6. bölüm · GÖK VE KARA

6

Ezgi Kara

Karşımdaki adam, sessizliğin ortasında bir heykel gibi durmuş, şaşkınlıkla gözlerini yüzüme dikmişti.
Dağınık, uçları güneşte açılmış gibi duran kumral saçları alnına ve gözlerinin üzerine doğru düzensizce dökülmüştü. Üzerindeki düz, siyah bisiklet yaka kazak, omuzlarının genişliğini ve yapılı fiziğini ortaya çıkarıyordu. Ama asıl dikkat çeken, o kemikli ve pürüzsüz yüz hatlarının ortasından bana doğrudan bakan yeşil gözleriydi. Kararlı ama şu an tamamen afallamış bir ifadeyle sanki penthouse katında benden başka birini, belki de Yiğit’i görmeyi bekliyormuş gibi bakıyordu.
"Sen..." dedi, ses tonu şaşkınlıkla karışık bir merak içeriyordu " sen kimsin, neden yiğitin odasındasın"
"Ben Doğa" dedim, sesimi olabildiğince net ve profesyonel tutarak. "Yiğit Bey’in yeni asistanıyım. Bu katta, onunla birlikte çalışıyorum. Siz kimsiniz?"
Genç adamın yüzündeki o sert şaşkınlık ismimi ve unvanımı duymasıyla birlikte yerini hafif, alaycı bir tebessüme bıraktı
"Ben Berkay. Yiğit'in kuzeniyim"
"Memnun oldum Berkay Bey" dedim, profesyonel çizgimi bozmadan. "Yiğit Bey az önce çıktı. Berkay, aramızdaki o resmi mesafeyi komik bulmuş gibi hafifçe güldü. Adımlarını içeriye salona doğru yönlendirirken elindeki dosyayı masanın kenarına bıraktı. "Berkay Bey demene gerek yok, burada resmiyet kasacak en son kişi benim." Gözleri bir an yüzümdeki solgunluğa, ardından istemsizce sol elimle hafifçe bastırdığım mide boşluğuma kaydı. "Sen iyi misin? Rengin biraz solmuş sanki."
"İyiyim, sadece... Sabah biraz aceleyle çıktım. Pek bir şey yiyemedim, sanırım ondan" dedim dürüstçe. Başımın hafifçe dönmesini engellemek için arkamdaki koltuğun kenarına tutundum.
Berkay kaşlarını hafifçe kaldırıp beni inceledi. "Belli zaten. Yiğit adamı çalıştırmaya başladı mı dünyayla ilişiğini kestirir, bilirim. Aşağı inip bir şeyler yemeyi denedin mi?"
"Aslında tam da onun için çıkıyordum," dedim elimdeki siyah giriş kartını göstererek.
"Seni ben durdurdum tabi " hiç çekinmeyere başımı salladım. "Gel yiğitin dolabına girelim" arkasını döndü ve mutfak dolaplarına yöneldi. Bende sadece şaşkınlıkla onu izledim. Dolabın içinden hazırlanmış sandviç çıkardı.
" Gel gel bişey demez yiğit " kapıyı kapatıp Berkay'ın yanına gittim. Oturmuş sandviçini yiyiyordu. Beni görünce diğer sandviçi bana uzattı. "Yav ye" dedi ağzı dolu dolu. İstemesemde elindekini aldım. Aslında çok açım ve ben bu sandviçten bır 5 tane daha yerdim ama burası benim değil ve ben sahibinden izinsiz alıyordum.

Tam sandviçten küçük bir ısırık almıştım ki, penthouse’un giriş kapısının şifresi kısa bir bip sesiyle açıldı.
Berkay hiç istifini bozmadı.
“Aha” dedi sakince çiğnerken. “Aslan geldi.”
Başımı refleksle kapıya çevirdim.
Yiğit içeri girdiği anda önce ceketini omzundan sıyırdı, ardından bakışları doğrudan salona kaydı. Ve saniyesinde durdu.
Gözleri önce Berkay’ın elindeki sandviçe… sonra benim elimdekine indi. Berkay gayet rahat bir şekilde arkasına yaslandı. “Bak şimdi” dedi eliyle beni göstererek “önce suçsuzu koruyalım. Kız bayılmak üzereydi. Aç bırakmışsın.”
Yiğit’in bakışları bana döndü “Bayılmak üzere miydin?”
“Hayır,” dedim hemen. “Sadece biraz başım döndü. Abartıyor.”
“Abartmıyorum” diye araya girdi Berkay. “Kız duvara tutunuyordu resmen. Senin çalışma sistemin yüzünden insanlar fotosenteze bağlayacak yakında.” yiğit ceketini koltuğa bıraktı.
“Dolabımı mı karıştırdın?”
Berkay omuz silkti. “Açlıktan ölmesine izin vermedim. Rica ederim bu arada.”
Yiğit birkaç adım atıp tam karşımızda durdu. Uzun parmaklarını mutfakın mermerine yasladı.
“Doğa.”
Sesi sakindi.
Ama insanı istemsizce toparlanmaya zorlayan türden bir sakindi bu.
“Elindeki sandviçi suç işlemişsin gibi tutmayı bırak." Fark etmeden gerçekten de sandviçi neredeyse saklıyormuş gibi tuttuğumu anlayınca utançla elim gevşedi.
“Ben sadece—”
“Yemek yemen için izin alman gerekmiyor burada” dedi sözümü kesmeden. “Özellikle de çalışırken fenalaşacak hale geldiysen.”
Berkay ağzındaki lokmayı güç bela yutup bana doğru eğildi. “Bak gördün mü? Bazen insan gibi konuşabiliyor.”
Yiğit gözlerini ondan ayırmadan “Berkay.”
“Tamam sustum.”
Ama susarken bile sırıtmaya devam ediyordu.
İlk kez istemsizce dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Yiğit o an bunu fark etti. Çok kısa bir anlığına bakışları yüzümde durdu.
Sanki az önce dudaklarımda beliren o küçük gülümsemeyi hafızasına kazımış gibi…
Sonra penthouse’un kapısı yeniden çaldı.
Berkay anında başını kaldırdı. “Bugün burası yol geçen hanına döndü yalnız.”
Yiğit gözlerini kapıya çevirdi ama yerinden kıpırdamadı. “Bakabilir misin Doğa?”
Elimdeki sandviçi aceleyle peçeteye sarıp mutfak tezgahının üzerine bıraktım. Parmaklarımı hızlıca silip kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda bu sefer başka bir adam vardı. Dağınık, koyu kahve saçları sanki elini içinden geçirip çıkmış gibi doğal bir şekilde dalgalanıyordu. Keskin çene hattı, hafif belirgin sakalları ve o insanın gözünün içine doğrudan bakıyormuş hissi veren koyu ela gözleriyle fazla dikkat çekiciydi. Üzerindeki siyah triko kazak geniş omuzlarına kusursuz oturmuştu.
" Sen ırmakın anlattığı kızsın" gidip herkese beni mi anlatmış bu manyak kadın.
" Bahsettiği gibi biri değilim" dedim bende sakin olmaya çalışarak.
"Anlıyorum. Erdem ben "
"Doğa "
içeriden Berkay’ın sesi yükseldi.
“Oğlum kapıda kız mı kesiyorsun? Girsene Erdem!”
Adam kısa bir nefesle gülümseyip gözlerini benden ayırdı. Bir adım geri çekilip geçmesine izin verdim. İçeri girdiğinde üzerindeki hafif parfüm kokusu bile düzenli ve ağırbaşlıydı
“Sonunda geldin” dedi Berkay koltuğa yayılmış halde.
“Irmak aşağıda.”
Yiğit’in yüzündeki ifade milim bile değişmedi. “Biliyorum.”
“Pek bilmiyor gibi durmuyorsun,” dedi Erdem sakin bir tonla. “Kız ağlıyordu.”
Odanın havası hafifçe değişti.
Berkay elindeki sandviçi bırakıp “Yine mi tartıştınız siz?” dedi.
Yiğit cevap vermedi. Irmak bazı şeyleri yanlış anlayıp kafasına taktığı için ağlıyordu. Halbu ki bunda ağlanacak bişey yoktu. Yiğit, mutfağın mermerine yasladığı ellerini yavaşça çekip düz bir ifadeyle Erdem’e baktı.
“Abartıyor.”
Erdem kaşını hafifçe kaldırdı. “Senin için normal olan şeyler başka insanlar için abartı sayılmıyor olabilir.”
Berkay anında araya girdi. “Off yine başladı terapi seansı. Biriniz zengin patron, biriniz bilge dede gibi konuşuyor.”
İstemeden gözlerim Berkay’a kaydı. Gerçekten bulunduğu ortamın havasını iki dakikada değiştiriyordu. Yiğit bile ona tam sert çıkamıyordu.
Erdem sonunda dikkatini bana çevirdi. “Bu arada kusura bakma” dedi sakin bir sesle. “Irmak biraz... duygusal davranmış olabilir.”
“Biraz mı?” diye mırıldandı Berkay.
Yiğit ona sert bir bakış attı. Berkay hemen iki elini kaldırdı. “Tamam sustum. Gerçekten sustum bu sefer.”
Ben kısa bir nefes alıp başımı salladım. “Problem değil.”
Aslında problemdi. Bir insanın daha ilk günden adının böyle anılması hoşuma gitmemişti ama bunu burada dillendirecek değildim.
"Yiğit Bey, fazla konuşmadık ben yapacak bir iş bulamadım boş durmakta istemiyorum" Yiğit’in bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı. Sanki beni gerçekten tartıyormuş gibi…
Sonra yavaşça doğruldu.
“Boş durmayı sevmeyen insanları severim,” dedi sakin bir tonla. Yiğit kısa bir an düşündü. Sonra gözlerini salonun diğer tarafındaki kapıya çevirdi.
“Kuru temizlemeden gelen kıyafetler yatak odasında duruyor” dedi bana dönerek. “Dolaba yerleştir.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Başımı hafifçe salladım "tamam"
Ben sessizce odanın diğer tarafına yöneldim. Yarı açık duran yatak odasının kapısından içeri girdiğim anda ortamın havası tamamen değişti.
Burası salon kadar soğuk ve resmi değildi.
Koyu gri tonlarının hakim olduğu geniş oda düzenliydi ama yaşayan birinin izlerini taşıyordu. Yatağın üzerine birkaç büyük siyah kılıf bırakılmıştı.
Kuru temizleme.
Kılıfları dikkatlice açtığımda içlerinden koyu renk takım elbiseler, gömlekler ve saat gibi katlanmış kravatlar çıktı. Her şey pahalı, sade ve kusursuzdu. Tam Yiğit’e göre…
İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
Tam ikinci ceketi asıyordum ki arkamdaki sessizliği fark ettim.
Yavaşça döndüğümde Yiğit kapının kenarında durmuş bana bakıyordu.
Sessizce.
Kollarını göğsünde birleştirmişti. Siyah gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıyrılmıştı. Bakışları ise doğrudan bendeydi.
"Bir sorunmu var yiğit Bey"
“Yok” dedi Yiğit, sesindeki o her zamanki derin ve net tonu koruyarak. Yiğit adımlarını içeriye doğru attı. Aramızdaki mesafe kapandıkça, üzerindeki o hafif odunsu ve erkeksi parfüm kokusu odanın havasına karıştı. Tam yanımda durdu, yatağın üzerindeki diğer kılıflı takımlara baktı.
“Şunları renklerine göre ayırmana gerek yok” dedi sakin bir sesle. “Zaten hepsi siyahın farklı tonu.”
İstemeden kısa bir nefesle güldüm.
“Fark ettim.”
Yiğit’in bakışları bir an yüzümde durdu. Sanki gülmem hâlâ ona alışık olmadığı bir şeymiş gibi birkaç saniye sessiz kaldı.
“Elin alışır” dedi sonra. “Bu evde renk kavramı biraz zayıftır.”
“Onu da fark ettim,” diye mırıldandım elimdeki ceketi askıya geçirirken.
Tam o sırada kapının yanından Berkay’ın sesi yükseldi.
“Oğlum vallahi korkutuyorsun beni.”
İkimiz de kapıya döndük. Berkay iri cüssesini kapıya yaslamış bize bakıyordu
“Biriniz dolap yerleştiriyor, diğeriniz sessiz sessiz izliyor. Bende ırmak olsam bende ağlardım" Yiğit’in bakışları, Berkay’ın son cümlesiyle birlikte anında buz kesti. Kollarını yavaşça indirirken o az önceki sakin ve insanı rahatlatan havasından eser kalmamıştı.
“Berkay” dedi, sesi uyarı dolu ve derinden gelen bir homurtu gibiydi. “Haddini bil.”
" Tamam, tamam. Şaka da yapılmıyor bu evde,” diye mırıldandı. “Erdem bekliyor zaten, Ben kaçar.” Berkay’ın ayak sesleri salona doğru uzaklaşırken odadaki sessizlik yeniden o ağır kurumsal havaya büründü. Utançtan yanaklarımın yandığını hissediyordum. Irmak’ın çirkin yakıştırmalarından sonra bir de kuzeninin böyle bir ima yapması, bu katta iş yapmayı benim için fazlasıyla zorlaştıracaktı.
Yiğit yavaşça bana döndü " Berkay’ın ağzının ayarı yoktur” dedi düz bir sesle. “Onun söylediği hiçbir şeyi ciddiye almamanı istiyorum.”
“Almıyorum zaten Yiğit Bey” dedim, sesimi profesyonel tutmaya özen göstererek. Yiğit yanımdan sessizce ayrıldı. Bende işime rahatlıkla devam ettim.

Tüm kıyafetleri güzelce yerleştirip çıktım odadan. İçerden gelen seslerle olduğum yerde durdum. Salonun girişine yakın, gölgede kalan koridorun duvarına hafifçe sırtımı yasladım. Amacım gizlice onları dinlemek değildi ama odadan çıktığım an havaya yayılan o kurşun gibi ağır ve kasvetli ton adımlarımın kendiliğinden yavaşlamasına neden olmuştu. Berkay’ın az önceki o patavatsız, her şeyi tiye alan neşeli sesinden eser kalmamıştı. Ortamda sadece üç adamın.birbirini çok iyi tanıyan çocukluk arkadaşının o kaçınılmaz gerçeği masaya yatırma ciddiyeti vardı.
"Bu akşamki galada her şeyin kusursuz olması gerekiyor Yiğit" diyordu Erdem.

Ardından deri koltuğun gıcırtısı ve bardağa doldurulan suyun sesi yankılandı. "Her seferinde aynı tiyatro Erdem" dedi Yiğit. Sesi öyle yorgun öyle bıkkın geliyordu ki, hastane koridorundaki o çatlamış ses tonunun bir benzeriydi bu. "Irmak’ın krizlerini yönetmekten her köşe başında benimle ilgili bir hak iddia etmesinden yoruldum artık."
"Adam haklı" diye araya girdi Berkay. Bu kez sesi hiç de dalgacı değildi aksine, kuzenini gerçekten düşünen bir ciddiyetle konuşuyordu. "Ailelerin bu 'Karan ve Aksu ortaklığı bozulmasın, çocuklar evlensin' dayatması kabak tadı verdi. İki tarafın da babaları holding hisselerini düşünüyor diye Yiğit ömrünü tek kişilik bir aşkın içinde harcamak zorunda mı?"
Erdem sessiz kaldı. Bu sessizlik, Berkay’ın haklılığını kabul ettiğinin en net kanıtıydı.
"Irmak’ı karşıma alıp defalarca konuştum" diye devam etti Yiğit, sesi salonun duvarlarında yankılanırken içindeki o katı çaresizlik dışarı sızıyordu. "Ona bu işin sadece ailelerin bir yakıştırması olduğunu aramızda hiçbir zaman onun beklediği gibi bir bağ kurulmayacağını söyledim. Ama anlamıyor. Ya da anlamak işine gelmiyor. Her kafasını çevirdiğinde etrafımda bir tehdit arıyor, ağlama krizleriyle beni manipüle etmeye çalışıyor. Ben artık bu holding duvarları arasında bir de bu zoraki ilişkinin yükünü taşımak istemiyorum."
"Peki akşam ne yapacaksın?" diye sordu Erdem.
Yiğit, sert bir tonla kestirip attı. "Gereken neyse o yapılacak. Basına o sahte gülümsemeli fotoğraflar verilecek. Ama bu son olacak Erdem. İpek’in şu durumu bir netleşsin, ameliyat süreçleri bitsin... Bu aile baskısına da, Irmak’ın bu bitmek bilmeyen oyunlarına da tamamen son vereceğim. Yoruldum."
Duyduklarımla kalbimin üzerinde garip bir ağırlık hissettim. Yiğit Karan, dışarıdan bakıldığında her şeye sahip, kurşun geçirmez bir imparatorluğun tahtında oturan o ulaşılamaz adam aslında kendi hayatının iplerini eline almak için büyük bir savaş veriyordu. Daha fazla orada durup özel hayatlarına daha derinden dahil olmak istemedim. Boğazımı hafifçe temizleyip, ayak seslerimi bilerek mermerde yankılatarak salona doğru yürüdüm.
Beni gördükleri an üçünün de bakışları anında bana döndü.
"Kıyafetlerin hepsini yerleştirdim, Yiğit Bey," dedim, sesimin tamamen düz ve hiçbir şey duymamış gibi pürüzsüz çıkmasına özen göstererek. "Yapmam gereken başka bir iş var mı?" Yiğit, gözlerimin içine bakarak hafifçe başını salladı "Şimdilik bu kadar yeterli, Doğa" dedi.Sesi az önce içeride duyduğum o yorgun, köşeye sıkışmış adamın sesinden tamamen arınmıştı yeniden o mesafeli ve sarsılmaz patron kimliğine bürünmüştü. "Zaten birazdan çıkacağız. Sen de işlerini toparlayıp çıkabilirsin."
"Peki, iyi çalışmalar" diyerek yanlarından ayrıldım ve masama doğru yürümeye başladım.
Ben uzaklaşırken arkamda bıraktığım o ağır sessizlik, bizzat şahit olduğum gerçeklerin odadaki somut bir yansıması gibiydi. Çantamı toplarken gözlerim ister istemez büyük cam bölmeden dışarıya, İstanbul’un puslu gökyüzüne kaydı. İçimde Yiğit Karan’a dair taşlar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Bu binaya ilk girdiğim andan beri Yiğit Karan’ı sadece dışarıdan görünen haliyle tanımıştım.
Soğuk. Mesafeli. Kontrol manyağı denecek kadar düzenli… İnsanların tek bakışıyla susup toparlandığı, bulunduğu ortama istemsizce ağırlığını koyan adamlardan biriydi. Sanki her cümlesi ölçülüp biçilmişti ve kimsenin onun gerçek düşüncelerine ulaşmasına izin vermiyordu.
Ama bugün…
O sert görüntünün altında başka bir şey görmüştüm.
Yorgunluk.
Hem de insanın omuzlarına sessizce çöken, kimseye göstermeden taşımaya çalıştığı türden bir yorgunluk…
Irmak’ın ona olan takıntılı bağlılığı, ailelerin baskısı, holding dengeleri… Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen o hayatın içinde aslında ne kadar sıkışmış olduğunu ilk kez anlamıştım. İnsanlar onun sahip olduklarına bakıyordu belki ama kimse onun istemediği bir hayatın içine ne kadar uzun zamandır hapsedildiğini görmüyordu.
Belki de bu yüzden sürekli bu kadar kontrollüydü.
Çünkü hayatındaki tek kontrol edebildiği şey buydu. Ve nedense…
Bu düşünce içimde açıklayamadığım hafif bir sızı bırakmıştı.
Başımı toparlanmak ister gibi iki yana sallayıp derin bir nefes aldım.
Bu benim meselem değildi.
Ben sadece burada çalışan bir asistandım.
Ama yinede aklımda kalan son şey, Yiğit Karan’ın salondaki o sert ve kusursuz görüntüsü değil…
“Yoruldum.” derken sesine çöken o kırılmış tondaydı. Masamın üzerindeki bilgisayarı kapatıp eşyalarımı çantama yerleştirdim. Giriş kartımı cebime koyarken salona son bir kez göz ucuyla baktım. Yiğit, Erdem ve Berkay artık ayaklanmış, ceketlerini düzeltiyorlardı.
"İyi akşamlar" diye mırıldandım sessizce.
Yiğit, başını hafifçe kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki o çözülmesi zor derinlikle sadece kafa sallamakla yetindi. Bugün yaşadıklarım sanki birkaç güne sığacak kadar yoğundu.
Berkay’ın rahatlığı… Erdem’in insanı tek bakışta analiz ediyormuş hissi veren sakinliği… Irmak’ın bitmek bilmeyen krizleri… Ve Yiğit Karan’ın herkesin önünde kusursuz duran ama kimse yokken sessizce tükenen hali…
Başımı hafifçe iki yana salladım. Bunların hiçbiri beni ilgilendirmemeliydi.
Benim bir işim vardı. Bir düzen kurmaya çalışıyordum. Ve en önemlisi… eve gitmem gereken küçük bir kızım vardı.
Bu düşünceyle yüzüm istemsizce yumuşadı.
Taksi camından dışarıyı izlerken bütün o holding, gala, aile baskısı gibi şeyler yavaş yavaş benden uzaklaştı. Yerini sadece Neva’nın yüzü aldı zihnimde.
Kapıyı sessizce açıp eve girdiğimde içerisi loştu. Salondaki lambanın sıcak sarı ışığı duvarlara vuruyordu. Ayakkabılarımı çıkarırken içerden minik ayak sesleri geldi.
“Anne!”
Neva’nın o uykulu ama heyecanlı sesiyle birlikte bütün yorgunluğum bir anda eriyip gitti.
Küçük bedeni koşarak bana sarıldığında dizlerimin üzerine çöktüm ve onu sımsıkı kucağıma aldım. Saçları duş sonrası şampuan kokuyordu. Minik elleri boynuma sarılmıştı.
“Uyumadın mı hâlâ sen?” diye fısıldadım gülümseyerek.
“Seni bekledim.”
Kalbim o kadar sıkıştı ki birkaç saniye konuşamadım.
İşte benim gerçek hayatım buydu.
Ne holdingler… Ne gala geceleri… Ne de insanların kusursuz görünen maskeleri…
Sadece kızımın küçücük kollarının arasında hissettiğim o huzur.
Neva’yı kucağıma alıp odasına geçtim. Yatağa uzandığımız anda minik başını göğsüme yasladı. Parmaklarım saçlarının arasında dolaşırken göz kapakları yavaş yavaş ağırlaştı.
“Anne…”
“Hı?”
“Seni özledim.”
Gözlerimi kapatıp alnımı saçlarına yasladım.
“Ben de seni çok özledim bebeğim.”
Bir süre sonra nefesi düzenli hale geldi. Çoktan uyumuştu. Kızımı biraz daha kendime çekip gözlerimi kapattım.
O gece, uzun zaman sonra ilk kez kendimi gerçekten evde hissettim.