19. bölüm · GEÇMİŞİN İZLERİ
19. BÖLÜM
Tepenin etrafını saran araçların farları, karanlığı bıçak gibi kesiyordu. Gözlerimi kamaştıran o ışıkların ardında kaç namlunun bize doğrulduğunu bilmiyordum ama Aras'ın belimdeki elinin sertleşmesinden durumun ciddiyetini anlıyordum.
"Demek bizi buraya gömeceksin," dedi Aras, sesi buz gibi bir sakinlikle babama ulaştı. "Ama unutma; Dağhanlar ölürken yalnız gitmezler. Burayı senin için de bir mezara çevirmeden tek bir kurşun bile atamazlar."
Babam elindeki feneri yere attı ve karanlığın içinde silueti daha da heybetli göründü. "Aras, sen benim misafirimsin. Benim derdim kanınla değil, kızımla," dedi babam. Sonra bana döndü: "Gülce, o adamın yanından ayrıl ve buraya gel. Eğer gelirsen, Aras ve adamlarının buradan sağ salim gitmesine izin veririm. Gelmezsen... Annene komşu olursun."
Aras, beni daha sıkı kavrayıp kulağıma fısıldadı: "Asla gitmiyorsun. Sadece bana güven."
İçimdeki o küçük kız çocuğu titriyordu ama belimdeki silahın soğukluğu bana kim olduğumu hatırlattı. Aras'ın arkasından çıkıp bir adım öne çıktım. Gözyaşlarım kurumuş, yerini yakıcı bir öfke almıştı.
"Benim bir annem vardı, onu sen öldürdün!" diye bağırdım babama doğru. "Şimdi hangi yüzle beni yanına çağırıyorsun? Senin yanın ölüm demek, senin yanın ihanet demek!"
Baran kahkaha atarak telsizine bir şeyler söyledi. "Zaman daralıyor Aras. Adamlarım parmaklarını tetikten çekmek için sabırsızlanıyor. Kızın hayatı senin elinde."
Tam o sırada, tepenin diğer yamacından motor sesleri duyulmaya başladı. Aras'ın dudaklarında karanlık bir gülümseme belirdi. "Ben Urfa'da hiçbir yere hazırlıksız gitmem Baran," dedi.
Motorların uğultusu tepede yankılanırken, etrafımızı saran araçların yanındaki adamlar tek tek yere seriliyordu; Aras’ın gizli keskin nişancıları iş başındaydı. Babam ve Baran, aynı anda silahlarına davranınca hiç tereddüt etmedim. Aras’ın bana öğrettiği o soğukkanlılıkla belimdeki silahı çektim ve babamın silahına giden elini kolundan vurdum. Aynı anda Aras’ın silahı patladı ve Baran’ın bacağına sıktı.
Şu an burada, annemin mezarı başında sadece biz vardık. Adamların geri kalanı etkisiz hale getirilmişti. Babamın acıyla kolunu tutarak yere çöküşünü izledim. Yanına gittim, sesim bu sefer daha canlı, daha kışkırtıcıydı.
"Madem Aras’ın yanında olmam seni bu kadar deli ediyor," dedim, gözlerimin içine çöken o karanlık intikamla. "Şimdiye kadar Aras’la sadece ortaktık... Ama artık karı koca olacağız!"
Babamın acı dolu yüzünde bir kas sinirle seğirdi. "Asla!" diye inledi ama onu duymamazlıktan geldim. Yere eğilmiş yüzüne ayağımın ucuyla ıslanmış çamuru atarak Baran’ın yanına doğru yürüdüm. Bacağını tutan Baran’ın erkekliğine sert bir tekme indirip üzerine eğildim.
"Bundan sonra benim adamımı sadece rüyanda tehdit edebilirsin!"
Bunlar benden beklenen şeyler değildi, belki de içimdeki asıl Gülce uyanıyordu. Aras’ın yanına geçip ona sıkıca sarıldım. Başımı göğsüne yaslayıp kulağına fısıldadım: "Babam ve Baran’ın yanında daha fazla güçsüz görünmek istemedim, özür dilerim."
Aras’ın kalp atışlarının hızlandığını hissettim. Benden bu hamleyi beklemiyordu ama bu hoşuna gitmişti. Babamla Baran’ın nefret dolu bakışlarının üzerimizde olduğunu hissedince, Aras’tan ayrılmadan önce yanağına tüy gibi hafif bir öpücük bırakıp sol yanına geçtim. Elini belime sardı; artık sadece koruması değil, yanındaki kadınıydım.
"Duyduğunuzu duydunuz," dedi Aras, sesi tüm tepede bir kanun gibi yankılanırken. "Gülce artık sadece benim korumamda değil, o artık bir Dağhan. Ona uzanan her el, bugün olduğu gibi kırılır. Şimdi defolun gidin bu tepeden! Bir dahaki sefere mermileriniz bacaklarınıza değil, kalbinize gelecek."
Aras’ın adamları Baran ve babamı sürükleyerek araçlarına bindirirken, biz annemin mezarının başında baş başa kaldık. Aras bana döndü, gözlerindeki o dumanlı ifade yerini derin bir merak ve şefkate bırakmıştı.
"Az önceki sözlerin..." dedi Aras, sesi kısılmıştı. "Sadece onları kışkırtmak için miydi, yoksa?"
Yüzümü ona döndüm. Az önce sıktığım silahın sıcaklığı hâlâ avucumdaydı. "Sadece onları kışkırtmak için değildi Aras. Bu savaşı bitirmenin tek yolu bu. Hem..." dedim hafifçe gülümseyerek, "Sen dememiş miydin? Dağhan olmak bunu gerektirir."
Aras, çenemi tutup yüzümü kendine kaldırdı. "Bunun geri dönüşü yok Gülce. Eğer benim karım olursan, sadece babana değil, tüm Urfa’ya kafa tutmuş olacaksın. Hazır mısın buna?"
Tam cevap verecekken, tepenin aşağısından
Tepenin etrafını saran araçların farları, karanlığı bıçak gibi kesiyordu. Gözlerimi kamaştıran o ışıkların ardında kaç namlunun bize doğrulduğunu bilmiyordum ama Aras'ın belimdeki elinin sertleşmesinden durumun ciddiyetini anlıyordum.
"Demek bizi buraya gömeceksin," dedi Aras, sesi buz gibi bir sakinlikle babama ulaştı. "Ama unutma; Dağhanlar ölürken yalnız gitmezler. Burayı senin için de bir mezara çevirmeden tek bir kurşun bile atamazlar."
Babam elindeki feneri yere attı ve karanlığın içinde silueti daha da heybetli göründü. "Aras, sen benim misafirimsin. Benim derdim kanınla değil, kızımla," dedi babam. Sonra bana döndü: "Gülce, o adamın yanından ayrıl ve buraya gel. Eğer gelirsen, Aras ve adamlarının buradan sağ salim gitmesine izin veririm. Gelmezsen... Annene komşu olursun."
Aras, beni daha sıkı kavrayıp kulağıma fısıldadı: "Asla gitmiyorsun. Sadece bana güven."
İçimdeki o küçük kız çocuğu titriyordu ama belimdeki silahın soğukluğu bana kim olduğumu hatırlattı. Aras'ın arkasından çıkıp bir adım öne çıktım. Gözyaşlarım kurumuş, yerini yakıcı bir öfke almıştı.
"Benim bir annem vardı, onu sen öldürdün!" diye bağırdım babama doğru. "Şimdi hangi yüzle beni yanına çağırıyorsun? Senin yanın ölüm demek, senin yanın ihanet demek!"
Baran kahkaha atarak telsizine bir şeyler söyledi. "Zaman daralıyor Aras. Adamlarım parmaklarını tetikten çekmek için sabırsızlanıyor. Kızın hayatı senin elinde."
Tam o sırada, tepenin diğer yamacından motor sesleri duyulmaya başladı. Aras'ın dudaklarında karanlık bir gülümseme belirdi. "Ben Urfa'da hiçbir yere hazırlıksız gitmem Baran," dedi.Aras’ın elini belimde hissetmek, az önce babama karşı savurduğum o cesur sözlerin ardından sığındığım tek kaleydi. Ancak tepenin aşağısından gelen araçların Aras'ın adamlarına ait olmadığını, toz bulutunun içinden fırlayan o tanıdık cipi görünce anladım.
Araba acı bir frenle durdu. Kapı hırsla açıldı ve içinden abim Adem ile yanında endişeden yüzü kireç gibi olmuş Yağmur indi. Abim, elindeki tüfeği sıkıca kavramış, yerdeki kan izlerine ve babamların uzaklaşan araçlarına bakıyordu.
"Neler oluyor burada?!" diye kükredi Adem abim. Gözleri önce yerdeki kanlara, sonra benim elimdeki silaha, en son da Aras’ın benim belimi sahiplenici bir şekilde tutan eline kaydı. "Gülce! Sen ne yaptın? Silah mı sıktın sen?"
Yağmur yanıma koşup ellerimi tuttu. "Gülce, iyisin değil mi? Konakta duramadık, Adem Bey’i durduramadım, çok korktuk!"
Aras, abimin öfkesine karşı milim kıpırdamadı. "Kardeşin gerekeni yaptı Adem," dedi, sesi gurur doluydu. "Kendi hakkını aradı, annesinin mezarını korudu."
Abim Aras’ın üzerine yürüdü, tüfeğin namlusu yere bakıyordu ama öfkesi havayı yakıyordu. "Kardeşimi bir katile çevirmene izin vermeyeceğim demiştim! Onu bu bataklığın içine çekemezsin!"
Tam o an, az önce babama söylediğim sözlerin arkasında durma vaktiydi
. Aras’ın elini tuttum ve abimin tam karşısında dikildim. "Kimin neye izin vereceği bitti abi," dedim, sesimdeki titremeyi tamamen yok ederek. "Ben bugün burada sadece babamla yüzleşmedim. Kendi kaderimi de seçtim."
Yağmur ve abim donup kalmıştı. Abim kaşlarını çatarak sordu: "Ne demek o?"
Aras, bakışlarını abime dikti ve az önce mezar başında verdiğimiz o sessiz sözü mühürledi: "Demek oluyor ki Adem... Gülce artık sadece senin kardeşin değil. O benim yanımda, benim eşim olarak kalacak. Biz evleniyoruz."
Abimin elindeki tüfek neredeyse yere düşecekti. Yağmur’un ağzı şaşkınlıkla açıldı. "Evlenmek mi?" diye fısıldadı Yağmur. "Bu kadar çabuk mu?"
Abim bir adım atıp Aras'ın yakasına yapıştı. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun Dağhan? Kardeşimin canı tehlikedeyken sen evlilikten mi bahsediyorsun? Onu bu savaşın tam ortasına mı atacaksın?"
Aras, abimin elini sertçe yakan itti. "O zaten savaşın tam ortasında! Benim karım olursa, kimse ona 'firari bir kız' muamelesi yapamaz. Kimse dokunamaz. Onu korumamın tek yolu bu."
Abim bana döndü, gözlerinde hem bir kırgınlık hem de bir koruma içgüdüsü vardı. "Gülce... Gerçekten bunu istiyor musun? Bu adamın hayatı kan ve barut kokuyor. Sen bunu taşıyabilir misin?"
Gözlerimi annemin mezar taşına, sonra da Aras’ın o dumanlı bakışlarına çevirdim. "Ben zaten o barut kokusunun içinde doğdum abi," dedim. "En azından bu sefer, beni vuracak olanın değil, benim için vuruşacak olanın yanında olmak istiyorum."
Abimin ve Yağmur’un şaşkın bakışları üzerimde ağırlık yaparken, Aras’ın yanımda bir dağ gibi duruşu tek dayanağımdı. Aslında evlenmek... Bu, hayallerimi süsleyen o masalsı kelime değildi. Hatta belki de hiç istemiyordum. Ama babamın o küçümseyen bakışları altında ezilmektense, Aras’ın yanındaki o güçlü kadın olmayı tercih etmiştim.
Kendi kendime verdiğim bu karar biraz hadsizce miydi? Evet. Aras’a bile sormadan onu bu yola itmiştim. Ama o an, o mezar başında, babamın ve Baran'ın o kirli dünyasından kurtulmak için tek çıkış kapım Aras'ın koruyucu gölgesiydi. Ona aşık mıydım? Bilmiyordum. Daha önce hiç kimse bana aşkı dibine kadar yaşatmamıştı. Ama bildiğim bir şey vardı; Aras’ın yanındayken dünya duruyordu ve ben ilk kez "av" değil, "avcı" olduğumu hissediyordum.
Abim Adem, derin bir iç çekerek bana yaklaştı. Ellerimi tuttu, gözlerindeki o sert korumacılık yerini hüzne bıraktı. "Demek kararını verdin Gülce... Umarım bu kararın seni bir kafese değil, gerçekten huzura götürür," dedi. Sonra Aras’a dönüp parmağını göğsüne sertçe vurdu. "Eğer bir gün onun canını yakarsan, babamın yarım bıraktığı işi ben tamamlarım Dağhan. Unutma, o sadece senin karın değil, benim canım."
Aras, abimin elini yavaşça indirdi. Gözleri doğrudan benim gözlerime kilitlendi, sanki ruhumun derinliklerinde az önce kendi kendime verdiğim o "hadsiz" kararın hesabını sorar gibiydi. "Onun kılına zarar gelirse, önce kendi canımı alırım Adem. İçin rahat olsun," dedi.
Arabaya doğru yürürken Aras kapımı açtı. Bu sefer itiraz etmedim, ön koltuğa, onun tam yanına oturdum. Araba hareket ettiğinde Urfa'nın karanlık tepeleri arkamızda kalıyordu. Sessizliği bozan ilk kişi Aras oldu. Sesindeki o alaycı ama kadifemsi ton içimi titretti:
"Demek karı koca olacağız muhabir... Bana sormadan beni evlendirdin. Oldukça cesur bir hamleydi."
Yüzümün yandığını hissettim. Camdan dışarı bakarak mırıldandım: "Sadece onları kışkırtmak istedim Aras. Babamın yanında ezilmemi beklemiyordun herhalde."
Aras aniden sağa çekip arabayı durdurdu. Elini çeneme atıp yüzümü kendine çevirdi. Gözleri, ay ışığının altında dumanlı bir griye dönmüştü. "Beni kışkırtmak için kullanan çok oldu Gülce... Ama beni 'sahibi' olarak ilan eden ilk kişi sensin. Eğer bu bir oyunsa, oyunun kuralları serttir. Ama gerçekse..." dedi ve duraksadı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, nefesi dudaklarımda geziniyordu. "Gerçekse, bu gece o konağa sadece 'muhabir' olarak değil, Aras Dağhan’ın eşi olarak gireceksin. Hazır mısın?"
Gözlerim, Aras’ın konuşurken hareket eden dudaklarına kayınca içimdeki o ani öpme arzusuna anlam veremiyordum. Aras’a olan bakışlarım nasıldı, gözlerimden ne geçiyordu bilmiyorum ama Aras bir şeylerin ters gittiğini anlamış gibi duraksadı.
"Ne oldu muhabir?" dedi, sesi her zamankinden daha boğuk çıkıyordu. "Yüzümde kan falan mı var? Ayrıca... Neden dudaklarıma bakıp duruyorsun?"
Aras’ın söyledikleriyle kendime gelerek gözlerimi hızla onun gözlerine çektim. Yakalanmanın verdiği utançla kalbim boğazımda atıyordu. Aras, gözlerimde ne gördü, o an ne hissetti bilmiyorum ama ondan hiç beklemediğim bir hamle geldi.
Eğildi ve dudaklarını, dudaklarıma hafif, tüy kadar yumuşak bir öpücük olarak bıraktı. Saniyeler süren o temas, içimde koca bir yangın başlatmaya yetti. Aras, hiçbir şey olmamış gibi önüne dönüp yoluna devam ederken, ben kızaran yüzümü hızla cama çevirdim. Kalbimin sesini duymasından korkarak, bakışlarımı dışarıdaki karanlığa dikip ondan çekinerek kaçtım.
