22. bölüm · GEÇMİŞİN İZLERİ

22. BÖLÜM

Esma Zinar

Gözlerimi açtığımda Urfa’nın sabah güneşi odayı çoktan doldurmuştu. Aras’ın göğsünde uyandığım o ilk sabahtı. Bir kolu sahiplenici bir tavırla belime dolanmıştı, nefesi saçlarımın arasındaydı. Gece yaşanan o fırtınalı anlar, babamın baskını ve Aras’ın o yakıcı öpücüğü bir film şeridi gibi geçti zihnimden.
Aras hafifçe kıpırdandı, gözlerini açmadan beni daha sıkı çekti. "Uyanmışsın muhabir," diye fısıldadı boğuk bir sesle. "Güneşten daha parlak gözlerin var sabahları."
Tam o sırada koridordan gelen ayak seslerini duydum. Cemre’nin sesi geliyordu: "Gülce? Kızım nerede kaldın, kahvaltı hazır!"
Ses tam Aras’ın odasının önünde durdu. Cemre, benim odamda olmadığımı anlayınca ve içeriden gelen fısıldaşmaları duyunca bir an duraksadı. Merakına yenik düştüğünü hissettim. Kapı kolu yavaşça aşağı indi ve Cemre, elinde iki kahve fincanıyla içeri daldı.
"Gülce, senin burada ne işin—"
Cemre olduğu yerde donup kaldı. Gözleri yatakta yan yana yatan bize, sonra Aras’ın çıplak omuzlarına, en son da Aras’ın benim belimdeki eline takıldı. Elindeki fincanlar hafifçe titredi. Cemre’nin bakışlarında sadece bir şaşkınlık yoktu; o an Aras’a bakarken gözlerinde yakaladığım o garip parıltı, içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk yarattı. Sanki... Sanki sadece arkadaşım olduğu için şaşırmamıştı, o an Aras’ın yanında olan kendisi değil diye bir anlık hayal kırıklığı geçmişti gözlerinden.
"Şey... Ben... Kapı açıktı sanmıştım," diye kekeledi Cemre, bakışlarını Aras’ın üzerinden çekemeyerek.
Aras, istifini bozmadan yatakta doğruldu. Sesi buz gibi ama bir o kadar da sahipleniciydi. "Cemre, bir dahaki sefere kapıyı çalmayı unutma. Arkadaşın artık sadece konuğum değil, bu odanın ve bu konağın hanımıdır."
Cemre, Aras’ın bu sert çıkışıyla kendine gelip hızla odadan çıktı. Ama o çıkarken yüzündeki o tuhaf ifadeyi asla unutamayacaktım. "Aras’ta gözü mü var?" sorusu bir zehir gibi zihnime düştü.
Hızla hazırlandık. Bahçede bizi bekleyen hoca amcanın karşısına çıktık. Hoca amca dualarını okudu, o kutsal soruları sordu. "Kabul ettin mi evlat?" dediğinde Aras’ın elini masanın altından sıktım.
"Kabul ettim," dedim. Aras da aynı kararlılıkla, "Kabul ettim," dediğinde artık resmen Aras Dağhan’ın karısıydım.
Nikâh bitip hoca amcalar ayrıldıktan sonra, Kemal bahçeye girdi. "Ağam, Leyla gelmiş. Kapıda bekliyor, 'Aras'la konuşmadan gitmem' diyor."
Gülce olarak artık geri planda durmayacaktım. Aras’ın koluna girdim, başımı omzuna yasladım ve Cemre’nin de bizi izlediğinden emin olarak konuştum:
"Gelsin bakalım Aras. Dağhanların geliniyle tanışmasının vakti gelmişti zaten."

Leyla, topuklu ayakkabılarının taş avluda çıkardığı tok seslerle bize doğru yürüdü. Yüzünde, acısını gizlemeye çalışan ama başaramayan o zehirli gülümseme vardı. Aras'a bakarken sesi titriyordu ama kelimeleri keskindi:
"Demek benim yerime birini bu kadar hızlı buldun Aras? Hem de kiminle... Babanın can düşmanının kızıyla, öyle mi?"
Aras'ın kolundaki elimi daha sıkı kenetledim. Aras'ın vücudu bir yay gibi gerilmişti ama sesini yükseltmedi. Aksine, o kadar sakindi ki bu hali Leyla’yı daha çok çileden çıkarıyordu.
"Leyla," dedi Aras, sesi buzdan bir kütle gibiydi. "Senin yerin hiç olmadı ki birini bulayım. Sen sadece bu konakta bir emanettin, emanet vaktin doldu."
Leyla bir kahkaha attı ama bu daha çok bir hıçkırığa benziyordu. Sonra aniden bana döndü. Gözlerindeki o karanlık bakış, az önce Cemre'de gördüğüm huzursuzluğu unutturacak kadar sertti.
"Sen... Gülce miydin?" dedi küçümseyerek. "O parmağındaki yüzüğe çok güvenme. Bu topraklarda yüzükler parmaklarla beraber gömülür. Aras'ın seni neden seçtiğini sanıyorsun? Aşk mı? Aras Dağhan bir kadına sadece iki sebeple dokunur: Ya intikam için ya da bir mecburiyetten. Senin mecburiyetin ne, henüz öğrenemedin mi?"
Cemre bu sözleri duyunca bir adım öne çıktı, yüzündeki o sabahki tuhaf ifade gitmiş, yerine benim için duyduğu korumacı refleks gelmişti. "Haddini bil!" diye çıkıştı Leyla'ya. "Onlar evlendi, artık bu konağın hanımı Gülce."
Leyla, Cemre'yi bile süzüp "Bir koruman eksikti, o da gelmiş," diyerek tekrar Aras'a döndü. "Babanın o gizli vasiyetini ona söyledin mi Aras? Hani şu 'Dağhan soyu sadece asil bir kandan devam etmeli' diyen o maddeyi? Bu kızın damarlarında senin düşmanının kanı akıyor. Bu nikahın sonu sadece kan olur, düğün değil!"
Aras, Leyla'nın üzerine bir adım yürüdü. Leyla istemsizce geri çekildi. Aras, her kelimesine basa basa konuştu:
"Vasiyeti de, kanı da, töreyi de ben yazarım Leyla. Şimdi bu kapıdan çıkıp gideceksin. Ve bir daha bu sokağa bile adımını atarsan, o çok güvendiğin aşiretin bile seni elimden alamaz."
Leyla, son bir kez bana bakıp "Güle güle otur Gülce Dağhan... Ama unutma, bu yatakta her uyandığında yanındaki adamın aslında seni mi yoksa babandan alacağı intikamı mı düşündüğünü asla bilemeyeceksin," dedi ve arkasını dönüp gitti.
Leyla’nın gidişiyle avluya ağır bir sessizlik çöktü. Cemre yanıma gelip elimi tuttu, bakışları artık tamamen yumuşaktı. "Gülce, iyi misin? Saçmalıyor o kadın, kıskançlıktan yapıyor," dedi.
Ama Leyla'nın attığı o şüphe tohumu, Aras'ın babamla yaptığı o "gizli madde" ve vasiyet meselesi aklımı kurcalamaya başlamıştı bile.

Leyla’nın zehirli sözleri avluda asılı kalsa da Aras elini belime koyup beni kendine doğru çekti. "Onun sözleri, kaybeden bir kadının son çırpınışları Gülce. Bizim aramızda ne bir vasiyet var ne de babalarımızın karanlık geçmişi bizi yönetecek. Ben kendi kararlarımı kendim veririm," dedi.
Sesi o kadar güven vericiydi ki, içimdeki o son şüphe kırıntısı da dağıldı.
Cemre, Leyla gittikten sonra derin bir nefes aldı. "Gülce, sabahki halim için kusura bakma. Sadece... buraların havası çok ağır, seni böyle bir savaşın ortasında görünce bir an ne yapacağımı bilemedim. Ama artık anlıyorum, Aras seni gerçekten koruyor," dedi. Cemre'nin bu dürüstlüğü ve üzerindeki o tuhaf hayranlığın yerini gerçek bir dostluğa bırakması beni rahatlattı.
Akşam çökerken Aras beni konağın en üst katındaki terasa çıkardı. Urfa ayaklarımızın altındaydı. Işıklar birer mücevher gibi parlıyordu.
"Üç gün bitti muhabir," dedi Aras, arkamdan sarılıp başını boynuma gömer de. "Artık kaçışın yok. Benim karımsın, bu konağın hanımısın."
Dönüp ellerimi göğsüne koydum. "Babamın elindeki o belgelerin kopyası sende, değil mi?" diye sordum gülümseyerek.
Aras hafifçe sırıttı. "Sadece kopyası değil, babanın yaptığı tüm o usulsüz sevkiyatların asıl kanıtları bende. Onu doğrudan hapse göndermeyecek kadar akıllıyım; şimdilik onu sadece elimde tutuyorum. Seni bir daha rahatsız edemeyecek kadar köşeye sıkıştırdım."
Bu zekice planı beni bir kez daha hayran bıraktı. Aras beni sadece silahla değil, aklıyla da korumuştu.
Tam o sırada aşağıdan Yağmur’un neşeli sesi yükseldi: "Yenge! Abim! Yemek hazır, hadi gelin!"
Aras elimi tutup beni merdivenlere yönlendirdi. "Gidelim bakalım, ailemizi bekletmeyelim."
Yemek masasında ilk defa gerçek bir aile gibiydik. Cemre, Yağmur’la şakalaşıyor; abim Adem, Aras’la yeni projeler hakkında konuşuyordu. Artık korku değil, huzur vardı.

Yemekten sonra hep birlikte avlunun ortasındaki büyük sedirlere geçtik. Urfa’nın akşam serinliği çökmüş, gökyüzü binlerce yıldızla donanmıştı. Yağmur, büyük bir heyecanla hepimize közde pişmiş bol köpüklü mırraları ve Türk kahvelerini getirdi.
"Ellerine sağlık Yağmur," dedim kahvemin kokusunu içime çekerek.
Aras yanımda oturuyordu, kolunu sedirin arkalığına atıp beni sahiplenici bir tavırla kendine çekmişti. Cemre, Yağmur’un getirdiği kahveyi alırken "Ay vallahi bu Urfa'nın kahvesi bile bir başka, İstanbul’da böyle lezzet yok!" diye neşeyle güldü. Onun bu enerjisi hepimizin yüzüne bir tebessüm kondurdu.
Abim Adem, Aras’a dönüp, "Bak Aras, kardeşimi sana emanet ettim ama görüyorum ki o artık benden çok seninle bir bütün olmuş. Gözündeki o korkunun yerini huzur almış ya, artık gözüm arkada kalmaz," dedi duygusal bir sesle.
Aras, abimin gözlerinin içine bakarak başını hafifçe eğdi. "Gülce benim sadece eşim değil, Adem. O benim nefesim. Bu konakta o mutlu olmazsa, taş üstünde taş bırakmam. Müsterih ol."
Cemre bir yandan kahvesini yudumluyor, bir yandan da Kemal’in uzaktan gelen sert ama saygılı tavırlarını izleyerek "Kemal Bey de hiç konuşmuyor mu böyle, hep mi ciddi?" diye sordu muzipçe. Kemal, bu soru karşısında hafifçe kızarıp başını öne eğince hepimiz kahkahayı bastık.
Muhabbet koyulaştı; eski anılardan, geleceğe dair güzel planlardan konuşuldu. İlk defa babamın gölgesi, Leyla’nın kini ya da geçmişin ağırlığı üzerimizde değildi. Sadece biz vardık; bir aile olmayı başarmış bir avuç insan.
Gecenin sonuna doğru herkes odasına çekilmeye başladığında, Aras elimi sıkıca tuttu. "Bak," dedi kulağıma fısıldayarak. "Sana söz verdiğim huzur tam olarak buydu muhabir. Artık sadece biz varız."
Başımı omzuna yasladım. Ela gözlerim, gökyüzündeki yıldızlardan daha parlaktı o an. "İyi ki vazgeçmemişsin benden Aras..."
Birlikte odamıza, yeni hayatımıza doğru yavaş adımlarla yürürken; Urfa’nın o mistik ve huzurlu sessizliğinde son bul