2. bölüm · GRİMNOX

2. Bölüm

Safir Bakır

Festivalden Yedi Gün Önce
Thalroin’de o sabah herkes bir yere yetişiyordu.Nereye yetiştiklerini bilenlerin sayısıysa pek fazla değildi.Güneş henüz kadim ağaçların tepesine ulaşmamıştı ama köy meydanının taşları çoktan çamurlu ayak izleriyle kaplanmıştı. Ormanın dört bir yanından uzanan kıvrımlı yollar, kollarında sepetler, omuzlarında odun demetleri ve arkalarında yarı uykulu çocuklarla yürüyen insanları meydana taşıyordu.Festivale yedi gün kalmıştı.Köyün üzerine gerilen soluk yeşil, beyaz ve altın renkli kumaşlar sabah rüzgârında dalgalanıyor; bir evden diğerine bağlanan küçük cam kandiller birbirlerine çarparak ince sesler çıkarıyordu. Kandiller henüz yakılmamıştı. Festivalin son gecesinde meydandaki bütün ateşler söndürülecek, Elar’ın Kökleri’nin dibinde bırakılan tek alevden yüzlerce ışık doğacaktı.Şimdilik meydandaki tek gerçek ateş, demirhanenin ocağından yükseliyordu.Harl, kızgın demiri örsün üzerine koyup çekicini indirdi. Çarpışmanın sesi bütün meydanda yankılandı. Havaya sıçrayan kıvılcımlar kapının önüne kadar ulaşınca oradan geçen küçük bir çocuk sevinçle bağırdı.Annesi onu kolundan yakalayıp kendine çekti.
“Bir gün saçını tutuşturacaksın.”
Çocuk gözlerini demirhaneden ayırmadı.
“Harl söndürür.”
Demirci, çekicini bir kez daha indirdi.“Söndürmem.”
Çocuk bu cevabı beklemiyordu. Annesinin arkasına saklanırken Harl’ın kalın sakallarının altında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.Demirhanenin önündeki taş tezgâhta yeni dövülmüş ok uçları, küçük bıçaklar, kemer tokaları ve festival kandillerini taşıyacak ince demir ayaklar sıralanmıştı. Harl’ın iki çırağından biri paslanmış kılıçları temizliyor, diğeri aynı kılıcı uzun zamandır bezle silerek çalışıyormuş gibi görünmeye uğraşıyordu.Harl arkasına bakmadan seslendi.“O kılıç biraz daha parıldarsa güneşi kıskandıracak, Taren.”Çırak elindeki bezi hızlandırdı.
“Pasını çıkarmaya çalışıyorum.”
“Önce aynı yeri silmeyi bırak.”
Demirhaneden yükselen kızgın metal kokusu, meydanın karşı tarafındaki fırınlardan gelen sıcak ekmek ve tarçın kokusuna karışıyordu. Fırıncılar pencere önlerine festival için hazırlanan yuvarlak ekmekleri dizmişti. Her birinin üzerine hamurdan yapılmış küçük kök şekilleri yerleştirilmiş, ortalarına cevizler bastırılmıştı.Doğu Koyu’ndan dönen balıkçılar, içlerinde hâlâ kıpırdayan gümüş renkli balıklarla dolu kasaları tezgâhlara taşıyordu. Kasaların çevresinde dolaşan kediler fırsat kolluyor, balıkçılardan biri arkasını döndüğü anda biraz daha yaklaşıyordu.Çarşının batı tarafındaki kumaşçıların önünde ise festival gecesi giyilecek elbiseler, işlemeli pelerinler ve renkli kuşaklar asılıydı. Boyacılar büyük toprak kaplarda kumaşları karıştırıyor; yeşil, beyaz ve bordo renkler suyun üzerinde ağır halkalar hâlinde dönüyordu.İnce dallardan taç ören yaşlı bir kadın, önünden geçen herkese aynı soruyu soruyordu.
“Başına bir şey ister misin?”
İnsanlar cevap vermeden yürümeye devam ediyordu.Kadın arkalarından bağırıyordu.
“Sonra kalmadığında ağlamayın!”
Tam o sırada kumaşçı dükkânının içinden öfkeli bir kadın sesi yükseldi.
“Onu yakalayın!”Soluk yeşil bir kumaş, insanların ayaklarının arasından geçerek meydanın ortasına doğru ilerliyordu.Kumaş kendi başına hareket etmiyordu.Ucunu ağzına almış küçük, kahverengi bir keçi bütün gücüyle koşarken dükkânın sahibi arkasından yetişmeye çalışıyordu
“Bırak onu! O festival için!”
Keçi arkasına bile bakmadı.Meydanın kenarında duran çocuklar tezahürat yapmaya başladı. İçlerinden biri iki kuru erik çıkarıp keçinin kazanacağı üzerine bahse girdi. Bir başkası kumaşçının tarafını tuttu fakat kumaşçı sendeleyip az kalsın bir çiçek sepetinin içine düşünce kararını değiştirdi.Thalroin’de festival hazırlıkları böyle ilerlerdi.Bir şey asılır, başka bir şey düşerdi. Biri bağırır, bir başkası yanlış anlar, üçüncü kişi hiç üzerine vazife olmadığı hâlde araya girerdi. Buna rağmen günün sonunda her kurdele yerini bulur, her kandil asılır ve meydan bütün bu kargaşa önceden planlanmış gibi kusursuz görünürdü.Meydanı çevreleyen evler ve dükkânlar kalın ağaçların arasına kurulmuştu. Hiçbiri ağaçların gövdelerine çivilenmemişti. Duvarlar doğal kovuklara, taş temellere ve birbirine yaklaşan dalların oluşturduğu geniş çatallara oturtulmuştu. Ahşap geçitler kalın halatlarla destekleniyor, çatıların üzerinden sarmaşıklar sarkıyordu.Yapılar ormana sonradan eklenmiş gibi görünmüyordu.Sanki ağaçlar büyürken onlara da yer açmıştı.Meydanın merkezinde ise hepsinden daha yaşlı, daha büyük bir ağaç yükseliyordu.Elar’ın Kökleri.Gövdesi, beş yetişkin el ele verse ancak çevreleyebilecek kadar genişti. Kalın dalları meydanın üzerinde yeşil bir kubbe oluşturuyor, yaprakların arasından süzülen güneş taşların üzerine parçalanmış ışıklar bırakıyordu.Dev kökler toprağın altında kalmayı reddetmişti. Meydan taşlarının arasından kıvrılarak geçiyor, evlerin ve dükkânların altına kadar uzanıyordu. Bazıları bir insanın belinden daha kalındı. Çocuklar üzerlerinde yürümeyi severdi fakat yetişkinlerden biri gördüğü anda aşağı indirir, bunu yaparken sesini istemsizce alçaltırdı.Köylüler ağacın kendisine tapmazdı.Yine de hiçbiri ona sıradan bir ağaçmış gibi yaklaşmazdı.Kabuğuna bıçak değdirilmez, tek bir çivi çakılmazdı. Festival süsleri dallara zarar vermeyecek yumuşak iplerle bağlanırdı. Köklerin arasındaki eski taş sunak o sabah temizlenmiş, üzerine beyaz çiçekler ve yeni mumlar bırakılmıştı.Önceki yıldan kalan mum kalıntılarını kazımakla görevlendirilen iki çocuksa işi çoktan bırakmıştı. Basamağa oturmuş, yumuşayan balmumundan küçük hayvanlar yapıyorlardı.Birinin yaptığı şeye uzun süre bakan arkadaşı sonunda sordu.
“Bu ne?”
“Geyik.”
“Bacağı yok.”
“Oturan geyik.”
Diğeri ikna olmamıştı ama tartışmak yerine kendi balmumunu yuvarlamaya devam etti.Ağacın çevresindeki sis, meydanın geri kalanından her zaman biraz daha yoğundu. İnce beyaz şeritler köklerin arasında ağır ağır dolaşıyor, güneş ışığına ulaştığında parçalanıp kayboluyordu.Gündüzleri sisin Thalroin’i koruduğu söylenirdi.Geceleri ise çocuklara, sisin içinden adlarını duyarlarsa cevap vermemeleri öğretilirdi.İnsanların kendilerini koruduğuna inandıkları bir şeyden neden bu kadar korktuğunu Veyra hiçbir zaman anlamamıştı.Meydanın kuzeyindeki eğitim alanına yürürken sol omzunun üzerinden Elar’ın Kökleri’ne baktı.Sabah güneşi uzun gümüş saçlarının üzerinde parlıyordu. Saçlarının iki yanını ince savaşçı örgüleriyle toplamış, örgülerin uçlarına küçük metal boncuklar takmıştı. Geri kalanı sırtına dağılmıştı.Sol gözünün kenarından yanağına uzanan kapanmış yara izi, güneş yüzüne vurduğunda daha belirgin görünüyordu.Festival yaklaştığından beri köydeki genç kadınlar yeni dikilen elbiseleri konuşuyordu. Veyra’nın üzerinde ise koyu yeşil, uzun kollu bir savaşçı gömleği vardı. Göğsünü ve belini çapraz geçen deri kayışlara iki küçük bıçak kını takılmıştı. Koyu renk pantolonunun dizleri deri parçalarıyla güçlendirilmiş, çizmeleri sabah çamuruyla kaplanmıştı.Bir elbisenin içinde savaşamayacağını söylemişti.Neris, festivalde kimsenin onunla savaşmasını beklemediğini hatırlatmıştı.Veyra da bunun fazla iyimser bir düşünce olduğunu söylemişti.Eğitim alanına girdiğinde, tahta kılıçların birbirine çarpan sesleri demircinin çekicine karışıyordu. Meydanın taşları burada son buluyor, yerini yapraklarla kaplı sıkıştırılmış toprağa bırakıyordu. Alanın kenarına farklı boylarda tahta silahlar, yuvarlak kalkanlar ve samanla doldurulmuş eğitim kuklaları dizilmişti.İki sıra hâlindeki öğrenciler eşleşmiş, temel saldırı ve savunma hareketlerini çalışıyordu.
“Sol ayağın önde kalacak!”Ses, eğitmenlerden Maeron’a aitti. Uzun sarı saçlarını ensesinde bağlayan ince yapılı orman elfi, genç bir öğrencinin bileğini düzeltti.
“Kılıcı yüzünün önünde tutma. Karşındakini göremezsen neye vuracaksın?”
Çocuk kılıcını indirdi.
“Sesini dinlerim.”Maeron birkaç saniye ona baktı.
“Önce gözlerini kullanmayı öğren.”
Yan sıradaki eğitmen Siva, Maeron kadar sabırlı değildi. Kısa siyah saçlarının arasında görünen sivri kulaklarından biri eski bir kılıç darbesi yüzünden yarıktı. Elindeki tahta sopayla öğrencilerin ayaklarına vuruyor, yanlış duranların bacaklarını düzeltiyordu.
“Rovan! Bir daha Lyrs’in ayaklarına bakarsan seni onun yerine kuklayla eşleştireceğim.”
Rovan hemen başını kaldırdı
.“Ayaklarına bakmıyordum.”Karşısında duran Lyrs, tahta kılıcını omzuna dayadı. Koyu saçları alnına yapışmış, açık kahverengi teni eğitim yüzünden terlemişti. İnce yapılı görünmesine rağmen alandaki en hızlı öğrencilerden biriydi.
“Üç kere baktın,” dedi Lyrs.
“Nereye basacağını anlamaya çalışıyordum.”“Yüzüm yukarıda.”Çevrelerinden birkaç kişi güldü.Rovan’ın kulaklarının uçları kızardı. Savunmasını sürdürmek istedi fakat Siva’nın elindeki sopayı görünce kılıcını kaldırmakla yetindi.Veyra onların yanından geçerken Lyrs başıyla onu selamladı.“Bugün kaç kere ölmeyi düşünüyorsun?”
“Henüz karar vermedim.”Rovan sırıttı.
“Bence üç.”Veyra durup ona baktı.
“Bahse girelim mi?”Rovan’ın gülümsemesi küçüldü.“Neyin üzerine?”
“Kaybedersen bir hafta boyunca benim oklarımı temizlersin.”
“Sen kaybedersen?”Veyra düşündü.“Kaybetmem.”Lyrs kahkahayı bastı.
“Bütün bahislerin böyle mi işliyor?”
“Şimdiye kadar şikâyet eden olmadı.”“
Çünkü insanları kılıçla tehdit ediyorsun,” dedi Rovan.“İşe yarıyorsa yöntem sorgulanmaz.”Alanı çevreleyen kalabalığın içinden tanıdık bir ses yükseldi.
“Baban bunu duysa gurur duyardı.”Neris, kollarında taşıdığı beyaz ve yeşil kumaşların arkasından güçlükle görünüyordu. Kızıl kahverengi saçları başının üzerinde dağınık biçimde toplanmış, yarısı çözülmüş örgüsü omzuna düşmüştü. Burnunun üzerindeki çiller sabah ışığında daha belirgin görünüyordu.Veyra kumaşların üzerinden ona baktı.
“Babam gurur duymayı bilmiyor.”
“Belki gizlice yapıyordur.”
“Kael’in gizlice yaptığı tek şey daha fazla nöbet çizelgesi hazırlamak.”Rovan gülmemek için ağzını kapattı.Lyrs onun koluna vurdu.
“Arkanda.”Veyra dönmeden önce gölgesi üzerine düştü.Kael birkaç adım arkasında duruyordu.Meydanın neşesinin içinde bile ona ait ayrı bir sessizlik vardı. İri yapılı, geniş omuzlu ve kaslıydı. Kısa gümüş saçları sabahın nemiyle alnına yapışmış, sakalsız yüzündeki çizgiler onu yaşlı değil, yıllardır dinlenmemiş gibi gösteriyordu.Üzerinde koyu renk deri zırh vardı. Belinde uzun kılıcı, sırtında yayı asılıydı. Festival hazırlıklarına katılmak için gelmiş biri gibi değil, bütün bu neşenin içinden çıkabilecek bir saldırıyı bekleyen nöbetçi gibi görünüyordu.Bakışları önce Veyra’ya, ardından arkadaşlarına kaydı.Rovan kılıcını düzeltti.Lyrs çalışma alanına döndü.Neris, kumaşların arasına biraz daha saklandı.Veyra kollarını göğsünde birleştirdi.“Bir şey mi söyleyeceksin?”Kael’in ifadesi değişmedi.“Kılıcını al.”
“Günaydın demek daha kısa sürerdi.”
“Kılıcını al, Veyra.”Sesini yükseltmemişti.Gerek de yoktu.Veyra alanın kenarında duran kendi kılıcına yürüdü. Silah gerçekti fakat ağzı eğitim için köreltilmişti. Kabzasını kavradığında Neris’le göz göze geldi.Neris dudaklarını oynatmadan konuştu.“Üç.”Veyra gözlerini kıstı.“Beş,” diye fısıldadı Rovan.Kael başını onlara çevirdi.Üçü de aynı anda başka yere baktı.Eğitim alanının ortasında geniş bir boşluk açıldı. Kimse insanlara geri çekilmelerini söylememişti. Kael kılıcını çektiğinde bunu kendiliklerinden yaparlardı.Veyra karşısında durup silahını kaldırdı.
“Bütün meydanın önünde yapmak zorunda mıyız?”Kael kılıcını kınından çıkardı.
“Düşmanın yalnız olduğun zamanı beklemez.”
“Düşmanımın biraz terbiyesi varsa bekler.”
Neris kumaşların arkasında güldü.Kael’in bakışları ona kaydı.Neris hemen öksürüyormuş gibi yaptı.“Dikkatin dağılıyor,” dedi Kael.Veyra ayaklarını açtı. Sol ayağını öne alıp dizlerini hafifçe büktü.“Dikkatimi dağıtan sensin.”
“Bu mazeret değil.”Kael saldırmadı.Bekledi.Bu, doğrudan üzerine gelmesinden daha kötüydü.Veyra babasının yüzünden bir sonraki hamlesini okumaya çalıştı. Kael’in gözleri kılıcında değil, omuzlarında ve ayaklarındaydı. Yüzünde öfke yoktu. Sevgi de görünmüyordu.Yalnızca o dayanılmaz sakinlik vardı.“Hazırım,” dedi Veyra.
“Değilsin.”
“O zaman neden bekliyorsun?”
Kael’in bakışları Veyra’nın omzunun arkasına kaydı.Yalnızca bir anlığına.Veyra bunun bir oyun olduğunu biliyordu. Yine de meydanın diğer tarafından gelen sert çarpma sesiyle başını çevirmemek için kendini zor tuttu.Kumaşçıdan kaçan keçi, arkasındaki yeşil kumaşla bir meyve sepetine girmişti. Çocuklar zafer çığlıkları atıyor, kumaşçı kadın kalabalığı yararak ona ulaşmaya çalışıyordu.Veyra yalnızca göz ucuyla baktı.Bu kadarı yetti.Kael aralarındaki mesafeyi tek adımda kapattı.Veyra kılıcını kaldırdı.Çelikler çarpıştığında çıkan ses, meydandaki diğer gürültüleri bir anlığına bastırdı. Darbenin gücü bileklerinden omzuna yayıldı. Ayağını geriye atıp dengede kaldı, kılıcını yana kaydırdı ve açıkta kalan kaburgalara hamle yaptı.Kael silahını aşağı indirerek darbeyi durdurdu.Veyra bileğini çevirdi. Kılıcın yönünü değiştirip Kael’in omzuna savurdu.Kael başını eğdi.Çeliğin ucu gümüş saçlarının birkaç parmak üzerinden geçti.Veyra üçüncü hamlesini bekletmedi. Sol ayağıyla öne çıkıp kılıcını aşağıdan yukarı savurdu. Kael geri çekilmedi. Kendi kılıcının düz kısmıyla darbeyi karşıladı, omzuyla Veyra’nın göğsüne doğru ilerledi.Veyra iki adım geriledi.Kael onun nefes almasına izin vermedi.Kılıcı sağdan geldi.Veyra eğildi. Darbe başının üzerinden geçerken yerdeki kuru yapraklar rüzgârla savruldu. Bedenini yana çevirip babasının arkasına geçmek istedi fakat Kael dönmeden dirseğini geriye savurdu.Veyra son anda geri sıçradı.“Bu kılıç eğitimi değil,” dedi nefesinin arasından.“Hayatta kalma eğitimi.”Kael yeniden saldırdı.Kılıçlar bir kez daha çarpıştı.Veyra hızlıydı. Ağırlığını bir ayağından diğerine geçiriyor, darbelerinin yönünü son anda değiştiriyordu. Kael ise taş gibi sağlamdı. Gücünü göstermek için savurmuyor, her hareketi Veyra’yı bir sonraki hataya doğru sürüklüyordu.Veyra bunu fark ettiğinde alanın kenarına kadar çekilmişti.Arkasında yüzeye çıkmış kalın kökler vardı.Önünde Kael.Sağında izleyen öğrenciler.Solunda ise geçemeyeceği kadar yakın duran bir eğitim kuklası.Kael onu bilinçli olarak oraya sürmüştü.Veyra’nın çenesi gerildi.“Bunu bilerek yaptın.”Kael’in kılıcı yeniden indi.Veyra darbeyi karşılayınca çelikten titreşim bütün koluna yayıldı.“Düşmanın seni rahat edeceğin yere götürmez.”
“Bir kere de normal bir baba gibi ekmek yapmayı denesen?”
“Ekmek seni hayatta tutmaz.”
“Yemek olduğu için teknik olarak tutar.”Kael’in kılıcı Veyra’nın silahına kilitlendi. İkisi birkaç saniye birbirini itti. Veyra’nın kolundaki kaslar gerildi. Kael’in bileği ise hareket etmedi.Veyra gücüyle onu yenemeyeceğini biliyordu.Sağ ayağını geriye çekip baskıyı aniden bıraktı. Kael’in öne geleceğini düşündü fakat babası tuzağa düşmedi.Yalnızca yerinde durdu.Veyra yüzünü buruşturdu.
“Bir an işe yarayacağını düşündüm.”
“Düşünmekte geç kaldın.”Veyra yerdeki gevşek toprağı ayağıyla Kael’in üzerine savurdu.Toz, Kael’in çizmesine ve zırhının alt kısmına sıçradı.Kael gözünü bile kırpmadı.Alanı çevreleyenlerden birkaç gülüş duyuldu.Veyra dişlerinin arasından söylendi.
“Hepinizin işini sonra bitireceğim.”
“Önce bunu bitir,” dedi Kael.Bir anda kılıcını Veyra’nın silahının altına geçirdi. Bileğini sertçe çevirdi.Veyra kabzayı bırakmadı. Darbenin yönüyle birlikte dönüp Kael’in yanına geçti, dirseğini babasının kaburgalarına doğru savurdu.Kael kolunu yakaladı.Veyra diğer eliyle kılıcını çekti ve kabzasını Kael’in göğsüne vurdu.Kael yarım adım geriledi.Yalnızca yarım adım.Ama gerilemişti.Rovan’ın sesi kalabalığın içinden yükseldi.“Vurdu!”Lyrs onu dirseğiyle dürttü.
“Sus.”
Veyra’nın yüzünde istemsiz bir zafer gülümsemesi oluştu.Kael’in bakışları o gülümsemeye indi.Veyra hatasını anladı.Kael bir anda Veyra’nın bileğini çevirdi. Parmakları kabzadan ayrıldı. Kılıç havada bir kez dönüp ıslak yaprakların üzerine düştü.Veyra silahsız kalmıştı ama geri çekilmedi. Sağa hamle yapacakmış gibi davranıp aniden sola geçti. Kael’in omzunun yanından sıyrılmayı başardı.Kael kolunu yakalamaya çalıştı.Veyra dirseğini kurtarıp dizine tekme savurdu.Kael darbeyi bacağıyla karşıladı.Veyra ikinci kez denediğinde babası ayağını onun ayak bileğinin arkasına geçirdi.Ne yaptığını anladığında artık çok geçti.Dünya bir anda yana eğildi.
Elar’ın dalları, renkli kurdeleler ve insanların yüzleri birbirine karıştı. Veyra sırtının üzerine düştüğünde ciğerlerindeki hava tek darbede boşaldı.Kael ona toparlanması için zaman vermedi.Gölgesi Veyra’nın üzerine kapandı. Çeliğin soğuk parıltısı gözlerinin önünden geçti.Kılıcın keskin ucu Veyra’nın boğazına dayanmıştı.Sırtının altında ezilen yapraklar nemliydi. Soğuk toprak gömleğinden geçip kürek kemiklerine ulaşırken nefesi göğsünde sıkıştı. Yukarıda birbirine dolanan dalların arasından sızan sabah ışığı gözlerini kamaştırıyordu.Kael’in yüzünde en küçük bir zafer belirtisi yoktu.Sanki karşısında yere serdiği kişi kendi kızı değil de öldürülmesi gereken sıradan bir düşmandı. Kılıcı tek eliyle tutuyordu ancak bileği bir parça bile titremiyordu.
“Öldün,” dedi Kael.Veyra gözlerini kılıcın ucuna çevirdi.
“Daha kahvaltı etmedim.”
Kael’in yüzü değişmedi.“Düşmanın bunu önemsemez.”
“Düşmanımın biraz terbiyesi varsa bekler.”
Kılıcın ucu boğazına biraz daha yaklaştı.Veyra gülümsedi.Kael’in sol ayağının hemen arkasında, yarısı çamura gömülmüş kalın bir dal vardı. Kael bunu görmemiş olamazdı. O hiçbir şeyi gözden kaçırmazdı fakat Veyra’nın iki elini de kılıcından uzakta gördüğü için dalı tehlike saymamıştı.Veyra sağ bacağını aniden yukarı savurdu.Çizmesinin burnu Kael’in bileğine çarptı. Kılıç boğazından uzaklaşırken Veyra yerdeki dalı kaptı ve bütün gücüyle Kael’in dizinin arkasına vurdu.Kael sendelemedi bile.Veyra’nın gülümsemesi kayboldu.
“Bu biraz utanç verici oldu.”
Neris kahkahayı tutamadı.Kael elindeki kılıcı ters çevirerek dalı tek darbede Veyra’nın elinden düşürdü. Ardından kolundan yakalayıp onu ayağa kaldırdı.Hareketi sertti. Neredeyse Veyra’nın omzunu yerinden çıkaracaktı.Veyra kolunu babasının elinden kurtarıp omzunu çevirdi. Canı yanmıştı fakat belli etmemeye çalıştı.Kael fark etmişti.Her zamanki gibi.Bakışları bir an Veyra’nın omzuna indi, sonra hiçbir şey olmamış gibi yüzüne döndü.“Dikkatini rakibinin silahına verdin,” dedi.
“Silah boğazımdaydı.”
“Bu mazeret değil.”
“Ölmek üzere olmam da mı?”
“Özellikle o değil.”Kael kılıcını kınına soktu.“Yarın yeniden.”Veyra yerdeki kılıcını aldı.
“Sana vurmayı başardığım için mi?”
“Vurabildiğini sanman yüzünden.”Kael arkasını döndü.“Festival bitene kadar sabah eğitimleri iki katına çıkacak. Kuzey yoluna tek başına gitmeyeceksin. Doğu Koyu’ndan gün batmadan döneceksin ve Sessiz Sis Geçidi’ne yaklaşmayacaksın.”
Veyra kılıcındaki çamuru koluna sildi.“Bir ara adanın yasak olmayan yerlerini de söyler misin? Ezberlemem daha kolay olur.”Kael durdu.Arkasını dönmeden konuştu.
“Söylediklerimi tekrar ettirme.”Sonra eğitim alanından ayrıldı.İnsanlar yolundan kendiliğinden çekiliyor, Kael geçtiği yerde meydanın neşesi birkaç saniyeliğine azalıyor, ardından yeniden yükseliyordu.Veyra babasının geniş sırtına baktı ve yüzünü buruşturup onun taklidini yaptı.“Söylediklerimi tekrar ettirme.”
“Çeneni biraz daha sıkmalısın,” dedi Rovan.
“Kael gibi görünmek için.”Veyra arkasını döndü.Neris, Rovan ve Lyrs eğitim alanının kenarında duruyordu.
“Ne zamandır oradasınız?”Lyrs tahta kılıcını yere dayadı.
“Sen Kael’e ekmek yapmasını söylediğinden beri.”
“Daha öncesi,” dedi Rovan.
“Toprak atma kısmını da gördük.”Neris kumaşların üzerinden gülümsedi.
“Ben özellikle dal kısmını beğendim. Çok çaresizdi.”Veyra kılıcını kınına soktu.
“Üçünüzü de sırayla dövebilirim.”
Rovan, Lyrs’e baktı.“Önce seni dövsün.
“Sen bahis oynamıştın.”
“Bahsin şartları tamamlanmadı.”
Veyra kaşını kaldırdı.“Kaybettin.”
“Kaç kere öldüğün konusunda anlaşmamıştık.”
“Bir kere yeterli.”
Neris, Veyra’nın koluna girip onu meydanın merkezine doğru çekti.“Gel de enerjini faydalı bir şeye harca.”
“Nereye gidiyoruz?”“Ağaca kumaş asacağız.”
“Biz mi?”
“Sen.”Veyra ona baktı.Neris gülümsemeye devam etti.“Ben aşağıdan destek olacağım.”
“Nasıl?”
“Seni takdir ederek.”Dördü birlikte Elar’ın Kökleri’ne yürüdü. Rovan, Neris’in taşıdığı kumaşların yarısını aldı. Lyrs ise Maeron görmeden eğitim alanından çıkmayı başarmış olmanın huzuruyla etrafına bakıyordu.Arkasından Maeron’un sesi geldi.
“Lyrs!”
Lyrs omuzlarını düşürdü.Yavaşça döndü.Maeron kollarını göğsünde birleştirmişti.“Eğitim bitmedi.”Lyrs, elindeki beyaz kumaşı kaldırdı.
“Festival hazırlığı.”
“Eğitim.”
“Köye yardım.”
“Eğitim.”
Rovan araya girdi.“Kael, meydandaki herkesin hazırlıklara katılmasını söyledi.”
Maeron’un gözleri daraldı.“Kael bunu ne zaman söyledi?”Rovan birkaç saniye düşündü.
“Söylemiş olabilecek birine benziyor.”Maeron eliyle eğitim alanını gösterdi.Rovan ile Lyrs kumaşları Neris’e geri verip isteksizce döndü. Veyra arkalarından seslendi.
“Oklarımı unutma!”Rovan geri geri yürüdü.
“Bahsi kabul etmedim!”
“Korkaksın!”
“Kuralları olmayan bir bahis oynuyorsun!”
“Hayatın da kuralları yok!”Kael’in bunu duymaması büyük bir şanstı.Neris başını salladı.“Babanın eğitimleri seni tuhaf biçimde bilgeleştiriyor.”
“Bugün yedi kere öldüm. Bir şey öğrenmiş olmam gerekirdi.”Birlikte ağacın dibindeki uzun masalara ulaştılar. Köylüler sunak çevresine sepetler taşıyor, kurumuş çiçekleri ayırıyor ve dallara bağlanacak süsleri hazırlıyordu.Neris, üzerine beyaz iplikle birbirine dolanmış kökler işlenmiş uzun kumaşı açtı.“Bunu yukarı bağlamamız gerekiyor.”Veyra başını kaldırdı. Kumaşın asılacağı dal, yerden birkaç insan boyu yüksekteydi.
“Merdiven nerede?”
“Rovan aldı.”
“Az önce elleri boştu.”
“Demek ki kaybetmiş.”
“Sen ne işe yarıyorsun?”
“Sana emir vermeye.”Veyra kumaşı omzuna attı ve ağacın en alçak köklerinden birine bastı. Parmaklarını kabuğun derin yarıklarına yerleştirip kendini yukarı çekti.Çocukluğundan beri bu ağaca yüzlerce kez tırmanmıştı.Yine de Elar’ın Kökleri hiçbir zaman sıradan bir ağaç gibi hissettirmemişti.Gövdesi yazın bile soğuktu.Veyra bir dala tutundu. Çizmesinin ucunu gövdenin kıvrımına yerleştirip biraz daha yükseldi.Neris aşağıdan kumaşın diğer ucunu çözüyor, aynı anda konuşmaya devam ediyordu.
“Festivalde sana ayırdığım elbiseyi giyeceksin.”
“Giymeyeceğim.”
“Daha görmedin.”“Görmeme gerek yok.”
“Bordo.”
“Hayır.”
“Belinde deri kuşağı var.”
“Yine hayır.”
“Altına pantolon giyebilirsin.”Veyra durup aşağı baktı.
“Bu teklifin daha iyi olduğunu düşünmen beni endişelendirdi.”
“Saçına da beyaz çiçekler takarız.”
“Aşağı atlarım.”
“Kael seni öldürür.”
“Bugünkü sayıya bir tane daha ekleriz.”Neris güldü.Veyra kumaşı dala dolamak için öne uzandı. Tam düğümü sıkacağı sırada avucunun altında hafif bir titreşim hissetti.Durdu.İlk başta bunun demircinin çekicinden geldiğini düşündü. Meydanın doğu tarafında örs hâlâ durmadan dövülüyordu.Titreşim yeniden geldi.Yavaş.Derinden.Bir kalbin tek vuruşu gibi.Veyra’nın parmakları kabuğun üzerinde hareketsiz kaldı.Aşağıdaki sesler uzaklaştı.Çekiçler, bağrışmalar, çocukların kahkahaları… Hepsi suyun altından geliyormuş gibi boğuklaştı.Bir vuruş daha.Bu defa titreşimi avucunda değil, göğsünün içinde hissetti.Veyra nefesini tuttu.Ayağının altındaki ince kök kıpırdadı.Yalnızca birkaç parmak kadar.Belki de çizmesi kaymıştı. Belki rüzgârda sallanan dal hareket etmiş, ona da öyle gelmişti.Veyra ayağını hızla çekti.Dengesi bozuldu.Elindeki kumaş aşağı düşerken dalın ucuna iki eliyle tutundu. Neris bağırdı, beyaz kumaş başının üzerine kapandı.Veyra kendini yeniden dala çekti.“İyi misin?” diye seslendi Neris.Veyra cevap vermeden ayağının altındaki köke baktı.Hareketsizdi.Sanki hiç kıpırdamamıştı.“Veyra?”
“İyiyim.”Sesi istediğinden daha kısık çıktı.Kumaşı aceleyle bağladı ve aşağıya indi. Ayakları toprağa değer değmez dizlerinin üzerine çöktü. Parmaklarını kökün yüzeyinde gezdirdi.Soğuktu.Sertti.Tamamen hareketsizdi.Neris başındaki kumaşı çıkarıp omzuna attı.“Ne oldu?”
Veyra köke bakmayı sürdürdü.“Sanırım hareket etti.”
Neris de eğildi.“Kök mü?”
“Bilmiyorum.”
“Az önce hareket etti dedin.”
“Sanırım dedim.”Neris parmaklarını köke dokundurdu.Hiçbir şey olmadı.
“Belki ayağın kaymıştır.”
“Olabilir.”Veyra kendi cevabına ikna olmamıştı.Avucunu yeniden ağacın gövdesine bastırdı. Birkaç saniye bekledi.Kalp atışı gelmedi.Meydanın sesleri yeniden yakındı. Harl’ın çekici örse iniyor, keçinin peşinden koşmaktan yorulan kumaşçı uzaktan hâlâ bağırıyordu.Neris başını yana eğdi.
“Gerçekten iyi misin?”
“İyiyim.”
“Yüzün iyi görünmüyor.”
“Babam beni yere vurdu. Bundan sonra güzel görünmemi bekliyorsan beklentilerini düşür.”Neris gülümsedi ama gözleri kökte kaldı.Veyra ayağa kalktığında meydanın kenarında oturan yaşlı adamı fark etti.Onu daha önce de görmüştü.Köylüler ona Orven diyordu. Kalabalığın biraz dışında durur, kimseyle konuşmadan insanları izlerdi. Sol gözünün üzerinden yanağına kadar uzanan kalın yara izi yüzünü ikiye ayırmıştı. O göz tamamen beyazdı. Sağ gözü ise neredeyse siyah ve rahatsız edici ölçüde canlı görünüyordu.Mevsime göre fazla kalın koyu kahverengi bir pelerin giymişti. Elindeki eğri bastonun sapına birbirine dolanmış kökler oyulmuştu.Orven doğrudan Veyra’ya bakıyordu.Veyra birkaç saniye bekledi.Yaşlı adam gözlerini kaçırmadı.“Bir şey mi oldu?” diye sordu Veyra.Orven cevap vermedi.Veyra ona doğru birkaç adım attı.“Kökte bir şey gördün mü?”Yaşlı adamın sağlam gözü, Veyra’nın elinden Elar’ın gövdesine kaydı.Ardından yeniden yüzüne döndü.
“Dinle.”Söylediği tek kelime buydu.Orven bastonuna dayanarak ayağa kalktı.Veyra önüne geçti.
“Neyi dinleyeyim?”Yaşlı adam cevap vermedi.“Az önce ağacın içinden bir şey hissettim. Sen de mi hissettin?”Orven, Veyra’nın yanından geçip meydanın dışına uzanan dar patikaya yöneldi. Bastonunun taşlara her vuruşunda kuru, tok bir ses çıkıyordu.Veyra arkasından baktı.“Neris, bu adam her zaman böyle mi?”Neris yanına geldi.“Bilmiyorum.”
“Onun adı Orven değil mi?”
“Evet.”
“Tanımıyorsun yani.”
“Yıllardır kimseyle konuşmadığı için tanışmak biraz zor.”
Veyra yeniden yaşlı adama baktı.Orven ağaçların arasına ulaşmıştı. İnce sis birkaç adım içinde koyu pelerinini yuttu.“Bana neden ‘dinle’ dedi?”Neris omuz silkti.
“Belki çok konuştuğunu düşünmüştür.”Veyra ona baktı.Neris gülümsemesini korudu.
“Ben söylemiyorum. Yaşlı adam söylemiş olabilir.”Rovan ile Lyrs nihayet eğitimden kurtulup yanlarına geldiğinde Veyra hâlâ köke bakıyordu.Rovan elindeki tahta kılıcı yere bıraktı.“Ne kaçırdık?”Neris kumaşı gösterdi.“Veyra az kalsın üzerime düştü.”
“Düşmedim.”
“Düşmeye niyetlendin.”Lyrs Veyra’nın yüzündeki ifadeyi fark etti.
“Gerçekten ne oldu?”Veyra birkaç saniye tereddüt etti.
“Kök hareket etmiş olabilir.”Rovan ağaca baktı.
“Olabilir mi?”
“Gördüğümden emin değilim.”Lyrs çömelip kökü inceledi.
“Rüzgâr yüzünden dal hareket etmiştir.”
“Rüzgâr toprağın altındaki kökü nasıl hareket ettirsin?”
“Sen dalın üzerindeydin. Dengen kaydıysa hareket ediyormuş gibi gelmiş olabilir.”Veyra dudağının içini ısırdı.Mantıklıydı.En azından kökün gerçekten hareket etmesinden daha mantıklıydı.Rovan kökün üzerine ayağıyla hafifçe bastı.
“Bence bu hiçbir yere gitmiyor.”Neris hemen kolundan çekti.
“Üzerine basma.”
“Az önce Veyra üstünde duruyordu.”
“Veyra’nın yaptığı her şeyi yapmak zorunda değilsin.”Lyrs ayağa kalktı.“Bunu bir yere yazalım. Hayat kurtaran bir tavsiye olabilir.”Veyra bakışlarını kökten ayırdı.
“Ağacın içinde kalp atışı gibi bir şey de hissettim.”Rovan’ın yüzündeki gülümseme biraz azaldı.
“Nasıl yani?”
“Avucumun altında. İki kere… belki üç.”Neris yavaşça ağacın gövdesine dokundu.Dördü birkaç saniye sessiz kaldı.Meydanın bütün sesleri çevrelerinde sürüyordu.Sonunda Lyrs elini kabuğa koydu.
“Ben hiçbir şey hissetmiyorum.”Rovan da dokundu.“Ben de.”Neris gözlerini kapatıp bekledi.“Demircinin çekicini hissediyorum.”Veyra, Harl’ın dükkânından yükselen düzenli darbe seslerini duydu.Belki gerçekten oydu.Belki de elini ağaca bastırdığında çekicin titreşimi gövdeye kadar ulaşmıştı. Ayağının altındaki kök de kendi hareketi yüzünden yerinden oynamış gibi görünmüştü.Başını salladı
“Boş verin.”
Rovan hemen eski neşesine kavuştu.“Zaten kök hareket etse ilk seni değil Kael’i yakalardı.”
“Neden?”
“Onu biraz gevşetmek için.”Veyra istemeden güldü.Neris kolunu omzuna attı.“Gel. Festival ekmeklerinden çalacağız.”
“Çalmak mı?”
“Henüz satışa çıkmadılar. Başka nasıl alacağız?”Lyrs başını iki yana salladı.“Ben bu işe karışmıyorum.”
Birkaç dakika sonra fırının arka penceresinden uzatılan sıcak ekmeğin en büyük parçasını Lyrs yiyordu.Dördü Elar’ın Kökleri’nin geniş çıkıntılarından birine oturdu. Neris ekmeği bölüyor, Rovan eşit paylaşmadığını iddia ediyor, Lyrs de onun elindeki parçanın herkesten büyük olduğunu göstermeye çalışıyordu.Veyra arkadaşlarının tartışmasını dinlerken elini oturduğu kökün üzerine koydu.Soğuktu.Hareketsizdi.Kalp atışı bir daha gelmedi.Belki de gerçekten yanlış görmüştü.Buna inanmak istiyordu.Öğleden sonra meydanın neşesi biraz daha yorucu bir hâl aldı.Uzun masalar Elar’ın Kökleri’nin arasına yerleştirilmiş, üzerlerine kurutulmuş meyveler, cevizler ve yabani otlarla doldurulmuş sepetler bırakılmıştı. Fırıncılar festival ekmekleri için ikinci hamuru yoğuruyor, balıkçılar üç gün sürecek sofralar için ağlarını onarıyordu.Rovan, elindeki festival kandilini bir türlü düzgün bağlayamıyordu.Lyrs ipi ondan aldı.“Bunu nasıl başardın?”
“Ne yaptım?”
“Düğüm yerine yeni bir canlı türü oluşturdun.”
“Çözülmeyecek işte.”
“Nereye bağlayacağız bunu?”Rovan kandile baktı.
“Onu düşünmedim.”Neris dizlerinin üzerinde oturmuş, çocukların yaptığı tahta göz süslerini ipe geçiriyordu. Veyra ise küçük bir bıçakla kabukların kenarlarını düzeltmeye çalışıyordu.Bıçak parmağını çizdi.Neris kahkahayı bastı.
“Büyük savaşçı.”Veyra kanayan parmağını ağzına götürdü.
“Bir daha sana yardım edersem kılıcımı kır.”
“Kael zaten kırar.”
“Babamın adını her cümlene koymayı bırak.”
“Kael’in bundan haberi var mı?”Veyra ona küçük bir kabuk parçası fırlattı.Parça Neris’e ulaşmadan yanlarındaki çocuklardan biri havada yakaladı ve zafer kazanmış gibi başının üzerine kaldırdı.Günün ilerleyen saatlerinde sis, ormanın uzak kısımlarından görünmeye başladı. Ağaçların arasına ince beyaz çizgiler hâlinde sokuluyor, güneş ışığına değdikçe kayboluyordu.Köylüler buna alışkındı.Yine de güneş alçaldığında anneler çocuklarını yanlarına çağırmaya başladı. Yaşlı bir kadın kapısının önüne küçük bir kâse tuz bıraktı. Balıkçılardan biri tezgâhındaki bıçakları toplarken omzunun üzerinden iki kez ormana baktı.Kael meydana döndüğünde insanların sesleri kendiliğinden alçaldı.Yanında Doğu Koyu’ndan gelen iki balıkçı vardı. Adamlardan birinin yüzü solgundu. Diğeri konuşurken ellerini kullanıyor, deniz fenerinin ötesinde gördükleri karanlık şeklin büyüklüğünü anlatmaya çalışıyordu.Kael cevap vermeden dinliyordu.Veyra onları uzaktan izledi.Neris bakışlarını takip etti.
“Baban yine dünyayı kurtarıyor.”
“Dünyanın haberi var mı?”
“Bence söylemeye çekiniyor.”Kael, Veyra’nın kendisini izlediğini fark etti.Balıkçılara birkaç söz söyleyip doğrudan onlara doğru yürüdü.Veyra yerinden kalkmadı.Kael’in bakışları önce elindeki bıçağa, sonra kanayan parmağına indi.
“Ne oldu?”
“Bir kabuk bana saldırdı.”Kael’in yüzü değişmedi.
“Dikkatli ol.”Veyra parmağına baktı.
“Sabah kılıcı boğazıma dayayan kişinin bunu söylemesi biraz tuhaf.”
Kael çevrede oturan Rovan, Lyrs ve Neris’e baktı.“Gün batmadan evlerinize dönün.”
Rovan ayağa kalktı.“Bir şey mi oldu?”
“Kuzey yolu kapanacak.”Lyrs’in kaşları çatıldı.
“Neden?”
Kael’in bakışları ona döndü.“Gerektiği için.”Veyra ayağa kalktı.
“Doğu Koyu’nda ne olmuş?”
“Seni ilgilendirmiyor.”
“İki balıkçıyla konuştuğunu gördüm.”
“Görmen, konuşulanları bilmen gerektiği anlamına gelmez.”
“Her şeyi sakladığında daha güvenli olduğumuzu mu düşünüyorsun?”
Kael’in çenesi gerildi.“Festival bitene kadar Sessiz Sis Geçidi’ne yaklaşmayacaksınız.”
Rovan ile Lyrs birbirine baktı.Veyra bunu fark etti.Kael de fark etmişti.“Hiçbiriniz,” diye ekledi.Neris başını eğip elindeki kumaşla ilgileniyormuş gibi yaptı.Veyra kollarını göğsünde birleştirdi.
“Sis bizi koruyorsa neden yolları kapatıyorsun?”
Kael birkaç saniye cevap vermedi.Meydanın gürültüsü sürüyordu fakat Veyra o an yalnızca babasının sessizliğini duyabiliyordu.“Çünkü koruyan her şey iyi değildir,” dedi Kael.Arkasını dönüp meydanın kuzey çıkışına yürüdü.Veyra ardından baktı.Babası hiçbir zaman açıklama yapmazdı. Emir verir, uygulanmasını beklerdi. Veyra küçükken bütün babaların böyle olduğunu sanmıştı.Büyüdükçe Kael’in yalnızca köyü yönetmediğini anlamıştı.Yolları, nöbetleri, kapıları kontrol etmeye çalışıyordu.En çok da onu.Rovan, Kael yeterince uzaklaşınca yeniden oturdu.
“Oraya gitmeyeceğiz, değil mi?”Lyrs ona baktı.
“Tabii ki gitmeyeceğiz.”Neris gülümsedi.“Kesinlikle.”Üçü de Veyra’ya döndü.Veyra yerdeki kabuk parçasını eline aldı.“Bana neden bakıyorsunuz?”Rovan iç çekti.
“Çünkü yasaklanan yere ilk gitmek isteyen her zaman sensin.”
“Bu doğru değil.”Lyrs kaşını kaldırdı.“Boğulmuş Geçit.”
“Bir kereydi.”
“Kuzey Kayalıkları.”
“Yanlış yola girdik.”
“Yıkılmış Tapınak.”
“Kapısı zaten açıktı.”Neris, Veyra’nın omzuna başını yasladı.
“Bu gece nereye gidiyoruz?”Veyra gülümsememeye çalıştı.
“Hiçbir yere.”Rovan rahat bir nefes aldı.Veyra devam etti.
“Yarın geceyi konuşuruz.”Rovan’ın rahatlığı yalnızca bir saniye sürdü.Akşam olduğunda rüzgâr yükseldi.Henüz yakılmamış festival kandilleri birbirlerine çarpıyor, dallara bağlanan uzun kumaşlar karanlığın içinde soluk gölgeler gibi savruluyordu. Meydandaki dükkânlar birer birer kapanmış, gün boyunca taşların arasında koşan çocuklar evlerine çağrılmıştı.Kael ile Veyra’nın evi, meydandan biraz uzakta iki kalın ağacın arasına kurulmuştu. Taş bir temeli, koyu ahşap duvarları ve ormana bakan geniş pencereleri vardı.İçeride iki tabak yemek, duvarlarda silahlar ve raflarda birkaç eski kitap bulunuyordu.Kael gereksiz gördüğü hiçbir şeyi evde tutmazdı.Veyra’nın odası bu düzenin tek istisnasıydı.Kael yeni nöbet çizelgesini duvara astı.“Festival boyunca hava karardıktan sonra tek başına dışarı çıkmayacaksın.”Veyra kaşığını tabağına bıraktı.“Yirmi dört yaşındayım.”
“Yaşını biliyorum.”
“Pek öyle davranmıyorsun.”Kael masanın karşısına oturdu.
“Davranışların değişirse benimkiler de değişir.”
“Meydanda eğitim yaptım, çocuklara yardım ettim. Bütün gün herkesin gözü önündeydim. Daha ne yapmam gerekiyor?”
“Söylediklerimi dinlemen.”
“Onları açıklamayı denersen belki daha kolay olur.”
Kael yemeğinden bir lokma aldı. Tartışma bitmiş gibi davranıyordu.Bu, Veyra’yı bağırmasından daha çok öfkelendiriyordu.
“Bir gün buradan gideceğim,” dedi Veyra.Kael’in eli durdu.Veyra bunu fark edince devam etti.“Adanın dışında ne olduğunu göreceğim. Deniz neden sisin içinde bitiyormuş gibi görünüyor öğreneceğim. Başka topraklar, başka insanlar vardır. Belki haritalarda göremediğimiz krallıklar…”
“Yeter!”Kael’in sesi yüksek değildi.Ama odadaki hava bir anda ağırlaştı.Veyra bakışlarını kaçırmadı.
“Bütün hayatımı burada geçirmemi bekleyemezsin.”
“Hayatta kalmanı bekliyorum.”
“İkisi aynı şey değil.”Kael’in yüzü taşlaşmıştı.“Odana git.”
“Daha yemeğim bitmedi.”
“O hâlde sessizce bitir.”Veyra sandalyesini geriye itti. Tahta ayaklar zeminde sert bir ses çıkardı.
“Seninle konuşmak duvarla konuşmaktan daha zor.”
Kael ona bakmadı.Veyra odasına gidip kapıyı gereğinden sert kapattı.Evin dışında rüzgâr, dalları çatıya sürtüyordu. Uzakta meydandaki son sesler yavaş yavaş azaldı.Sonra tamamen sustu.Kael uzun süre masada yalnız oturdu.Veyra’nın tabağındaki yemek soğudu. Odasından bir süre hareket sesleri geldi, ardından yatağın gıcırtısı duyuldu.Kael ayağa kalktı.Kızının kapısına yaklaşıp birkaç saniye dinledi. Elini kaldırdı fakat kapıyı çalmadı.Onun yerine duvarda asılı duran eski yayın yanına yürüdü.Yayı kaldırdı.Arkasındaki tahtalardan birine parmaklarını bastırınca küçük, gizli bir bölme açıldı. İçinden koyu renk bir bezle sarılmış ahşap bir kutu çıkardı.Kutunun kapağı yıllardır açılıp kapanmaktan aşınmıştı.Kael onu masaya bıraktı fakat hemen açmadı.Sabah kılıç tutarken titremeyen parmakları şimdi belli belirsiz kasılıyordu.Sonunda kapağı kaldırdı.İçinde kurumuş beyaz bir çiçek, bordo kumaştan kopmuş küçük bir parça ve kenarları kararmış bir mektup vardı.Kael kumaşı eline aldı.Bir zamanlar bu renkten nefret etmezdi.Parmaklarını kumaşın üzerinde gezdirirken evin duvarları, masadaki soğumuş yemek ve dışarıdaki rüzgâr kayboldu.Yerlerine başka bir gece geldi.Veyra henüz bir günlük bile değildi.Küçük evin içinde iki bebeğin düzensiz nefesi duyuluyordu. Ocaktaki ateş sönmeye yüz tutmuş, ahşap beşiğin üzerine soluk turuncu bir ışık düşmüştü.Serenya yatağın kenarında oturuyordu.Üzerinde bordo elbisesi vardı. Doğumun yorgunluğu yüzünden silinmemişti. Yüzü solgun ve terli, saçları karmakarışıktı. Kollarında battaniyeye sarılı bebeklerden birini tutuyordu.Diğeri beşikte uyuyordu.Veyra.Serenya uzun süre kızına baktı.Elini uzatıp bebeğin yanağına dokundu. Veyra uykusunda kıpırdandı ve küçücük parmakları annesinin işaret parmağına kapandı.Serenya’nın nefesi titredi.“Affet beni.”Sesi fısıltıdan bile hafifti.Veyra parmağını bırakmadı.Serenya eğildi. Dudaklarını kızının alnına bastırdığında gözyaşlarından biri bebeğin yanağına düştü. Hemen silmek istedi ama eli havada kaldı.Kucağındaki diğer bebek hafifçe ağladı.Serenya onu göğsüne bastırdı.
“Sessiz ol küçüğüm… ne olur.”Kapıya baktı.Kael evin dışında, basamağın hemen yanında oturuyordu. Sırtını duvara dayamış, kılıcı dizlerinin üzerinde uyuyakalmıştı. Günlerdir doğru dürüst dinlenmemişti. Serenya’nın sancıları başladığından beri kapının önünden ayrılmamış, bebekler doğduktan sonra bile evin çevresini defalarca kontrol etmişti.Serenya kapıyı sessizce açtı.Soğuk gece havası yüzüne vurdu.Kael başını yana düşürmüş uyuyordu. Gümüş saçları alnına dağılmıştı. Uykusunda bile eli kılıcının kabzasına yakındı.Serenya eşikte kaldı.Yıllardır tanıdığı adama sanki ilk kez görüyormuş gibi baktı.Onu ilk gördüğü günü düşündü. Kendisini öldürmesi gerekirken kılıcını indirişini, bütün krallığını geride bırakıp peşinden gelişini, kaçtıkları gecelerde elini hiç bırakmayışını…Kael onun için her şeyini kaybetmişti.Serenya ise şimdi ondan geriye kalan tek şeyi ikiye ayırıyordu.Kucağındaki bebeği daha sıkı sardı.Bir adım attı.Sonra geri döndü.Kael’in yanına çömeldi. Parmaklarını yüzüne uzattı fakat dokunmaya cesaret edemedi. Eli, yanağının birkaç parmak üzerinde asılı kaldı.Kael’in uyanmasını istedi.Aynı anda bundan ölesiye korktu.Gözlerini açarsa gidemeyeceğini biliyordu. Ona bir kere baksa, adını bir kere söylese… Serenya bütün korkularını unutabilir, bebeği yeniden beşiğe yatırıp yanında kalabilirdi.Fakat kalamazdı.Bunu kendine defalarca söylemişti.Yine de hiçbir tekrar, o gece çıkacağı kapıyı kolaylaştırmamıştı.Serenya dudaklarını birbirine bastırdı. Ağlamamak için başını kaldırdı fakat gözyaşları yanağından akmaya devam etti.“Beni affetme,” diye fısıldadı. “Çünkü ben kendimi affetmeyeceğim.”Kael uykusunda hafifçe hareket etti.Serenya dondu.Adamın eli kılıcının kabzasına kaydı ancak gözleri açılmadı.Serenya yavaşça ayağa kalktı.Kapıya son kez baktı.İçeride Veyra beşiğinde uyuyordu. Küçücük eli hâlâ annesinin parmağını arıyormuş gibi havada açılıp kapanıyordu.Serenya geri dönmedi.Kucağında Veyra’nın ikiziyle patikaya girdi. Bordo elbisesinin eteği ıslak toprağa süründü. Ağaçların arasındaki sis onu yavaşça içine aldı.Önce ayakları kayboldu.Sonra bordo kumaşın rengi karanlıkta silindi.En son göğsüne bastırdığı bebeğin soluk battaniyesi göründü.Ardından ikisi de yok oldu.Kael gözlerini açtığında sabah olmak üzereydi.Önce açık kapıyı gördü.Sonra evin içindeki sessizliği fark etti.Ayağa kalkıp içeri girdiğinde beşikte yalnızca Veyra vardı.Serenya’nın yattığı yer boştu.Diğer beşik de.Kael masanın üzerindeki mektubu gördü.Mektubun yanında kurumuş beyaz bir çiçek ve Serenya’nın elbisesinden kopardığı küçük bordo kumaş parçası duruyordu.Kael mektubu açtı.İlk satırı bir kez okudu.Sonra yeniden.Kelimeler değişmedi.Beni arama.Onu koru.Kael o sabah bütün ormanı aradı.Sonraki gün yeniden aradı.Haftalar boyunca her gece kapının önünde oturup sisin içinden çıkacak bordo bir gölge bekledi.Serenya dönmedi.Kael masanın başında gözlerini açtı.Parmaklarının arasında hâlâ bordo kumaş vardı.Veyra annesinin öldüğünü sanıyordu.Kael ona gerçeği hiçbir zaman anlatmamıştı. Çünkü ölümün kabul edilebilecek bir tarafı vardı. Bir insan ölür, geride kalanlar onu özler ve zamanla acısıyla yaşamayı öğrenirdi.Terk edilmenin ise mezarı yoktu.Bekleyiş hiç bitmiyordu.Kael kumaşı yeniden kutuya bıraktı. Kurumuş beyaz çiçeğin kırılgan yapraklarından biri dokunuşuyla koptu.Mektubu açmadı.İçindeki kelimeleri ezbere biliyordu çünkü yıllar boyunca her birinden ayrı ayrı nefret etmişti.Beni arama.Onu koru.Kael kutunun kapağını kapatırken Veyra’nın odasından hafif bir ses geldi.Başını kaldırdı.Kızının kapısına baktı.Serenya giderken ona tek bir emir bırakmıştı.Kael o emri yerine getirebilmek için Veyra’nın kendisinden nefret etmesini bile göze almıştı.Fakat bazı geceler, Serenya’nın gerçekten ölmüş olmasını diliyordu.Çünkü ölülere duyulan öfke zamanla yorulurdu.Onu terk eden kadına duyduğu öfke ise yirmi dört yıldır hâlâ hayattaydı.