4. bölüm · GÖK VE KARA

4

Ezgi Kara

Otel kapısından dışarı adım attığımda, İstanbul’un ayazı doğrudan yüzüme çarptı. İçimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu ama durulmama yardımcı oluyordu. Az önce bir işi, bir maaşı ve arkamda bana acıyan gözlerle bakan koca bir oteli bırakmıştım. Cebimde otobüs biletine yetecek son birkaç bozukluk dışında hiçbir şey yoktu. Deri montumun yakalarını kaldırıp omuzlarımı dikleştirdim ve caddenin aşağısındaki otobüs durağına doğru hızla yürümeye başladım.
Neva’nın yoğun bakımdaki o minik parmağının kıpırdanışı aklıma geldikçe adımlarım daha da hızlanıyordu. Durağa yaklaşmıştım ki arkamdan gelen ani ve güçlü bir fren sesiyle irkildim. Siyah, lüks bir jip tam kaldırımın kenarında durdu. Ön sağ cam yavaşça aşağı indiğinde direksiyondaki adamın Yiğit Bey olduğunu gördüm. Takım elbisesinin ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Bakışları hala o bildiğim mesafeli sertlikteydi.
"Arabaya bin Doğa" dedi, sesi emredici ama bağırmaktan uzaktı.
"Söyleyeceklerimi söyledim Yiğit Bey, durağa geldim zaten" dedim arkama bile bakmadan yürümeye devam ederek.
"Sana arabaya bin dedim" diye tekrarladı bu kez aracı benimle aynı hızda ilerletiyordu. "İnat etmenin sırası değil. Konuşacaklarımız henüz bitmedi."
Durup derin bir nefes aldım. Arabaya binmezsem bu adamın yolun ortasında peşimi bırakmayacağını biliyordum. Arka kapıya uzandığımda sertçe ekledi "Ön koltuğa."
Gözlerimi devirerek ön kapıyı açtım ve bordo bluzumu düzelterek yan koltuğa oturdum. Kapıyı kapatır kapatmaz araba hızla yola koyuldu ama hastane yönüne değil, daha sakin bir caddeye doğru sürüyordu.
"Beni işe geri döndürmeye çalışıyorsanız boşuna uğraşmayın" dedim camdan dışarı bakarak "Lütuf kabul etmeyeceğimi söyledim."
"Seni eski işine döndürmeye çalışmıyorum" dedi Yiğit Bey, gözlerini yoldan ayırmadan. Direksiyonu kavrayan parmakları sıkıydı. "Resepsiyondaki işine dönmeyeceğini anladım. Zaten o pozisyon artık senin için doğru yer değil."
"Ne demek istiyorsunuz?" diyerek ona döndüm. Kaşlarım çatılmıştı. "Benimle dalga mı geçiyorsunuz?"
Aracı sakin bir sokağın kenarına çekip motoru durdurdu.
Tamamen bana doğru dönerek sırtını koltuğa yasladı. Gözlerindeki o hapseden bakış, bu kez beni tartıyor gibiydi.
"Sana yeni bir iş teklif ediyorum" dedi doğrudan. "Benim özel asistanım, yani bir nevi butlerim olacaksın."
"Butler mı?" dedim, şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırarak. Kelimeyi yanlış anladığımı o an fark etmiştim. "Yani... uşak gibi bir şey mi? Ben ne anlarım lüks hizmetten Yiğit Bey?"
Yiğit Bey direksiyonu hafifçe kırarken derin bir nefes aldı. Yüzündeki o ciddi, mesafeli ifade yerini daha açıklayıcı bir tavra bıraktı.
"Klasik anlamda bir uşaklıktan bahsetmiyorum Doğa," dedi, gözlerini yoldan ayırmadan "Modern anlamda bir 'butler', benim tüm kişisel ve profesyonel alanımı organize eden, hayatımı kolaylaştıran en yakın sırdaşım ve sağ kolum demektir. Benim programımı yönetecek, evimin ve ofisimin düzenini sağlayacak, konuklarımı ağırlayacak ve en önemlisi... Benim adıma düşünebilecek kadar güvenilir biri olacak."
Aracı hastane yoluna doğru sürerken konuşmaya devam etti
"Az önce odamda gösterdiğin o dürüstlük ve cesaret, bu pozisyon için aradığım en önemli özellik. Benim etrafımda zaten bana yaranmaya çalışan düzinelerce insan var. Bana senin gibi eğilmeyen, doğruları söylemekten korkmayan ve sadık bir yol arkadaşı lazım." Sessizce onu dinledim. Başımı cama yaslayıp dışarıda hızla akan şehri izlerken içimde büyük bir muhasebe dönüyordu. Bir yanda gururum ve hiç bilmediğim bir işin getirdiği tedirginlik, diğer yanda ise yoğun bakımda makineler arasında yaşam savaşı veren beş yaşındaki kızım Neva vardı.
Yiğit Bey'in bu teklifi bana sadece bir iş değil, kızımın hayatını kurtaracak maddi gücü ve en iyi tedavi imkanlarını da sunuyordu. Bir anne olarak gururumu Neva'nın geleceğinin önüne koyamazdım. Onun için gerekirse tüm dünyayı karşıma alırdım.
"Çalışma saatlerim..." dedim, sesimdeki öfke tamamen silinmiş, yerini bir annenin kararlılığına bırakmıştı. "Neva yoğun bakımdan çıkana ve kendini toparlayana kadar tamamen esnek olacak. Kızımın bana ihtiyaç duyduğu an, iş ne olursa olsun bırakıp onun yanına koşarım. Bunu baştan kabul ediyorsanız konuşalım."
Yiğit Bey arabayı hastanenin önündeki tanıdık kaldırımın kenarına yanaştırdı. Motoru durdurup tamamen bana döndü. Gözlerindeki o hapseden bakışta bu kez bir saygı ifadesi vardı.
"Kızının sağlığı her şeyden önce gelecek, bu konuda sana söz veriyorum Doğa," dedi net bir sesle. "Maaşın, resepsiyondaki kazancının dört katı olacak"
"Bu maaş" dedim, bakışlarımı Yiğit Bey'in gözlerine sabitleyerek. Sesim sakin ama geri adım atmayacağımı açıkça belli eden bir tonda çıkmıştı. "Kendi emeğimle, dökeceğim alın teriyle kazanacağım bir para olacak. Sizin yanınızda çalışırken bir gün bile işimi aksatmayacağım, sorumluluklarımı eksiksiz yerine getireceğim. Ama aramızdaki ilişki sadece iş tanımıyla sınırlı kalacak. Ne bir eksik ne bir fazla."
Yiğit Bey, kurduğum net sınırları duyunca şaşırmadı. Aksine, yüzündeki o hapseden sertlik yerini hafif neredeyse belirsiz bir takdir ifadesine bıraktı. Direksiyondaki ellerini gevşetti, arkasına yaslanarak derin bir nefes aldı.
"Benimle pazarlık yapabilecek cesarete sahip çok az insan var Doğa" dedi, sesi o bildiğim mesafeli ve tok tondaydı. "İstediğin tam olarak bu profesyonellikse, benim için hiçbir sorun yok. Ben iş hayatımda duygulara yer vermem. Sen görevini layığıyla yerine getirdiğin sürece, aramızdaki tek bağ imzalayacağımız sözleşme olacak."
"Güzel" dedim, başımı onaylar anlamda hafifçe sallayarak. Siyah deri montumun fermuarını biraz daha yukarı çektim. "O zaman şartlarda anlaştık demektir."
Yiğit Bey cebinden çıkardığı şık, siyah bir kartı bana doğru uzattı. Kartın üzerinde sadece ismi ve doğrudan ulaşabileceğim kişisel numarası yazıyordu.
"Yarın sabah erkenden İnsan Kaynakları sözleşmeyi hazırlamış olacak. Detayları incelemen için sana ulaştırırlar. Neva’nın durumu tamamen stabil olana kadar işe başlamanı beklemeyeceğim. Ancak o günden sonra, hayatımın temposuna ayak uydurmak zorunda kalacaksın. Kolay bir süreç olmayacak."
"Zorluklardan korksaydım bugün o odada karşınıza dikilmezdim" dedim kartı elinden alırken. Gözlerinin içine son bir kez emin adımlarla baktım. "Ben kızım için her şeye ayak uydururum."
"Biliyorum" dedi Yiğit Bey, bakışlarını tekrar hastanenin ışıklarına çevirerek. "Bu yüzden buradasın."
Arabanın kapısını açtım ve İstanbul’un o serin havası tekrar yüzüme çarparken indim. Kapıyı kapatmadan önce arkama dönüp bakmadım. Hastanenin döner kapısından içeri girdiğim anda o keskin dezenfekte kokusu yeniden ciğerlerime doldu. Sanki artık bu koku tenime işlemişti. Elimde hâlâ Yiğit Bey’in verdiği siyah kart vardı. Parmaklarım onu istemsizce sıkıyordu. Yoğun bakım katına çıktığımda Batu koridordaki sandalyede oturuyordu. Dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini yüzünde birleştirmişti. Beni görünce hemen ayağa kalktı.
“Neredeydin?” diye sordu. Sesinde meraktan çok endişe vardı.
"Otele gittim" dedim sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
Deren de yanımıza gelmişti. "Otele mi? Bu halde mi?" diye sordu kaşlarını çatarak. "İş için mi?"
"İş için" dedim ve derin bir nefes aldım. "Kovulmuştum. Gidip hakkımı aradım. Sonra... Başka bir pozisyon teklif ettiler. Kabul ettim."
Deren şaşkınlıkla ellerini ağzına götürdü. "Nasıl yani? Ne pozisyonu?"
"Yiğit Bey'in özel butlerı olacağım. Kişisel ve profesyonel alanını yöneteceğim bir nevi sağ kolu gibi düşünün. Maaşı eskisinin dört katı. En önemlisi de..." Gözlerim yoğun bakım odasının camına kaydı, içeride yatan minik mucizeme baktım. "Neva tamamen iyileşene kadar çalışma saatlerim esnek olacak. Bir kuruş bile dilenmeden, kendi emeğimle kızımı en iyi şartlarda büyütebileceğim artık."
Batu, duyduklarını tartmaya çalışır gibi bir süre sessiz kaldı. "Doğa... Ben de elimden geleni yapacaktım, biliyorsun" diye mırıldandı sesi pürüzlenerek.
"Biliyorum Batu" dedim usulca, elimi omzuna koyarak. "Ama bu bizim savaşımız. Ve ben bir anne olarak bu kapıyı kendi ellerimle açmak zorundaydım."
Deren boynuma sarıldı. "Sana inanmıyorum, sen delirmişsin ama muhteşem bir delisin" diye fısıldadı kulağıma.
Ondan ayrılıp yoğun bakım camına doğru yürüdüm. Alnımı buz gibi cama dayadım. İçeride, cihazlara bağlı o küçücük göğüs düzenli bir ritimle kalkıp iniyordu. Neva orada, minicik bedeniyle direnirken, ben de dışarıda onun için en büyük savaşımı vermiştim. Yiğit Bey’in odasında fırtınalar kopardıktan, o kibirli sisteme meydan okuduktan hemen sonra onun teklifini kabul etmek ilk başta bir yenilgi gibi hissettirmişti. Gururum, sanki bir gölge gibi arkamdan fısıldıyordu. Ama gözlerimi o yatakta yatan meleğime çevirdiğimde, gururun da, öfkenin de sadece benimle ilgili olduğunu anladım. Neva’nın geleceği, benim kişisel savaşlarımdan çok daha büyüktü.
Onun için değerdi. Artık sabahın kör karanlığında, daha güneş yüzünü göstermeden o küçücük bedeni uykusundan uyandırıp yollara düşmeyecektim. O uyandığında, başucunda çaresizlikle faturaları hesaplayan değil, ne gerekiyorsa yapabilecek güçte bir anne görecekti. Bu düşünce, içimdeki o son pişmanlık kırıntılarını da temizledi.
Batu yavaşça yanıma yaklaştı, aramızdaki mesafeyi koruyarak o da cama doğru baktı. Bakışlarında hala o ezici suçluluk duygusu ve bana yetememiş olmanın verdiği o ağır hüzün vardı.
"Gerçekten bunu yapmak istiyor musun Doğa?" diye sordu
"Kızım için herşeyi yaparım " dedim, hiç düşünmeden.
"Bizimde bir şirketimiz var orda çalış, hem bu kadar zorlanmazsın senin için daha kolay olur " Niyeti gerçekten iyiydi, beni korumak ve üzerimdeki bu ağır yükü hafifletmek istiyordu. Ama unuttuğu, ya da görmezden gelmeyi seçtiği çok büyük bir duvar vardı aramızda.
"Sizin şirketiniz mi?" dedim, sesime engel olamadığım acı bir tebessüm yerleşirken. "Batu, babanın bana nasıl baktığını, beni o şirketin kapısından içeri bile sokmak istemeyeceğini ikimiz de çok iyi biliyoruz. Adam benden nefret ediyor."
Batu duraksadı. Söylediğim gerçeğin ağırlığı altında çenesi kasıldı, bakışlarını bir anlığına yere indirdi. " Haklısın, ama ben babamla konuşurum ikna ederim"
" Niyetinin iyi olduğunu biliyorum Batu, ama gerek yok ben işimden memnunum. Teşekkür ederim" Eğer onun şirketine adım atsaydım, bana hayatı zindan edeceğini, her günümü, her saatimi burnumdan getireceğini çok iyi biliyordum. Attığım her adımda kusur bulur, beni oğlunun arkasına sığınmış bir çaresiz gibi göstermek için elinden geleni ardına koymazdı. Babasının adını duymak bile içimdeki o eski yaraları sızlatmaya yetmişti. Yaman Soylu'nun o kibirli, insanı tepeden tırnağa süzüp tek bir bakışıyla ezen tavrı gözümün önüne geldi. Derenin yanına oturdum.
"Deren sende 1 haftadır bizimlesin. Sana ne kadar teşekkür etsem az. Git evine dinlen bir gelişme olursa ben seni ararım. "
Deren usulca elimi tuttu, gözlerindeki o bir haftalık yorgunluk dalgası fısıldadığım sözlerle sanki daha da belirginleşmişti. Bakışlarında bana hak veren, ama bir yandan da benden ayrılmak istemeyen o sıcak, dostane ifadeyi gördüm.
"Doğa... Seni burada böyle tek başına bırakıp gitmek içime sinmiyor" dedi sesi titreyerek. "Neva uyanacak diyorsun, ilk senin yanında olayım istiyorum."
"Deren, güzelim" dedim, sesimi olabildiğince yumuşatarak ve ona güven vermek istercesine elini hafifçe sıkarak. "Bir haftadır ne doğru düzgün uyudun ne evine gittin. Benim yüzümden kendi hayatını askıya aldın. Bak, Neva artık güvende değerleri iyiye gidiyor. Doktor da sabaha karşı tamamen uyanacağını söyledi. Sen şimdi git, güzel bir duş al kendi yatağında uyu. Neva gözlerini açtığında teyzesini böyle yorgun görmesin. Bir şey olursa salisesinde arayacağım, söz veriyorum."
Deren derin bir nefes alıp Batu’ya baktı, sonra tekrar bana döndü. Benim kararlı duruşum karşısında daha fazla direnemeyeceğini anlamıştı. "Tamam" dedi usulca ayağa kalkarken. "Ama telefonun hep açık olacak. En ufak bir kıpırdanmada, doktorun söylediği tek bir kelimede beni hemen arıyorsun."
"Aratırım, söz" dedim tebessüm etmeye çalışarak.
Deren eğilip bana sımsıkı sarıldı, kokusunu içime çektim. Bu koridorda beni ayakta tutan en büyük güçlerden biri onun bu karşılıksız sevgisiydi. O benden ayrılıp çantasını omzuna takarken, gözlerim koridorun diğer ucunda sessizce bizi izleyen Batu’ya kaydı.
Batu hala babası Yaman Soylu’nun şirket teklifini reddetmemin ve aramızdaki o aşılmaz duvarların ağırlığı altındaydı. Deren gitmek için hareketlendiğinde Batu da yavaşça bana doğru birkaç adım attı.
"Ben de Deren’i bırakayım, sonra tekrar gelirim Doğa" dedi, sesindeki o kırılgan korumacılığı gizlemeye çalışarak. "Yalnız kalmanı istemiyorum."
"Gerek yok Batu, sen de git ve dinlen" dedim doğrudan gözlerinin içine bakarak. Sesimdeki mesafe netti ama öfkeli değildi.
Batu birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sanki “iyi değilim” dediğimi duyup yine de gitmek zorundaymış gibi bir hali vardı. Gözlerinin altı çökmüş, sakalları uzamıştı. Bir haftada ikimiz de yıllarca yaşlanmış gibiydik.
“Doğa” dedi yavaşça. “En azından sabaha kadar burada kalayım.”
Başımı hafifçe iki yana salladım.
“Neva uyandığında ilk seni değil, güçlü bir babayı görsün istiyorum. Git biraz uyu. Kendine bu halde devam edersen ayakta duramayacaksın.”
Bu kez itiraz etmedi. Çünkü haklı olduğumu o da biliyordu.
Bakışları yoğun bakım camına kaydı. İçerideki küçük yatağa baktı uzun uzun. Sonra boğuk bir nefes verdi.
“Uyandığında” dedi sesi çatlayarak. “İlk bana kızsın istiyorum. Saçımı çeksin, bağırıp çağırsın… yeter ki konuşsun.”
Boğazım düğümlendi ama ağlamadım. Artık gözyaşlarım bile yorulmuştu sanki.
“Konuşacak” dedim kararlı bir sesle. “Bizim kızımız o.”
Batu gözlerini kapatıp başını eğdi. Sonra yavaşça bana yaklaşıp alnıma kısa, titrek bir öpücük bıraktı. İçinde aşk vardı belki ya da yoktu… ama yılların yorgunluğu, korkusu ve ortak acısı vardı.
“Kendine dikkat et” dedi fısıltıyla. Deren’le birlikte koridorun sonunda gözden kaybolduklarında hastane yeniden sessizliğe gömüldü. Yavaş adımlarla cama tekrar yaklaştım. İçeride makinelerin düzenli sesleri vardı. Monitörde ilerleyen yeşil çizgiler, küçücük nefeslerin kanıtı gibi önümde akıyordu.
Neva’nın saçları artık daha kısaydı. Başındaki bandajlar canımı paramparça ediyordu. Ama nefes alıyordu.
Bu yeterdi.
Sandalyeye oturdum. Başımı duvara yasladım. Yorgunluktan göz kapaklarım yanıyordu ama uyumaya korkuyordum. Ne kadar süre o duvara yaslanarak kaldım bilmiyorum. Bir an gözlerim dalsa, Neva'nın bana seslenişini kaçıracakmışım gibi bir panikle irkilerek gözlerimi açıyordum. Yorgunluktan göz kapaklarım alev alev yanıyordu ama içimdeki o vahşi korku, zihnimi sımsıkı ayakta tutuyordu. Uyumayacaktım.
Saat sabaha karşı dört sularına yaklaşırken, koridorun sonundaki büyük, gri kapının kapanışıyla uyandım. Başımı hızla o yöne çevirdim. Neva’nın takibini yapan nöbetçi uzman doktor, elindeki yeşil hasta dosyasını kapatarak odadan dışarı adım attı. Yüzündeki yorgun çizgilerin arasından, günlerdir o kapının önünde görmeyi delice hayal ettiğim o hafif rahatlamış tebessüm sızıyordu.
Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu ama bir hışımla yerimden fırladım. Üzerimdeki deri montun hışırtısı boş koridorda yankılandı.
"Doktor Bey?" dedim, sesim boğazımdaki o koca düğüm yüzünden adeta bir fısıltı gibi çıkmıştı. Ellerim istemsizce göğsümde birleşti.
Doktor yanıma kadar gelip durdu, babacan bir tavırla gözlüğünü düzeltti. "Gözünüz aydın Doğa Hanım" dedi, sesi koridorun sessizliğine tezat oluşturacak kadar canlı ve umut doluyordu. "Vücudundaki tüm değerler normale döndü. İlaçların dozunu kademeli olarak sıfırladık ve solunum cihazını tamamen kapattık. Küçük hanım artık kendi ciğerleriyle nefes alıyor. Yavaş yavaş uyanma evresine geçti. İçeri girip yanına oturabilirsiniz, sizi duymaya ihtiyacı var."
O an göğsümün ortasına çöken o devasa kaya parçasının un ufak olduğunu, yerini keskin bir nefese bıraktığını hissettim. "Girebilir miyim? Gerçekten mi?" diye kekeledim gözyaşlarım benden izin almadan yanaklarımdan aşağı süzülmeye başlamıştı bile.
"Çok fazla yormadan, sadece sakin bir ses tonuyla konuşun" diyerek onayladı doktor. "Hadi bakalım."
Hastanenin o mavi, steril önlüğünü hızla üzerime geçirip galoşlarımı takarken ellerim zangır zangır titriyordu. Yoğun bakım odasının ağır kapısını hafifçe iterek içeri girdim. İçerisi dışarıdaki koridordan çok daha serin ve ilaç kokuluydu. Adımlarım beni doğrudan o küçük yatağın başucuna götürdü.
Neva oradaydı. Günlerdir onu solutmak için çırpınan o koca borular maskeler nihayet yüzünden çıkarılmıştı. Başındaki beyaz bandajların altından sarkan o kısacık kesilmiş saçlarına baktım, kalbim burkuldu ama hemen doktorun tenbihini hatırlayarak derin, sarsılmaz bir nefes aldım. Yatağın kenarına ilişip serum hortumlarının bağlı olmadığı o minicik narin elini avuçlarımın arasına aldım. " Annem..." dedim, eğilip yanağını hafifçe koklarken. Sesimin titrememesine ona güç vermesine gayret ediyordum. "Güzel kızım, ben geldim. Annen burada. Yanındayım birtanem."
Avucumun içindeki o minik parmaklar sesimi duyduğu an çok hafifçe kasıldı. Sanki dünyayı yerinden oynatmak istercesine büyük bir çabayla kömür karası kirpikleri titremeye başladı. Neva, üzerindeki o ağır uykunun perdelerini yırtmak ister gibi direniyordu. Ve birkaç saniye sonra... O çok sevdiğim, uğruna tüm dünyayı, Yiğit Karan’ın o zorlu şartlarını, her şeyi karşıma aldığım gözleri yavaşça aralandı.
Bulanık bakışları odanın tavanında gezindi, ardından sesimin geldiği yere, doğrudan benim gözlerime sabitlendi. Dudakları susuzluktan hafifçe çatlamıştı, konuşmak istedi ama ses telleri henüz ona itaat etmedi sadece boğuk, minik bir mırıltı çıkarabildi. "Şşşt, yorma kendini güzelim, konuşma" dedim, elini dudaklarıma bastırıp ardı ardına öpücükler kondururken. Gözlerimden akan yaşlar bu kez acıdan değil, sonsuz bir şükürdendi. "Geçti her şey. Anne sözünü tuttu. Artık buradayım, hiç gitmeyeceğim. Biz çok güçlüyüz bak kazandık."
Neva, sanki bu sözleri anlamış gibi elini avucumun içinde hafifçe sıktı. O küçücük parmakların bana uyguladığı o ufacık baskı, hayatım boyunca hissettiğim en büyük güçtü. Neva her zamanki gibi sabahın beşinde uyanmıştı. Bu kez hayatımızın en karanlık gecesini aydınlatan bir mucize olarak geri dönmüştü. "Sabahın beşi anneciğim..." diye fısıldadım kulağına doğru, hıçkırıklarımın arasından çıkan yarım yamalak bir gülümsemeyle. "Yine tam vaktinde uyandın."
Neva, gözlerini tamamen açamasa da sesimi her duyduğunda parmaklarımı biraz daha sıkıyordu.
" Anne..." O tek kelime, odadaki bütün makinelerin sesini susturdu sanki. Nefesim kesildi.
Bir an gerçekten duyup duymadığımdan emin olamadım. Gözlerim büyüdü, dudaklarım titredi.
"Annem..." dedim hıçkırıklarımın arasından. “Buradayım meleğim. Gitmedim ben. Hiç gitmedim.”
Neva gözlerini tam açamıyordu hâlâ. Kapının yanında duran hemşire gözlerini silip sessizce dışarı çıktı. Muhtemelen doktora haber vermeye gitmişti ama umurumda değildi. O an dünyada sadece ikimiz vardık.
Neva yavaşça başını bana doğru çevirmeye çalıştı. Kaşları minicik çatıldı.
“Saçım…” dedi üzgün bir sesle.
Gözlerim hemen başındaki kısa saçlara kaydı. İçim cız etti ama yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturdum.
“Saçların yine uzayacak” dedim alnını öperken. “Hem bence sen hâlâ dünyanın en güzel kızısın.”
Neva’nın dudaklarının kenarı çok hafif yukarı kıvrıldı. Yorgun ama gerçek bir gülümsemeydi. Tam o sırada yoğun bakım odasının ağır kapısı aralandı. İçeriye az önce dışarıda karşılaştığım uzman doktor, yüzündeki babacan ve rahatlamış tebessümle adımladı. Yanımıza gelip Neva'nın elini tutan ellerimin üzerine şefkatle dokundu.
"Doğa Hanım, küçük hanımı gördünüz, sesini de duydunuz" dedi sesini olabildiğince yumuşatarak. "Şimdi bizim onun üzerinde yapmamız gereken son kontroller ve normal odaya alınma işlemleri var. Onu biraz dinlendirelim, siz de dışarıda soluklanın. Zaten durumu gayet iyi, endişelenecek hiçbir şey kalmadı."
Neva’nın elini son bir kez nazikçe öpüp, "Anne hemen kapının önünde kuşum, seni bekliyorum" diye fısıldadım. Steril önlüğü ve boneyi üzerimden çıkarıp koridordaki gri koltuğa çöktüğümde, günlerdir sırtımda taşıdığım o devasa yükün nihayet hafiflediğini hissettim. Titreyen ellerimle hemen cebimden telefonumu çıkardım. Koridorun sonundaki camdan içeri sızan ilk sabah ışıkları eşliğinde, bir haftadır benimle birlikte uykusuz kalan Deren ve Batu’ya o müjdeli mesajı yazdım
"Neva tam saat beşinde, her zamanki vaktinde gözlerini açtı. Bana 'anne' dedi, hatta saçlarını bile sordu bilinci yerinde. Cihazlardan tamamen ayrıldı durumu çok iyi. Şimdi normal odaya alınması için işlemleri bekliyorum. Gidip rahatça uyuyun, biz iyiyiz"
Mesajı gönder tuşuna bastıktan sonra başımı arkaya duvara yasladım. Telefonun ekran ışığı yüzümde sönerken, içimde ilk defa korkudan uzak tertemiz bir huzur dalgası yayıldı. Saat tam beşti kızım hayata dönmüştü. Telefonumu elimde gevşekçe tutarken başımı duvara yasladım. Gözlerim yavaşça kapanıyordu. Günlerdir ilk defa bedenim teslim olmak istiyordu yorgunluğa. Çünkü artık Neva nefes alıyordu. Artık bana “anne” diyordu.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan yükselen telaşlı ayak sesleri bütün sessizliği parçaladı.
“Çekilin lütfen!”, “Hızlı olun!”, “Nabız düşüyor!”
Başımı aniden kaldırdım. Bir sedye, koridor boyunca neredeyse koşar adım ilerliyordu. Üzerinde yirmili yaşlarının başında genç bir kız vardı. Kıvırcık kahverengi saçlarının bir kısmı kan yüzünden birbirine yapışmıştı. Kolu sedyenin kenarından sarkıyordu. Hemşirelerden biri kapıları açarken doktor yüksek sesle bağırdı.
“Ameliyathane hazırlansın!”
Sedye tam önümden geçtiği sırada kızın yüzünü bir anlığına görebildim. O kadar gençti ki… İçim bir anda sıkıştı. Bir annenin yüreği, başkasının çocuğunu görünce de parçalanıyordu bazen.
Ve sonra…
Koridorun sonunda siyah takım elbisesiyle hızla yürüyen o adam göründü.
Yiğit.
Ama bu kez her zamanki gibi kusursuz ve kontrol sahibi değildi. Saçları dağılmıştı. Gömleğinin boğazı gelişigüzel açılmış nefesi düzensizleşmişti. Adımları sedyenin arkasından yetişmeye çalışırken bir anlığına gözleri bana takıldı.
Zaman durdu sanki. Ben, Neva’nın uyanışının yaşlarıyla oturuyordum.
O ise sevdiği birini kaybetme korkusuyla ayakta zor duran bir adam gibi bana bakıyordu.
Bakışlarımız birbirine çarptığı anda içimde tuhaf bir şey kıpırdadı. Çünkü birkaç saat önce ölüm korkusunun tam ortasında duran bendim… şimdi aynı karanlık onun gözlerine çökmüştü.
Yiğit birkaç saniye boyunca hiç konuşmadan bana baktı. Sanki ilk kez birbirimizi gerçekten görüyorduk.
Ben onun içindeki korkuyu… O benim içimdeki savaşı… Yiğit gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Parmakları titriyordu.
Ben farkında olmadan ayağa kalktım.
Çünkü o bakışı çok iyi biliyordum.
Ve biz… Aynı acının iki farklı ucunda, birbirimize bakıyorduk.