14. bölüm · GEREKLİ ŞEYTAN
FIRTINA ERTESİ
Gözlerimi açtığımda, sığınağın o alışık olduğum buz gibi, çiğ ışığı yerine odadaki loş sarı lambanın hâlâ etrafı hafifçe aydınlattığını fark ettim. Hayatım boyunca askeri disiplinle yetiştiğim için her sabah bir alarm gibi aniden uyanmaya alışkındım. Ama bu sabah, üzerimde aylardır hissetmediğim koca bir huzur ve ağırlık vardı. Kalbimin hemen üzerinde, dün gecenin o yakıcı, her saniyesi hafızama kazınan tutkusunun sıcaklığı hâlâ duruyordu.
Yavaşça kıpırdandığımda, tam karşımda, sadece birkaç santim uzağımda duran o çehreyle göz göze geldim.
Arel uyanmıştı. Hatta yastığa yan dönmüş, başını eline yaslamış bir halde, ben gözlerimi açana kadar öylece beni izliyordu. Saçları yastığın üzerine darmadağın yayılmıştı. O derin kahverengi gözlerinde, loş ışığın altında daha önce hiç görmediğim, oyunculuktan uzak, son derece yoğun ve farklı bir bakış vardı. Beni inceliyor, adeta yüzümdeki her bir çizgiyi ezberlemek ister gibi bakıyordu. Ancak benim uyandığımı ve onu yakaladığımı fark ettiği an, o gözlerdeki o derin ve savunmasız ifade saniyeler içinde yerini o çok iyi bildiğim, insanı kışkırtan muzip parıltıya bıraktı.
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. "Günaydın, Yüzbaşı," dedi, sesi sabahın ilk saatlerine özel o pürüzlü ve boğuk tondaydı. "Askeri reflekslerin biraz paslanmış sanki. Yaklaşık yarım saattir seni izliyorum ve istersen seni uykunda defalarca alt edebilirdim."
Hafifçe gülümsedim, sesindeki bu alaycı ama sıcak ton içimi eritti. Yatakta ona doğru biraz daha dönüp aramızdaki mesafeyi kapattım. Elimi yavaşça kaldırıp, alnına düşen o asi siyah saç tutamlarını usulca geriye doğru ittim. "Beni alt etmek için uykumu beklemediğini dün gece yeterince kanıtladın sanıyordum, Arel," dedim, sesim en az onunki kadar derin ve fısıltılı çıkarak.
Arel, parmaklarımın tenine değmesiyle hafifçe irkilse de geri çekilmedi. Aksine, bakışlarını doğrudan gözlerimin içine dikti. Yüzündeki o kışkırtıcı, tehlikeli tebessüm daha da belirginleşti.
"Dün gece mi?" dedi, sesini biraz daha alçaltıp yatakta bana doğru biraz daha sokulurken. Sıcak nefesi doğrudan yüzüme vuruyordu. "İlk başlangıca göre... fena bir ilerleme sayılmazdı, Baran. Sert ve kurallara bağlı bir askerin bu kadar... kontrolünü kaybedebileceğini tahmin etmemiştim. Ama dürüst olmak gerekirse, bu beni sadece biraz iştahlandırdı."
"Öyle mi?" dedim, parmaklarımı yanağından aşağıya, dün gece defalarca öptüğüm o pürüzlü boynuna doğru kaydırarak. "Daha fazlasını mı istiyorsun?"
Arel, boynundaki parmaklarımın baskısıyla yutkundu, kahverengi gözleri bir anlığına karardı. Ama o dikbaşlı, dalgacı yanından milim geri adım atmadı. "Bir sonrakinde çok daha fazlasını istiyorum, Yüzbaşı," dedi, kelimeleri neredeyse dudaklarımı teğet geçerek fısıldayarak. "Beni sadece iz bırakarak geçiştiremeyeceğini biliyorsun. O yüzden kendini hazırlasan iyi edersin, çünkü bir dahaki sefere kontrolü tamamen ben devralacağım."
Onun bu bitmek bilmeyen meydan okuması, içimdeki o dün geceden kalan koru yeniden alevlendirmek üzereydi. Elimi boynunda biraz daha sabitleyip onu kendime çekmek üzere hamle yaptım. "Bunu yapabileceğini gerçekten sanıyorsan, yanılıyorsun," dedim, gözlerimi dudaklarına dikerek. Arel, bu cevabımla hafifçe güldü; o kışkırtıcı bakışları, kıyametin tam ortasında bile sadece ikimizin arasında dönen o tehlikeli ve tutkulu oyunun en güzel ödülüydü.
Arel’in o kışkırtıcı meydan okuması, aramızdaki o zaten pamuk ipliğine bağlı olan mesafeyi bir anda yok etti. Onun "kontrolü tamamen ben devralacağım" diyen o ukala ama nefes kesici fısıltısına karşı sadece hafifçe gülümsedim. Bu, her hücresiyle tehlikeye davetiye çıkaran çocuğun durdurulamaz cazibesine tamamen teslim olmanın gülümsemesiydi.
"Demek kontrolü sen devralacaksın," diye mırıldandım, sesim neredeyse bir fısıltıdan ibaretti.
"Dene ve gör, Yüzbaşı," diye fısıldadı, gözlerini meydan okurcasına doğrudan gözlerime dikerek.
Cevap vermek yerine, boynundaki elimi yavaşça ensesine kaydırdım ve parmaklarımı o yumuşak siyah saçlarının arasına geçirip onu kendime doğru çektim. Arel hiçbir direnç göstermedi; aksine, daha dudaklarımız birleşmeden önce dudaklarından dökülen o hafif nefes alışıyla bana çoktan alan açmıştı.
Dudaklarımız bu sabahın o sakin ama sarsıcı ilk anında yeniden buluştu. Dün gecenin o aceleci, ölüm korkusuyla beslenen vahşi açlığının aksine, bu kez her şey çok daha derin, çok daha sahiplenici ve ağırdı. Dudaklarımı onun alt dudağının üzerine bastırıp usulca emdiğimde, Arel’in boğazından kısık, titrek bir iç çekiş yükseldi. Boşta kalan elini hızla göğsüme yerleştirdi, parmaklarıyla tişörtümü sıkıca kavrayarak beni üzerine doğru çekti.
Öpücük saniyeler içinde daha da derinleşti, aramızdaki o tanıdık yangın her dokunuşla yeniden harlanıyordu. Dilimi onun sıcaklığında kaybettirirken, Arel de aynı yoğunlukla, sanki ruhumu göğsünden söküp almak ister gibi karşılık veriyordu. Dudaklarımız her ayrıldığında araya giren o çok kısa mesafede ikimiz de nefes nefese kalıyor, ama bir saniye bile uzak duramadan daha büyük bir tutkuyla birbirimize geri dönüyorduk. Ellerim onun ince belinden yukarıya, kürek kemiklerine doğru tırmandı; parmaklarımı tenine bastırarak onu kendime daha da sımsıkı mühürledim.
Öpücüklerimin rotasını yavaşça onun çenesine, oradan da o bembeyaz, pürüzsüz boynuna çevirdim. Dudaklarımı dün gece bıraktığım o hafif kızarıklıkların üzerine bastırdığımda, Arel’in başı yastığa tamamen gömüldü. Sıcak dilimi şah damarının üzerinde gezdirdiğimde, parmaklarını saçlarımın arasına geçirip beni kafasını kaldıracak güçle kendine bastırdı. Göğsü altımda hızla inip kalkıyor, bedeninin her bir hücresi bu yakıcı dokunuşla titriyordu.
Elimi onun tişörtünün altına kaydırıp o sıcak, pürüzsüz teninde yukarı doğru tırmandırdım. Dokunduğum her yer adeta alev alıyordu. Arel bacağını hafifçe bacağımın üzerine attı, bedenlerimiz yatağın üzerinde tamamen birbirine dolanmıştı. Artık sadece öpüşmüyorduk; birbirimizin içinde kayboluyor, fırtınanın ortasındaki o son sığınağı birbirimizin teninde inşa ediyorduk. Dudaklarım tekrar onun sıcak dudaklarına tırmandı, bu kez çok daha talepkar, çok daha ileri gitmek istediğini açıkça belli eden sert bir açlıkla...
CIIZZZ... ŞRRAAK!
"Baran! Baran, orada mısın? Sesimi alıyor musun?"
Telsizden gelen o dondurucu, cızırtılı statik gürültü ve Efruz’un o her zamanki gibi duygusuz ama acil durum sinyali veren sesi odada yankılandı.
İkimiz de elektrik çarpmış gibi aynı anda duraksadık. Dudaklarımız birbirinden ayrıldığında, Arel’in gözleri derin bir kahverengiden neredeyse siyahın en karanlık tonuna bürünmüştü; göğsü delicesine inip kalkıyor, dudakları ıslaklıktan parlıyordu. Başımı yavaşça onun boynundan kaldırıp derin bir nefes aldım. Dişlerimi sıkarak komodinin üzerindeki telsize baktım.
Arel, yüzündeki o yarım kalmışlığın ve hayal kırıklığının verdiği ifadeyle başını hafifçe geriye atıp nefesini tavana doğru üfledi. "Bu adamın... zamanlama hissi gerçekten mükemmel," diye homurdandı pürüzlü, boğuk sesiyle.
Saniyeler önce aramızda dönen o muazzam büyü, telsizden gelen o tek bir soğuk sesle darmadağın olmuştu.
Efruz’un telsizdeki o buz gibi sesi odada yankılanmaya devam ederken, Arel yastığa iyice gömüldü ve çarşafı neredeyse burnuna kadar çekerek sırtını bana döndü.
"Gitmiyorum," diye homurdandı, sesi çarşafın altından boğuk ve çocuksu bir mızmızlanmayla çıkıyordu. "Söyle o dahiye, eğer çok acil bir deneyi yoksa uykumu bölmesin. Yoksa sığınaktaki tüm zombileri odasına doldururum."
Onun bu aniden değişen, dün gecenin o tehlikeli yırtıcısından uzak, mızmız haline bakıp hafifçe güldüm. Üzerimdeki yorgunluğu ve yarım kalmışlığın verdiği o tatlı asabiyeti üzerimden atarak yataktan doğruldum. Botlarımı giyerken ona doğru eğildim ve çarşafı üzerinden sertçe çektim.
"Kalk bakalım, Yüzbaşı emri," dedim, sesime yapay bir sertlik katarak. "Dışarıda ne olduğunu bilmiyoruz. Efruz gereksiz yere telsiz mandallamaz. Hadi, zorla götürmeyeyim seni."
Arel gözlerini devirerek, söylene söylene yataktan kalktı. Üzerini düzeltirken bile bana ters ters bakıyor, o kışkırtıcı oyunun bölünmesinin acısını çıkarıyordu. Onu adeta kolundan tutup koridora, ana kumanda merkezine doğru sürükledim.
Kumanda merkezinin ağır kapısını açtığımızda, içerideki gergin hava doğrudan yüzümüze vurdu. Efruz ekranların başında hararetle bir şeyler inceliyor, Maya ve Lara ise masanın etrafında endişeyle bekliyordu. Bizi gördüklerinde Maya hemen elindeki tıbbi çantayla Arel’e doğru adımladı.
"Nihayet gelebildiniz," dedi Maya, endişeli gözlerle Arel’i süzerek. "Arel, virüsün yayılım hızını ve hücresel durumunu acilen kontrol etmem lazım. Gece boyu ne kadar enerji harcadığını bilmiyoruz."
Maya, Arel’in yakasını hafifçe açıp boynundaki lenf bezlerini kontrol etmek için parmaklarını uzattı. Tam o anda, loş revir ışığında saklanan ama buradaki spotların altında kabak gibi ortaya çıkan o derin, morumsu kızarıklıkları gördü. Maya’nın parmakları havada donakaldı. Kaşları çatıldı, gözleri büyüdü.
"Arel... bu boynundaki izler de ne?" dedi, sesinde saf bir tıbbi endişe ve şaşkınlıkla. "Virüsün yeni bir mutasyonu mu bu? Hücre çeperi patlaması mı var? Cildinde morarma ve doku hasarı başlamış!"
"Şey... o..." diye geveledi Arel, hayatımda ilk kez onun bir konuda afalladığını görüyordum. O her zamanki ukala hazırcevaplığı bir anlığına uçup gitmişti. "O... koridorda canavarlarla boğuşurken oldu ya. Bir tanesi boğazıma yapıştı, hani refleks olarak..."
"Evet!" diye atıldım hemen, sesimin titrememesine özen göstererek araya girdim. "Ben de tam zamanında müdahale ettim zaten. Boğazını sıkan o zombiyi son anda indirdim. Kusursuz bir askeri kurtarmaydı. İzler... tamamen darbe kaynaklı yani."
Maya şüpheyle ikimize baktı, tam tıbbi bir açıklama daha isteyecekken odanın diğer köşesinden derin, sessiz bir nefes alış duyuldu.
Lara, masanın kenarında dikilmiş, gözlerini doğrudan benim üzerime dikmişti. Bakışlarındaki o kırgınlık, hayal kırıklığı ve o an her şeyi çözmüş olmanın verdiği acı odadaki herkesten daha netti. Bana karşı beslediği, benimse askeri disiplin ve araya koyduğum mesafelerle her zaman görmezden geldiğim o sessiz aşkı, o an boynumdaki hafif dağınıklıkla Arel’in boynundaki o taze, derin izleri birleştirdiğinde paramparça olmuştu.
Lara, gözlerini benden ayırmadan alt dudağını hafifçe ısırdı ve arkasını dönüp ekranlara bakıyormuş gibi yaptı. Odadaki o yalan rüzgarını yutmayan tek kişi oydu ve onun o sessiz, yaralı bakışı göğsüme bir mermi gibi saplanmıştı.
Lara’nın o sessiz, cam kırıklarıyla dolu bakışları üzerimde asılı kalırken, odadaki o sahte "zombi darbesi" gerginliği Efruz’un ana bilgisayar terminaline sertçe vurmasıyla bir anda bölündü. Efruz, ne aramızdaki bu tuhaf sessizlikle ne de boyunlardaki izlerle ilgileniyordu; onun soğuk zihni her zamanki gibi sadece hayatta kalma ve sayılarla meşguldü.
"Eğer kişisel dramalarınız bittiyse, buraya gelin," dedi Efruz. Sesi, her birimizi yerimize çivileyecek kadar net ve düzdü.
Hepimiz adımlarımızı ana konsola doğru yönlendirdik. Lara, aramıza mesafe koymak istercesine masanın en uzak ucuna geçti ve bakışlarını bir daha bana çevirmedi. Arel ise o umursamaz tavrına geri dönmeye çalışarak kollarını göğsünde birleştirdi, ama kahverengi gözleri konsoldaki kırmızı uyarı sinyallerinde geziniyordu.
"Durum ne, Efruz?" diye sordum, sesimdeki Yüzbaşı otoritesini yeniden kuşanarak.
Efruz, ekrandaki sığınak haritasını ve alt katların şemasını gösteren üç boyutlu grafiği genişletti. Grafik üzerindeki birçok bölge kırmızı piksellerle kaplanmıştı ve bu kırmızılık yavaş yavaş bizim bulunduğumuz kata doğru sızıyordu.
"Sığınak bitti, Baran," dedi Efruz, doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Dün gece Arel’in yaydığı elektromanyetik dalgalanma ve zombileri bastırma gücü bizi o an kurtardı, evet. Ama aynı dalga sığınağın zaten can çekişen ana jeneratörünü tamamen çökertti. Havalandırma sistemleri maksimum on iki saat daha çalışır. Ardından, aşağıdaki katlarda biriken metan gazı buraya dolacak. Ya nefessiz kalacağız ya da en ufak bir kıvılcımda havaya uçacağız."
"Yani..." dedi Maya, sesi titreyerek. "Burada kalamayız."
"Kalamayız," diye onayladı Efruz. "Artık burada güvenli değiliz. Bu sığınak bizim için bir kale değil, sadece bir mezar."
"Peki nereye gideceğiz?" diye sordu Lara, sesi ilk kez bu kadar cılız ve çaresiz çıkmıştı. "Dışarısı tamamen o şeylerle dolu. Telsiz frekansları günlerdir boş. Kimseye ulaşamıyoruz, hiçbir askeri üsten veya sığınaktan sinyal alamıyoruz. Nereye gittiğimizi bilmeden yola çıkmak intihar demek değil mi?"
Odadaki sessizlik bir kez daha ağırlaştı. Lara haklıydı. Dış dünya tamamen karanlığa gömülmüştü. Elimizde ne güvenli bir koordinat vardı ne de bize yardım edecek bir ordu ordusu. İletişim hatları tamamen kopmuştu ve dünya, bizim bıraktığımız o eski dünya değildi.
Ben sessizliğimi korurken, Arel yanımda hafifçe hareketlendi. Omuzunu benimkine hafifçe sürterek, sadece benim hissedeceğim bir yakınlıkla yanımda durdu ve gözlerini ekrana dikti.
"Hiçbir yerin güvenli olmaması, burada oturup zehirlenmemiz gerektiği anlamına gelmez, ufaklık," dedi Arel, sesi her zamanki o kışkırtıcı ama bu kez tuhaf bir şekilde güven veren tondaydı. "Burada kalırsak kesin ölüyoruz. Ama dışarı çıkarsak... en azından o canavarlara kimin patron olduğunu göstermek için bir şansımız olur. Hem, ben yanınızdayken o yürüyen ölülerin size dokunması o kadar kolay değil."
Arel’in sözleri, odadaki o kasvetli havayı bir nebze olsun dağıttı. Onun varlığı ve dün gece aramızda mühürlenen o gizli, tutkulu bağ, içimdeki o karanlığı yırtıp atmıştı.
"Hazırlanın," dedim, odadaki herkese bakarak. "Efruz, alabileceğimiz tüm taşınabilir verileri ve tıbbi malzemeleri topla. Maya, ilaçları ve gıdaları sınırlı porsiyonlara bölerek çantala. Lara, mühimmat odasındaki son kurşununa kadar her şeyi kuşanıyoruz."
Lara bana çok kısa bir an baktı, gözlerindeki o kırgınlık ve hayal kırıklığı hâlâ oradaydı ama profesyonelce başını salladı. "Emredersiniz, Yüzbaşı," dedi sessizce.
"Yola çıkıyoruz," diye bitirdim sözümü, bakışlarımı Arel’e çevirerek. "Nereye gittiğimizi bilmesek de, yolda neyle karşılaşacağımızı tahmin edemesek de... bu sığınaktan hep birlikte, canlı çıkacağız. Gerisine yolda bakacağız."
Arel, kahverengi gözlerindeki o derin, sadece bana ait olan o parıltıyla hafifçe gülümsedi. Bu sığınak bizim sonumuz olabilirdi ama aynı zamanda birbirimizi bulduğumuz yerdi. Şimdi, önümüzde tamamen bilinmeyen, tehlikelerle ve ölümle dolu yeni bir yol uzanıyordu. Ama dün geceden sonra, onun elleri ellerimdeyken, kıyametin kendisi bile bize engel olamazdı.
