6. bölüm · GEÇMİŞİN İZLERİ

6.BÖLÜM

Esma Zinar

Yemekten sonraki birkaç gün, zihnimde yankılanan o tek kelimeyle geçti: "Güzelim." Aras’ın telefondaki o yumuşak sesi, Yağmur ismine verdiği o derin anlam... İçimde bir yerlerde, daha önce hiç tanımadığım o huzursuzluk kök salıyordu. Ama bunu kendime bile itiraf edemiyordum. Ben sadece işini yapmaya çalışan bir muhabirdim, o ise hayatıma fırtına gibi dalan Adanalı bir yabancı...
AJANS ÇIKIŞI: İNAT VE MESAFE
Öğle arası Cemre’yle ajanstan çıkarken, kapının önünde Aras’ın sağ kolu Kenan’ı gördük. Yine o alışıldık, ifadesiz yüzüyle siyah aracın yanında dikiliyordu. Cemre, elindeki dosyayı koltuğunun altına sıkıştırıp Kenan’ın tam karşısına dikildi. Siverekli inadı yine üzerindeydi.
"Yine mi siz? Adım başı karşımıza çıkmak zorunda mısınız?" dedi Cemre, kaşlarını çatarak.
Kenan, ciddiyetini hiç bozmadan aşağıdan yukarıya bir süzdü Cemre'yi. "Güvenlik şakaya gelmez. Biz işimizi yapıyoruz," dedi buz gibi bir sesle.
"Güvenlikmiş... Biz kendi başımızın çaresine bakabiliriz, gölge gibi peşimizde gezmenize gerek yok," diye tersledi Cemre.
Kenan, Cemre’nin bu inatçı çıkışına karşı sadece, "Patronun emri kesin. Siz işinizi yapın, ben de benimkini," diyerek konuyu kestirip attı. Aralarında herhangi bir yumuşama yoktu; sadece birbirine tahammül etmeye çalışan iki zıt karakterin sessiz savaşı vardı.
KARANLIK SOKAKLAR VE ADANALI DAMARI
Akşam ajansın son işlerini bitirip çıktığımda hava çoktan kararmıştı. Urfa’nın o eski, taş duvarlı dar sokaklarından birinde arabama doğru yürürken, sokağın sessizliği beni ürkütmeye başladı. Tam köşeyi dönecekken üç gölge belirdi. Arkama baktığımda iki kişinin de yolu kapattığını gördüm. Kaçacak yerim kalmamıştı.
"Ekin Gülce İrdeci... Babanın selamını getirdik," dedi içlerinden biri, elindeki bıçağın ucuyla duvardaki taşı kazıyarak.
Nefesim kesildi. "Ne istiyorsunuz benden?" diye bağırdım ama sesim titriyordu. Tam adam üzerime doğru hamle yapmıştı ki, sokağın girişinden bir motor kükremesi ve ardından sert bir fren sesi yükseldi.
Aras, arabadan adeta bir fırtına gibi indi. Üzerindeki o sakin adam gitmiş, yerine Adana sokaklarının o korkusuz ruhu gelmişti. Hiç konuşmadı; ilk adamın üzerine bir aslan gibi atıldı. Adamın kolunu tek bir hamleyle etkisiz hale getirirken gözleri öfkeden kararmıştı.
"Dokunmayın demiştim!" diye kükredi Aras. Sesi sokaktaki taş duvarlarda yankılanırken, Adanalı damarı her halinden okunuyordu.
Kısa süre içinde adamlar arkalarına bakmadan kaçtı. Aras soluk soluğa yanıma geldi. Omuzlarımdan tutup beni sarstı, gözlerinde bastırmaya çalıştığı o yoğun endişe vardı ama sesi yine o mesafeli tondaydı. "İyi misin? Bir şey yaptılar mı sana?"
"İyiyim, sadece çok korktum..." diyebildim. Tam o sırada sokağın başında bir karaltı daha belirdi.
"GÜLCE!"
Abim Adem, Aras’ın ellerini üzerimde görünce hızla gelip Aras’ı sertçe ittirdi. "Bırak kardeşimi! Sen ne hakla ona dokunuyorsun?"
"Abi dur! Aras beni kurtardı!" dedim araya girerek.
Abim, Aras’ın tam karşısına dikildi. İki dev adamın öfkesi sokağa sığmıyordu. "Senin ne işin var sürekli kardeşimin dibinde?" diye bağırdı abim. "Bu adamlar neden senin olduğun yerde ortaya çıkıyor? Sen mi çekiyorsun bu belaları Gülce’nin üzerine?"
Aras, abimin bu suçlamasına karşı geri adım atmak yerine daha da dikleşti. "Ben olmasaydım kardeşin şu an o bıçağın ucundaydı Adem! Eğer korumayı beceremiyorsan, bırak ben yapayım!"
"Sen kimsin de benim kardeşimi korumaktan bahsediyorsun yabancı?" abimin sesi Siverek’in o meşhur öfkesiyle patladı.
İkisi birbirine girmek üzereyken aralarına geçtim. Aras’ın o sert bakışlarının altında yatan o karmaşık duyguları görebiliyordum. Ama zihnimde hâlâ o cevapsız sorular vardı. Aras bana son bir kez baktı; o bakışta söylenmemiş binlerce kelime vardı ama hiçbirini dile getirmedi. Arabasına bindi ve lastik yakarak uzaklaştı. Arkasında bıraktığı tek şey, abimin dinmeyen öfkesi ve benim kalbimdeki o büyük karmaşaydı.