13. bölüm · GEREKLİ ŞEYTAN
ARZU VE KIYAMET
Arel’in solunum maskesinin altından sızan o kısık, alaycı fısıltısı revir odasının soğuk duvarlarında yankılanırken, göğsümdeki o koca taşın bir anda un ufak olduğunu hissettim. Gözlerimdeki yaşları umursamadan, yüzümde aylardır belirmeyen o kocaman, içten tebessüme engel olamadım. Parmaklarımı parmaklarına daha da kenetledim.
"Hâlâ dalga geçecek gücü bulabiliyorsun ya..." dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Demek ki gerçekten iyileşiyorsun."
Arel, yüzündeki maskeyi zayıf bir hareketle kenara doğru itti. Nefes alırken göğsü hâlâ sarsılıyordu ama o yeşil gözlerindeki muzip parıltı yeniden canlanmaya başlamıştı. "Sen böyle başımda çocuk gibi ağlayacaksan, hep ölümün kıyısında yürüyebilirim, Yüzbaşı," diye mırıldandı, sesi pürüzlü ama bir o kadar da yakındı.
Ona doğru biraz daha eğildim. Aramızdaki mesafeyi tamamen eritmek ister gibi, boşta kalan elimle onun soluk yanağını usulca kavradım. Teninin o buz gibi soğukluğu, avcumun sıcaklığıyla yavaşça eriyordu.
"Neden yaptın bunu Arel?" diye sordum, sesim derin bir fısıltıya dönüştü. "Efruz söyledi... Gücünü her kullandığında kendi hayatından veriyormuşsun. Neden benim için kendini böyle tehlikeye attın? O canavarlar beni parçalayacakken neden kendi bedenini feda ettin?"
Arel’in gözlerindeki o alaycı ifade bir anlığına silindi. Yerini, ruhunun en derininden gelen, saklamaktan vazgeçtiği çiğ ve vurucu bir dürüstlüğe bıraktı. Bakışlarını gözlerimden ayırmadan usulca yutkundu.
"Çünkü..." dedi, parmaklarımı hafifçe sıkarak. "Dışarıdaki o yürüyen ölülerin dünyası beni hiç ilgilendirmiyor, Baran. Bu sığınak, Efruz'un deneyleri, insanlığın kurtuluşu... Hiçbiri umrumda değil. Ama sen... sen o canavarların arasında kaybolup gidemezdin. Eğer sen yoksan, benim bu dünyada uyanık kalmamın hiçbir anlamı yok."
Bu sözler, aramızdaki tüm sınırları, askeri kuralları ve mantığı o saniyede yok etti. İçimde aylardır biriken o bastırılmış arzu, korku ve derin sevgi dalgası bir anda patlak verdi. Başımı ona doğru eğdim. Nefesi nefesime karışırken, dudaklarımızın birleşmesine sadece milimler kalmıştı. Kalbimin atışını onun dudaklarında hissedebiliyordum.
ŞRAAAK!
"Baran! Arel uyandı mı?!"
Revir kapısının büyük bir gürültüyle açılmasıyla ikimiz de hızla geri çekilmek zorunda kaldık. Lara ve Maya heyecanla içeri dalarken, aramızdaki o büyüleyici, nefes kesen hava bir anda tuzla buz oldu. Doğrularak üstümü başımı düzelttim, içimdeki o ani bölünmenin verdiği hayal kırıklığını gizlemeye çalışarak boğazımı temizledim.
Kapının gürültüyle açılmasıyla birlikte aramızdaki o yoğun, neredeyse elle tutulacak kadar sıcak olan hava bir anda buz kesti. İçeri ilk giren Lara’ydı; hemen arkasından ellerinde yeni tıbbi malzemeler tutan Maya ve yüzünde her zamanki gibi ne düşündüğünü belli etmeyen o soğuk, mesafeli ifadesiyle Efruz belirdi.
Hızla doğruldum, sırtımı dikleştirip yüzümdeki o çaresiz, savunmasız ifadeyi saniyeler içinde sildim. Ama kalbimin göğüs kafesimi döven o deli ritmini yatıştırmak o kadar kolay olmuyordu.
"Uyanmış!" diye neredeyse çığlık attı Lara, yatağın kenarına adeta atılarak. "Arel, seni aptal! Bizi ne kadar korkuttun haberin var mı?"
Arel, saniyeler önce gözlerinde gördüğüm o derin, savunmasız ve anlam dolu bakışları bir anda silip attı. Yüzüne o çok iyi bildiğim, insanı deli eden ama bir o kadar da kendine çeken o kibirli, dalgacı maskesini geçirdi. Sedyede hafifçe geriye yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi.
"Sakin ol, ufaklık," dedi Arel, sesindeki o hafif alaycı tonla. "Benim gibi birinin bu kadar kolay gideceğini mi sandın? Hem, gitsem buradaki sıkıcı hayatınızda kim sizinle dalga geçecekti?"
Maya hemen yatağın diğer tarafına geçip elindeki küçük fenerle Arel'in göz bebeklerini kontrol etti, ardından bileğindeki nabız ölçeri inceledi. "Biyolojik değerlerin inanılmaz bir hızla normale dönüyor," dedi Maya hayretler içinde başını sallayarak. "Normal bir insanın bu kadar hücresel yıkımdan sonra günlerce komada kalması gerekirdi. Sen... sen gerçekten de doğanın kurallarına meydan okuyorsun."
"Doğa bana borçlu, Maya," diye sırıttı Arel, göz ucuyla bana bakarak. "Henüz tahsil etmem gereken alacaklarım var."
Efruz, odanın köşesinde kollarını kavuşturmuş, keskin gözleriyle Arel'i süzüyordu. "Gücünü bu kadar pervasızca kullanman sığınağın güvenliğini tehlikeye atıyor, Arel," dedi, sesi her zamanki gibi buz gibiydi. "Dışarıdaki o elektromanyetik dalgalanma sadece canavarları değil, bizim sistemlerimizi de altüst etti."
Arel, Efruz’un bu soğuk uyarısına sadece omzunu silkerek karşılık verdi. "Rica ederim, Efruz. Bir dahaki sefere seni kurtarmamı istemiyorsan, bunu doğrudan söylemen yeterli. Ben de canavarlarla keyifli bir akşam yemeği yerim."
Maya araya girerek, "Tamam, bu kadar tartışma yeter. Dinlenmesi gerekiyor ama genel durumu stabil," dedi ve hepimize kapıyı işaret etti. Odanın içindeki o kalabalık yavaşça dağılırken, Arel’le gözlerimiz son bir kez birleşti. Kahverengi gözlerinde, yarım bıraktığımız o anın vaadi hâlâ kıvılcımlar saçıyordu.
Sığınağın labirenti andıran revir çıkışındaki o uzun koridor, derin bir sessizliğe bürünmüştü. Az önce havada uçuşan mermilerin, çığlıkların ve o kaosun yerini, artık sadece havalandırma fanlarının monoton ve huzursuz edici uğultusu almıştı. Maya ve Lara’nın yorgunluktan çökmüş omuzları, yaşadığımız felaketin ağırlığını gözler önüne seriyordu.
Efruz, elindeki dijital verileri kapatıp cihazını kemerine taktı. Bakışları, revir odasının kapısından yeni çıkan bizlere, özellikle de Arel’in üzerinden bir an olsun ayrılmadı. "Sığınak sistemlerini geçici olarak güvenli moda aldım," dedi, sesi o her zamanki gibi buz gibi ve mesafeliydi. "Fiziken hepimiz sınırdayız, eğer dinlenmezsek yarın sabah birer canlı cesetten farkımız kalmayacak. Kontrol merkezine geçip son güvenlik taramalarını yapacağım."
Lara, gözlerini ovuşturarak başını salladı. "Zombilerin gece yarısı tekrar saldırmayacağından nasıl emin olabiliriz? O kapılar bir kere kırıldı..." Sesi titriyordu.
Arel, koridorun loş ışığında sedyeden aldığı hafif destekle dik bir şekilde duruyordu. Üzerindeki o halsizlik hâlâ belirgindi ama o muzip ve otoriter duruşundan zerre taviz vermiyordu. Kahverengi gözlerini ağır ağır Lara’ya çevirdi. O an, neon yeşili ışık olmasa bile bakışlarındaki o ürkütücü baskınlık odayı doldurdu.
"Bu gece, bu sığınağın koridorlarında tek bir yürüyen ölü bile nefes almaya cesaret edemeyecek," dedi Arel, sesi fısıltıdan hallice olsa da içinde yankılanan mutlak bir emirdi. "Virüs, zihnimin bir uzantısı haline geldi. Onlara, bu katın sınırlarından içeri adım atmayı yasakladım. Sessizliğe mahkûmlar. Şimdi git ve uyu."
Arel’in bu kendinden emin tavrı, herkesin üzerindeki o ağır korku perdesini biraz olsun dağıttı. Maya, Arel’e son bir kontrol bakışı atıp, "Sabah görüşürüz," diyerek Lara ile birlikte revirden uzaklaştı. Efruz bize soğuk, neredeyse anlamı çözülemeyecek bir bakış atıp sessizce geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Koridorda nihayet baş başa kalmıştık.
Sığınağın o devasa metal tavanının altında, koridorun loş ışığında sadece ikimizin adımları yankılanıyordu. Arel, benim desteğime ihtiyaç duymuyormuş gibi görünmeye çalışsa da, yürürken hafifçe yalpaladığını fark ettim. Elimi nazikçe koluna koyduğumda, irkilmedi ama bana doğru dönüp o hınzır gülümsemesini takındı.
"Yine o 'korumacı Yüzbaşı' moduna girdin değil mi?" diye mırıldandı, sesiyle oyun oynar gibi. "Merak etme, henüz devrilmeye niyetim yok."
"Yürümeye devam et, Arel," dedim, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek. "Sadece seni odana yetiştirmek istiyorum."
Yürüyüşümüz boyunca birbirimize tek bir kelime daha etmedik. Ama aramızdaki o sessizlik, söylenebilecek binlerce kelimeden daha ağırdı. Sığınağın her köşesi, daha önce yaşanan o korkunç çatışmaların izlerini taşıyordu. Duvarlardaki mermi delikleri, zemindeki kurumuş kan izleri... Ama o an benim dünyam sadece yanımda yürüyen bu adamın varlığından ibaretti. Sığınak dışarıda yıkılıyordu ama biz, birbirimize doğru çekiliyorduk.
Eski odamızın önüne geldiğimizde durdum. Kapının kulpuna uzandım ve o tanıdık, ağır metal kapıyı gıcırdayarak açtım. İçerisi, bıraktığımızdan daha da karanlık ve tekinsiz görünüyordu. Ancak içeri adım attığımız an, o loş sarı masa lambasının yaydığı cılız ışık, ikimizi de kendi içine çeken bir kozaya dönüştü. Kapıyı arkamızdan kapattığımda, kilit mekanizmasının o tok sesi, dünyayla olan bağımızı tamamen koparan son darbe oldu. Artık dışarıdaki zombilerin, Poyraz’ın ihanetinin ya da yarın ne olacağının hiçbir önemi yoktu.
Oda, sadece ikimize aitti.
Kapıyı kilitleyip sırtımı soğuk metale dayadığımda, odanın içindeki hava bir anda yoğunlaştı.
Dışarıdaki dünyanın sonu, Arel’in damarlarındaki virüs, yaşadığımız tüm o ölümcül tehlikeler… Hepsi, bu dört duvarın dışında kalan anlamsız birer detay gibiydi. Şimdi, burada, karşımda duran ve o derin kahverengi gözleriyle beni izleyen adamdan başka hiçbir şey gerçek değildi.
Arel, kapıya yaslandığımı görünce yavaşça bana doğru bir adım attı. Üzerindeki o yorgun, halsiz tavrın yerini, sanki sadece benim varlığımda ortaya çıkan o gizli, yakıcı bir enerji almıştı. Aramızdaki mesafe milimlere indiğinde, onun sıcak nefesini yüzümde hissettim.
Daha fazla bekleyemedim. Elimi hızla onun beline sarıp kendime çektim, diğer elimi ise darmadağın olan siyah saçlarının arasına gömdüm. Dudaklarını, sanki aylardır susuz kalmış birine su verircesine sert ve derin bir açlıkla öptüm. Arel, dudaklarıma karşılık verirken parmaklarını omuzlarıma, sert askeri üniformamın üzerine geçirdi. O ilk öpücük bir başlangıç değil, sanki aylardır içimizde biriken bir volkanın patlamasıydı.
Öpücüklerimiz giderek daha vahşi, daha kontrolsüz bir hal alıyordu. Arel, dudaklarımı bırakıp başını yana çevirdiğinde, nefes nefese kalmış bir şekilde elimi onun çenesine koyup başını tekrar bana doğru çevirdim. Bu kez öpücüğüm daha yavaştı, her detayını ezberlemek istercesine... Dudaklarını dişledim, alt dudağını nazikçe emdim ve o da bana aynı sertlikte karşılık verdi. Ellerim, onun ince belinden aşağıya, kalçalarına doğru indi; onu kendime o kadar sert bastırıyordum ki, aramızda bir nefeslik yer bile kalmamıştı.
Arel’in elleri gömleğimin düğmelerine gitti. Parmakları titriyordu ama inatla açmaya çalışıyordu. Ben ise kendimi durduramıyordum; dudaklarım yavaşça, iz bırakırcasına dudaklarından kaydı. Çene çizgisini öperek aşağıya, o her zaman hayran olduğum pürüzsüz boynuna indim. Boynunun o hassas, atar damarının attığı bölgeye sıcak dilimi bastırdığımda Arel’in başı geriye düştü. Boğazından, sadece benim duyabileceğim kadar kısık, inilti karışımı bir ses döküldü.
"Baran..." diye fısıldadı, sesi titriyordu. Parmaklarını saçlarıma geçirdi, beni kendine daha da çekti. "Durma..."
Boynuna dudaklarımı bastırıp sertçe emdiğimde, o bölgede derin bir kızarıklık bıraktığımdan emindim. Teninin sıcaklığı, dudaklarımdaki soğukluğu yakıyordu. Arel’in bedeninin benimkine karşı verdiği tepkiyi hissedebiliyordum; bacaklarının hafifçe titrediğini, kalbinin sanki yerinden çıkacakmış gibi göğüs kafesinde dövündüğünü... Ellerim onun belinden yavaşça yukarı, göğsüne doğru tırmandı. Tişörtünün altındaki o ince, pürüzsüz tene dokunduğum an elektrik çarpmış gibi oldum.
Onu yavaşça yatağa doğru yönlendirdim. Sırtı yatağın kenarına çarptığında, onu bırakmadım; aksine üzerine doğru eğildim. Dudaklarımız ayrılmıyordu, nefes alışverişlerimiz birbirine karışıyordu. Bir anlığına durup, o loş ışıkta kahverengi gözlerinin içine baktım. O gözlerde, az önce odaya girdiğimiz zamanki o alaycı gülüşten eser yoktu. Sadece saf, katıksız bir arzu ve teslimiyet vardı.
"Seninle ilgili her şey... bu an, bu korku, bu tutku... hepsi benim," dedim, sesim boğuk ve hırslı çıkıyordu.
Arel cevap vermedi, sadece ellerini boynuma sarıp beni tamamen üzerine çekti. Bu kez öpüşü daha agresif, daha sahipleyiciydi. Ellerim onun vücudunu keşfediyor, her noktasını dokunuşlarımla işaretliyordum. Boynunu öpmeye devam ederken, ellerimle onun tişörtünü yukarı sıyırdım. Tenimizin birbirine temas ettiği o ilk an, odadaki tüm soğukluğu yok etti.
Sadece dudaklarımız değil, tüm bedenimiz konuşuyordu. Arel’in parmakları sırtımdaki kasların üzerinde gezinirken, benim dudaklarım onun omuz başlarında, köprücük kemiklerinde ve boynunun her santiminde derin izler bırakıyordu. Birbirimizin kokusunu, nefesini, omuzlarımızdaki yükü paylaşıyorduk. O an, sığınağın tüm gürültüsü, dışarıdaki zombiler ve yaklaşan kıyamet tamamen yok olmuştu. Sadece biz vardık; birbirimize kenetlenmiş, birbirimizin teninde kaybolmuş, her öpücükle biraz daha eriyen iki ruh...
Dudaklarımızı ayırmadan, gözlerimizi birbirimizden koparmadan, bu geceyi birbirimize adadık. Bu, sadece bir öpüşme değil; birbirimizi yeniden var ettiğimiz, tüm yaralarımızı birbirimizin teniyle sardığımız bir yemin töreni gibiydi. Ve o odada, zifiri karanlığın içinde, tek bir ışık kaynağı gibi birbirimizi aydınlatmaya devam ettik.
