7. bölüm · GEREKLİ ŞEYTAN

DENEY ODASINDAKİ ÇIĞLIK

Noctvelle 🖤

Laboratuvardaki ilk sabah, odanın tavanındaki floresanların çiğ ve beyaz bir ışıkla aniden yanmasıyla başladı. Sığınaktaki o doğal gün ışığı sızıntılarının aksine, buradaki sabahlar tamamen mekanik ve hissizdi. Gözlerimi açtığımda, sırtımdaki askeri disiplinin verdiği refleksle anında doğruldum. Karşımdaki yatakta ise Arel, dağınık siyah saçları yüzüne dökülmüş halde, her zamanki o uykulu ve derin bakışlarıyla çoktan uyanmış, beni izliyordu.
O pürüzsüz, porselen gibi solgun teni bembeyaz çarşafların arasında adeta hayali bir varlık gibi duruyordu. Ama gözlerindeki o gizlenemeyen koyu neon yeşili parıltı, onun ne kadar gerçek ve ne kadar tehlikeli bir red flag olduğunu sabahın bu kör saatinde bile hatırlatmaya yetiyordu.
"Günaydın, Yüzbaşı..." dedi Arel. Sesi yataktan yeni kalktığı için normalden daha boğuk, daha pürüzsüz ve derindi. Dudaklarında o her zamanki kışkırtıcı, hafif alaycı gülümsemesi belirdi. "Gece boyu nefesini dinledim. Sırf uyanıp beni buradaki canavarlara teslim etme diye ne kadar düzensiz nefes aldığının farkında mısın?"
"Saçmalamayı kes, Arel," dedim, sesimdeki o sabah sertliğini ve buz gibi mesafemi korumaya çalışarak. Yataktan kalktım, taktik botlarımı hızla ayağıma geçirip bağcıklarını sıktım. "Ben bir askerim. Benim nefesim de iradem de her zaman düzenlidir. Üzerini giyin, operasyon günü bugün."
Arel yataktan yavaşça, bir yılan zarafetiyle sıyrıldı. O dökümlü gri gömleğini omuzlarına geçirirken bana doğru birkaç adım attı, aramızdaki mesafeyi yine o arsız tarzıyla kapattı. "İraden mi?" diye fısıldadı, tam önümde durup yüzünü yüzüme yaklaştırarak. "Dün gece o koridorda kolumu tutarken titreyen o parmakların, iradenden pek emin görünmüyordu Baran."
Ona cevap vermeden arkamı döndüm ve odanın çelik kapısını biyometrik imzamla açtım. Bu kışkırtıcı oyunlarına kapılacak zamanım yoktu.

Koridora adım attığımız an, beyaz koridorun köşesinde bizi bekleyen Poyraz ile karşılaştık. Poyraz, o temiz askeri üniformasının içinde güçlü durmaya çalışsa da, Arel’in kapıdan çıkıp doğrudan kendisine doğru baktığını gördüğü an o sarsılmaz duruşu yine tuzla buz oldu. Teni anında kireç gibi beyazlaştı, adımları geri kaçmak ister gibi kasıldı. Arel ise Poyraz’ın bu korkusunu gördüğü an yüzüne o zehirli, alaycı tebessümünü yerleştirdi.
"Yü-Yüzbaşı Baran..." dedi Poyraz, sesindeki titremeyi gizlemek için boğazını temizleyerek. "Efruz Bey ve Profesör Efsun sizi alt kattaki ana laboratuvarda bekliyor. Deney hazırlıkları tamamlandı. Onları laboratuvara götürmekle görevlendirildim. Lütfen beni takip edin."
Poyraz, arkasını döndüğü an adeta kaçar gibi hızlı adımlarla yürümeye başladı. Arel ise tam arkasından gelirken keyifle mırıldandı: "Bak Yüzbaşı, küçük faremiz bizi kapıda karşılamış. Laboratuvar havası ona yaramamış, sence de çok solgun görünmüyor mu?"
Arel'in bu tehlikeli neşesinin altında, bu laboratuvara karşı duyduğu o derin animozitenin yattığını sezebiliyordum. Poyraz'ın rehberliğinde, asansörle tesisin en derin ve tecrit edilmiş katına, o geri dönüşü olmayan deney odasına doğru inmeye başladık.
Asansör en alt kata ulaştığında, çelik kapılar büyük bir tıslamayla iki yana açıldı. Karşımıza çıkan ana laboratuvar, devasa şeffaf kapsüller, karmaşık sıvı tankları ve mekanik kollarla dolu, insanın içini ürperten buz gibi bir yerdi. Odanın merkezinde, üzerinde bembeyaz bir önlük olan, sert ve soğuk hatlara sahip Profesör Efsun duruyordu. Efruz da hemen onun yanında, kollarını arkasında bağlamış halde bizi bekliyordu.
Poyraz bizi içeri bıraktıktan sonra hızla kapının yanındaki güvenli bölgeye çekildi, gözlerini hâlâ Arel'den kaçırıyordu.
Profesör Efsun, elimizdeki verilere ve analiz tüplerine bakarak sert adımlarla bize doğru yürüdü. "Sonunda geldiniz Yüzbaşı," dedi, sesi laboratuvardaki çelik yüzeyler kadar hissiz ve keskindi. "Zamanımız kalmadı. Dışarıdaki mutant virüsünün mutasyon hızı, sığınaktaki tahminlerimizin çok üzerinde. Salgını durduracak, o her şeyi temizleyecek panzehiri, yani ilacı üretebilmemiz için elimizdeki tek şans bu odada duruyor."
Efsun, elindeki dijital tableti kaldırıp Arel’i işaret etti. "Deneğin damarlarındaki saf, mutasyona uğramamış genetik sıvıya ihtiyacımız var. Virüsü tamamen çökertecek antikorları sadece onun hücrelerinden sentezleyebiliriz. Bu ilaç, insanlığın son umudu. Ve bu ilacı yapmak için Arel’in tüm genetik sınırlarını sonuna kadar zorlamak zorundayız."
Efsun ve Efruz bu sözleri söylerken tamamen insanlığın kurtuluşuna, büyük amaca odaklanmışlardı. Odadaki askerler ve Maya bile durumu sadece bilimsel bir zorunluluk olarak görüyordu. Kimse fark etmemişti. Kimse onun yüzündeki o ani değişimi görememişti.
Ama ben fark ettim.

Arel’in sığınaktan beri yüzünden bir saniye bile düşmeyen o kibirli, o kışkırtıcı, o her şeyle alay eden tebessümü... İlk kez tamamen yok oldu. O pürüzsüz porselen teni, odadaki çiğ ışıklar altında daha da solgunlaştı, kireç gibi beyaz bir hal aldı. Gözlerindeki o uykulu ama tehlikeli koyu neon yeşili parıltı, bir anlığına büyük bir çocuksu korkuyla, derin bir çaresizlikle dalgalandı. Dudakları hafifçe gerildi, omuzları istemsizce kasıldı. O her şeye meydan okuyan, tanrısal güce sahip çocuk, geçmişte bu laboratuvar odalarında canını ne kadar yaktıklarını, kendisine neler yaptıklarını hatırlamış gibi adeta küçük bir çocuğun dehşetine bürünmüştü. Bunu kimse görmedi, kimse hissetmedi; ama benim o sarsılmaz dikkatim, onun bu sessiz yıkımını saniyesinde yakalamıştı. İçimde, o buzdan duvarlarımın en derininde, askeri disiplinime tamamen aykırı, açıklayamadığım tekinsiz bir sızı hissettim.
"Bu deney..." dedim, sesimdeki o ani derinleşmeyi ve sertliği gizlemeye çalışarak Efsun’a döndüm. "Deneğin stabil kalmasını tehlikeye atmayacak, değil mi? sığınaktaki krizi tekrarlayamayız."
Efsun bana buz gibi bir bakış attı. "Bu bir tedavi süreci değil Yüzbaşı, bu bir ekstraksiyon. Acı verici olacak, evet. Ama insanlığın kurtuluşu için bir deneğin ne hissettiğiyle ilgilenemeyiz. Arel, fanusa geç."
Arel, gözlerini Efsun’dan çekip yavaşça bana doğru baktı. O an gözlerinde ilk kez o manipülatif alaycılığı değil, "Beni buraya mı bırakacaksın?" diyen o sessiz, amansız çaresizliği gördüm. Ama arkamda duran Efruz’un ve askeri konseyin gözleri üzerimizdeyken, yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Dişlerimi sıktım, yüzümdeki o dondurucu askeri maskeyi daha da sıkı kuşanarak bakışlarımı ondan kaçırdım. Arel, bu hareketimle dudaklarında acı, kırık bir tebessümle arkasını döndü ve merkezdeki cam fanusa doğru ilk adımını attı.
Cam fanusun ağır, kurşun geçirmez çelik kapısı büyük bir tıslamasıyla Arel’in arkasından kapandı. O bembeyaz, steril silindirin içinde tek başına kalan Arel, dökümlü gri gömleğiyle o kadar zayıf ve soyutlanmış görünüyordu ki, az önce tüm tesisi tehdit eden o canavarın o olduğuna inanmak imkansızdı. Sırtını cam yüzeye yasladı, gözlerini bir an bile yüzümden ayırmıyordu. Gözlerindeki o neon yeşili ışık, fanusun içindeki çiğ beyaz aydınlatmayla birleşerek hüzünlü bir parıltıya dönüşmüştü.
Profesör Efsun, ana konsoldaki büyük kırmızı kolları ve dijital panelleri hızla aktif hale getirdi. "Biyometrik frekanslar kilitlendi. Genetik ekstraksiyon başlatılıyor. Birinci aşama: Kimyasal Katalizör Enjeksiyonu."
Tavan sabitlemelerinden sarkan dört mekanik kol, uçlarındaki devasa, neon yeşili sıvıyla dolu kalın iğnelerle birlikte Arel’e doğru hareket etti. Mekanik kollar Arel’in kollarını ve omuzlarını çelik kelepçelerle acımasızca sabitlediğinde, Arel’in göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Korkuyordu. Canının yanacağını biliyordu ve bunu daha önce defalarca yaşamıştı.
İğneler, Arel’in solgun tenine, tam damarlarının üzerine sertçe saplandı ve o koyu, yoğun sıvı doğrudan vücuduna enjekte edilmeye başlandı.
O an, Arel’in boğazından daha önce sığınakta bile duymadığım, insanı iliklerine kadar titreten acı dolu bir çığlık koptu.
"Aaargh!"
Vücudundaki tüm kaslar kasıldı, başı geriye doğru düştü ve boynundaki o ince mavi damarlar adeta patlayacakmış gibi dışarı fırladı. Gözleri acıyla tamamen açıldı, o koyu neon yeşili ışık fanusun camlarından dışarıya, doğrudan benim üzerime doğru taştı. Parmakları çelik kelepçelerin içinde çaresizce bükülüyor, acıyı durdurmak ister gibi tırnaklarını çeliğe geçiriyordu. O saniyeler boyunca attığı her çığlık, laboratuvarın o beyaz duvarlarında yankılanıp doğrudan benim göğsüme saplanıyordu.

Ayakta, tam fanusun karşısında dikiliyordum. Ellerimi arkamda birleştirmiş, o sarsılmaz, askeri duruşumu korumaya çalışıyordum. Yüzümde en ufak bir duygu kırıntısı göstermemek, o buzdan maskemi düşürmemek için kendimi öyle bir sıkmıştım ki, arkamda birleştirdiğim parmaklarımın etime batarak kanayacak raddeye geldiğini hissetmedim. Dişlerimi o kadar sert sıkıyordum ki çeneme saplanan ağrı beynime vuruyordu. İçimdeki her bir hücre bu vahşete son vermemi, o camı kırıp onu oradan çıkarmamı haykırıyordu. O bir denekti, o insanlığın düşmanı olabilecek bir canavardı... Ama hayır, o şu an sadece karşımda gözlerimin içine bakarak acı çeken, benden sessizce yardım dilenen bir çocuktu. Ve ben, askeri disiplinim ile içimde uyanan o korumacı canavar arasında ilk kez bu kadar ağır, bu kadar çaresiz bir yenilgi alıyordum.
"Sıvı yükü yüzde kırka ulaştı," dedi Efsun, Arel’in çığlıklarını sadece bir veriymiş gibi izleyerek. "Hücre reaksiyonu mükemmel. İkinci doz enjeksiyonuna geçiliyor."
Mekanik kollar daha derin bir baskıyla Arel'in etine gömülürken, Arel’in gözlerinden süzülen bir damla yaş, o porselen teninden aşağı süzülüp çenesine doğru indi. Bakışları tam o acının ortasında beni buldu; dudakları sessizce, sadece benim okuyabileceğim bir şekilde kıpırdadı: “Baran...”
Arel’in fanusun içinden gelen ikinci çığlığıyla birlikte laboratuvardaki cam paneller adeta zangırdadı. O pürüzsüz tenindeki neon yeşili damarlar iyice belirginleşmiş, gözlerindeki ışık kontrolden çıkmış bir patlama gibi etrafa yayılmaya başlamıştı. Artık dayanamıyordu; bilinci kapanmak üzereydi ve o güçlü, her şeyle alay eden çocuk gözlerimin önünde eriyip gidiyordu.
İçimdeki o sarsılmaz disiplin, o katı askeri kurallar, o dakikaya kadar sığındığım ne varsa tek bir saniyede un ufak oldu.
"Yeter!" diye gürledim. Sesimin şiddeti odadaki tüm mekanik uğultuyu anında bıçak gibi kesti.
Büyük, sert adımlarla ana konsola doğru yürüdüm. Profesör Efsun’un şaşkın bakışları altında, sağ elimi hızla ileri uzatıp enjeksiyonu başlatan o büyük acil durum kolunu sertçe aşağı indirdim. Dijital ekranlar anında kırmızıya döndü, mekanik kollar tıslayarak geri çekildi ve Arel’in kollarındaki çelik kelepçeler serbest kaldı. Arel, acının birden kesilmesiyle fanusun zeminine, dizlerinin üzerine yığıldı; göğsü deliler gibi inip kalkıyordu.
Profesör Efsun öfkeyle bana doğru döndü, gözlerindeki o bilimsel hırs adeta bir zehre dönüşmüştü. "Yüzbaşı Baran! Ne yaptığını sanıyorsun sen?!" diye bağırdı, sesi laboratuvarda yankılanırken. "Sıvı sentezi henüz yüzde altmıştaydı! İlacı tamamlamamıza çok az kalmıştı. Sen nasıl bir askersin, nasıl kendi kafana göre emre karşı gelirsin?!"
Efsun bir adım daha yaklaştı, gözlerini gözlerime dikti ve o can yakıcı, buz gibi suçlamasını yüzüme fırlattı: "Yoksa... Ona acıyor musun, Baran? Karşındaki o yaratığa, o hastalıklı deneğe karşı içsel bir zayıflık mı besliyorsun? Onun ne olduğunu, sığınaktaki insanları gözünü bile kırpmadan nasıl katlettiğini, onun sadece bir canavar olduğunu unutmuş gibisin!"
Efsun’un bu sözleri, odadaki tüm askerlerin ve Efruz’un bakışlarını üzerime çevirdi. Askeri gururum, o sarsılmaz otoritem tehlikedeydi; eğer burada bir açık verirsem beni operasyondan alırlardı ve Arel’i tamamen bu canavarların ellerine bırakmış olurdum. Onu korumak için, yine o dondurucu, yalancı maskemi takmak zorundaydım.
"Saçmalamayı kesin, Profesör," dedim, sesimi olabildiğince pürüzsüz, soğuk ve otoriter tutmaya çalışarak. Efsun’a doğru üstten, dondurucu bir bakış attım. "Ben bir canavara acıyacak kadar amatör bir asker değilim. Deneğin kapasitesini benden daha iyi kimse bilemez. Eğer o enjeksiyon sabitleme frekansı olmadan devam etseydi, zihni tamamen çökecek ve mutasyon tüm tesise yayılacaktı. Sırf sizin kör hırsınız yüzünden yeni bir sığınak felaketi yaşanmasına izin veremezdim. Ben sadece görevimi yapıyorum."
Bu yalanı söylerken içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim ama yüzümdeki o askeri maske milim bile oynamadı.

Yavaşça fanusa doğru yürüdüm ve biyometrik kapıyı açtım. İçeri girip dizlerinin üzerinde, titreyerek nefes almaya çalışan Arel’in tam önünde durdum. Eğildim, kolundan tutarak onu sertçe ayağa kaldırdım. Arel, o uykulu ve darmadağın olmuş haliyle başını kaldırdı. Gözlerindeki neon yeşili parıltının arkasında, az önce Efsun’a söylediğim o "canavar" kelimesinin yarattığı o derin, acı kırgınlığı gördüm.
Arel, kulağıma doğru bitkin bir şekilde fısıldadı, sesi bu sefer alaycı değil, tamamen yaralıydı: "Güzel yalandı, Yüzbaşı... Ama ikimiz de biliyoruz ki, sen beni o virüsten değil, canımın yanmasından korudun."