5. bölüm · GÖK VE KARA

5

Ezgi Kara

Bazı insanlar hayatımıza en güzel zamanda girmez.
Ne her şey yolundayken çıkarlar karşımıza, ne de kalbimiz sevmeye hazırken…
Onlar genelde insanın en yorgun, en kırılmış halinde dokunur hayatına.
Bazen bir hastane koridorunda, bazen uykusuz bir gecenin sabahında, bazen de kaybetme korkusunun tam ortasında kesişir yollar.
Çünkü kader, bazı insanları mutlu anlarda değil… aynı acının içinde tanıştırır.
İnsan en çok, kendi yarasını taşıyan bir çift gözde tanır kendini.
Ve bazen hiçbir şey söylemeden anlaşır iki insan.
Bir bakış, bütün cümlelerden daha ağır gelir.
Çünkü bazı bağlar aşktan önce doğar.
Önce acı tanır birbirini… sonra kalpler.
Yazar..

Ameliyathanenin üzerindeki kırmızı ışık yanıp sönerken koridorun havası bir anda değişmişti. Birkaç dakika öncesine kadar Neva’nın uyanışının huzuruyla dolan içim şimdi yeniden o keskin korku kokusunu hissediyordu. Sedye çoktan çift kapılı ameliyathane kapısının ardında kaybolmuştu ama Yiğit hâlâ olduğu yerde durmuş boş gözlerle o kapıya bakıyordu.
Sanki bedeninin içindeki bütün güç bir anda çekilip alınmıştı.
Bir adamın sadece duruşundan bile yıkıldığını anlayabiliyordunuz bazen.
Koridorun diğer ucundan koşarak gelen topuk sesleri yankılandı. Şık ama darmadağın halde bir kadın hızla Yiğit’e ulaştı.
“İpek nerede?” diye sordu panikle. “Yiğit, kız kardeşin nerede?”
Yiğit annesine döndü. Dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Kadın bunu görünce daha da korktu.
“Yiğit..” dedi bu kez titreyerek.
“Ameliyatta…” diyebildi sonunda. Sesi öyle çatlamıştı ki bir an onu tanıyamadım bile.
Kadın ağlayarak oğluna sarıldı. İnce omuzları titriyordu. Birkaç saniye sonra koridora takım elbiseli sert bakışlı bir adam daha girdi. Ağır adımlarla yürüyordu ama yüzündeki ifade her şeyi ele veriyordu.
Yiğit’in babası.
“Ne oldu?” diye sordu kısa ve sert bir sesle.
“Araba” dedi Yiğit gözlerini kapatarak. “Virajı alamamış.”
Adamın çenesi kasıldı. Bir şey söylemedi. Ama yumruk yaptığı eli içinde kopan fırtınayı ele veriyordu.
Ben olduğum yerde sessizce duruyordum. Bu ailenin acısına yabancıydım ama korkularına yabancı değildim.
Çünkü birkaç saat önce aynı koridorda ben de nefes alamıyordum. Bu sefer koridorun sonundan daha önce gördüğüm yüz girdi. Yiğitin sevgilisi..
Koşarak Yiğite sarıldı ama yiğit karşılık vermedi. Kadın çekilip yüzünü tuttu.
“İpek iyi olacak değil mi?” dedi ağlamaklı bir sesle.
Yiğit cevap vermedi.
Ve o an… gözleri tekrar bana kaydı.
Kalabalığın, ağlayan insanların doktor seslerinin arasından yine beni buldu.
Bakışlarında yardım isteyen bir çocuk vardı bu kez. İçim sıkıştı.
Çünkü o bakışı tanıyordum.
Bir insanın sevdiği birini kaybetmekten ödünün koptuğu o çaresiz bakışı…

Farkında olmadan ona doğru birkaç adım attım. Tam yaklaşacakken ameliyathane kapısı yeniden açıldı. Yeşil önlüklü doktor hızlı adımlarla dışarı çıktı. Doktorun maskesini tek hamlede aşağı indirmesiyle koridordaki tüm nefesler aynı anda tutuldu. Yiğit’in annesi hıçkırıklarını bastırmak için elini ağzına kapattı, babası ise tek bir milim bile kıpırdamadan doktorun ağzından çıkacak o ilk kelimeye kilitlendi. Doktor derin bir nefes alarak Yiğit’in babasına ve ardından Yiğit’in çökmüş omuzlarına baktı. Yüzündeki o profesyonel ama insani ciddiyet koridorun buz gibi havasını daha da ağırlaştırdı.
"Karan Ailesi?" dedi doktor ses tonu yorgun ama netti.
Yiğit, yanındaki kadının elini hafifçe sıyırıp öne doğru büyük bir adım attı. Sesini bulmaya çalışarak " Abisiyim. Durumu nasıl?" diye sordu.
"Şu an için acil müdahale odasında ilk tetkikleri tamamladık ve hastamızı stabil hale getirdik" dedi doktor sesindeki o profesyonel mesafeyi korumaya çalışarak. "Fakat durumu oldukça ciddi. Araç içindeki sıkışmadan ötürü özellikle iki bölgede ağır hasar var. Sağ bacağında parçalı kırıklar mevcut. Asıl bizi endişelendiren ve operasyonu zorunlu kılan kısım ise belindeki omurga kemiğinde oluşan deplase kırık."
Yiğit’in annesi duyduklarıyla birlikte acı bir çığlık koyuverdi, yanındaki sevgilisi ise elini ağzına kapatarak ağlamaya başladı. "Felç riski ya da... hayati bir tehlike var mı?" diye sordu Yiğit. Doktor, sakinleştirici bir tonla devam etti, "Tam olarak bunu önlemek için omurgaya acilen müdahale etmemiz gerekiyor. Kemik parçalarının sinirlere baskı yapmasını engellemek zorundayız. Ortopedi ve beyin cerrahisi ekibimiz şu an ameliyathaneyi hazırlıyor. Hastamızı birkaç dakika içinde operasyona alacağız. Zor bir süreç olacak kendinizi hazırlayın ama ekibimiz elinden gelenin en iyisini yapacak."
Doktor arkasını dönüp hızla ameliyathanenin hazırlık odasına doğru ilerlerdi. Koridorun sonunda Deren ve batuyu gördüm. Deren "Doğa! İnanamıyorum mesajını gördük... Neva gerçekten uyandı mı? İyi mi?" diye fısıldadı hıçkırarak.
"İyi" dedim, gözlerimi bir anlığına Yiğit’ten ayırıp Deren’e sarılırken. "Çok iyi. Doktor odasına alacaklar birazdan."
Batu da hemen arkasındaydı " Çok şükür." Neva için birkaç hemşire içeri girdi kapının önünden duran hemşirenin yanına gittim.
" Ne oldu"
" Merak etmeyin herşey yolunda. Normal odaya alıyoruz " dedi. İçeriye giren diğer hemşireler Neva’nın yatağını dikkatle hareket ettirirken bakışlarım son kez kızıma kaydı. Narkozun etkisiyle hafifçe araladığı gözleriyle bana bakmaya çalışıyordu. Yanına gidip elini son bir kez sıktım.
"Gidiyoruz anneciğim" diye fısıldadım kulağına. "Yukarıya, güneş gören o güzel odaya çıkıyoruz. Ben hemen arkandayım."
Yatak yavaşça yoğun bakımın o kalın, ağır kapılarından dışarı çıkarıldı. Batu ve Deren de hemen yatağın iki yanına geçerek ona eşlik ettiler. Yatak asansöre doğru ilerlerken koridorun o kasvetli havası Neva’nın gidişiyle benim için tamamen dağılmıştı. Kızım kurtulmuştu. Artık nefes alıyordu. Güvendeydi.
Ancak adımlarım onlarla birlikte asansöre doğru gitmedi. Olduğum yerde çakılı kaldım. Yavaşça arkamı döndüm. Deri montumun yakalarını düzeltip omuzlarımı dikleştirdim ve aramızdaki mesafeyi ağır adımlarla kapattım. Yanına kadar gidip durduğumda, etrafımızdaki ağlama sesleri ve koşturan hastane görevlileri adeta arka planda bulanık birer gürültüye dönüştü.
Doğrudan gözlerinin içine baktım. "Geçmiş olsun, Yiğit Bey" dedim, sesimi olabildiğince sakin duru ve ona güç vermek istercesine güvenli tutarak. Yiğit başını yavaşça bana çevirdi. Gözlerinin altı çökmüş, bakışları uykusuzluk ve korkuyla bulanmıştı. Birkaç saat önce bana soğukkanlılıkla iş teklif eden adam gitmişti sanki.
“Teşekkür ederim” dedi sonunda. Sesi kısıktı. Yorgun… hatta kırılmıştı. Yiğit gözlerini tekrar bana çevirdi.
“Kızın nasıl?” diye sordu birden.
Bu soruyu beklemiyordum. Şaşırdım.
“İyi” dedim istemsizce yumuşayan bir sesle. “Uyandı. Bilinci açık. Şuan normal odaya alıyorlar”
“Güzel” diye mırıldandı. “Gerçekten güzel.” Tam konuşacak gibi olduğunda arkadan keskin bir kadın sesi duyuldu.
“Yiğit!”
Başımızı aynı anda çevirdik. Uzun koyu kahve saçları omuzlarına dağılmıştı. Büyük ela gözleri ağlamaktan hafif kızarmış olsa bile güzelliğini gölgeleyemiyordu. Yiğitin sevgilisi.
“Doktor tekrar bir şey söyledi mi?” diye sordu Yiğit’e telaşla.
“Hayır ırmak” dedi Yiğit kısa bir sesle. “Henüz başlamadılar.”
Kadın dudaklarını birbirine bastırıp yeniden ameliyathane kapısına döndü. Sonra tekrar bana baktı.
“Bu hanım?” diye sordu belli belirsiz bir rahatsızlıkla. Yiğit cevap vermeden önce gözleri kısa bir anlığına bana kaydı.
“Doğa” dedi sakin ama net bir tonla. “Otelde birlikte çalışacağız.”
Irmak’ın bakışları üzerimde birkaç saniye daha oyalandı. Sonra zoraki küçük bir tebessüm oluşturdu.
“Memnun oldum.”
“Ben de” dedim kibar ama mesafeli bir sesle. "Ben artık gideyim. Tekrar geçmiş olsun" Teşekkürler" dedi Yiğit, gözlerini gözlerimden ayırmadan. Irmak’a doğru hafifçe başımı sallayıp arkamı döndüm. Yukarı kata, 4. kattaki pediatri servisine çıktığımda koridorun bambaşka bir enerjiyle dolu olduğunu gördüm. Burası aşağısı gibi ölüm kokmuyordu duvarlardaki renkli resimler ve pencerelerden içeri sızan sabah güneşi içimi ısıttı. Odaların birinden Deren’in hafif sesini duyunca adımlarımı oraya yönelttim.
Kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdim. Neva, bembeyaz çarşaflarla kaplı yatağında arkasına desteklenmiş yastıklarla hafifçe dik oturuyordu. Kolundaki serum duruyordu ama o korkunç solunum maskesinden tamamen kurtulmuştu. Deren yatağın kenarına oturmuş, onun saçlarını nazikçe okşuyordu. Batu ise pencerenin kenarında durmuş, gözlerinde ilk defa gördüğüm o saf katıksız mutlulukla kızını izliyordu.
Beni kapıda gördüğü an Neva’nın o Deniz mavisi gözleri parıldadı. "Anne" canlı ve pürüzsüz çıkmıştı.
"Güzel kızım..." diyerek hızla yatağın kenarına ilerledim. Eğilip kokusunu içime çeke çeke yanaklarından alnından öptüm. "Annem, kalbim benim. Bak buradayım. Yanındayım."
İnsanın canı neredeyse yurdu da orasıymış, bunu o an çok daha iyi anladım. Günlerdir ruhumu rehin alan o yoğun bakım koridorlarının soğukluğu kızımın teninin sıcaklığıyla eriyip gitti. Hayat bana en sert yumruğunu tam da bu hastanede vurmuştu ama en büyük mucizesini de yine buraya saklamıştı. Batu’nun sessizce bizi izleyen hayranlık dolu bakışlarını, Deren’in gözlerindeki o saf dostluğu hissettim. Konuşmadık. Bazı anlar o kadar büyüktür ki, oraya sığdırılacak her kelime o büyüyü bozar eksiltir.

2 hafta sonra
Sabahın kör karanlığında değil, bu kez güneş odamızı hafifçe aydınlatırken uyandım. Mutfakta Neva’nın en sevdiği krepleri hazırlarken içimde iki haftadır uyuyan o tatlı.heyecanlı telaş yeniden canlanmıştı. Deren, ben işteyken Neva’nın yanında kalmayı seve seve kabul etmiş, erkenden bize gelmişti bile.
Aynanın karşısına geçip kendime baktığımda, iki hafta önceki darmadağın, uykusuz ve çaresiz kadından eser kalmadığını gördüm. Üzerime vücuduma yapışan gri bir bluz giydim. Altına aynı tonun koyusu olan bol pantolonumu giydim, siyah kemerimi taktıgımda kombinin bitmişti. Yüzüme hafif bir makyaj yaptım. Saçımı açık bıraktım düz siyah saçlarım oldukça uzanmıştı onları toplayana kadar zaten zamanım geçicekti. Neva’nın odasına girip yatağının kenarına ilişilerek eğildim. Deniz mavisi gözlerini uykulu uykulu aralayıp bana baktı, sonra üzerimdeki kıyafetleri süzdü.
"Anne... Çok güzel olmuşsun," dedi pürüzsüz, çocuksu sesiyle.
"Teşekkür ederim güzel kuşum" diyerek saçlarının arasından uzunca öptüm. "Ben işe gidiyorum. Deren teyzenle uslu uslu duracaksın, ilaçlarını saati saatine içeceksin tamam mı? Bir telefon uzağındayım."
"Tamam anneciğim, seni seviyorum."
"Ben de seni seviyorum annem" diye fısıldadım, kalbimin en derin köşesinden gelen o hafiflikle. Odadan çıkarken içimde iki haftadır taşıdığım o ağır kaygı, yerini tamamen geleceğe dair bir umuda bırakmıştı. Kızım iyiydi, nefes alıyordu ve artık onun için yepyeni bir savaş verme sırası bendeydi.
Salona geçtiğimde Deren elindeki kahve kupasıyla koltuğa yerleşiyordu. Göz kırpıp, "Gözün arkada kalmasın Doğa hanım, her şey kontrolüm altında. Sen sadece ilk gününe odaklan," dedi. Gülümseyerek kabanımı aldım ve ona teşekkür edip evden çıktım. Hızlıca bir taksiye atlayıp otele gittim.
Taksi sahil yolundan sapıp o görkemli, devasa Karan Otel’in önünde durduğunda derin bir nefes aldım. Ücreti ödeyip araçtan indim.
Karşımda yükselen camdan kule, dünkü o çaresizliğimin bittiği ve yepyeni bir Doğa’nın doğacağı yerdi. Açık bıraktığım düz siyah saçlarım rüzgarda arkaya doğru savrulurken, kabanımın önünü ilikleyip büyük, döner cam kapılardan içeriye adımımı attım. Direkt merdivenlere yürüdüm. Yiğit'in odasına gitmem lazımdı. Hızlıca merdivenlerden gidiyordum. Kimse merdivenleri kullanmadığı için şuan tek başıma bilmem kaçıncı kata çıkıyordum. Burası bir otelden fazlasıydı benim ve Neva'nın kurtuluş kalesiydi. Ve ben bu kaleye, kolay yoldan, bir asansör kabininin içinde edilgen bir şekilde değil kendi ayaklarımla, tırnaklarımla kazıyarak çıkıyordum.
Yönetim katının yangın kapısına ulaştığımda durdum. Derin ve sakin bir nefes alıp üstümdeki kabanı düzelttim, siyah kemerimi hafifçe sıktım. Doğrudan koridorun sonundaki o devasa, koyu ahşap kapıya doğru yürüdüm. Yiğit Karan’ın odasına. Kapıyı iki kez hafifçe vurdum. İçeriden gelen o tanıdık, tok ve pürüzsüz sesi duydum
"Gir."
Kapı kolunu indirip içeriye adım attığımda, odanın büyüklüğü ve camlardan içeri süzülen o parlak İstanbul güneşi gözlerimi aldı. "Günaydın, Yiğit Bey. Ben geldim."
Yiğit, sesimi duyduğu an yavaşça bana doğru baktı.
"Günaydın, Doğa" dedi, sesi o bildiğim mesafeli ama sarsıcı tondaydı. " Neden nefes nefesesin"
"Kapalı alan korkum var" dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Asansörler... pek bana göre değil. Merdivenleri tercih ettim."
Yalan sayılmazdı. Klostrofobim belki bir doktor tarafından tescillenmemişti ama hayatın beni sıkıştırdığı o dar, nefessiz odalardan sonra, etrafı kapalı metal bir kutunun içinde yukarı tırmanma fikri ruhumu daraltıyordu. Sadece başını sallamakla yetindi. "Başlamadan önce... Kız kardeşiniz İpek Hanım’ı sormak istedim. Durumu nasıl?"
Yiğit elindeki kalemi masaya bırakıp derin bir nefes aldı. "Yoğun bakımdan çıktı. Normal odaya aldık, fizik tedavi süreci başladı," dedi, sesi düz ama derinden geliyordu. "Zor bir süreç. Zaman alacak ama... atlatacak." Başını tekrar bana çevirdi, gözlerindeki o profesyonel maskeyi tamamen kuşanarak masanın üzerindeki kalın dijital tableti ve dosyaları işaret etti.
"O zaman ilk işinden başlayalım" diyerek tableti bana doğru kaydırdı. "Irmak’ın vakfı için bu akşam otelde düzenlenecek olan gala yemeğinin oturma düzeni ve protokol listesi eksik. Ayrıca öğleden sonra yönetim kurulu toplantısının sunum dosyalarını hazırlaman gerekiyor. Odana geçebilirsin, hemen yandaki kapı."
"Hemen ilgileniyorum, Yiğit Bey" dedim. Dosyaları alıp odadan çıktım. Benim için ayrılan odaya geçtim küçüktü ama yeterliydi. Cam kapılar yiğit beyi görmemi sağlıyordu. Masama yerleşip dijital tableti ve önümdeki kalın dosyaları açtığımda, odanın içindeki mutlak sessizlik bana bir anlığına nerede olduğumu hatırlattı. Burası, her köşesi lüks ve ciddiyetle tasarlanmış devasa bir imparatorluğun merkeziydi.

İlk olarak Irmak’ın vakıf galasının oturma düzenini incelemeye başladım. Şehrin en elit isimleri iş insanları ve bürokratlar bu listedeydi. Protokol kurallarını hızla gözden geçirip, olası krizleri engellemek adına soyadı ve unvan eşleşmelerini titizlikle yerleştirdim. Ardından öğleden sonra yapılacak yönetim kurulu toplantısının sunum dosyalarına geçtim....
Saatler hızla akıp giderken, sunum dosyalarının son kontrolünü bitirip arkama yaslandım. Başımı kaldırdığımda Yiğit Bey’in de telefonunu kapatıp ellerini masaya dayadığını gördüm. Bakışları gayriihtiyari cam kapıya, doğrudan benim üzerime kaydı.
Yiğit Bey, bakışlarını benden kaçırmadan yavaşça oturduğu koltuktan kalktı ve aramızdaki cam kapıya doğru yürümeye başladı. Kendi odasından bana seslendi. Ama ben hiçbir şey duymuyordum. Zaten ordan seslenirse nasıl duyardım. Duymadığımı anlayınca geri yerine oturdu. Aslında biraz daha bağıra duyardım. Sinek vızıltısı gibi geliyordu sesi. Bir saniye sonra benim masamdaki sabit telefon çalmaya başladı.
Elim hafif tereddütle ahizeye giderken gözlerim hâlâ ondandı. “Efendim?”
“Camın arkasından konuşursam duymanı beklemek biraz saçma oldu sanırım.”
Sesi bu kez kulağımın tam içindeydi. Derin, sakin ve insanın dikkatini dağıtacak kadar yumuşak…
İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı. “Biraz.”
Yiğit başını hafifçe eğdi “İlk günün için fena sayılmazsın, Doğa.”
“Bu bir iltifat mı?”
“Bunu hemen kendine yorma” dedi aynı sakin tonla. “Sadece beklediğimden daha hızlı adapte oldun.”
Bakışlarım tekrar önümdeki dosyalara kaydı. “Hayat insanı hızlı öğrenmeye zorluyor.”
Bu cümleden sonra kısa bir sessizlik oldu.
"Odama gel" telefon anide kapandı. Ona baktığımda o bana bakmıyordu. Ayağa kalkıp odamdan çıktım. İki defa kapısını tıklatıp içeri girdim.
"Otur" dedi, koltuğu göstererek. Yiğit masanın üzerindeki dosyayı kapatıp arkasına yaslandı. Yüzündeki ifade yine o alıştığım soğukkanlılığa bürünmüştü ama gözlerinin içinde farklı bir şey vardı. Sanki söyleyeceği şeyi nasıl söylemesi gerektiğini tartıyordu.
“Seni bu işten aldım.” Bir an ne dediğini anlayamadım.
Kalbim tek bir darbeyle boşluğa düşmüş gibi oldu. Parmaklarım refleksle koltuğun kenarını sıktı. Daha ilk günden bir hata mı yapmıştım? Dosyalarda eksik bir şey mi vardı?
“Ben…” dedim istemsizce. “Bir yanlış mı yaptım?”
Yiğit kaşlarını hafifçe çattı“Hayır.”
Sesi netti. Kesin.
“O zaman neden—”
“Sakin ol, Doğa.” dedi sözümü kesmeden. “Seni otelden göndermiyorum.”
İçimde tuttuğum nefes yavaşça geri döndü ama hâlâ ne demek istediğini anlayamıyordum.
Yiğit, parmaklarının ucundaki kalemi masaya bırakıp yavaşça oturduğu deri koltuktan kalktı "Ayağa kalk ve beni takip et" dedi, sesi emir kipi içeriyordu ama tınısında az önceki o kurumsal sertlik yoktu.
Şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak hızla ayağa kalktım. Yiğit, odasının çıkışındaki o büyük ahşap kapıyı açtı ve koridora çıktı. Doğal olarak adımlarının koridorun sonundaki aynalı, lüks asansörlere doğru yöneleceğini düşünmüştüm. İçimde hafif bir kasılma o kapalı kutuya binme fikrinin getirdiği o tanıdık nefessiz kalma korkusu nüksetti. Kendimi zihnen o kabine girmeye hazırlıyordum ki, Yiğit asansörlerin önünden hiç duraksamadan geçti. Hemen yan tarafta olan merdiveni kullanmıştı. Olduğum yerde bir anlığına çakılı kaldım. Gözlerim merdivenleri tırmanan geniş omuzlarına takıldı. Benim için asansörü kullanmıyordu. Ya da bana öyle gelmişti. Dudaklarımın kenarında beliren o küçük, gizleyemediğim tebessümle birlikte adımlarımı hızlandırıp peşinden merdivenlere yöneldim. Basamakları ritmik bir şekilde çıkarken topuklu ayakkabılarımın çıkardığı sesler boş merdiven boşluğunda yankılanıyordu.
"Yiğit Bey" dedim arkasından, sesimdeki tebessümü saklamaya çalışarak. "Karan standartlarında asansörler de ses yalıtımlı odalar gibi kurşun geçirmez mi?" Neden böyle bişey sordum hiç bilmiyordum.
Yiğit durmadı, adımlarını yavaşlatmadı da. Ama yukarıdan gelen o tok sesi, merdiven boşluğunun akustiğinde dağıldı.
"Benimle çalışacaksan Doğa, nefesini böyle boş cümlelerle harcamamayı öğrenmelisin. Yukarıda o ciğerlere daha çok ihtiyacın olacak."
Birkaç katı sessizce, ama aramızdaki o görünmez bağın ağırlığıyla tırmandık. Sonunda üst katın yangın kapısına ulaştığımızda Yiğit kapıyı açıp geçmem için eliyle işaret etti. İçeri adım attığımda buranın aşağısından bambaşka bir dünya olduğunu gördüm. Burası otelin ya da holdingin bir parçası gibi durmuyordu; burası tamamen Yiğit Karan’ın şahsi kalesiydi. Devasa camlar tüm İstanbul'u ayaklarımızın altına seriyordu. Minimalist, koyu renklerin hakim olduğu modern bir salon dev bir kitaplık ve hemen ileride yarı açık kapısından anlaşıldığı üzere şık bir yatak odası kısmı vardı. Burası onun özel yaşam alanı, yani penthouse dairesiydi.
"Burası benim özel katım" dedi Yiğit. Orasını anladım zaten. Odanın ortasına doğru yürüyüp ceketinin düğmesini açarken. Bana döndü, yüzünde hiçbir art niyet barındırmayan tamamen profesyonel ama bir o kadar da kişisel bir ciddiyet vardı. "Yanlış anlamanı istemem. Burası yatak odam olmasının yanında, benim asıl yönetim merkezim. Burda benim çalışanım yani buflerim olucaksın" Yiğit birkaç adım atıp camın önünde durdu.
“Ben günün yarısını burada geçiriyorum. Çoğu gece de aşağı inmiyorum bile.” dedi. “Bu yüzden sürekli iki kat arasında gidip gelmeni istemiyorum.”
İçimdeki tedirginlik tam geçmemişti. “Yani…” dedim dikkatlice. “Ben artık burada mı çalışacağım?”
Yiğit bana döndü.
“Evet.” Yiğit masanın üzerindeki siyah kartı alıp bana doğru uzattı.
“Bu kart sadece bu kata giriş sağlar. Benden başka kimsede yok.”
Kartı elime aldığım an parmaklarımız bir saniyeliğine birbirine değdi.
Kısacık. Ama gereğinden fazla hissedilen bir temas…
Tam o sırada kapının dışından gelen kadın sesi o anı kesip attı.
“Yiğit? Burada mısın?”
Irmak.
"Yiğit" dedi bu sefer daha çok bağırarak.
Yiğit “Gir.” dedi sonunda.
Kapı açıldığında Irmak içeri adım attı. Üzerinde krem rengi şık bir takım vardı. Kusursuz görünüyordu ama gözlerinin altında birkaç gecelik uykusuzluk izleri hâlâ duruyordu. İçeri girer girmez önce Yiğit’e baktı, sonra doğrudan bana.
Ve elbette… elimdeki karta.
Bakışları bir saniyeliğine orada takılı kaldı.
“O” dedi yavaşça. “Bu kata giriş kartı mı?”
Sessizlik. Yiğit gayet sakin bir ifadeyle cevap verdi. “Evet.”
Irmak’ın yüzündeki ifade milimlik değişti. Gülümsemeye çalıştı ama dudaklarının kenarı tam oturmadı.
“İlginç” dedi hafif bir kahkaha ekleyerek. “Çünkü sen bu kata kimseyi çıkarmazdın.”
Yiğit’in sesi buz gibiydi. “Doğa artık benimle burada çalışacak.”
Ben hâlâ olduğum yerde dimdik durmaya çalışıyordum.
"Senin odanda bir kadını kabul edeceğimi mi düşündun" yiğit sakin kalmaya devam etti. Odanın içindeki hava bir anda değişti.
“Doğa benim çalışanım.”
“Alt katta da çalışabilirdi.”
“Artık burada çalışacak.” seri cevaplar veriyorlardı. Irmakı anlıyordum. Bende onun yerine olsam sevgilimi başka bir kadınla aynı ortamda istemezdim. Irmak sessizce bana döndü
"Naptın ona, nasıl birden sana güvendi... Ben neden her kafamı çevirdiğim yerde seni görüyorum" sonra Yiğite döndü
" yoksa gizli aşkın mı?... Metres"
"Ne diyorsunuz siz, ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyormu." Dedim sonunda. Doğrudan Irmak’ın o büyük, ela gözlerinin içine baktım. "Ben buraya birilerinin lütfuyla ya da sizin hayal dünyanızdaki o çirkin yakıştırmalarla gelmedim. Benim aşağıda ölümden dönen, her sabah gözünün içine bakarak işe uğurlandığım bir kızım var! Karşınızda kimin olduğunu kiminle konuştuğunuzu iyi bilin. Ben sadece işimi yapıyorum. Saygısızlığın da, kıskançlığın da bir sınırı olur!"
Irmak, benden böyle sert ve geri adımsız bir tepki beklemiyordu.
"Irmak!"
Yiğit’in sesi o kadar gür, o kadar tok ve derinden gelmişti ki, cam kule hafifçe sarsıldı sandım. Ceketinin önünü tek hamlede açıp masanın arkasından çıktı. Ağır ve büyük adımlarla ikimizin arasına girdi. Yüzü tamamen gölgelenmiş çenesi kasılmaktan neredeyse taş kesilmişti. "Haddini aşıyorsun" dedi Yiğit. Sesi bağırmıyordu ama fısıltısı bile Irmak’ı geriletmeye yetti. "Benim odamda, benim kararlarımı sorgulamak sana düşmediği gibi, benim çalışanım hakkında bu tarz iğrenç yakıştırmalar yapmak da haddin değil. Derhal Doğa’dan özür dile."
Irmak, sevgilisinin bu hamlesiyle tamamen sarsıldı. Gözleri doldu, öfkesi kırgınlığa dönüştü. "Yiğit... Sen beni onun için mi azarlıyorsun? Bu kata beni bile haftalarca çıkarmadın sen!" dedi, sesi hıçkırıklı bir isyana bürünerek.
"Çünkü sen buraya iş için gelmiyorsun Irmak" dedi Yiğit, sesindeki o buz gibi mesafeyi koruyarak. Irmak’ın bakışları bir kez daha bana kaydı. Gözlerinde nefret kırgınlık ve hırs karışımı bir ifade vardı. " Yazıklar olsun" diye fısıldadı Yiğit’e. Topuklu ayakkabılarının mermerde çıkardığı o öfkeli seslerle büyük ahşap kapıyı çarpıp odadan çıktı. Yiğit yavaşça bana döndü.
"Onun adına üzgünüm" dedi, sesi kısıktı. "Irmak bazen... nerede durması gerektiğini unutuyor."
"Ben kendi adıma gereken cevabı verdim zaten Yiğit Bey" dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. Yiğit, başını hafifçe eğerek beni onayladı.
"Sen akşam ki galada fazla görünme, Irmak seni görüp bı aksilik daha çıkarmasın"
"Tamam" dedim, sesimi olabildiğince düz ve profesyonel tutmaya çalışarak. Yiğit odadan çıktı. Kendimi hemen yan tarafta bulunan koltuğa attım. Daha yeni ne yaşamıştım ben. Resmen suçlanmıştım hemde en olmayaca şeyle. Çantamdan telefonumu çıkarıp dereni aradım. Bir iki saniye çaldıktan sonra hemen açıldı.
" Nasılsınız" dedim mutlulukla çünkü kızımı görüyordum.
"Biz çok iyiz annesi, asıl sen nasılsın"
"Kızımı gördüm çok daha iyi oldum" dedim bende. Gerçekten öyleyd. Neva benim yaşam sebebim
"Ne yani beni görünce mutlu olmadın mı?" Derenin yerli yersiz kıskançlıkları beni bitiriyordu
"Yok be seni görünce neden mutlu olayım" neva kahkaha attı
""Anne biraz daha bir şey dersen, Deren teyzem o alev alev parlayan kızıl saçlarını fırça gibi dikip üstümüze atlayacak valla, benden söylemesi"
Neva'nın o pürüzsüz, çocuksu sesi koca odanın sessizliğine dağıldığında, az önce göğsüme oturan o koca taşın bir anda hafiflediğini hissettim. İçten bir kahkaha attım. Arka plandan Deren’in sahte bir alınmayla "Aşk olsun Neva! Demek arkamdan hemen çete oluyorsunuz Doğa Hanım'la? Bak bir daha sana o çilekli kreplerden yaparsam ne olayım! Hem benim saçlarım fırça değil bir kere, son moda havuç kafası" diye söylendiğini duydum.
"Tamam tamam, pes ediyorum" dedim gülerek. Gözlerim camdan dışarıya İstanbul’un uçsuz bucaksız maviliğine kaydı. "Alev kraliçesini kızdırmaya gelmez Nevoşum. Sen ilaçlarını içtin mi bakayım?"
"İçtim anneciğim sen beni merak etme " saçlarının kesilmesine çok üzülmüştü ve bunu çok belli ediyordu. Bazen tam gülümserken elini saçlarını atıyor ve aniden gülümsemesi kaçıyor.
"Tamam o zaman size iyi eğlenceler, bende işime devam edeyim "
"Görüşürüz anne"
" Görüşürüz birtanem " telefonu kapatıp koltuğun kenarına indirdim. Ayağa kalktım, ben bu koca odada ne yapacaktım. Hiçbir yeride pislermemiş, gayet temiz biri. Karnım gurulduyordu ve basım oldukça fazla dönüyordu. Burası benim değil bişeyde yiyemem. Aşağı inmem lazım onun için. Kartı yanıma alıp kapıyı açtım. Ve gördüğüm kişiyle bakışmam bir oldu. Gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. Peki bu adam kimdi ve neden yiğitin odasına geliyor.