9. bölüm · GEREKLİ ŞEYTAN
GÖLGENİN İHANETİ
Poyraz’ın odasından çıkıp koridorun o bitmek bilmeyen steril beyazlığına adım attığımda, kafamın içi laboratuvardaki cihazlardan daha gürültülüydü. Bir yanda Arel’in o bembeyaz odada dudaklarımdan milim ötede kalan o yaralı, yalansız bakışı ve arkasından gelen o boğucu pişmanlık hissi… Diğer yanda ise Poyraz’ın gözlerinde gördüğüm, Efruz’un bile dikkatini çeken o çiğ, ilkel korku. Her şey birbirine dolaşıyordu ve bu sığınakta kimin dost, kimin düşman olduğu çizgisi gittikçe siliniyordu.
Üstelik üzerimdeki askeri üniforma artık beni koruyan bir zırh değil, adeta beni boğan bir prangaya dönüşmüştü. Lara’nın o koridordaki haklı ama can yatan uyarısı kulaklarımda çınlıyordu: "Kendini onunla birlikte o karanlığa gömme."
Düşüncelerimi toparlamak ve bir sonraki adımı planlamak için ana komuta merkezine doğru yürürken, üssün havalandırma sisteminden gelen derin, ritmik bir tıslama sesiyle irkildim. Bu sıradan bir hava akışı sesi değildi. Hemen ardından, koridorun tavanındaki beyaz aydınlatmalar bir anlığına göz kırparak söndü ve yerini loş, acil durum sarı ışıklarına bıraktı.
"Yüzbaşı Baran!"
Telsizimden hışrtıyla yükselen ses, ana bilgisayar odasındaki nöbetçi çavuşa aitti. Sesi titriyordu. "Merkez laboratuvarın alt katındaki ana sunucularda sıra dışı bir veri trafiği var. Birisi sığınak arşivindeki en üst düzey mutasyon kayıtlarını dış hatlara sızdırıyor! Biyometrik şifre koruması aşılmış!"
Göğsüm hırsla daraldı. Poyraz’ın o dondurucu suskunluğunun ve Efruz’un o kibirli rahatlığının sebebi şimdi netleşiyordu. Birileri, biz yukarıda Arel’le ve birbirimizle uğraşırken aşağıda asıl büyük hamleyi yapıyordu.
"Tüm çıkışları kapatın! Alt kat izolasyon kapılarını indirin!" diye gürledim telsize, adımlarımı hızlandırıp silahımın emniyetini açarak. "Lara’ya haber verin, silahlı timle birlikte alt koridoru kuşatsın. Kimsenin tesisten çıkmasına izin vermeyin."
Hızla merdivenlere doğru yöneldiğimde, içimdeki o askeri korumacı canavar bu kez Arel için değil, bu operasyonun ellerimin arasından kayıp gitmemesi için uyanmıştı. Ama tam o sırada, arkamdaki karanlık koridorun köşesinde, Arel’in odasının olduğu yönden gelen hafif bir cam kırılma sesi kulaklarıma çalındı.
Tesis siber bir saldırı altındaydı, bir sabotaj dönüyordu ve en kötüsü, Arel’in kapatıldığı o oda şu an tamamen savunmasız kalmış olabilirdi. İki büyük tehlikenin tam ortasında, hayatımın en kritik yol ayrımında kalmıştım.
Telsizden gelen o acil durum anonsları beynimin içinde yankılanırken, arkamdaki karanlık koridordan yükselen o ince cam kırılma sesi göğsüme bir ağırlık gibi çöktü. İki ateş arasında kalmıştım.
Beynim, yıllardır aldığım o katı askeri eğitimi, rütbemi ve sığınak disiplinini önüme bir emir listesi gibi döküyordu: Bodrum kata in, Yüzbaşı. Ana sunucuları koru, sızıntıyı durdur ve sabotajcıyı etkisiz hale getir. Görevin bu. Eğer aşağı inmezsem, bu tesisteki tüm operasyon kontrolümden çıkacaktı; Lara’nın, Efsun’un ve üstlerimin gözünde bir hiç, belki de görevini ihmal eden bir başarısızlık abidesi olacaktım.
Ama sol göğsümün altındaki o deli gibi çarpan kalbim, beynimin tüm o rasyonel emirlerini tek bir isimle susturuyordu: Arel.
O odada, o bembeyaz çarşafların arasında savunmasız bıraktığım, damarlarındaki o kimyasal acıyla boğuşan çocuk tehlikedeydi. Az önce yüzüne bile bakmadan, içimdeki o ani pişmanlığın öfkesiyle arkamı dönüp çıktığım o çocuk, şu an bir sabotajın tam ortasında tek başınaydı. Eğer ona bir şey olursa, sızıntıyı durdurmanın ya da o sunucuları kurtarmanın benim için hiçbir anlamı kalmayacaktı. O an, askeri gururum ile Arel’in hayatı arasındaki o ince çizgide, kalbimin sesine daha fazla direnemedim.
"Lara!" diye kükredim telsize, sesimdeki o çaresiz ama kesin kararlılıkla. "Bodrum katındaki sızıntıya müdahale görevini tamamen sana devrediyorum. Timi al ve ne pahasına olursa olsun sunucuları kilitle. Ben deneğin güvenliğini sağlamak için üst kata, tecrit odasına dönüyorum."
Lara’nın telsizin diğer ucundan "Baran, saçmalama! Asıl hedef aşağıda!" diye yükselen öfkeli sesini duymamazlıktan gelerek telsizi sertçe kapattım.
Botlarımın metal zeminde çıkardığı o ağır, yankılı seslerle birlikte arkamı döndüm ve bodrum katına giden merdivenlere değil, Arel’in odasına doğru deliler gibi koşmaya başladım. Koridorun sarı alarm ışıkları yüzüme vurup geçerken, hayatımda ilk kez beynimin askeri doğrularını çiğnemiş, ilk kez bir denek için kendi geleceğimi ve görevimi ikinci plana atmıştım. Ben, Yüzbaşı Baran, o sarsılmaz maskemi koridorun soğuk zeminine düşürmeyi göze alarak kalbimin seçtiği o karanlığa, Arel’e doğru koşuyordum.
Odanın çelik kapısını yetkimi kullanarak sertçe açtığımda, içimde patlamaya hazır bir bomba gibi büyüyen o korumacı korku, saniyeler içinde yerini buz gibi bir şoka bıraktı. İçeride, az önce kollarımın arasında bitkin halde duran, o bembeyaz çarşafların üzerinde çaresizce uzanan Arel yoktu.
Arel, çoktan yatağından kalkmış, odanın köşesindeki kırık cam parçalarının ve siber arıza nedeniyle kendi kendine kapanıp açılan dijital panellerin önünde dikiliyordu. Üzerindeki o dökümlü gri gömlek hâlâ hafifçe dağınıktı ama duruşu... Duruşu az önceki o savunmasız, canı yanan çocuktan fersah fersah uzaktı. Gözlerindeki o berrak, insani ifade tamamen silinmiş; yerini o sığınaktan beri çok iyi bildiğim tekinsiz, kışkırtıcı ve zehirli neon yeşili parıltıya bırakmıştı. Sanki dışarıdaki o siber sabotaj, sistemlerin çökmesi ve tesisin alarma geçmesi onun için sadece bir çocuk oyunuydu.
Attığım o çaresiz adımları, kalbimin beni sürüklediği o hırslı koşuyu düşündükçe içimi devasa bir nefret ve hayal kırıklığı kapladı. Beynimin haklılığı, kalbimin zayıflığına en ağır darbeyi indirmişti. Lara haklıydı. Efruz haklıydı. Bu çocuk sadece bir manipülatörden ibaretti.
"Arel!" diye gürledim, sesim odanın duvarlarında adeta bir yıldırım gibi patladı. Ona doğru yürürken attığım her adımda içimdeki o öfkeli askeri canavarı serbest bırakıyordum. Silahımı omzuma sabitleyip tek bir hamlede onun üzerine yürüdüm ve yakasını sertçe kavradım.
"Demek kendine geldin... Demek her şey bir oyundu! Dışarıda sistemler çökerken, birileri sığınak arşivini sızdırırken sen burada ayakta, sapasağlam duruyorsun. Bunu bilerek yaptın, değil mi? Beni oyalamak, o koridorda zaaf göstermemi sağlamak için o zavallı maskeyi taktın!"
Arel, yakasını sıkan ellerime baktı, ardından gözlerini yavaşça gözlerime kaldırdı. Dudaklarının kenarında o her zamanki hafif, kışkırtıcı tebessümü belirdi ama gözlerinde en ufak bir inkar belirtisi yoktu. Bu sessizliği, suçluluğunun en büyük kanıtıydı.
"Bitti," dedim, dişlerimin arasından tıslayarak. Sesimdeki o eski şefkat kırıntılarından eser kalmamıştı; sadece saf, dondurucu bir öfke vardı. "Artık senin o yaralı çocuk numaralarını yutmayacağım."
Onun herhangi bir şey söylemesine ya da hamle yapmasına izin vermeden kolunu sertçe kavradım. Onu arkamdan sürükler gibi, o sarsılmaz askeri otoritemle odadan çıkardım. Koridorun o çiğ, sarı alarm ışıkları altında, Arel’i doğrudan tüm bu gizli ittifakların ve sızıntıların merkezine, Efruz’un ve Poyraz’ın olduğu o bodrum katındaki teknik odaya doğru indirmek üzere yürümeye başladım. Kalbimdeki o kırılgan duvarlar bu kez bir daha açılmamak üzere kapanmıştı.
Bodrum katının ağır çelik kapısını tek bir hamlede açıp Arel’i sertçe içeri savurduğumda, odadaki o klostrofobik sessizlik anında paramparça oldu. Dijital ekranlardan yansıyan çiğ mavi ışıklar ve sunucuların ritmik uğultusu, içerideki gerilimi besleyen tek şeydi. Efruz ve Poyraz, masanın başında, az önceki o siber saldırının ve veri sızıntısının bıraktığı enkazla uğraşıyorlardı. Fakat bizi, daha doğrusu Arel’i karşısında sapasağlam gören Efruz’un o her zamanki kibirli, hesapçı maskesi ilk kez tamamen düştü.
Efruz, masanın üzerindeki dijital tabletleri neredeyse kıracakmış gibi sertçe fırlatarak öne fırladı. Yüzündeki hatlar öfkeden gerilmiş, damarları belirginleşmişti. Hayatımda onu ilk defa bu kadar kontrolünü kaybetmiş görüyordum.
"Bu ne demek oluyor?!" diye bağırdı Efruz, sesi odanın metal duvarlarında yankılanarak kulaklarımızı tırmaladı. Doğrudan Arel’in ve benim üzerime yürürken parmağını nefretle bize doğru sallıyordu. "Yüzbaşı! Sana yukarıda, o odanın önünde kalmanı ve deneği kontrol altında tutmanı emretmiştim! Sen ne yaptın? Dışarıda tüm sistemler çökerken, sığınak arşivindeki en kritik genetik kodlar dış hatlara sızdırılırken sen bu mutantla ne karıştırıyordun yukarıda?! Bir askersin sen Baran! Benim projemin, bu sığınaktaki binlerce insanın hayatı senin o anlık ihmalkarlığın yüzünden şu an ellerimizin arasından kayıp gidiyor!"
Efruz’un öfkeden köpüren o sesi, beynimin derinliklerinde adeta bir kırbaç gibi patladı. Söylediği her kelime, attığı her çığlık içimdeki o zehirli pişmanlığı daha da harlıyordu. Haklıydı. Haklı olduğunu bilmek, damarlarımdaki kanı donduruyordu. Lara’yı dinlememiştim, askeri mantığımı susturmuştum; sadece yukarıda, o bembeyaz yatakta acı çekiyormuş gibi yapan o manipülatif çocuğa, Arel’e inanmayı seçmiştim. Kendi ellerimle rütbemi, görevimi ve sığınağın güvenliğini tehlikeye atmıştım. İçimi kaplayan o devasa hayal kırıklığı ve kendime duyduğum nefret yüzünden Efruz’un yüzüne bakamadım; dişlerimi sıktım, yumruklarımı o kadar sert sıktım ki tırnaklarım avucumu kesiyordu.
Efruz bu kez nefret dolu bakışlarını tamamen Arel’e çevirdi, onun o umursamaz duruşuna doğru bir adım daha yaklaştı. "Ve sen... Sen bunu bilerek yaptın, değil mi? Tesisin siber savunmasını çökertecek o frekansı, damarlarındaki o lanet virüsü kullanarak sen tetikledin! Bizi oyalamak, o yukarıdaki Yüzbaşıyı parmağında oynatmak için o zayıflık numarasını yaptın!"
Efruz odanın içinde adeta bir fırtına gibi esip bağırırken, Arel’in cephesinde en ufak bir yaprak bile kımıldamadı. Efruz’un o sağır edici bağrışları, onun üzerime yıktığı o ağır askeri suçlamalar... Arel hiçbirini duymuyor gibiydi. Yüzünde ne bir pişmanlık, ne bir korku, ne de az önceki o kışkırtıcı tebessüm vardı. Tamamen duygusuzdu. İçindeki tüm insani hisleri bir kez daha o neon yeşili karanlığın arkasına gömmüştü. Efruz’un yüzüne bile bakmadı. Benim o odaya girdiğimden beri üzerime çöken, beni içeriden kemiren o yıkıcı pişmanlık dolu bakışlarımı tamamen görmezden geldi.
Arel, başını hafifçe yana eğerek sessizce odanın diğer köşesine, masanın arkasında adeta bir gölge gibi büzülmüş olan Poyraz’a kilitledi bakışlarını.
O koyu neon yeşili gözler, Poyraz’ın üzerine bir kabus gibi çöktüğünde odadaki hava bir kez daha ağırlaştı. Poyraz, Arel’in kendisine baktığını fark ettiği an, sırtı arkasındaki sunucu paneline çarptı. Göz bebekleri deliler gibi büyüdü, göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Sığınaktaki o ilk günden beri taşıdığı, o laboratuvardaki deney anında doruğa çıkan o çiğ, ilkel korku Poyraz’ı tekrar esir almıştı. Arel ona tek bir kelime bile etmiyordu, sadece bakıyordu; ama o sessiz bakış, Poyraz’a geçmişte sakladığı o dehşet dolu sırları anımsatan en büyük işkenceydi. Poyraz titreyen ellerini gizlemek için masanın altına sakladı, bakışlarını kaçırmaya çalıştı ama Arel’in gözlerindeki o tehditkar çekim gücünden kurtulamıyordu. Ölesiye korkuyordu ve bu korku odadaki herkes tarafından tekrar açıkça görünür hale gelmişti.
Efruz, Arel’in bu dondurucu sessizliği ve Poyraz’ın o darmadağın halini gördüğünde aniden sustu. Göğsü hızla inip kalkarken bakışlarını hepimizin üzerinde tek tek gezdirdi. Odanın içindeki o yoğun gerilim, siber saldırının getirdiği o enkazla birleştiğinde Efruz’un yüzündeki öfke yerini karanlık, analitik bir kesinliğe bıraktı.
Yavaşça arkasını döndü, ellerini beline yerleştirerek hepimize, bu odadaki her bir yüze teker teker baktı. Ses tonu bu kez bağırmıyordu; ama bağırmasından çok daha tehlikeli, çok daha dondurucu bir fısıltıya dönüşmüştü.
"Bu saldırı dışarıdan gelmedi..." dedi Efruz, gözlerini benim ve Arel’in üzerinde sabitleyerek, ardından masanın arkasında titreyen Poyraz’a bakarak. "Bu kadar üst düzey bir biyometrik korumayı, bu sığınak arşivinin en derin genetik kodlarını dışarıdan bir mutant ya da basit bir bilgisayar korsanı asla aşamaz. Birileri içeriden kapıyı açtı. Birileri sığınağın geleceğini satmak için doğru anı bekledi."
Efruz bir adım öne çıktı ve o karanlık finale noktayı koydu:
"Burada, tam şu an bu odanın içinde... Aramızda bir hain var."
