34. bölüm · Gökyüzünün Kalbi

34. Bölüm

Elçin Karaatlı

Hayat çok kısa, sen zamanın değerini bil yeter...

O geceden sonra hiçbir ruh, hiçbir kalp eskisi gibi olmadı. Hepsi birbirini suçladı, hepsi azap çekti, kimisi özlem çekti, kimisi acı çekti, kimisi ise tamamen boşluktaydı. Yapamadılar... Sevdiklerini koruyamadılar. Ve bu duruma buldukları en uygun çözüm mesafeler oldu. Kopup gittiler...

Peki yeniden birleşebilecekler mi? Kaybettiklerini geri kazanabilecekler mi?

Aşk acısı, berbattır. Dağıtır tüm duyguları, düşünceleri... Öyle etkilidir ki bu acı, insan yemek bile yiyemez duruma gelir. "Aşkından verem oldu!" Derler ya hani... İşte tam olarak böyle bir şey aşk. Önce kalbini ele geçirir. Kontrolü senden alır. Hemen sonra zihnindir hedefi, düşüncelerine hükmeder ve daha sonra yavaşça bedenini ele geçirmeye başlar.

Peki ya kaybetme korkusu nedir? İşte bu aşktan da beter bir duygu. İnsanın içinde ki aşkı bile bastırabilecek güçte olan bu duygu bize neler yaptı ve yapmaya devam ediyor? Hazır mısınız? Öyleyse başlayalım.

*Bir silah sesi!

Gözlerimi aniden açtım, kan ter içinde. Etrafıma baktım. Kapkaranlıktı. Yalnızdım. Yavaşça bacaklarımı yataktan aşağı uzattım ve terliklerimi giyip ayağa kalktım. Mutfağa doğru yürüdüm ve tezgâhın üstünde duran sürahiden, yine hemen yanında duran bardağa su doldurdum. Titreyen ellerimle bardağı tutup ağzıma götürdüm. Bardaktan birkaç yudum aldıktan sonra derin derin nefesler aldım. Sonra yeniden yatak odasına doğru ilerledim. Komodinin üstünde duran dijital saate baktım. Saat sabahın 4'üydü. Yatağın üstüne oturup camdan vuran ay ışığına baktım.

5 yıl geçmişti. Kâbusları, travmaları atlattım sanıyordum ama yanılmışım. Son 1 ayda hepsi tekrardan başladı. Geceleri gördüğüm kâbuslar, sabahları işe giderken biri takip ediyormuş hissi... Sanırım yeniden bir psikoloğa danışmam gerekiyor. Aslında kâbuslarım geçsin istemiyorum. Neden mi?

Çünkü onları bir tek kâbuslarımda görebiliyorum artık. Gerçekten var olduklarını bu şekilde hatırlıyorum. Korkuyorum, onları unutmaktan, onları bir daha görememekten. 5 yıl önce böylesine dağılmışken ben halâ daha umut ediyorum. Olurda bir gün yeniden karşılaşırız diye ümit ediyorum. Boşuna mı hayal kuruyordum acaba? Yanılmış mıydım? 5 Yıldır kafamda hep aynı sorular vardı.

Hiç ayrılmayacağız, biz bir aileyiz derken yanılmış mıydım? Aileler birbirini böylesine yalnız bırakıp gider miydi? Kendi kendime acı içinde güldüm. Beni öz annem bırakıp gitmişti, onların gitmesine mi şaşırıyordum? Babamın cenazesi için bile aramamışlardı. Evet babam 1 yıl önce bir trafik kazasında öldü. Ben her şeyimi o gün kaybettim aslında. Babamı, umutlarımı, anılarımı, hayallerimi... şimdi ne mi oluyor?

Kendime açtığım bir büroda, sadece yeni tanıştığım bir asistan kız ile birlikte gelen davalara bakan yeni yetme bir avukatım. Bugüne kadar sadece 3 tane davaya baktım ve ancak 1 tanesini kazanabildim. Aslında 4. davamın beni yeniden onların önüne çıkaracağını bilmiyordum bile. Hayatımla alakalı bildiğim tek şey, yalnız olduğumdu. Bu hayatta gidebileceğim başka hiçbir yer, hiç kimse yoktu. Ama bilseydim eğer, yalnızlığın bana asıl beraberliği getireceğini, yalnızlık benim için bir ceza olmazdı belki. Belki de sadece zamandı yalnızlığın tedavisi, kim bilir..?

Perdenin arasından odaya vuran güneş ışığı yüzüme denk gelince ister istemez uyandım. Hava çok sıcaktı. Temmuzun ortasındaydık. Günlerden pazartesi, öğlen olmuş ve ben halâ yatakta bir sağa bir sola dönüyordum. Birden telefonum çaldı. Elimi komodinin üstünde duran telefona attım ve arayanın kim olduğuna baktım. Yabancı numaraydı. Hızla yatakta doğrulup bağdaş kurdum. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

"Alo..." Karşıdan cevap bekliyordum ama birkaç saniye boyunca kimseden ses çıkmadı.

"Alo!" Anlamlandıramadım. Acaba bir sapık mıydı? Tam telefonu kulağımdan çekmiştim ki bir ses geldi.

"Nil!" Önce duyduğum sesin o olup olmadığını anlamaya çalıştım ama sanırım gerçekten oydu.

"Enes!" Dedim ani bir şaşkınlıkla.

"Vay be... Uzun zaman sonra sesini duymanın bu kadar garip geleceğini tahmin etmemiştim." Neden aradığını bilmiyordum ama sesini duymak bana eski anılarımı hatırlatmıştı. Acıyla gülümsedim.

"Gerçekten tuhaf oldu..." Sesim titriyordu. Yutkunup konuşmaya devam ettim.

"Bir sorun mu var? Selin ile mi alakalı?" Selin'in ismini söylerken boğazıma bir şey oturmuştu sanki. Uzun zamandır hiçbirinin adını ağzıma alacak cesareti kendimde bulamıyordum. Bu bir ilk olmuştu.

"Yok hayır! Aslında konu benimle alakalı." Dedi tereddüt edercesine. Rahatlar gibi derin bir nefes verdim.

"Numaramı nasıl buldun? En son değiştirmiştim."

"Eski bir arkadaşın tanıdıkları yardımcı oldu." Eski bir tanıdığın tanıdığı demek? Beni bulmak için bu kadar zahmete girdiğine göre önemli bir konu olmalıydı.

"Sorun ne?" Diye sordum merakla.

"Aslında bunu yüz yüze konuşmak istiyorum."

"Ah... Üzgünüm ama ben uzun süredir İstanbul'a adım atmadım."

"Biliyorum merak etme. Ben Ankara'ya geldim." Böylelikle bir şaşkınlık daha yaşadım. Yaşadığım şehri bile biliyordu. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Boğazını temizleyip konuşmaya devam ettim.

"Pekâlâ, sana konum atayım. Attığım konuma gel, bekliyorum." Sesim resmen titriyordu.

"Tamamdır saat kaç gibi geleyim?" Saate bakıp düşündüm.

"Akşam 6'da buluşalım." Birkaç saniye bekledim ve "Görüşürüz." Deyip telefonu kapatacaktım ki yeniden konuştu.

"5 Yılın ardından sesini duymak çok iyi hissettirdi." Enes bile sesimi özlemişti. Peki ya diğerleri neden hiç aramıyor? Beni neden bulmuyorlar? Acı içinde gülümsedim.

"5 Yılın ardından tanıdık birinin sesini duymak güzel." Onunda burnundan güldüğünü duydum.

"Görüşürüz..." Dedi titreyen sesiyle.

"Görüşürüz..." Diye karşılık verdim.

Telefonu kapatıp yatağa koydum. Elimi heyecan ile atan kalbime götürdüm. Gözümden bir damla yaş geldiğini hissettim. Acaba Selin yanında mıydı? Ya da Enes'in buraya geldiğinden haberi var mıydı? Yoksa o mu yollamıştı?

Burnumu çektim ve gözümden akan birkaç damla yaşı elimle sildim. Yataktan inip dolabımı açtım. Üstüme lacivert askılı bluzumu, altıma da siyah dizlerime gelen kalem eteğimi giydim. Bluzu eteğin içine soktum. Aynanın karşısına geçtim ve dağınık olan kısa saçlarıma baktım. Komodin üstünde duran tarağı aldım ve birkaç yere tarak vurduktan sonra elimle biraz şekil verdim. Ve son olarak... anı kutuma yöneldim. Kutuyu açıp içindeki süslü kutuyu çıkardım. Kapağı yavaşça açıp içindeki güzelliğe baktım. 5 yıldır bir kere bile takmadığım o güzeller güzeli bileklik. Bugün nedense takma ihtiyacı duyuyordum. Bilekliği yavaşça kutusundan çıkarıp bileğime geçirdim. Bir süre takmak için uğraştıktan sonra en sonunda başarıyla taktım. Bileğime baktım dolmuş gözlerimle. Bu bileklik sanki onunla aramda ki bağın bir parçasıydı. Şimdi o bağı yeniden elime aldım, ona doğru ilerliyorum. Beni istemeyen birine doğru...

Kutuyu hızla kapatıp yerine koydum. Aynada kendime ve bileğimde duran bilekliğe baktım. Sanırım artık geçmişim ile yüzleşmeye hazırdım. Lacivert renkte ama topuk kısmı siyah olan topuklu ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Yavaş adımlarla merdivenlerden indim ve kapının önünde duran arabama bindim. Arabayı çalıştırıp gaza bastım. Radyoyla biraz oynadım. Sonunda dinleyebileceğim bir şarkı çıkmıştı.

Crazy In Love çalıyordu. Yavaşça şarkıyı mırıldanırken çoktan büroma vardığımın farkında bile değildim. Çantamı askıya bıraktığım sırada asistanım yanıma geldi.

“Nil Hanım, bir misafiriniz var.” Bir an kaşlarım çatıldı. Kimseyi beklemediğim için şaşırdım.

“Kimmiş?” Diye sordum.

“Kaan, isimli biri ama daha önce hiç görmedim.” O ismi duyunca tüylerim diken diken oldu. O olmadığını bilsem de oymuş gibi hissettim. Derin bir nefes alıp verdim.

“Gelsin bakalım.” Dediğimde asistanım odadan çıktı. Ben de masama geçtim. Masanın üzerini toparlarken kapıya üç kez vuruldu.

“Girin!”

Kapı aniden açıldı ve içeriye giren kişi kalbim var olduğunu bana hatırlattı.

“Kaan…” Dudaklarımdan yıllar sonra ilk defa çıkmıştı bu isim.

Evet, karşımdaki Kaan’dı. En yakın arkadaşlarımdan biri olan ve birlikte ölüm korkusunu tatmış olduğumuz o insanlardan biri, Kaan…

“Merhaba Nil.”

Merhaba geçmişim.