15. bölüm · GEREKLİ ŞEYTAN

YABANCI TOPRAKLAR

Noctvelle 🖤

Sığınağın o ağır, paslı hidrolik kapıları arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandığında, aylardır soluduğumuz o kapalı, metalik hava bir anda yok oldu. Yerini, dış dünyanın o çürümüş, nemli ve küf kokan rüzgarına bıraktı. Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı; güneş, sanki bu dünyayı çoktan terk etmiş gibi soluk bir parıltıdan ibaretti.
Sırtımızda ağır hayatta kalma çantaları, silahlarımız doldurulmuş ve emniyetleri açık bir şekilde harabelerin arasında ilerlemeye başladık. Atmosferdeki bu kasvetli ve gergin hava hepimizin üzerine bir balyoz gibi inerken, bu kasveti dağıtan tek bir kişi vardı: Arel.
Sığınağın içindeyken ölüm döşeğinde olan o değilmiş gibi, en önde, elleri ceplerinde adeta bir pazar yürüyüşüne çıkmış gibi rahat adımlarla ilerliyordu. O derin kahverengi gözlerini etraftaki yıkık dökük binalarda gezdiriyor, yüzündeki o sinir bozucu derecede çekici, umursamaz gülüşüyle hepimize laf yetiştiriyordu.
"Hey, Efruz," diye seslendi Arel arkasına bile bakmadan. "O ağır çantayla bir kaplumbağaya benzediğinin farkında mısın? Eğer arkamızdan bir zombi sürüsü gelirse, seni ilk feda edeceğimiz kişi olarak listeye yazdım bile, haberin olsun."
Efruz, gözlüğünü burnunun üzerine doğru iterek soğuk bir nefes verdi. "Benim zihnim bu grubun hayatta kalma anahtarı, Arel. Sen ise sadece yürüyen bir radarsın. Kimin daha önce feda edileceği matematiksel olarak oldukça açık."
"Ah, hadi ama! Matematik karın doyurmuyor dahi çocuk," diye güldü Arel. Ardından bakışlarını biraz arkada, elinde haritayla yolu kontrol eden Maya’ya çevirdi. "Maya, tatlım, o haritayı ters tutuyorsun sanki. Yoksa bizi doğrudan en yakın zombi yuvasına götürüp romantik bir akşam yemeği mi organize etmeye çalışıyorsun?"
Maya gözlerini devirdi. "Arel, sadece önündeki yola odaklan ve çeneni kapat lütfen. Durumun ne kadar ciddi olduğunun farkında değil misin?"
"Farkındayım tabii ki," dedi Arel, omzunun üzerinden arkaya, doğrudan bana bakarak. O kahverengi gözlerinde dün gecenin ya da bu sabahın o yoğun, yakıcı izlerinden eser yoktu; her zamanki gibi erişilmez ve alaycıydı. "Ama kabul edin, ben olmasam bu kasvetli yolculukta can sıkıntısından ölürdünüz. Yüzbaşı’nın o asık suratını saatlerce çekmek zorunda kaldığınızı düşünsenize... Gerçek bir işkence."
Onun bu laf sokmasına karşı sadece hafifçe sırıttım ve tüfeğimin kayışını düzelttim. "Yoluna bak, Arel. Dalga geçecek gücün varsa, tempoyu artırıyoruz demektir," dedim.
Arel, bu cevabımla birlikte omuz silkip önüne döndü. Onun bu umursamaz tavırları, aslında içindeki o büyük gücün ve bize sağladığı o görünmez kalkanın arkasına gizlenmiş bir savunma mekanizmasıydı, bunu çok iyi biliyordum. Dışarıdan bakıldığında gruptaki herkesi çıldırtıyor gibi görünse de, aslında hepimizin üzerindeki o korku perdesini yırtıp atıyordu.
Sığınağın çevresindeki güvenli çemberi geride bıraktıkça, şehrin kalıntıları daha da ürkütücü bir hal alıyordu. Devrilmiş arabalar, paslanmış metal yığınları ve yıkık binaların gölgeleri arasında ilerliyorduk. Arel, sanki ölümcül bir salgının ortasında değil de lüks bir tatil köyünde yürüyüşe çıkmış gibi neşeli adımlarla grubun önünde gitmeye devam ediyordu.
"Şu binaya bakın," dedi Arel, parmağıyla yarı yarıya çökmüş eski bir alışveriş merkezini işaret ederek. "Bence burası tam Baran'a göre. Duvarlardaki 'Büyük İndirim' yazısını görüyor musunuz? Yüzbaşı kesin o askeri disipliniyle sıraya girip en önden askeri bot kapmaya çalışırdı."
"Arel, sessiz ol," diye uyardım arkasından, gözlerimle sürekli çevreyi tarayarak. "Gürültü yapıyorsun."
"Ah, hadi ama Baran. Burada benden başka gürültü yapabilecek tek şey, şu arkamızda cansız bir manken gibi yürüyen Efruz'un eklemlerinden gelen gıcırtılar," diye sırıttı Arel, omzunun üzerinden Efruz'a göz kırparak. "Efruz, diyorum ki eğer bir gün pillerin biterse seni bu eski dükkanlardan birine yedek parça niyetine bırakabiliriz."
Efruz, Arel’in bu sataşmasına sadece gözlüğünü düzelterek ve derin bir nefes alarak karşılık verdi. Ancak Arel’in bu eğlenceli ve umursamaz halinin arkasında, aslında görünmez bir koruma kalkanı yatıyordu. Yol boyunca ara sokaklardan, yıkık dükkanların içinden aniden beliren zombiler bize doğru hamle yapacak gibi oluyordu. Ancak Arel’in kahverengi gözlerinde anlık olarak çakan o çok hafif, neredeyse fark edilmeyen neon yeşili parıltıyla birlikte, yaratıklar sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi duraksıyor, ardından yönlerini değiştirip hırlayarak bizden uzaklaşıyorlardı.
"Gördünüz mü?" dedi Arel, saçlarını eliyle geriye doğru savurarak. "Yaratıklar bile benim o eşsiz karizmam karşısında ne yapacaklarını şaşırıp yollarını değiştiriyor. Bence bana tapınmaya başlamalısınız."
"Onlar senin karizmana değil, damarlarındaki o lanet virüse itaat ediyorlar, Arel," dedi Lara soğuk ve mesafeli bir sesle. Yolculuğun başından beri ilk kez konuşmuştu ve sesi doğrudan beni hedef alıyor gibiydi.
Arel dudak büzdü. "Çok sıkıcısın, Lara. Gerçekten."
Birkaç saatlik kesintisiz yürüyüşün ardından, eski bir askeri barikatın ve dikenli tellerin arkasındaki geniş bir meydana ulaştık. Burası eski bir tahliye noktası gibi görünüyordu.
"Burada durup yönümüzü netleştirmeliyiz," dedim, haritayı inceleyen Maya'nın yanına giderek. "Efruz, sığınağın dışındaki telsiz kulelerinden birine bağlanıp bağlanamayacağını kontrol et."
Herkes bir araya toplanıp haritaya odaklanmışken, meydanın karşı köşesindeki devrilmiş bir askeri kamyonun arkasında garip bir karartı fark ettim. İçimdeki profesyonel asker dürtüsüyle, gruptakileri tedirgin etmemek için sessizce o tarafa doğru adımladım. Silahımın namlusunu önüme doğrultarak kamyonun arkasına süzüldüm.
Ancak burası bir tuzaktı.
Kamyonun arkasına geçtiğim an, tavanından sarkan ve buraya sıkışmış olan mutasyona uğramış, normal zombilerden çok daha hızlı ve iri olan bir yaratık doğrudan üzerime atladı. Beklenmedik bu ani saldırıyla dengemi kaybettim, sırtüstü yere düşerken tüfeğim elimden fırlayıp birkaç metre öteye yuvarlandı.
Yaratık, o çürümüş dişlerini ve salyalar akan ağzını doğrudan boğazıma geçirmek için üzerime abandığında iki elimle onun pis kokulu çenesini durdurmaya çalıştım. Yaratığın gücü inanılmazdı; sığınaktaki sıradan zombilere hiç benzemiyordu. Kendi zihniyle hareket ediyor gibiydi ve Arel'in yaydığı o pasif kontrol alanından uzakta kaldığım için doğrudan beni hedef almıştı. Nefesim kesilmek üzereydi, ellerim kayıyordu.
GÜÜÜÜM!
Keskin bir silah sesi meydanda yankılandı. Üzerimdeki yaratığın kafası bir anda parçalandı ve ağır, çürümüş bedeni cansız bir şekilde üzerime yığıldı.
Nefes nefese kalarak yaratığı üzerimden yana doğru ittim. Toz dumanın arasından bana doğru yürüyen siluete baktım.
Lara, elindeki piyade tüfeğinin namlusundan ince bir duman tüterken doğrudan bana bakıyordu. Gözlerindeki o kırgınlık ve acı, saniyeler önce hayatımı kurtarmış olmanın verdiği o adrenalinle birleşmişti. Tüfeğini indirdi, hızlı adımlarla yanıma gelip elini bana doğru uzattı.

"İyi misin, Baran?" diye sordu, sesi titriyordu ama kendini güçlü tutmaya çalışıyordu.
Onun uzattığı eli kavrayıp ayağa kalktım, üzerimdeki tozu silkerken derin bir nefes aldım. "İyiyim... Teşekkürler, Lara. Tam zamanında yetiştin," dedim.
Lara, gözlerimin içine derin bir sitemle baktı. "Seni her zaman koruyacağımı söylemiştim," diye fısıldadı sessizce, sadece benim duyabileceğim bir tonda. "Boynundaki o izleri bırakanlar seni kurtaramadığında bile... ben buradayım."
Lara’nın uzattığı eli tutup ayağa kalktığımda, meydanın diğer ucundan bize doğru koşan adımların sesini duydum. Maya nefes nefese yanımıza ulaştığında, gözlüğünü burnunun üzerine sabitleyip o sıkı sıkıya topladığı saçlarının arasından sarkan birkaç tutamı kulağının arkasına sıkıştırdı.
"Baran! İyi misin?" diye sordu Maya endişeyle, hemen üzerimdeki tozu toprağı incelemeye başlayarak. "Sana zarar verdi mi?"
"İyiyim, Maya. Lara tam zamanında yetişti," dedim, bakışlarımı yerdeki yaratıktan çekip bize doğru ağır adımlarla yürüyen Arel’e çevirerek.
Arel’in o az önceki neşeli, umursamaz ve herkesle dalga geçen halinden eser kalmamıştı. Elleri hâlâ montunun cebindeydi ama adımları yavaş, duruşu gergindi. O derin kahverengi gözleri, Lara’nın bana dokunan eline ve ardından Lara’nın yeşil gözlerine odaklandığında, aralarındaki o sessiz elektrik dalgası tüm meydanı kapladı. Arel’in çene kemiğinin kasıldığını, o her zamanki alaycı gülüşünün tamamen yok olduğunu gördüm. İlk defa onu bu kadar ciddi ve... açıkça öfkeli görüyordum.
"Demek kusursuz bir askeri kurtarma daha," dedi Arel, sesi her zamanki tınısından çok daha soğuk ve pürüzlü çıkmıştı. Gözlerini doğrudan benim gözlerime dikti. "Ama merak ediyorum Yüzbaşı... Neden o tarafa tek başına gittin? Neden beni çağırmadın?"
Sesinde gizlemeye çalışsa da buram buram kıskançlık kokan bir kırgınlık vardı. Onun bu beklenmedik kıskançlığı ve bir çocuk gibi tavır alması, içimdeki o ölüm tehlikesinin yarattığı gerginliği bir anda dağıttı. Dudaklarımın kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Onun bu halini görmek, içten içe hoşuma gitmişti.

"Seni neden çağırayım ki, Arel?" diye takıldım, sesime kasıtlı olarak alaycı bir ton katarak. "Sen en önde karizmanla zombileri büyülemekle meşguldün. Hem... senin o narin vücudunun böyle vahşi bir yaratıkla hırpalanmasını istemedim."
"Narin mi?" dedi Arel, gözlerini hafifçe kısarak bana doğru bir adım daha atarken. O kahverengi gözlerinde anlık olarak tehlikeli bir kıvılcım çaktı. "Dün gece o narin vücudun karşısında nasıl nefessiz kaldığını çok çabuk unutmuşsun, Baran."
Bu lafı herkesin içinde, özellikle de Lara’nın yanında bu kadar açıkça söylemesiyle Lara’nın yeşil gözleri bir kez daha kısıldı ve yüzü buz kesti. Lara arkasını dönüp sessizce Efruz’un yanına doğru yürürken, Arel hâlâ kolları göğsünde bana ters ters bakmaya devam ediyordu.
"Ben ciddiyim," diye homurdandı Arel, sesini sadece benim duyabileceğim bir tona düşürerek. "Bir dahaki sefere arkana bile bakmadan tek başına gitmeye kalkarsan, seni o yaratıkların elinden bizzat kurtarır, sonra da kendi ellerimle benzetirim. Beni anladın mı, Yüzbaşı?"
Onun bu ciddi ve beni tamamen sahiplenen tavrına karşı gülümsememi gizleyemedim. Elimi omzuna koyup hafifçe sıktım. "Anlaşıldı, küçük bey. Bir dahaki sefere ilk seni çağıracağım," dedim.
Arel omzunu silkeleyerek elimi üzerinden attı ve arkasını dönüp grubun önüne geçti. Ama bu kez o neşeli dalga geçen hali gitmiş, yerini sessiz ve gururlu bir tavıra bırakmıştı. Kıskançlığı, aramızdaki o söylenmemiş tüm sözlerden daha gerçekti.
Gökyüzündeki gri bulutlar akşamın çöküşüyle birlikte iyice ağırlaştı ve kurşuni bir karanlık tüm şehri esir aldı. Yıkıntıların arasında, çatısı yarı yarıya çökmüş ama dışarıdan bakıldığında pencereleri sıkıca tahtalanmış iki katlı eski bir müstakil ev bulduk. Efruz, kapının kilit mekanizmasını pratik bir şekilde devre dışı bırakırken içeri süzüldük.
Evin içi tozlu, terk edilmiş ama en azından dışarıdaki o tekinsiz uğultulardan uzaktı. Maya hemen bir köşeye geçip sırt çantasını indirdi, gözlüğünü silip saçındaki topuzu sıkılaştırırken yanındaki konserve kutularını düzenlemeye başladı. Lara ise odanın en uzak köşesindeki pencerenin tahta aralıklarından dışarıyı izliyor, yeşil gözlerinde sönmeyen o kırgınlıkla sessiz nöbetine başlıyordu.
"Ben üst katı kontrol edeceğim," dedim, gruptaki o sessiz gerilimi biraz olsun azaltmak için.
Arel, ben daha merdivenlere yönelmeden önce, sanki aramızdaki o gergin hesabı kapatmak istercesine arkamdan süzüldü. Kimseye tek bir kelime etmeden peşimden geldi. Ahşap merdivenlerin gıcırtısı eşliğinde üst kattaki küçük yatak odasına girdik. Oda, içerideki eski bir yatak ve kırık dökük bir gardıroptan ibaretti. İçeri adım atar atmaz arkamızdan kapıyı kapattım.
Arel, kapının kapanmasıyla birlikte bana doğru döndü. Omuzlarını dikleştirmiş, kahverengi gözlerindeki o kırgın ve öfkeli ifadeyi hâlâ koruyordu.
"Hâlâ tavırlı mısın?" diye sordum, silahımı yatağın üzerine bırakıp ona doğru adımlayarak.
"Tavırlı falan değilim," dedi Arel, başını yana çevirerek. "Sadece... senin o gereksiz kahramanlık sevdandan hoşlanmıyorum. Lara olmasaydı ne olacaktı? Seni o yaratığın altından toplamak zorunda mı kalacaktım?"
"Lara sadece görevini yaptı, Arel," dedim, sesimi yumuşatarak. Aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp ellerimi onun ince beline yerleştirdim. Dokunuşumla birlikte o sert duruşunun hafifçe gevşediğini hissettim. "Ama benim aklım da, gözüm de sadece sendeydi. Seni kıskandırmak gibi bir niyetim yoktu."
Arel, ellerimin sıcaklığıyla derin bir nefes aldı. Kahverengi gözlerini yeniden gözlerime diktiğinde, o öfkeli perdenin arkasındaki saf endişeyi ve dün geceden beri içimizde büyüyen o aidiyet duygusunu gördüm. Elini kaldırıp göğsüme yerleştirdi, parmaklarıyla askeri üniformamı yavaşça kavradı.

"Kıskanmadım," diye fısıldadı, sesi bu kez o alaycı tondan tamamen uzaktı. "Sadece... seni kaybetme düşüncesi... o virüsten bile daha çok canımı yakıyor, Baran. Bunu bir daha yapma."
"Yapmayacağım," dedim ve eğilip dudaklarımızı birleştirdim.
Bu öpücük, gündüz yaşanan o gerginliğin, Lara’nın o yaralı bakışlarının ve dışarıdaki bilinmezliğin yarattığı tüm kasveti silip süpürdü. Arel, dudaklarımın arasında kısık bir ses çıkararak beni kendine daha da çekti. Bu yıkık dökük evin loş köşesinde, dışarıda kıyamet koparken biz yine birbirimizin sığınağı olmuştuk.
Birbirimize sımsıkı sarılarak, bu tekinsiz gecenin karanlığında sadece birbirimizin nefesiyle ısındık. Yarının ne getireceğini bilmiyorduk ama o odada, birbirimizin kollarında geçireceğimiz bu gece, önümüzdeki tüm savaşlar için ihtiyacımız olan tek güçtü.