlarla ölçülür, halk kaç saat yaşlandığını yalnızca o seslerden anlardı.
O gece çanlar çalmıyordu.
Yeraltı Kalesi’nin taht odasında dışarıya açılan tek bir pencere bile yoktu. Duvarlardaki uzun oyuklar gökyüzüne değil, dağın içinde sonu bilinmeyen karanlık boşluklara bakıyordu.
Salonun tek ışığı mumlardan geliyordu.
Siyah şamdanların üzerinde yüzlerce soluk mum yanıyordu. Erimiş balmumları sütunlardan aşağı akmış, taşların üzerinde donarak insan yüzlerine benzeyen şekiller oluşturmuştu. Bazılarının ağızları açık, bazılarının gözleri kapalıydı. Alevler odanın tavanına ulaşamıyor, birkaç insan boyu yükseldikten sonra karanlığın içinde kayboluyordu.
Taş zeminin ortasından ince bir kanal geçiyordu.
İçinde su yerine siyah bir sıvı akıyordu. Mumların ışığı yüzeyine değdiğinde yansımıyor, sanki sıvı alevleri yutuyordu.
Kanalın sonunda on üç geniş basamak yükseliyordu.
Basamakların üzerinde görkemli taht duruyordu.
Tek parça siyah taştan oyulmuştu. Arkalığı tavana doğru yükselen sivri kemerlerle çevriliydi. Kolçaklarına yenilmiş krallardan alınmış kırık taçlar gömülmüş, her tacın değerli taşları sökülerek geride yalnızca boş yuvalar bırakılmıştı.
Noxar tahtında sessizce oturuyordu.
Salonun iki yanında sıralanan askerlerin hiçbiri başını kaldırmıyordu. Hizmetkârlar yüzlerini sütunlara çevirmiş bekliyor, yanan mumların fitilleri uzasa bile kesmeye cesaret edemiyordu.
Taht odasında Noxar izin vermeden hiçbir ses gereğinden uzun yaşayamazdı.
Büyük kapılara üç kez vuruldu.
İlk vuruş güçlüydü.
İkincisi zayıf.
Üçüncüsü kapının üzerinde aşağı kayan zırhlı bir elin sürtünmesine benziyordu.
Kapılar ağır ağır açıldı.
İçeriye önce beyaz sis girdi.
Yeraltı’nın kuru havasına değdiği anda taş zemine çökerek inceldi. Ardından iki asker, aralarında yürümekte zorlanan yaralı Kül Muhafızı’nı salona getirdi.
Siyah zırhının göğsü parçalanmıştı. Çatlakların arasına ince kök parçaları sıkışmış, kuruyan lifler metale kaynamış gibi kalmıştı. Bir bacağını sürüklüyor, zırhından akan koyu kan geçtiği taşların üzerinde duman çıkarıyordu.
Askerler siyah kanalın başında durdu.
Kül Muhafızı kalan yolu tek başına yürüdü.
Dar taşların üzerine her bastığında dengesi bozuluyor fakat düşmemek için kendini zorluyordu. Tahta ulaşamadan önce dizleri çözüldü.
Taş zemine sertçe düştü.
Metal sesi bütün salonda yankılandı.
Kimse hareket etmedi.
Noxar konuşmadı.
Sessizlik uzadıkça Kül Muhafızı’nın nefesi hızlandı. Başını kaldırmadan taş zemine iki elini dayadı.
Tahtın sağındaki bir mum söndü.
Ardından bir diğeri.
Mumlar salonun girişinden başlayarak sırayla sönüyor, karanlık yaralı askerin arkasından tahtın basamaklarına doğru ilerliyordu.
Son alev sönmeden Noxar’ın sesi duyuldu.
“Rapor ver.”
Kül Muhafızı başını biraz kaldırdı.
“Sis açıldı efendim.”
Noxar kıpırdamadı.
“Sis açılmaz.”
“Bu defa açıldı. Birkaç nefesliğine… içinde bir yol oluştu.”
“Yollar kendiliğinden oluşmaz.”
“Perdeyi içeriden bir şey zayıflattı.”
Tahtın arkasındaki duvardan çatlama sesi geldi.
Salonun sağ tarafında kalın demir çemberlerin içine alınmış ölü bir kök parçası duruyordu. Bir insan gövdesinden daha genişti. Kararmış kabuğu yıllardır tek bir filiz vermemiş, kesik dalları taşlaşmıştı.
Şimdi kabuğundaki ince çatlakların arasından koyu yeşil ışık sızıyordu.
Işık ilk kez vurduğunda mumların alevleri küçüldü.
İkinci vuruşta siyah kanaldaki sıvının yönü değişti.
Tahttan uzaklaşarak ölü köke doğru akmaya başladı.
Noxar’ın sesi yeniden duyuldu.
“Ne buldun?”
Kül Muhafızı’nın parmakları zeminde kasıldı.
“Onu buldum.”
Salondaki bütün alevler aynı anda hareketsiz kaldı.
Noxar ağır ağır ayağa kalktı.
Basamakların iki yanında duran askerler diz çöktü. Hizmetkârlar başlarını biraz daha eğdi. Siyah kanaldaki sıvı tamamen durdu.
Noxar on üç basamağı inmeye başladı.
İlk adımında kapılar kendiliğinden kapandı.
Beşinci adımında mumların yarısı yeşile döndü.
Dokuzuncu adımında ölü kökü çevreleyen demir çemberlerden biri gerildi.
Son basamağa ulaştığında Kül Muhafızı alnını taş zemine değdirdi.
Noxar onun önünde durmadı.
Yanından geçerek yeşil ışık saçan ölü köke doğru yürüdü. Yaklaştıkça kökün içindeki ışık güçleniyor, kararmış damarların arasında ağır ağır dolaşıyordu.
Noxar kökün karşısında durdu.
Ona dokunmadı.
Yalnızca baktı.
“Emin misin?”
“Gümüş saçları vardı. Elf kulakları taşıyordu fakat zırhımdaki büyü kanına yaklaştığında değişti.”
“Büyü neyi gördü?”
“Bilmiyorum efendim.”
Noxar’ın sessizliği askerin yaralarından daha ağırdı.
Kül Muhafızı aceleyle devam etti.
“Onu yere düşürdüm. Silahını kaybetti. Öldürmek üzereydim… sonra toprağa vurdu.”
Ölü kökün içindeki yeşil ışık aniden yükseldi.
“Sonra?”
“Orman ona cevap verdi.”
Taht odasının taşları hafifçe titredi.
“Kökler toprağı yararak çıktı. Beni yakaladılar. Emrini bekliyor gibiydiler.”
“Emir verdi mi?”
“Hayır. Korktu.”
Noxar başını hafifçe yana çevirdi.
“Köklerden mi?”
“Kendinden.”
Ölü kökün ışığı yavaşladı.
Noxar uzun süre kararmış yüzeyi izledi.
“Güzel.”
Kül Muhafızı şaşkınlığını saklayamadı.
“Efendim?”
“Gücünden korkan biri onu gizler. Gizleyen biri yardım istemez. Yardım istemeyen biri yalnız kalır.”
Noxar sonunda yaralı askere döndü.
“Yalnız kalan birini almak için ordu gerekmez.”
Kül Muhafızı başını eğdi.
“Mührü bıraktım.”
Noxar’ın sesi sertleşti.
“Nereye?”
“Kıyıdan ayrılan eski yolun yanındaki ağaca. Metal kabuğun içine girdi. Beni takip eden olmadı ve kimse görmedi.”
“Bağ kuruldu mu?”
Kül Muhafızı cevap vermeden önce kemerinden siyah bir zincir çıkardı. Zincirin ucunda mührün kırık yarısı sallanıyordu.
Metal parçası yeşil ışığa yaklaştığında titremeye başladı.
Ölü kökün kabuğunda ince, kırmızı bir çizgi belirdi.
Salonun zemininde siyah sıvı hareketlendi. Yüzeyinde bir anlığına sisli bir orman görüntüsü oluştu. Yaşlı ağaçlar, ıslak toprak ve kabuğun altına saklanmış ters taç işareti.
Görüntü hemen kayboldu.
“Bağ kuruldu efendim.”
Noxar yeniden ölü köke baktı.
“Şimdi onu buldun.”
Kül Muhafızı’nın omuzları hafifçe gevşedi.
“Orduları hazırlayayım mı?”
“Hayır.”
Muhafız başını kaldırmaya cesaret etti.
“Yol açık.”
“Bir çatlak açık. Yol değil.”
Noxar’ın sesi salonun karanlık köşelerine kadar ulaştı.
“Sis hâlâ adayı saklıyor. Mühür bize yerini gösterecek fakat orduyu içeri taşıyamaz.”
“Ne kadar süre gerekir?”
Noxar, ölü kökü çevreleyen demir çemberin üzerinde sıralanan altı boş oyuğa baktı. İlk oyuk yeşil ışıkla dolmaya başladı.
“Altı gün.”
“Festival gecesi.”
Noxar’ın bakışları askere döndü.
“Ne gördün?”
“Köy hazırlanıyordu. Ağaçlara kandiller asıyorlardı. Meydanda yüzlerce mum vardı.”
“Son gece bütün ateşlerini söndürecekler.”
Kül Muhafızı sustu.
Noxar devam etti.
“Sonra tek bir alevden yeniden yakacaklar. Geleneklerinin onları koruduğuna inanıyorlar.”
“Perde ateş söndüğünde zayıflayacak.”
“Yalnızca birkaç nefesliğine.”
Kül Muhafızı elindeki kırık mühre baktı.
“Mühür o birkaç nefesi açık tutacak.”
Noxar’ın sesi alçaldı.
“Ve sen kapının diğer tarafında bekliyor olacaksın.”
Muhafız yumruğunu göğsüne vurdu.
“Onu size getireceğim.”
“Canlı.”
Kül Muhafızı’nın eli göğsünde kaldı.
“Karşı koyarsa?”
Noxar ona doğru döndü.
“Ellerini kır. Dizlerini parçala. Sevdiği herkesin boğazına bir kılıç daya.”
Salondaki yeşil alevler yükseldi.
“Fakat kalbini durdurma.”
“Emredersiniz.”
Noxar’ın dikkati askerin parçalanmış zırhına indi.
“Kılıcın nerede?”
Kül Muhafızı sustu.
Üç mum birden söndü.
“Adada kaldı efendim.”
Noxar’ın sesi yükselmedi.
“Üzerinde krallığımın büyüsünü taşıyan bir silahı onların elinde bıraktın.”
“Kökler kolumu sardı. Mührü yerleştirebilmek için silahı bırakmak zorunda kaldım.”
“Bahaneler, hatalarını taşımaya gücü yetmeyenlerin kullandığı koltuk değnekleridir.”
Kül Muhafızı başını yeniden yere eğdi.
“Cezamı kabul ediyorum.”
“Ölmek mi istiyorsun?”
Muhafız cevap vermedi.
“Ölüm ceza değildir. Ölürsen başarısızlığını unutursun.”
Noxar ölü kökün yanından uzaklaşıp tahtın basamaklarına yöneldi.
“Yaşayacaksın. Festival gecesi açılan geçitten ilk sen gireceksin. Kılıcını kendi ellerinle geri alacaksın.”
“Ya alamazsam?”
Noxar basamakların önünde durdu.
“Bu kez geri dönemezsin.”
Kül Muhafızı’nın başı eğik kaldı.
“Kaç asker hazırlansın?”
Noxar on üç basamağı çıkmaya başladı.
“Hepsi.”
Salonun iki yanında diz çöken askerlerin zırhlarından aynı anda metal sesleri yükseldi.
“Geçit bütün lejyonu taşıyamaz” dedi Kül Muhafızı.
“İlk gece taşımasına gerek yok.”
Noxar tahtına ulaştı fakat oturmadı.
“Önce sen ve Kül Muhafızları geçeceksiniz. Mührün çevresini temizleyecek, yolları kapatacak ve kandillerin yeniden yakılmasını engelleyeceksiniz.”
“Sonra?”
Noxar’ın önünde duran görkemli taht, yeşil mum ışığında daha da karanlık görünüyordu.
“Sonra sis çökecek.”
Ölü kökün ışığı üçüncü kez vurdu.
“Ve Yeraltı Lejyonu, yirmi dört yıldır dünyanın gözünden saklanan o adaya yürüyecek.”
Kül Muhafızı iki eliyle taş zemine dokundu.
“Kadın dışında kimse sağ bırakılmayacak.”
Noxar birkaç saniye sustu.
“Kimlerin yaşayacağına sen karar vermeyeceksin.”
Muhafız başını eğdi.
“Bağışlayın efendim.”
“Bağışlamak için pişmanlık gerekir. Ben yalnızca sonuç isterim.”
Noxar yavaşça tahtına oturdu.
“Git.”
İki asker yaralı muhafızın yanına geldi. Onu kollarından kaldırdılar. Kül Muhafızı ayakta durduğunda zırhından yeni bir kan damlası düştü ve siyah kanala karıştı.
Kapılar açılmak üzereyken Noxar’ın sesi onu yeniden durdurdu.
“Onun adını öğrendin mi?”
Muhafız başını çevirmedi.
“Savaş sırasında diğerleri seslendi.”
Taht odasındaki yeşil alevler bir anlığına uzadı.
“Adı ne?”
Kül Muhafızı’nın cevabı salonun karanlığına karıştı.
“Veyra.”
Ölü kökün içindeki yeşil ışık sert bir vuruşla parladı.
Demir çemberdeki ilk oyuk tamamen aydınlandı.
Kalan beş oyuk karanlıktı.
Noxar tahtında hareketsiz kaldı.
“Altı gün sonra” dedi. “Bana Veyra’yı getirin.”
Kapılar kapandı.
Taht odasında mumların sessiz yanışı ve ölü kökün düzenli ışığı kaldı.
Bu bir kalp atışı değildi.
Bir geri sayımdı.