9. bölüm · GÖK VE KARA

9

Ezgi Kara

Bazı duygular vardır insan onları ne kadar inkar ederse etsin, bir yolunu bulup gün yüzüne çıkar.
Bazen bir bakışta başlar her şey. Ne bir itiraf vardır ortada ne de verilmiş bir söz. Sadece açıklayamadığın bir his çöker içine. Mantığın kabul etmez, kalbin vazgeçmez.
İnsan kendini en güvende hissettiği anda bile kaybetmeye başlayabilir. Çünkü tehlike bazen dışarıdan gelmez. En büyük savaş, insanın kendi içinde verdiği savaştır.
Bir tarafında kurallar vardır. Olmaması gerekenler, yapılmaması gerekenler, aşılmaması gereken sınırlar...
Diğer tarafında ise susturamadığın bir kalp.
Ve bazı geceler vardır ki, sabah olduğunda hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.
Çünkü kader, insanın kaçtığı yolları ezbere bilir.

Mutfağın o dar ve sıcak alanında, porselen tabağın üzerindeki çatalın çıkardığı hafif tıkırtı aramızdaki o yoğun sessizliği nihayet böldü. Bakışlarımı hızla tabağıma indirdim ve sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuşum gibi önümdeki makarnayı karıştırmaya başladım.
"Ben..." dedim, sesimin titremesini gizlemek için yutkunarak. "Ben sadece işimin ve adımı korumanın derdindeyim Yiğit Bey. Yanlış bir anlaşılmanın öznesi olmak, buradaki konumumu tehlikeye atmak istemiyorum."
Yiğit arkasına yaslandı "İşini iyi yaptığın sürece" dedi, sesindeki o buyurgan ama bu kez nedense daha katlanılır olan tonla. "Adını da, konumunu da burada kimse lekeleyecek gücü bulamaz. Ve.." sustu uzun uzun inceledi beni " Eşin bunu duymaz"
Eşim. Benim evli olduğumu mu düşünüyordu. Hafif gülümsedim bakışları bu gülümsemeyi çözmeye çalışıyordu hemen toparladım kendimi.
"Ben evli değilim" dedim, sesimdeki o ani ciddiyete engel olamayarak. Yiğit'in arkasına yaslanmış olan gövdesi, kurduğu cümlenin altındaki o yanlış tahminin ağırlığıyla hafifçe gerildi
"Değil misin?" dedi. Sesi ilk kez bu kadar duraksayarak, o sarsılmaz netliğini kaybederek çıkmıştı.
"Hayır" diye tekrarladım, omuzlarımı dikleştirerek. "Hiç evlenmedim"
Masanın üzerinde birleştirdiği ellerine kısa bir an bakıp tekrar gözlerimi buldu.
"Peki ya Kızın?" dedi, sesi bu kez bir patronun emir veren tonundan uzak, tamamen meraktan ve çözmeye çalıştığı bu bilmecenin ağırlığından beslenen bir fısıltıyla çıkmıştı. " Neva benim öz kızım. Ama bu durum bir eşim olduğu ya da bir zamanlar evlendiğim anlamına gelmiyor Yiğit Bey. Hayat bazen insanı planlamadığı yollara tek başına sokar. Ben kızımı tek başıma büyütüyorum ve onun için, sadece onun geleceği için buradayım, bu işe ihtiyacım var."
Yiğit, kurduğum her bir kelimeyi zihnine kazır gibi beni uzun uzun inceledi. "Güçlü bir kadınsın" dedi Yiğit, sesindeki o her zamanki mesafeli ton bu kez yerini samimi bir takdire bırakırken. Gözlerini bir an bile kırpmadan yüzüme bakmaya devam etti. "Tek başına bir çocuk büyütmek ve buradaki sorumlulukların altından kalkabilmek herkesin harcı değil. Bu holdingde kalmayı sonuna kadar hak ediyorsun." Tam o sırada koridordan gelen ayak sesleri ve hemen ardından kapının keskin bir şekilde çalınmasıyla aramızdaki o büyüleyici an bıçak gibi kesildi.
Hızla toparlanıp ayağa kalktım ve mutfaktan çıkıp dış kapıya yöneldim. Üzerimdeki o bol beyaz tişörtün kollarını aceleyle düzelterek kapıyı açtığımda karşımdakiler Berkay ve Erdem'di.
"Naber Doğa?" diyerek içeri daldı Berkay, her zamanki neşeli ve enerjik tavrıyla. Adımını atar atmaz duraksadı, burnunu hafifçe havaya kaldırıp havayı kokladı. "Ooo, bu ne güzel bir koku böyle? İçeride harika bir makarna mı pişiyor yoksa ben mi açlıktan halüsinasyon görüyorum?"

Berkay'ın sözleriyle istemsizce gülümsedim.
"Halüsinasyon görmüyorsun" dedim kapıyı biraz daha açarak. "Makarna yaptım."
"İşte bu" dedi Berkay, sanki hayatının en güzel haberini almış gibi. Ayakkabılarını çıkarırken Erdem'e döndü. "Ben demedim mi bugün güzel şeyler olacak diye?"
Erdem gözlerini devirdi.
"Sen sabah kahve makinesi çalıştı diye de aynı şeyi söyledin."
İkisi de içeri girerken ben kapıyı kapattım. Mutfağa yöneldiklerinde Yiğit'i masada görünce Berkay'ın yüzündeki rahat ifade bir saniyeliğine dondu.
"Patron da mı burada?"
Yiğit sadece kısa bir bakış attı.
"Maalesef."
Berkay kahkahayı bastı.
"Tamam, tamam. Bugün espri kaldıracak modda değilsin anlaşılan."
Mutfağın içindeki hava bir anda değişmişti. Birkaç dakika önce üzerime çöken o ağır gerginlik yerini daha normal, daha gündelik bir atmosfere bırakıyordu. Belki de buna ihtiyacım vardı.
Berkay çoktan tencerenin başına geçmişti.
"Doğa, senden resmî olarak bir tabak talep ediyorum."
" Hemen" Berkay yiğitin yanına geçerken bende iki tabak daha doldurdum. Kendi tabağımı alıp yerine doldurduğum iki tabağı koydum.
Erdem, önündeki tabaktan bir çatal almadan önce derin bir nefes aldı ve bakışlarını doğrudan Yiğit’e çevirdi. Mutfağın o az önceki hafif, neşeli havası Erdem’in ses tonundaki ciddiyetle bir anda dağılıverdi.
"Yiğit, durum sandığından daha ciddi" dedi Erdem, sesini kontrol altında tutmaya çalışarak. "Irmak holdingden çıktıktan sonra doğrudan eve gitmiş. Anneme ve amcamlara banyoda gördüklerini anlatmış. Tabii kendi penceresinden olayı tamamen büyüterek ve çarpıtarak aktarmış. Biz Berkay'la yukarı çıkarken olayın aslını bildiğimiz için şirkette konuşulmasına izin vermedik, ağızlarının payını verip konuyu kapattık. Şirkettekiler sadece Irmak'ın öfkesine şahit oldu. Ama aile içi tamamen karışmış durumda. Amcamlar çok öfkeli."
Erdem’in kurduğu her cümleyle birlikte başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. Masanın üzerinde duran ellerimi yavaşça kucağıma indirdim ve parmaklarımı sımsıkı birbirine kenetledim. Tek bir kelime bile edemiyordum. İçimi kaplayan o muazzam mahcubiyet ve suçluluk duygusu boğazımı düğümlemişti. İstemeden de olsa koskoca bir ailenin, büyük bir ortaklığın kriz noktası haline gelmiştim. Bakışlarımı masadan kaldıramıyor, yüzümün utançtan kızardığını hissediyordum.
Benim bu sessiz çaresizliğimi ve ezilmişliğimi fark eden Berkay, elindeki çatalı masaya hafifçe vurarak sessizliği bozdu.
"Yahu Erdem, sen de iyice felaket tellalı gibi konuşup durma" dedi Berkay, sesindeki o her zamanki sıcak ve korumacı tonu koruyarak. Doğrudan bana baktı ve içtenlikle gülümsedi. "Irmak’ın neyi nasıl abarttığını, dinleyip anlamadan kendi kendine nasıl celallendiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Doğa, sakın yüzünü düşürme. Ben seni kısa sürede tanıdım ve çok sevdim. Senin ne kadar dürüst ne kadar kendi halinde işini yapmaya çalışan biri olduğunu herkes görebilir. Onda öyle bir niyet öyle arkadan iş çevirecek bir göz kesinlikle yok. O bizim arkadaşımız ve biz neyin ne olduğunu biliyoruz. Kimsenin ne senaryo yazdığı bizim umurumuzda olmamalı."
Berkay’ın bu koşulsuz, şüphe barındırmayan savunması içimde bir yerlerde saklanan o ağır yükü hafifletti. Hak etmediğim bir ithamın altında ezilirken beni anlayan ve koruyan birinin varlığı kalbime kelimelerle tarif edilemeyecek bir mutluluk ve ferahlık getirdi. Yine de konuşmadım, sadece başımı hafifçe kaldırıp Berkay’a minnettar ve teşekkür dolu bir bakış fırlattım.
Tam o esnada, masanın diğer ucunda sessizce oturan Yiğit, arkasına yaslanarak derin bir nefes aldı.
"Bu konu burada kapandı" dedi Yiğit, gözlerini Erdem’e dikerek. "Irmak’ın ne anlattığı ya da Yekta Bey'in neye öfkelendiği benim meselem. Şirkette tek bir kelime bile dönmeyecek, aile arasındaki durumu da ben çözeceğim. Kimse Doğa'yı bu saçmalığın içine dahil etmeye çalışmasın."
Onun bu kesin ve kurşun geçirmez duruşu mutfaktaki havayı bir kez daha sabitledi. Erdem sessizce başını sallayıp yemeğine dönerken Berkay rahat bir nefes alarak ortamı yumuşatmak için hemen başka bir konudan bahsetmeye başladı. Tam her şey normale dönüyor, içimdeki o suçluluk duygusu yavaş yavaş yatışıyor diye düşünürken, eşofmanımın derin cebindeki telefonumun keskin titretmesiyle irkildim.
Ekrana baktığımda arayanın Batu olduğunu gördüm. Masadakilerden sessizce müsaade isteyerek mutfaktan çıktım ve koridorun sakin bir köşesine geçip telefonu açtım.
"Batu? Bir sorun mu var?" dedim, içimdeki ani endişeye engel olamayarak.
"Doğa, çok özür dilerim ama gerçekten çok acil bir durum çıktı" dedi Batu, arkasından gelen sokak gürültüsünün arasında nefes nefese bir sesle. "Apar topar bir iş görüşmesine çağrıldım ve gitmek zorundayım. Neva'yı yanımda götüremezdim, evde tek bırakmam da imkansızdı. Ben de başka çarem kalmayınca onu Luvia Otel’in lobisine bıraktım. Oradaki görevlilere durumu anlattım, tanıdıklar zaten. Ne olur hemen gidip onu oradan alabilir misin?"
Duyduklarımla kalbim bir anlığına tekledi. Neva’nın tek başına otel lobisinde bekliyor oluşu fikri içimdeki tüm korumacı anne güdüsünü ayağa kaldırmıştı. Daha fazla dinlemedim ve telefonu yüzüne kapattım.
Hızla mutfağa geri döndüğümde yüzümün kireç gibi bembeyaz olduğuna emindim. Adımlarım o kadar aceleciydi ki mutfaktaki üç çift göz anında bana kilitlendi.
İçimdeki anne korkusu az önceki mahcubiyetimi tamamen silip süpürmüştü.
"Yiğit Bey" dedim, sesimin titremesini bastırmaya çalışarak ama nefes nefese bir tonda. "Benim hemen çıkmam gerekiyor. Çok acil bir durum var. Kızım... Neva’yı Otel’in lobisine bırakmak zorunda kalmışlar. Şu an orada yalnız başına beni bekliyor. Hemen gidip onu almam lazım."
Ben daha cümlemi bitirmeden Berkay elindeki çatalı masaya bırakıp şaşkınlıkla gözlerini açtı. Bakışları bendeki telaş ile Yiğit'in yüzündeki ifade arasında gidip geldi.
"Senin çocuğun mu var?" dedi Berkay, sesindeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. Ama bu soruda en ufak bir yargılama yoktu sadece tamamen hazırlıksız yakalanmış saf bir meraktı.
Ben Berkay’a cevap yetiştiremeyecek kadar büyük bir panik içindeyken, Yiğit masadan aniden ayağa kalktı.
" Git ve getir " dedi düşünmeden. "Teşekkür ederim" diyebildim sadece. Arkamı döndüğüm gibi mutfaktan çıktım. Üzerimdeki o paçaları kıvrılmış gri pamuklu eşofmanı, bol beyaz tişörtü ya da saçlarımın darmadağın halini zerre kadar umursamıyordum. Asansörün düğmesine sabırsızlıkla basarken kalbim göğüs kafesimi delice dövüyordu. Asansöre bugün ikinci binişim galiba alışıyordum.

Asansörün kapıları zemin katta büyük bir hızla açıldığında, içimdeki panik dalgası beni tamamen esir almıştı. Lobinin mermer kaplı, parlak zeminine adım atar atmaz gözlerim çılgınca etrafı taramaya başladı. Gözlerim büyük resepsiyon bankosunun hemen yanındaki deri koltuklara kaydığı anda, kalbimin ritmi bir kez daha altüst oldu.
Oradaydı. Mini minnacık bedeniyle en sevdiği pembe hırkasına sarınmış, minik ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş halde uslu uslu oturuyordu. Bakışlarını kapıya doğru çevirmiş, büyük bir ümitle beni arıyordu.
"Neva!" diye seslendim, sesimin lobide yankılanmasına engel olamayarak.
Adını duyduğu an o minik yüzü saniyeler içinde aydınlandı. Koltuktan nasıl fırladığını, o küçük adımlarının mermer zeminde nasıl hızlı hızlı yankılandığını fark edemedim bile. "Anne!" diye bağırarak bana doğru koşturmaya başladı. Neva küçük kollarını boynuma sımsıkı doladı. O kadar güçlü, o kadar hasretle sarılmıştı ki, onun o tanıdık, cennet kokusunu içime çektiğim an göğsümdeki kahve yanığının sızısı da, zihnimdeki o uğultulu fırtına da bir anda bıçak gibi kesildi.
Dünyanın en güvenli limanına ulaşmış gibi, minik kalbinin göğsüme çarpan hızlı atışlarını hissettim. Lobideki insanların meraklı ya da sorgulayıcı bakışlarına hiç aldırmadan, asansöre doğru adımladım. Belki babasıyla güzel bir gün geçirmek istemişti ama Batu her zaman ki gibi bizi tekrar arkasında bırakmıştı. Kapılar Yiğit’in çalışma ofisinin olduğu katta açıldığında, içimdeki o anne sükuneti yerini yeniden hafif bir çekingenliğe bıraktı. Kartımı almamıştım bunu için kapıyı çaldım.
Kapıyı vurduktan birkaç saniye sonra kilit sesi duyuldu ve kapı geriye doğru açıldı. Karşımda, yüzünde kocaman, sıcacık bir tebessümle Berkay duruyordu. Beni ve kucağımdaki Neva’yı görür görmez gözleri parladı.
"Hoş geldiniz!" dedi, neşeyle geri çekilerek bize yol açtı. Neva, yabancı bir ortamda olmanın getirdiği o doğal dürtüyle başını iyice omzuma gömdü, minik parmaklarıyla üzerimdeki o bol beyaz tişörtün kumaşını sımsıkı kavradı. Neva'yı yere indirip elinden tuttum. Berkay önünde eğildi
"Hoşgeldin fıstık" Başını omzumun arkasından hafifçe çıkarıp, o kocaman mavi gözlerini Berkay’a dikti. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, çok tatlı bir tebessüm belirdi. Ses çıkarmadı ama başını "hoş bulduk" der gibi hafifçe salladı. Onun bu dünyalar tatlısı, çekingen hallerini gören Berkay’ın keyfi iyice yerine gelmişti.
"Yahu Doğa" dedi Berkay doğrulup bana bakarak, sesindeki hayranlığı gizlemeyerek. "Bu kız tam bir prensesmiş. Şuna bak, aynı senin gibi bakıyor."
Sözleriyle birlikte içimi garip bir gurur ve rahatlama kapladı. Neva’nın elini bırakmadan koridorda ilerledik ve mutfağın kapısına geldik. Kapının eşiğinde durduğumuzda mutfaktaki bütün hareketlilik bir anlığına durdu. Erdem, elindeki su bardağını masaya bırakıp gözlerini tamamen kızıma çevirirken masanın başındaki o sarsılmaz figür Yiğit Bey, ağır adımlarla sandalyesinden kalktı.
Yiğit’in o heybetli gövdesi bize doğru yaklaştıkça mutfağın o dar alanı sanki tamamen onun aurasıyla kaplanıyordu
"Hoşgeldin papatya" dedi yiğit
"Hoşbuldum asık surat abi"
" Asık surat abi mi?" diye fısıldadı Berkay, kendini tutamayarak hafif bir kahkaha koyuverirken. "Yiğit, holding tarihinde sana böyle hitap eden ilk insan bir çocuk oldu galiba."
Ben ise utançtan ve şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez bir halde kalakalmıştım. Neva’nın bahsettiği o an zihnimde şimşek gibi çaktı.
"Neva" dedim, mahcup bir ses tonuyla kızımı hafifçe uyararak. "Öyle denmez anneciğim, çok ayıp."
Ancak Yiğit, benim bu telaşlı halime karşılık hiç beklemediğim bir tepki verdi. O sarsılmaz, kurallarla örülü holding patronu yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. "Demek beni unutmadın, küçük papatya" dedi Yiğit. Sesinde defalarca şahit olduğum, içimi garip bir sıcaklıkla kaplayan o hafif ve gizli tebessümün tınısı vardı. Elini ceketinin iç cebine götürdü ve oradan cüzdanını çıkardı. Cüzdanın şeffaf gözünde yaprakları hafifçe kurumuş ama özenle saklanmış o beyaz papatya duruyordu.
Neva kuruyan çiçeği görünce gözleri parlayarak bir adım öne çıktı. Yiğit’in diz çökmüş heybetli gövdesine doğru bir adım atan Neva, minik parmaklarını cüzdanın şeffaf gözündeki o kurumuş yapraklara doğru uzattı. Dokunmaya kıyamıyormuş gibi parmak uçları havada asılı kaldı.
"Solmuş ama..." dedi Neva, sesindeki o saf hayal kırıklığıyla karışık şaşkınlıkla. Başını kaldırıp Yiğit’in gözlerinin içine baktı. "Onu atmadın mı?"
Yiğit, bakışlarını bir milim bile kızımdan ayırmadan, cüzdanı incitmekten korktuğu bir cevher gibi tutarak hafifçe başını salladı. "Atmadım... Çünkü o bana her baktığımda seni hatırlatıyor" Dedi. Yiğit'in verdiği cevapta öyle derin, öyle görünmeyen bir anlam vardı ki bir anlığına gözlerimi ondan alamadım.
"Ben sana yeni papatya verebilirim" dedi büyük bir ciddiyetle. "Bahçede çok var."
Yiğit'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Öyle mi?"
Neva başını hızlı hızlı salladı.
"Hem tazecik olur."
"Demek öyle."
Berkay bir eliyle ağzını kapatıp bana doğru eğildi.
"Doğa..." diye fısıldadı. "Ben galiba kızına aşık oldum." Neva duyduğu anda gözlerini kocaman açtı.
"Ben daha çok küçüğüm."
Bu kez mutfakta kahkaha patladı. Hatta Yiğit bile gülümsemesini gizleyemedi.
Ben de istemsizce güldüm. Saatlerdir üzerime çöken o ağır yük ilk kez biraz olsun hafiflemişti.
Neva, mutfaktaki herkesi tek tek inceleyerek masaya yaklaştı. Sonra gözleri önümde duran makarna tabağına takıldı.
"Anne."
"Evet hayatım?"
"Karnım acıktı."
Berkay hemen ayağa fırladı.
"İşte beklediğim cümle!"
Neva irkilip bana sokulurken Berkay ellerini kaldırdı.
"Tamam tamam korkma. Sadece ben de açım." İki aç insan birbirini bulmuş gibiydi. Berkay, neva'yı kucağına alıp masaya oturttu. Bir tabak makarnada önüne koydu.
"Erdem, Berkay" dedi Yiğit, sesindeki o buyurgan ama bu kez bizi korumak isteyen tonla. "Siz yemeğinizi bitirdiyseniz yavaş yavaş çıkın. Benim Doğa ile holding dışı, yarınki süreçle ilgili netleştirmem gereken birkaç detay var."
Berkay ağzındaki makarnayı hızla yutup yerinden kalktı, Neva’ya göz kırparak "Anlaşıldı patron. Küçük hanım, seninle tanışmak harikaydı. Asık surat abini fazla zorlama" dedi neşeyle. Erdem de sessizce başını sallayıp masadaki bardağını bıraktı ve Berkay ile birlikte mutfaktan çıkıp dış kapıya yöneldiler.
Kapının kapanma sesi koridorda yankılanıp mutfağa ulaştığında, içeride sadece Neva’nın çatal tıkırtıları ve üçümüzün arasında dönen o yoğun sessizlik kaldı.
" Odamda konuşalım " dedi. Neva'ya baktım güzelce yemeğini yiyordu
" Anneciğim sen yemeğini ye ben hemen gelicem" neva salçalanmış dudaklarını çiğnerken başını hafif salladı. Ben yiğiti takip ettim. Çalışma odasına girmiştik.
Masanın arkasındaki geniş koltuğuna oturmak yerine, masanın kenarına yaslandı ve kollarını göğsünde birleştirerek doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Doğa" dedi, sesindeki o buyurgan ton bu kez tamamen korumacı ve ciddi bir tınıya bürünmüştü. "Mutfakta Erdem'in anlattıklarını duydun. Irmak’ın ne kadar ileri gidebileceğini az çok tahmin ediyorsundur ama asıl tehlike Irmak değil. Asıl dikkat etmen gereken kişi, yekta. Yani Irmak'ın babası."
Sustu ve derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o sarsılmaz kararlılık, durumun ciddiyetini iliklerime kadar hissetmeme neden oldu.
" Yekta amca , holdingdeki gücünü ve ailesinin itibarını her şeyin üstünde tutan, acımasız bir adamdır" diye devam etti Yiğit. "Irmak’ın banyoda gördüklerini çarpıtarak ona anlatması, Yekta amcanın eline bana karşı kullanabileceği büyük bir koz verdi. Bu saatten sonra sadece şirketteki konumunu sarsmaya çalışmakla kalmayacaklar dürüstlüğünü, adını ve seni yıpratmak için her yolu deneyecekler. Onun zalimliğinin ve hırsının bir sınırı yoktur."
Duyduğum her kelimeyle içimdeki o ürperti yeniden büyüdü. Kendimi ne kadar güçlü hissetmeye çalışsam da, kızım Neva'nın geleceğini inşa etmek için sığındığım bu limanın büyük bir savaş alanına dönüştüğünü görmek beni korkutuyordu.
"Ben..." dedim, sesimin dik durmasına gayret ederek. "Ben kimseden korkmuyorum Yiğit Bey. Alnım açık. Yanlış hiçbir şey yapmadım. Ama Neva... Onun bu çekişmelerin ortasında kalmasına, zarar görmesine asla izin veremem."
Yiğit, bu sözlerim üzerine yaslandığı masadan doğrularak bana doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe kapandıkça, onun o güven veren heybetli aurası beni tamamen sardı.
"Zaten bu yüzden buradasın ve bu yüzden bu odada yalnız konuşuyoruz," dedi, sesi adeta içimdeki fırtınayı dindirmek ister gibi güven vericiydi. "Sana kendime dikkat etmemi ya da geri çekilmemi söylemiyorum. Tam aksine, holding binasına adım attığın andan itibaren normalden çok daha dikkatli, çok daha tetikte olmanı istiyorum. Attığın her adıma, konuştuğun her insana dikkat et. Çünkü amcam seni benim zayıf noktam gibi göstermeye çalışacaktır."
Yiğit'in sözleri odanın içinde ağır ağır yankılanırken, ben hiçbir şey söyleyemedim.
Bakışlarım istemsizce çalışma odasının geniş camlarına kaydı. İstanbul bütün ihtişamıyla ayaklarımızın altındaydı. İnsanlar sokaklarda yürüyordu, arabalar durmaksızın ilerliyordu, hayat herkes için normal akışında devam ediyordu.
Ama benim hayatımın ne zaman bu kadar karmaşık bir hale geldiğini hatırlayamıyordum.
Birkaç gün önce tek derdim Neva'nın geleceği için düzgün bir iş bulabilmekti.
Şimdi ise kendimi holding savaşlarının, aile hesaplaşmalarının ve hiç ait olmadığım insanların öfkesinin ortasında bulmuştum.
İçimde yavaş yavaş büyüyen korkunun sebebi kendim değildim.
Kendim için savaşmaya alışkındım.
Hayat yıllar boyunca bana bunu öğretmişti.
Ama Neva...
İşte o noktada bütün cesaretim çatırdamaya başlıyordu.