2. bölüm · GÖK VE KARA

2- kaza

Ezgi Kara

İş çıkışıma yaklaşık 15 dakika kalmıştı. Kapıdan gelen bilmem kaçıncı misafirleri karşılamak için yine yapmacık bir gülümseme oluşturdum yüzümde.
"Merhabalar efendim hoşgeldiniz. Rezervasyonunuz var mı?"
"Yok"
"Kimlik alayım" hemen kendi ve eşinin kimliğini uzattı. Ben onların kayıtlarını yaparken onlarda oteli izliyordu, gerçekten çok büyülü bir oteldi.
" 403 odanız. Arkadaşlarımız gösterecektir.. iyi günler" şuan tek istediğim eve gidip önce bir duş almak ve sonra kızıma sarılmak. Yiğit beyin asansörden çıktığını gördüm. Hiç bozuntuya vermeden işime devam etmek istedim ama maalesef gözlerim buna izin vermedi ve biz şuan bakışıyorduk. Etrafı son kez süzüp çıkık gitti. Önümdeki ekrana döndüm. Saat ilerliyordu. Vardiyamın bitmesine az kalmıştı ve aklımda tek bir şey vardı eve gidip kızımı görmek. Saatime baktım ve artık burdaki işim bitmişti
"Ben gidiyorum.. kolay gelsin" çalışanlara ayrılan odaya girip üzerimdeki üniformayı çıkardım. Günlük rahat kıyafetlerimi giydim çantamıda takıp çıktım otelden. Otelin önünde duran taksiye atladım hemen
Gözlerimi kapatıp yüzümü cama yasladım, biraz gözlerimi dinlendirelim.
"Abla nereye gidiyoruz " taksicinin sesiyle irkildim. Taksi şoförünün dikiz aynasından bana bakan meraklı gözleriyle karşılaştım. Bir an için nerede olduğumu, neden orada olduğumu unutmuş gibiydim.
"Çınarlı Mahallesi, 42. Sokak lütfen" dedim sesimi toparlamaya çalışarak.
Araba hareket ettiğinde, başımı tekrar cama yasladım. Şehrin ışıkları akıp giderken, taksinin içindeki o kendine has kolonya ve eski döşeme kokusu beni gerçek dünyama, yani kızıma geri çağırıyordu. Uzun bir yoldan sonra gelmiştik
"Buyrun" elimdeki parayı taksiciye verip indim arabadan. Apartman kapısına doğru yürürken adımlarım hızlandı. Neva şimdiye kadar muhtemelen Deren ile birlikte akşam yemeğini yemiş, sonrada uyumuştur. Merdivenleri ikişer ikişer çıktım
Kapıyı çalmadım anahtarımı çıkarıp açtım. İçerde konuşma sesleri geliyordu. Ayakkabılarımı yavaşça çıkarıp içeri girdim. Salonun ışığı açıktı. Deren koltukta oturmuş, telefonu kulağına dayamıştı. Beni fark edince bir an sustu.
" Tamam ben seni sonra ararım" telefonu kapatıp ayağa kalktı " hoşgeldin canım " telefonu sehpaya bırakıp hızla yanıma geldi. Hiçbir şey söylemeden kollarımı Deren’e doladım. Başımı omzuna yasladığımda evin o güven veren kokusu genzime doldu. Deren de aynı sıkılıkla karşılık verdi
"Hoş buldum..." diye fısıldadım gözlerimi kapatarak. "İyi ki varsın Deren. Gerçekten sen olmasan bugün ne yapardım, nasıl yetişirdim hiç bilmiyorum."
Deren geri çekilip ellerini omuzlarıma koydu, yüzümü şefkatle inceledi. "Saçmalama Doğa, biz kardeşiz. Neva benim de kızım sayılır, biliyorsun. Hem bak her şey yolunda gitti. Sen işini hallettin ben Neva'yı aldım, yemeğimizi yedik, oyunumuzu oynadık. Hiç korkma, o çok iyi."
"Yine de çok teşekkür ederim" dedim sesim titreyerek. "Her sıkıştığımda her nefesimin kesildiğini hissettiğimde yanımda bittiğin için... Neva'ya benim yokluğumu hissettirmediğin için minnettarım."
"Hadi, duygusallaşma hemen" diyerek gülümsedi. Deren, gözyaşlarımı engellemek ister gibi. "Git bir bak prensesine. Seni beklerken resim defterine bir şeyler karalayıp durdu sonra da puf diye söndü ışığı."
Gülümseyerek mutfağa ardından parmak uçlarımda Neva’nın odasına yöneldim. Kapıyı araladığımda içerisi o plastik yıldızların huzurlu maviliğiyle yıkanıyordu. Neva, yastığına sarılmış, dudaklarında uykulu bir tebessümle mışıl mışıl uyuyordu. Yanına oturdum, alnına dökülen bir tutam saçı usulca geriye ittim.
Yatağın kenarında açık duran resim defterine gözüm çarptı. Neva bugün büyük bir papatya çizmişti yaprakları biraz eğri büğrüydü ama tam ortasına parlayan bir güneş kondurmuştu. Gözlerim doldu ama bu sefer yorgunluktan değil, o küçücük kalbin her şeyi ne kadar saf gördüğünden... Eğildim, Neva'nın şakağına tüy kadar hafif bir öpücük bıraktım. Hafif kıpırdadı ama tekrar o eşsiz uykusuna geri döndü. Uyandırmadan çıktım odadan. Kapıyı sessizce kapatıp salona döndüğümde Deren'i çantasını toplarken buldum. Yorgunluğumu yüzümden okuyor olmalıydı ki, bakışlarında o her zamanki anlayışlı ifade vardı.
"Mışıl mışıl uyuyor değil mi?" dedi Deren fısıltıyla.
"Evet," dedim gülümseyerek. "Dünya dursa uyanmaz herhalde. Resim defterine papatya çizmiş, gördün mü?"
Deren çantasının fermuarını çekip omuzuna taktı. "Gördüm, 'anneme sürpriz olacak' diye diye boyadı o güneşin ortasını. Neyse canım, benim artık kalkmam lazım. Yarın sabah erken randevum var biliyorsun."
"Biliyorum, seni de çok yordum bugün. Hakkını helal et" dedim peşinden kapıya doğru yürürken.
Deren kapının önünde durup bana döndü, kollarımı tekrar sıkıca tuttu. "Doğa, bak yine yapıyorsun. Helal olsun ne demek? Yarın işten çıkınca yine haberleşiriz. Sen de şimdi doğruca duşa gir ve zihnini boşalt. "
"Tamam, söz" dedim sadece.
Deren'i yolcu edip kapıyı arkasından kilitlediğimde evin sessizliği üzerime çöktü. Holdeki aynada kendime baktım göz altlarım hafifçe çökmüş, saçlarım sönmüştü. Üzerimdeki yorgunluğu atmak için banyoya yöneldim. Sıcak su tenime değdiğinde bütün günün resepsiyon stresini, ayakta kalmanın verdiği sızıyı ve o otelin görkemli ama soğuk havasını akıtıp götürmesine izin verdim.
Bornozuma sarılıp mutfağa geçtim. Kendime sıcak bir kahve yaptım ve doğruca salona geçtim. Kahvenin son yudumunu alıp fincanı masaya bıraktım. Evin bu sessizliğini seviyordum sadece benim ve Neva’nın nefes alış verişlerinin duyulduğu, dış dünyanın o sahte parıltısından uzak, gerçek bir huzur...
Tüm bunları düşünürken uyuyakalmışım sabah telefonumdan gelen alarm sesiyle zar zor uyandım.
Benim bile zor uyandığım sabahlara neva kim bilir nasıl uyanıyordur. Kendimi o kadar suçlu hissediyordum ki uyandırırken bile çekinerek uyandırıyordum. Önce banyoya gidip ihtiyacımı karşıladım sonra direkt neva'nın yanına gittim.
"Prensesim..." Sesim kendi kulağıma bile bir yabancı gibi geldi.
Elimi usulca sıcak yanağına koydum. Neva mırıldandı kaşlarını hafifçe çattı ve yüzünü yastığa biraz daha gömdü. Onu uyandırmak, dünyanın en güzel rüyasını bölmek gibi geliyordu bana.
"Bebeğim, hadi uyan bakalım. Deren ablan bizi bekliyor."
Gözlerini yavaşça araladı. O her zamanki neşeli sabahlarından birindeydi; uykulu olmasına rağmen dudaklarında bir tebessüm belirdi. "Anne... Hava çok mu karanlık?" diye sordu, minik elleriyle gözlerini ovuşturarak.
"Biraz karanlık ama güneş yolda, bize yetişecek" dedim, içimdeki sızıyı bastırarak. Onu kucağıma alıp banyoya götürdüm, yüzünü yıkarken gıdıklanmasına güldüm. Kat kat giydirdim onu. En sevdiği beyaz montunu, atkısını, beresini....
Tavşanımı unutma" dedi kapıya yöneldiğimizde. O meşhur bir kulağı sökük peluş tavşanını kolunun altına sıkıştırdı. Bugün neva'yı, derenin yanına göreceğim
En azından aklım nevada kalmaz. Durağa varmak üzereydik. Yolun karşısına geçmemiz gerekiyordu.
"Anne, bak tavşanım uçuyor" dedi neşeyle. O an, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde tavşan kolunun altından kaydı
"Tavşanım" diye bağırdı Neva.
Her şey bir saniyeden daha kısa sürede gerçekleşti. Elini avucumdan öyle bir hızla çekti ki, parmaklarımın boşlukta kalışını hissedebildim. "Neva, dur" diye çığlık attım ama o çoktan oyuncağına ulaşmak için asfaltın üzerine fırlamıştı.
O an, köşeden dönen arabanın keskin farları geceyi ikiye böldü. O keskin fren sesini, asfaltın ağlayışını ve Neva’nın bembeyaz montunun o karanlık yolda bir kuş kanadı gibi savruluşunu izledim.
Zihinim sustu. Kalbim durdu.
"NEVAAAA!"
Kendi sesim gökyüzüne çarptı ama geri dönmedi. Yolun ortasında, o tozlu peluş tavşanın birkaç adım ötesinde yatan küçük bedenine doğru koşmak istedim ama dünya altımdan kaydı. Dizlerimin bağı çözüldü. Nefes alamıyordum. Sanki biri ciğerlerimi söküp elimden almıştı.
“Neva…”
Sesim bu kez fısıltıdan ibaretti.
Ayaklarım beni taşımazken kendimi yolun ortasına attım. Soğuk asfalt dizlerime çarptı ama hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece onu görüyordum.
Neva hareketsizdi.
Beyaz beresi birkaç metre öteye düşmüştü. O tek kulağı sökük tavşan da yolun kenarında çamura bulanmıştı.
“Hayır… hayır…” diye sayıklamaya başladım. Ellerim titreyerek yüzünü tutmaya çalıştı. “Neva gözünü aç… bebeğim bak bana nolur” Kucağımdaki bedeni öyle küçüktü ki… nasıl bu kadar ağır geliyordu bana?
Saçları yüzüne dağılmıştı. Titreyen ellerimle geri itmeye çalıştım. “Bebeğim… hadi gözlerini aç.”
Cevap gelmedi.
Biraz önce montuma tutunmaya çalışan o küçük parmaklar şimdi hareketsizdi.
“Neva!" diye bağırdım bu sefer. Öyle bir bağırıştı ki sesim parçalandı. “Bana bunu yapma! Nolur… nolur bebeğim”
Gözyaşlarım yüzüne düşüyordu. Saçlarını öptüm, alnını öptüm, buz kesmeye başlayan ellerini avuçlarımın içine aldım.
"Ambulansı ara " dedim yanımdaki adama
" Aradım geliyor " kafasının kenarı kaynıyordu. Onu gördükçe benimde için kanıyordu. Bir adam yanıma çömeldi. Bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum. Dünya uğulduyordu sadece. Kulaklarımda kendi ağlayışım vardı.
Neva’nın küçük elini avucuma aldım.
Soğuyordu.
Panikle iki elimin arasına sıkıştırdım. Nefesimi üfledim parmaklarına.
“Üşüdün mü bebeğim?” dedim ağlayarak. “Bak ben ısıtırım seni… tamam mı?" Uzaklardan ambulans sesi duyuldu sonunda. Ama bana çok geç gibi geldi. Çok uzak. Çok geç.
Başımı onun göğsüne yasladım. Sanki kalbini duyarsam her şey düzelecekmiş gibi.
“Özür dilerim” diye fısıldadım tekrar tekrar. “Elini bırakmamalıydım… ben suçluyum ben koruyamadım seni”
Ambulans sokağa girerken kırmızı mavi ışıklar boş duvarlara vurdu. Sağlık görevlileri yanıma çöktüğünde bir el omzuma dokundu. "Hanımefendi, müsaade edin" Ses nazik ama otoriterdi. O an bir aslan gibi kükremek istedim, onu benden kimsenin almasına izin vermeyecektim. Ama parmaklarımın arasındaki o küçücük ellerin hissizliği, gerçeği bir tokat gibi yüzüme çarptı. Ben onu koruyamamıştım, bari onların kurtarmasına izin vermeliydim.
Dizlerimin üzerinde geriye doğru çekilirken tırnaklarımın asfalta sürtünüşünü hissettim. Acıtmıyordu. Hiçbir fiziksel acı şu an kalbimin ortasında açılan o devasa boşluğun yanında bir anlam ifade etmiyordu. Görevliler Neva’nın etrafını sardı. Biri boyunluk takıyor diğeri nabzını kontrol ediyordu.

"Bilinç kapalı, nabız zayıf! Hemen sedyeye!"
Bu kelimeler birer mermi gibi saplandı zihnime. "Ben de geleceğim" diye bağırdım, sesim boğazımı yırtarcasına çıktı. Ayaklarım birbirine dolanarak ambulanstan içeri attım kendimi. Yanına çöktüm. Ambulans sarsılarak hareket ettiğinde siren sesleri beynimin içinde yankılanıyordu. Şehrin geri kalanı yeni bir güne uyanırken benim dünyam bir ambulansın daracık kabininde, bir monitörün titreyen çizgisine hapsolmuştu.
“İyi olacak değil mi?” dedim görevliye. Sesim o kadar ince çıkmıştı ki kendim bile tanıyamadım.
Adam cevap vermedi önce. Parmaklarıyla Neva’nın bileğini kontrol etti. Sonra yanındaki kadına döndü. “Basıncı düşüyor.”
“Hayır” diye fısıldadım hemen. “Hayır düşemez. O sadece korktu. Neva korkunca böyle sessiz olur. Siz bilmiyorsunuz.”
Kimse bana bakmıyordu artık. Herkes Neva’ya bakıyordu. Ambulans sonunda durmuştu kapılar bizim için açılmıştı. Ambulans kapıları açılır açılmaz sedyeyi hızla indirdiler. Ben de peşlerinden koşuyordum ama ayaklarım yere tam basmıyordu sanki.
"Hanımefendi burdan sonra giremezsiniz"
"Ama kızım çok korkar beni görmezse" kapılar üzerime kapandı. Kimse beni dinlemedi
Nefesim sanki daralıyordu, çantamdan bir yandan telefon çalıyordu bir yandan hastaneden gelen o büyük gürültü. Bir annenin daha feryadı. Titreyen elimle çantamda titreşimde olan telefonumu çıkardım ekranda Deren yazısıyla kala kaldım. Açtığımda sadece kulağıma götürdüm
"Doğa canım nerdesiniz, sizi bekliyorum"
"Deren.." dedim, sesim o kadar derinden ve parçalanmış çıktı ki kendi kulağıma bile yabancıydı. " Neva'ya bir araba çarptı Deren. Hastanedeyiz, ameliyata aldılar onu. Elini bıraktım... Sadece bir saniye bıraktım elini."
Telefonun diğer ucunda Deren'in nefesinin kesildiğini, o dehşet dolu sessizliği hissettim. Birkaç saniye sonra "Hangi hastane? Doğa, hangi hastanedesiniz?" diye bağırdı. Hastanenin adını nasıl söyledim, o an nasıl ayakta kaldım bilmiyorum. Telefonu kapattığımda parmaklarımın arasından kayıp giden sadece telefon değil sanki tüm hayatımdı.
Ellerime baktım
Onun kanıydı, kızımın benim kızımın kanıydı. Ellerimi gözümün önüne kaldırdım. Titriyordu...
“Nefes al…” diye fısıldadım kendime ama alamıyordum. Göğsümün ortasına biri taş koymuş gibiydi. Başımı duvara yasladım. Bir anda dizlerimin bağı çözüldü. Koridordaki sandalyeye oturamadım bile resmen yere çöktüm. Ellerimi yüzüme kapatıp ağlamaya başladım. Ama öyle sessiz falan değil, içim sökülüyormuş gibi.
“Ben bıraktım” diye hıçkırdım kendi kendime. “Ben bıraktım elini…”
İnsanlar dönüp bakıyordu belki ama umurumda değildi. O an dünyada sadece ben ve kızım vardık. Ve ben onu kaybediyordum.

“DOĞA!”
Başımı kaldırdığım an Deren’i gördüm. Saçları dağılmıştı, yüzü bembeyazdı. Beni görünce direkt yanıma koştu.
Onu görür görmez tamamen dağıldım.
Ayağa kalkmaya çalışırken sendeledim. Deren beni tuttuğu an kollarına kapandım.
“Ben koruyamadım onu” diye bağırarak ağladım. “Deren ben annesiyim… ben nasıl koruyamadım kızımı?!”
Deren’in de gözleri dolmuştu artık. Bana sımsıkı sarıldı.
“Şşşt tamam… tamam” diyordu ama sesi titriyordu. Bir anda nefesim kesildi. Göğsümü tuttum. Ağlamaktan ciğerlerim yanıyordu.
“Doğa bak bana” Deren ellerimi tuttu. “Şu an güçlü olmak zorundasın. Neva’nın sana ihtiyacı var.”
“Ya ölürse?”
Bu cümle çıkınca dünya durdu sanki.
Deren’in yüzü düştü ama hemen toparladı kendini.
“Öyle konuşma” dedi hızlıca “Neva güçlü kızdır. Hem doktorlar ilgileniyor.”
“Ama çok küçüktü…” diye ağladım yeniden. Koridorda ameliyathane kapısı açıldı o sırada. İkimiz de aynı anda döndük.
Yeşil önlüklü doktor maskesini indirerek bize doğru yürüdü. Yüzündeki yorgun ifade kalbimi daha da sıkıştırdı.
“Neva’nın yakını?” dedi.
Ben konuşmaya çalıştım ama sesim çıkmadı.
Deren kolumu sıktı.
“Annesi” dedi benim yerime.
Doktor bana baktı birkaç saniye.
“Kızınızın durumu kritik” dedi sonunda. “İç kanaması var. Kafa travması da mevcut. Şu an müdahale ediyoruz ama önümüzdeki saatler çok önemli.”
Bir anda kulaklarım uğuldamaya başladı.
Kritik. Dünya üzerime yıkılıyordu ve ben bu yıkıntının altında nefessiz kalmıştım. Deren’in beni tutan elleri olmasa oracıkta zemine karışıp yok olacaktım. Doktorun bakışları yumuşadı ama profesyonel mesafesini korudu. "Bakın Doğa Hanım, dürüst olmam gerekiyor. Çarpmanın şiddeti çok yüksekti. Beyindeki basıncı düşürmeye çalışıyoruz. Onu şu an tıbbi olarak uyutuyoruz. Vücudunun dinlenmesi ve o ödemin gerilemesi lazım. İlk 24 saat bizim için hayati bir eşik."
Sözlerini bitirip tekrar o büyük, soğuk kapıların arkasına süzüldüğünde arkasında sadece ölümcül bir sessizlik bıraktı. Acı feryadım hastanenin soğuk koridorunda yankılanıyordu.

"Doğa, bak bana" Deren’in sesi uykudan uyandırmaya çalışır gibi sert ama çaresizdi. "Nefes al... Doğa, Batu’ya haber vermemiz lazım. Babasının burada olması gerekiyor."
"Hayır" diye inledim. Sesim boğazımdaki yumrudan dışarı çıkamıyordu. "Ben ona ne diyeceğim Deren? 'Kızımızı koruyamadım' mı diyeceğim? 'Elini bıraktım' mı diyeceğim? Bakamam onun yüzüne, ölürüm"
Deren daha fazla üstelemedi. Halimi görüyordu ben yaşayan bir ölüden farksızdım. "Tamam canım tamam... Sen sadece burada kal. Ben arayacağım."
Telefonu eline aldı ama benden gözünü hiç ayırmadı. Sanki bir an bile yalnız bıraksa dağılacakmışım gibi.
Ben duvara yaslanmıştım. Bacaklarım artık beni taşımıyordu. Batu... Geldiğinde ona ne diyecektim kızımızı koruyamadım mı?
Telefonu kulağından indirince yavaşça yanıma geldi. Diz çöktü karşıma. Ellerimi tuttu ama ellerim buz gibiydi.
“Batu geliyor,” dedi sessizce. Bizim şuan konumuz Batu değildi asıl konu benim kızım neva'ydı. Daha küçük bir çocuğun yaşamla verdiği mücadeleyi izlemek bir anne için çok zordu. Saatler, saatler geçiyordu ama hiçbir yerden haber yoktu.
Neva napiyordu, nasıldı, bana kimse neden haber vermiyordu.
" Kantinden tost getirdim sana hadi bir lokma ye... lütfen" derenin bana uzattığı ekmeği elimin tersiyle ittirdim.
"İstemiyorum"
"Ama güzelim nasıl güçlü durucaksın sen "
"Duramıyorum zaten, baksana şu halime " dedim boydan kendimi göstererek. Deren’in gözleri doldu ama yine de sakin kalmaya çalıştı.
"DOĞA!" sesin geldiği tarafa baktım. Batu koridorun diğer ucunda durmuştu.
Saçları dağılmış, nefes nefese kalmıştı. Üzerinde aceleyle giyilmiş siyah bir sweatshirt vardı. Gözleri direkt beni buldu.
Sonra Batu hızlı adımlarla bize doğru geldi. Derene tutunarak zorlukla ayağa kalktım. Batu karşıma geldiğinde bir kaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sadece yüzüme baktı.
"Neva nerede, kızıma noldu doğa " hiçbir şey söyleyemedim.
“Ameliyatta…” diyebildim sonunda. “Bir araba çarptı.”
Batu birkaç saniye kıpırdamadı. Gözlerini kapattı.
"Nasıl oldu?" işte o soru, beni her seferinde kalbimden vuran soru.
"Benim yüzümden oldu. Ben elini bıraktım,sadede bir kaç saniye yemin ederim ama yetişemedim koruyamadım yapamadım Batu" Batu’nun yüzündeki o sert ifade bir anda parçalandı. Gözleri doldu ama bunu saklamaya bile çalışmadı. Birkaç saniye boyunca sadece bana baktı.
“Benim yüzümden oldu…” diye tekrar ettim hıçkırarak. “Elini bıraktım Batu… sadece bir anlığına bıraktım. Tavşanı için koştu ben yetişemedim… ben—”
Cümlemi tamamlayamadım. Sesim tamamen dağıldı. Bir anda Batu kollarıyla beni kendine çekti. Öyle sıkı sarıldı ki sanki ben de dağılmayayım diye bütün gücüyle tutuyordu beni. Başımı göğsüne bastırdı. Nefesi düzensizdi. Kalbi deli gibi atıyordu.
" Bunu kendine yapma doğa. Neva iyi olucak söz veriyorum iyi olucak" yollarımı yıllar sonra tekrar Batu'ya sardım. Çaresizdim
"Benim yüzümden oldu " dedim tekrar.
"Hayır hayır.. aslında benim yüzümden oldu. İstemedim ben sizi, koruyamadım ben neva'ya baba olamadım"
“Öyle deme” dedim hemen, ağlayarak yüzüne baktım. “Neva seni çok seviyor Batu… her gece senden bahsediyor bana. ‘Babam gelseydi beraber parka giderdik’ diyor… sakın böyle konuşma.”
Batu’nun yüzü acıyla kasıldı. Gözlerini kaçırdı benden. Çenesi titriyordu.
“Ben yanında değildim Doğa” dedi kısık bir sesle. “Siz o kadar şey yaşarken ben yoktum. İlk adımını kaçırdım ilk kelimesini… ateşlendiği geceleri… hepsini. Şimdi de burada, o kapının arkasında bizim kızımız yaşam savaşı veriyor.”
Son kelimede sesi tamamen kırıldı. Bir iki adım geriye çekildim. Ne olursa olsun mesafemi korudum. Koridor bir anda yeniden hareketlendi ama bu seferki telaş daha ağırdı, daha kesindi. Doktor geri döndüğünde sesi ilkinden bile daha sertti “Beyinde basınç yeniden yükseliyor bekleyemeyiz. Hemen tekrar ameliyata alıyoruz.” Bu cümle sanki havayı değil de içimi kesmişti. Bir an dizlerimin gücü tamamen gitti duvara daha çok yaslandım sanki ayakta kalmak bile bir lüks olmuştu. Batu’nun yanımda nefesi hızlandı ama o da bir şey diyemedi sadece yumruklarını sıktı. Hemşireler sedyeyi yeniden itmeye başladığında Neva’yı bir kez daha gördüm o küçücük bedeni o kadar büyük bir karmaşanın içinde kayboluyordu ki… Kapıya doğru götürülürken “annem” demek istedim ama sesim çıkmadı, boğazımda düğümlendi. Ve ameliyathane kapısı kapandığında, bu kez sadece sessizlik değil içime çöken kocaman bir korku kaldı