1. bölüm / 6
GÖREV VE AŞKBÖLÜM 1 Güven
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 1 Güven
İnsanların çoğu güveni bir duygu sanır.
Ben ise güvenin, doğru yerde kullanıldığında bir silah olduğunu öğrendim.
Saat 06.17'ydi.
İstanbul henüz tamamen uyanmamıştı. Boğaz'ın üzerinde ağır bir sis vardı. Şehrin ışıkları suyun üzerinde kırılırken, önümde duran siyah arabanın camından dışarı bakıyordum.
Elimdeki kahve çoktan soğumuştu.
Umurumda değildi.
Çünkü o sabah kahvenin tadını alacak hâlde değildim.
Altı aydır aynı dosyanın içindeydim.
Altı aydır başka bir adam gibi yaşıyordum.
Ve altı aydır bana verilen tek görev vardı:
Kenan Karahan'ın gerçek yüzünü ortaya çıkarmak.
Dışarıdan bakıldığında Kenan Karahan başarılı bir iş adamıydı.
Otelleri vardı. İnşaat şirketleri vardı. Lojistik firmaları vardı. Bankalarda milyonlarca lirası, gazetelerde fotoğrafları, iş dünyasında saygınlığı vardı.
İnsanlar onunla aynı masaya oturabilmek için birbirleriyle yarışıyordu.
Ben ise o masaya oturmak için kimliğimi bırakmıştım.
Gerçek adım Alparslan Demir'di.
Ama Karahan Holding'de herkes beni sadece Alparslan olarak tanıyordu.
Kenan Karahan'ın sağ kolu.
En güvendiği adam.
En kirli işlerini teslim ettiği kişi.
En azından onun görmesini istediğim kişi.
Saatime baktım.
06.19.
Arabanın dikiz aynasından kendime baktım.
Koyu renk takım elbise.
Beyaz gömlek.
Kravat.
Saçlarım her zamanki gibi dağınıktı. Aynada gördüğüm adam, polis akademisinde yıllarını geçirmiş adamdan farklıydı.
Orada bana disiplin öğretilmişti.
Burada ise rol yapmayı.
Telefonum titredi.
Ekranda tek bir mesaj vardı.
"Bugün toplantı var. 08.30. Kenan'ın özel ofisi."
Mesajın altında isim yoktu.
Olmasına da gerek yoktu.
Kimden geldiğini biliyordum.
Telefonu kilitleyip cebime koydum.
Arabadan indim.
Karahan Holding'in binası önümde yükseliyordu.
Cam cephesi sabahın ilk ışıklarını yansıtıyordu.
Kapıdaki güvenlik görevlileri beni görünce başlarını salladılar.
Ben de karşılık verdim.
İçeri girdim.
Ve o anda telefonum tekrar çaldı.
Bu kez arayan Kenan'dı.
"Alparslan."
Sesindeki ton her zamanki gibi sakindi.
"Efendim?"
"Ofise geldiğinde doğrudan yanıma çık."
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra ekledi:
"Bugün sana önemli bir iş vereceğim."
Telefon kapandı.
Asansöre doğru yürürken içimde garip bir huzursuzluk oluştu.
Kenan Karahan'ın bana önemli bir iş vermesi yeni değildi.
Ama bu kez sesindeki bir şey farklıydı.
Sanki beni sınayacaktı.
Asansörün kapıları açıldı.
İçeri girdim.
Yalnızdım.
Kapılar kapandığında aynadaki yüzüme baktım.
Ve kendime sessizce tek bir şey söyledim:
"Sakın hata yapma."
Çünkü bu işte yapacağım tek bir hata, altı aylık operasyonu bitirebilirdi.
Belki görevimi.
Belki kariyerimi.
Belki de hayatımı.
Henüz bilmediğim şey ise şuydu:
O gün karşılaşacağım kadın, bütün planlarımı değiştirecekti.
Zeynep Karahan.
Kenan'ın kızı.
Ve hayatımda güvenmemem gereken ilk insan...
...âşık olacağım kadın olacaktı.
---
Asansör yirmi üçüncü katta durdu.
Kapılar açılır açılmaz yüzüme serin bir hava vurdu. Klimanın derecesini kim ayarlıyorsa, insanlarla değil cenazelerle çalışıyor olmalıydı.
Koridor her zamanki gibi sessizdi.
Duvarlarda şirketin başarılarını anlatan ödüller ve fotoğraflar vardı.
Kenan Karahan'ın çeşitli devlet adamlarıyla, yabancı yatırımcılarla, ünlü iş insanlarıyla çekilmiş fotoğrafları...
Her fotoğraf aynı şeyi söylüyordu:
Güç.
Ama ben fotoğraflara bakarken başka bir şey görüyordum.
Altı ay boyunca topladığım parçaları.
İhale dosyaları.
Kaynağı belirsiz para transferleri.
Yurt dışındaki şirketler.
Aynı gün içerisinde farklı firmalara yapılan ödemeler.
Kayıtlarda görünmeyen görüşmeler.
Ve en önemlisi...
Kaybolan insanlar.
Dosyanın henüz tamamlanmadığını biliyordum.
Ama parçalar birleşmeye başlamıştı.
Kenan Karahan sıradan bir iş adamı değildi.
Asıl soru, ne kadar ileri gittiğiydi.
Özel ofisinin önüne geldiğimde sekreteri ayağa kalktı.
"Alparslan Bey, Kenan Bey sizi bekliyor."
"Sağ ol, Derya."
Kapıyı çalmadan önce bir saniye durdum.
İçeri girmeden önce yüzümdeki ifadeyi değiştirdim.
Soğukkanlı.
Kendinden emin.
Sadık.
Kapıyı iki kez tıklattım.
"Gel."
İçeri girdim.
Kenan, masasının arkasında oturuyordu.
Yetmiş yaşında değildi ama insanın karşısında yaşını olduğundan büyük gösteren adamlardandı. Saçlarının kenarları griydi. Üzerinde kusursuz kesilmiş koyu renk bir takım vardı.
Önündeki dosyayı kapattı.
"Geç kaldın."
Saatime baktım.
08.27.
"Üç dakika erken geldim."
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"İşte bu yüzden seni seviyorum."
Cevap vermedim.
Kenan sandalyesinden kalktı ve pencereye doğru yürüdü.
Şehrin tamamı ayaklarının altındaymış gibi duruyordu.
"İnsanları tanımak zor iştir, Alparslan."
"Öyledir."
"Birine güvenirsin."
Durdu.
"Sonra seni sırtından vurur."
"Her insan aynı değildir."
Bana döndü.
"Sen ne düşünüyorsun?"
"Ben mi?"
"Evet."
Bir an düşündüm.
"Ben insanların söylediklerinden çok yaptıklarına bakarım."
Kenan'ın bakışları üzerimde birkaç saniye kaldı.
Sonra gülümsedi.
"İşte bu yüzden seni yanıma aldım."
İçimdeki alarm çaldı.
"Ne oldu?"
"Hiçbir şey."
Masasına geri döndü.
"Bugün seni biriyle tanıştıracağım."
Kaşımı hafifçe kaldırdım.
"Kim?"
Kenan cevap vermek üzereyken kapı çalındı.
İkimiz de kapıya baktık.
Sekreter içeri girdi.
"Kenan Bey, Zeynep Hanım geldi."
Kenan'ın yüzündeki ifade bir anda değişti.
İlk kez onu gerçekten bir baba gibi gördüm.
"Alın içeri."
Kapı yeniden açıldı.
Ve onu ilk kez gördüm.
Zeynep Karahan.
İlk dikkatimi çeken şey güzelliği olmadı.
Bakışları oldu.
Çünkü içeri giren kadın, bu ofisteki diğer insanlara benzemiyordu.
Üzerinde sade ama pahalı olduğu ilk bakışta anlaşılan koyu renk bir takım vardı. Saçları omuzlarının biraz altında, doğal dalgalar hâlinde duruyordu.
Fakat yüzündeki ifade...
Kendinden emindi.
Babasıyla konuşmaya alışkın birinin rahatlığı vardı üzerinde.
"Merhaba baba."
Kenan'ın sesi yumuşadı.
"Gel kızım."
Zeynep birkaç adım attı.
Sonra beni fark etti.
Bakışları doğrudan bana döndü.
Bir saniye.
İki saniye.
Belki üç.
Normalde insanlarla göz göze gelmekte sorun yaşamam.
Ama onun bakışlarında garip bir şey vardı.
Sanki beni tanımaya çalışıyordu.
Elbette beni tanımıyordu.
Tanımaması gerekiyordu.
Kenan araya girdi.
"Zeynep, Alparslan."
Zeynep bana baktı.
"Alparslan..."
İsmimi söylerken sesinde belli belirsiz bir merak vardı.
Elimi uzattım.
"Memnun oldum."
Elimi tuttu.
Parmakları birkaç saniyeliğine elimin üzerinde kaldı.
"Ben de."
Elini geri çekti.
O an hiçbir şey hissetmemem gerekiyordu.
His pek çok şeyin başlangıcıdır.
Ve benim görevimde hislere yer yoktu.
Kenan koltuğu işaret etti.
"Otur kızım."
Zeynep oturdu.
Ben ayakta kaldım.
Kenan bana baktı.
"Sen de otur."
Sandalyeye geçtim.
Masada üçümüz vardık.
Ama benim dikkatim artık Kenan'ın önündeki dosyadaydı.
Çünkü dosyanın üzerinde gördüğüm isim, son üç aydır araştırdığımız şirketlerden birine aitti.
Arslan Lojistik.
Kenan dosyayı bana doğru itti.
"Bu şirketi biliyorsun."
"Duymuştum."
"Duymakla kalmayacaksın."
Dosyayı açtım.
İçerisinde sevkiyat listeleri vardı.
Bazı belgeler eksikti.
"Ne yapmamı istiyorsunuz?"
"Bu şirketle yeni bir anlaşma yapacağız."
Zeynep babasına baktı.
"Sen daha önce bu şirketle çalışmıyordun."
Kenan'ın yüzündeki ifade değişti.
"Artık çalışacağım."
Zeynep bir şey söylemedi.
Ben dosyaya baktım.
"Ne tür bir anlaşma?"
Kenan cevap vermeden önce birkaç saniye bekledi.
"Lojistik."
Basit bir kelimeydi.
Ama dosyada lojistikten fazlası vardı.
Bunu biliyordum.
Kenan da biliyordu.
Belki de beni test ediyordu.
"Ne zaman başlayalım?"
"Bugün."
Dosyayı kapattım.
"Anlaşıldı."
Tam ayağa kalkacakken Zeynep konuştu.
"Alparslan."
Ona döndüm.
"Efendim?"
"Babam sizi ne zamandır tanıyor?"
Soru basit görünüyordu.
Değildi.
"Altı ay."
"Altı ayda bu kadar güven kazanmak kolay değil."
Gözlerini gözlerimden ayırmıyordu.
Ben de ayırmadım.
"Ben güven kazanmaya çalışmam."
"Ne yaparsınız?"
"İşimi yaparım."
Zeynep'in dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
"İlginç."
Kenan araya girdi.
"Zeynep, Alparslan'ın vaktini alma."
"Almıyorum baba."
Ayağa kalktı.
"Ben de zaten çıkacaktım."
Kapıya yöneldi.
Tam kapıyı açacakken tekrar bana baktı.
Bu kez yüzünde gülümseme yoktu.
"Tekrar görüşürüz."
"Muhtemelen."
Kapı kapandı.
Ofiste sessizlik kaldı.
Kenan bana baktı.
"Ne düşünüyorsun?"
"Hiçbir şey."
"Zeynep hakkında."
Bir an sustum.
"Meraklı."
Kenan hafifçe güldü.
"Fazlasıyla."
Sonra yüzü ciddileşti.
"Onun yanında dikkatli ol."
Bu cümle beni rahatsız etti.
"Neden?"
"Çünkü kızım insanları kolay kolay sevmez."
Bakışlarımı ondan kaçırmadan cevap verdim.
"Ben burada sevilmek için bulunmuyorum."
Kenan'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Umarım."
---
Ofisten çıktığımda koridor eskisinden daha sessiz geliyordu.
Asansöre yöneldim.
Fakat kapıya ulaştığımda Zeynep'i gördüm.
Telefonuyla uğraşıyordu.
Beni görünce telefonu cebine koydu.
"Tesadüf."
"Öyle görünüyor."
"Babamla uzun mu çalıştınız?"
"Altı ay."
"Altı ayda onun sağ kolu olmuşsunuz."
"İşimi iyi yapıyorum."
"Özgüvenliymişsiniz."
"Gerçekçi."
Gülümsedi.
"Her zaman böyle misiniz?"
"Nasıl?"
"Mesafeli."
Asansör geldi.
Kapılar açıldı.
İkimiz de içeri girdik.
Bu kez yalnız değildik. İki çalışan da vardı.
Onlar çıkana kadar konuşmadık.
Yirmi üçüncü kattan giriş katına doğru inerken Zeynep yanımda duruyordu.
Bir süre sonra sessizce sordu:
"Alparslan."
"Evet?"
"Babam size güveniyor mu?"
Bu soru...
Bunu neden sorduğunu anlamaya çalıştım.
"Sanırım."
"Ben babamın kolay güvenmediğini bilirim."
"Ben de."
Asansör durdu.
Kapılar açıldı.
Zeynep dışarı çıktı.
Ben de peşinden yürüdüm.
Lobide ayrılacağımızı düşünüyordum.
Fakat kapıya geldiğimizde durdu.
"Arabam serviste."
"Şoförünüz?"
"Bugün yok."
Bana baktı.
"Babam sizin şoförlük de yaptığınızı söyledi."
Kenan'ın bunu söylemiş olması beni şaşırtmadı.
Ama Zeynep'in devamındaki cümle şaşırttı.
"Beni bir yere bırakabilir misiniz?"
Normalde reddetmem gerekirdi.
Görev gereği de değildi.
Ama kabul etmek için bir sebebim vardı.
Kenan'ın kızını daha yakından tanımak.
Belki onun bilmediği bir şey öğrenebilirdim.
"Tabii."
Arabaya doğru yürüdük.
Ben sürücü koltuğuna geçtim.
Zeynep yanıma oturdu.
Motoru çalıştırdım.
Nereye gideceğini sordum.
Adres verdi.
Aracı yola çıkardım.
İlk birkaç dakika sessizlik vardı.
İstanbul trafiği sabah yoğunluğuna çoktan girmişti.
Zeynep camdan dışarı bakıyordu.
Sonra başını çevirip bana baktı.
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Tabii."
"Babamın yanında çalışmak nasıl?"
Sorunun cevabını biliyordum.
Ama gerçeğini söyleyemezdim.
"Yoğun."
Güldü.
"Bu kadar mı?"
"Genelde."
"İnsanları hiç merak etmiyor musunuz?"
"İşim insanları merak etmek değil."
"Ne?"
"Onları anlamak."
Bana baktı.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Sanırım sizi çözmek zor olacak."
Direksiyonu biraz daha sıkı tuttum.
"Çözülmesi gereken biri değilim."
"Belki de ben karar veririm."
O cümleden sonra gözlerimi yoldan ayırmadım.
Çünkü ilk kez içimde, görevle hiçbir ilgisi olmayan bir huzursuzluk hissettim.
Zeynep Karahan tehlikeli değildi.
Henüz.
Ama ona yaklaşmak...
Benim için tehlikeli olabilirdi.
Bunu o gün bilmiyordum.
Bildiğim tek şey şuydu:
Onu şirkete geri bırakıp görevime dönmem gerekiyordu.
Fakat bazı insanlar hayatımıza girerken kapıyı çalmaz.
Sessizce gelirler.
Ve biz fark ettiğimizde...
Çıkış yolu çoktan kapanmıştır.
Zeynep'in son cümlesinden sonra birkaç dakika boyunca konuşmadık.
Arabayı kullanırken gözlerimi yoldan ayırmadım.
Ama aklım hâlâ onun söylediklerindeydi.
"Belki de ben karar veririm."
Kendinden emin konuşuyordu.
Çoğu insan karşısındaki kişiyi tanımadan böyle konuşmazdı.
Zeynep ise sanki beni birkaç dakikada çözebileceğine inanıyordu.
Ya da...
Beni çözmeye çalışıyordu.
İkisi arasında büyük bir fark vardı.
Aracın içindeki sessizliği radyoyu açarak bozmadım. Sessizlik bazen insanlardan daha fazla şey söyler.
Bir süre sonra Zeynep telefonuna baktı.
"Şurada sağa dön."
Direksiyonu çevirdim.
"Burada."
Aracı yavaşlatıp kaldırımın kenarında durdum.
Zeynep kemerini çözdü ama hemen inmedi.
Elini kapının koluna götürüp durdu.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Kapıyı açtı.
Sonra tekrar bana döndü.
"Alparslan."
"Efendim?"
"Babamın yanında çalışmak zorunda değilsiniz."
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Ne demek istiyorsunuz?"
"Hiç."
Küçük bir gülümsemeyle arabadan indi.
Kapıyı kapatmadan önce ekledi:
"Yine de dikkatli olun."
Kapı kapandı.
Bir süre arabanın içinde öylece kaldım.
Zeynep binaya doğru yürüdü.
Ben aynadan onu izledim.
Sonra kendime kızıp gözlerimi yola çevirdim.
"İşine bak, Alparslan."
Motoru çalıştırıp oradan ayrıldım.
---
Saat 10.42'de Karahan Holding'e geri döndüm.
İlk işim kendi odama çıkmak oldu.
Kapıyı kapattım.
Ceketimi çıkarmadan masanın başına geçtim.
Bilgisayarı açtım.
Şirketin bana verdiği bilgisayarda yaptığım her işlem kayıt altındaydı. Bu yüzden kendi kullandığım küçük, şifreli cihazı çantamdan çıkardım.
Masamın altındaki çekmeceyi açtım.
Cihazı açtım.
Ekranda tek bir dosya vardı.
KARAHAN OPERASYONU
Şifreyi girdim.
Dosyanın içinde aylar boyunca topladığım bilgiler vardı.
Kenan Karahan.
Arslan Lojistik.
Üç farklı paravan şirket.
İki yurt dışı hesabı.
Ve son üç ayda kayda geçen beş şüpheli sevkiyat.
Ekrana bakarken telefonum titredi.
Gelen mesajı gördüm.
"Yeni gelişme var. Eski depoya git."
Mesajı okudum.
Hangi depodan bahsettiğini biliyordum.
Arslan Lojistik'in şehir dışında bulunan ve resmî kayıtlarda kullanılmıyor görünen deposu.
Mesajı sildim.
Bilgisayarı kapattım.
Tam ayağa kalkacakken kapım çalındı.
"Gel."
Kapı açıldı.
Kenan'ın yardımcısı Murat içeri girdi.
"Kenan Bey sizi çağırıyor."
"Şimdi mi?"
"Evet."
Ayağa kalktım.
"Bir şey söyledi mi?"
Murat başını iki yana salladı.
"Hayır."
Onun peşinden koridora çıktım.
Kenan'ın odasına doğru yürürken telefonum cebimde ağırlaşıyor gibiydi.
Az önce aldığım mesaj hâlâ aklımdaydı.
Eski depoya gitmem gerekiyordu.
Ama önce Kenan'ın neden beni çağırdığını öğrenmeliydim.
Kapıyı açıp içeri girdim.
Kenan pencerenin önünde duruyordu.
"Gel."
Yanına gittim.
"Buyurun."
"Zeynep'le konuştun mu?"
Sorunun bu olmasını beklemiyordum.
"Evet."
"Nereye bıraktın?"
Adresini söyledim.
Kenan birkaç saniye sustu.
Sonra bana döndü.
"Zeynep sana bir şey sordu mu?"
İşte şimdi dikkatli olmam gerekiyordu.
"Genel şeyler."
"Ne gibi?"
"Şirketi. Sizinle ne kadar zamandır çalıştığımı."
Kenan gözlerini kıstı.
"Başka?"
"Hayır."
Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık.
Sonra Kenan başını çevirdi.
"İyi."
Masasına geçti.
"Bu akşam benimle geleceksin."
"Nereye?"
"Bir toplantıya."
"Kimlerle?"
"Bilmen gerekmiyor."
Bu cevap hoşuma gitmedi.
Ama belli etmedim.
"Kaçta?"
"Dokuz."
Başımı salladım.
"Tamam."
Kapıya yöneldim.
"Alparslan."
Durup arkamı döndüm.
"Efendim?"
Kenan'ın yüzünde bu kez gülümseme yoktu.
"Bu akşam yanında silah olmayacak."
İçimdeki bütün alarm sistemleri aynı anda çalıştı.
Birkaç saniye sustum.
"Her zaman yanımda taşıyorum."
"Bu kez taşımayacaksın."
"Neden?"
"Çünkü toplantı dostlarla."
Bana doğru eğildi.
"Ve dostların arasında silah taşıyan bir adam görmek istemiyorum."
Gözlerimi ondan ayırmadım.
"Anladım."
"Umarım."
Odadan çıktım.
Kapı arkamdan kapandığında derin bir nefes aldım.
Kenan Karahan artık beni test ediyordu.
Bundan emindim.
---
Öğleden sonra saat 15.20'de binadan ayrıldım.
Resmî olarak şirkete ait bir araçla şehir dışındaki depoya gitmem gerekiyordu.
Ama önce küçük bir sapma yaptım.
Telefonumu çıkarıp ekrana baktım.
Zeynep'ten mesaj gelmişti.
Numaramı ne zaman aldığını bilmiyordum.
"Bugün babamın toplantısı var mı?"
Mesaja birkaç saniye baktım.
Cevap yazmadım.
Telefon tekrar titredi.
"Cevap vermeyecekseniz de tamam."
İstemeden gülümsedim.
Bu kadın gerçekten sabırlı değildi.
Telefonu cebime koydum.
Cevap vermemek en güvenli seçenekti.
Ama birkaç dakika sonra kendimi mesaj yazarken buldum.
"Neden soruyorsunuz?"
Cevap hemen geldi.
"Merak ettim."
"Babanızın programını neden benden öğreniyorsunuz?"
Üç nokta belirdi.
Sonra kayboldu.
Tekrar belirdi.
Sonunda mesaj geldi.
"Belki sizinle konuşmak için bahane arıyorumdur."
Telefonu elimde tutarken yüzümdeki ifade değişti.
Bu cümle basit bir flört müydü?
Yoksa Zeynep gerçekten ilgileniyor muydu?
Her iki ihtimal de benim için iyi değildi.
Telefonu kapattım.
Cevap vermedim.
Bu kez gerçekten vermedim.
Çünkü görev ile özel hayat arasındaki çizginin ilk kez bu kadar inceldiğini hissediyordum.
---
Saat 16.37'de depoya ulaştım.
Bina uzaktan bakıldığında terk edilmiş görünüyordu.
Girişte paslanmış bir tabela vardı.
ARSLAN LOJİSTİK
Aracı kenara çektim.
Çevreyi kontrol ettim.
Kimse görünmüyordu.
Depoya girdiğimde içeride ağır bir yağ ve nem kokusu vardı.
Telefonumu çıkardım.
Gönderilen konuma baktım.
Depoda ilerledim.
Koridorun sonunda eski bir ofis vardı.
Kapısı kilitli değildi.
İçeri girdim.
Masa boştu.
Duvarlarda eski sevkiyat çizelgeleri asılıydı.
Bir çekmeceyi açtım.
Boş.
İkincisi de.
Üçüncüsünde ise kahverengi bir zarf buldum.
Zarfın üzerinde isim yoktu.
Açtım.
İçinden fotoğraflar çıktı.
İlk fotoğrafı görünce elim durdu.
Kenan Karahan.
İkinci fotoğraf...
Arslan Lojistik'in sahibi.
Üçüncü fotoğrafta ise hiç beklemediğim birini gördüm.
Murat.
Kenan'ın yardımcısı.
Fotoğrafın arkasında bir tarih vardı.
Üç ay önce.
Başka bir fotoğrafı çevirdim.
Bu kez fotoğraftaki kişi Zeynep'ti.
Bir kafeden çıkarken çekilmişti.
Tek başınaydı.
Fotoğrafın altında yalnızca tek bir cümle vardı:
"Kızının bundan haberi var mı?"
Bir anda bütün vücudum gerildi.
Zeynep'in fotoğrafı neden buradaydı?
Bu dosyanın içinde onun ne işi vardı?
Fotoğrafı tekrar çevirdim.
Arkasındaki yazıya baktım.
El yazısı değildi.
Daktilo edilmişti.
Telefonum çaldı.
Bir anda irkildim.
Ekranda Kenan'ın adı vardı.
Aramayı açtım.
"Efendim?"
Kenan'ın sesi sakindi.
"Depoya gittin mi?"
"Evet."
"Ne buldun?"
Sorunun cevabını düşünmek için birkaç saniyem vardı.
Gözlerim hâlâ Zeynep'in fotoğrafındaydı.
"Eski evraklar."
Kenan sustu.
"Başka?"
"Bir şey yok."
"İyi."
Telefon kapanmadan önce Kenan son bir şey söyledi.
"Alparslan..."
"Evet?"
"Bu geceki toplantıya Zeynep de gelecek."
Telefon kapandı.
Elimdeki fotoğrafa tekrar baktım.
Sonra ilk kez içimden geçen düşünceyi bastıramadım:
Zeynep bu işin sandığımdan çok daha fazla içinde olabilir.
Ama bir soru daha vardı.
Onu kim takip ediyordu?
Ve daha önemlisi...
Kenan Karahan neden kızının fotoğrafını gizli bir depoda saklıyordu?
Zarfı cebime koydum.
Depodan çıkarken telefonuma bir mesaj daha geldi.
Bilinmeyen numara.
Mesaj yalnızca dört kelimeydi:
"Ona sakın güvenme."
Ekrana uzun süre baktım.
Sonra mesajı sildim.
Ama içimdeki şüpheyi silemedim.
Çünkü o gece ilk kez görevimin gerçek hedefinin Kenan Karahan olmayabileceğini düşündüm.
Belki de asıl mesele...
Zeynep Karahan'dı.
Bölüm etkileşimi
