7. bölüm · Geçmişin Gölgesi: İntikam Oyunu

Uçurumun Dibinde

yinay __

Karanlık...
Sonsuz, ağır ve sessiz bir karanlık. Sanki zihnimin içindeki uğultuyla birleşmiş, beni dipsiz bir kuyunun en dibine hapsetmişti.
Sonra ciğerlerime dolan keskin rutubet kokusu nefesimi kesti. Çürümüş yaprakların ağır kokusu genzimi yakarken irkilerek kendime gelmeye başladım.
Kulağıma bir ses ilişti o anda; sakin, yumuşak, ısrarcı bir ses adımı tekrarlıyordu.
"Asena Karaer, Asena Karaer... Asena Karaer."
Sesin geldiği yere gitmek istedim. Bu sesin sahibini görmek, neden bana seslendiğini sormak istedim. Ama çabalarım, ruhumu yaralamaktan başka hiçbir işe yaramıyordu. Sonra üzerimdeki soyut ağırlığın yok olduğunu hissettim. Beni hapsetmiş olan karanlık yavaş yavaş yerini soluk bir aydınlığa bırakırken gözlerimi açmak istedim. Ancak gözlerimi açmak, binlerce ton ağırlığı kaldırmak gibiydi. En sonunda başarabildiğimde gördüğüm ilk şey, üzerime çökmüş gri gökyüzüydü.
Bütün bedenim yanıyordu. Kaslarım... Kemiklerim... Sanki her biri tek tek kırılmış da yeniden yanlış kaynamış gibiydi.
Parmaklarımı ıslak toprağa gömdüm.
Boğazımdan yalnızca kısık bir hırıltı çıktı.
"Nasıl...?"
Sesim uçurumun taş duvarlarında yankılanıp zihnime bir soru işareti olarak geri döndü.
Lanetli Uçurum'dan aşağı atılmıştım. Baran'ın yüzündeki o hastalıklı gülümseme... Karnıma saplanan kılıcın bıraktığı yakıcı sıcaklık... Hepsi son olmalıydı. Ama değildi. Soğuk taşların ayazı hâlâ tenime dokunuyordu.
Yaşıyordum.
Sol elim içgüdüsel olarak belime gitti; parmaklarım boşluğa değdiğinde kalbim tekledi. Ceza yoktu. Gümüş parıltısını her sabah şefkatle bilediğim, ruhumun yarısı olan kılıcım benden koparılmıştı. Bu, bir uzvunu kaybetmekten daha ağır, daha derin bir sızıydı.
Zar zor doğrulabildim. Yanı başımda duran kurumuş, sağlam bir dal parçasını, sanki dünyanın en keskin kılıcıymış gibi sıkıca kavradım. Ayaklarım, zeminin çamurlu ve kaygan yüzeyinde bana ihanet etmeye hazırdı ama ben bir Karaer’dim. Ölüm bile beni pes ettiremezdi —ki zaten ettiremedi—.
Hava, kışın son nefeslerini verirken hafiften aydınlanmaya, o bıçak gibi keskin soğuk kırılmaya başlamıştı. Tam o sırada, zihnime bir buz mızrağı gibi keskin bir acı saplandı. Dizlerimin üzerine çökerken görüşüm bulandı. Bir anı, ruhuma zorla sızdı. Bu benim anım değildi; bu, bir başkasının ruhundan kopup gelen, irinli bir yara gibi zihnime sızan bir yabancıydı.
Darağacı sallanıyordu. Gökyüzü ağlıyordu. Küçük bir çocuk, karamel kumral saçları yüzüne yapışmış halde öylece soğukta bekliyordu. Sezer Hanımı’nın o kibirli ve buz gibi sesini duyuyordu avluda. "Arlo Bernard, bak," diyordu kadın, "annenin günahları bu ipte son buluyor." Arlo’nun çığlığı sessizdi ama acısı koca bir diyarı yakacak kadar büyüktü. Küçük çocuk, şövalyenin elinden kurtulduğu gibi annesinin ipte sallanan cesedinin ayaklarına sarıldı. Feryadı tüm diyarda yankılandı.
Zihnimdeki görüntü yavaş yavaş kendini uçurumun tekinsiz ellerine bırakırken nefes nefeseydim. Ter damlaları şakağımdan aşağı süzülürken gerçeği kavradım. Beni bu ölüm kuyusundan çekip çıkaran, o anıdaki küçük çocuktu: Arlo Bernard. "Peki ama neden?" diye geçirdim içimden.
Tam o anda ensemde ve omzumun hemen üstünde, sanki bir damga vurulmuş gibi bir yanma hissettim. Elim titreyerek boynuma gitti. Parmak uçlarım deri üzerinde kabarmış yedi farklı noktaya değdi. Yedi iz. Yedi mühür. Yüzümdeki şaşkınlık yerini derin bir keder ve öfkeye bıraktı. Bu bir lütuf değildi; bu bir akitti, bir antlaşmaydı. Boynumdaki bu mühürler, benim irademe vurulmuş birer prangaydı. Ben artık bir intikam oyununun en kıymetli taşıydım.
"Demek beni bir intikam oyununa alet ettin, küçük Arlo..."
Fısıltım uçurumun sessizliğinde kayboldu.
Yedi mühür.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Bunları tanıyordum. Hem de fazlasıyla iyi.
Suçluların kaçmasını engellemek için yıllarca aynı mühürleri kendi ellerimle ben vurmuştum. Mühür sahibi ölmeden kaybolmazlardı. Kaçamazdı. Vazgeçemezdi.
Benim ensemde ise... Tam yedi tane vardı. Acı bir tebessüm dudaklarıma yerleşti.
"Demek beni kurtarmanın bedeli buydu."
Başımı gökyüzüne kaldırdım. Ben bir kahraman olarak değil... Bir cellat olarak geri dönmüştüm. Öfke, göğsümün tam ortasında ağır ağır büyüdü. Bana bunu sormamıştı. İzin almamıştı. Kaderimi kendi elleriyle değiştirmişti.
Tam ayağa kalkacakken... O görüntü yeniden zihnime saplandı. Yağmur altında ağlayan küçük çocuk... İpte sallanan annesi... Hiçbir şey yapamayan iki küçücük el...
Gözlerimi kapattım. Öfkem, geldiği kadar sessizce geri çekildi.
"...Hayır."
Sorun mühür değildi. Sorun, o çocuğun bunu yapmaya mecbur kalmasıydı. Derin bir nefes aldım.
"Sen beni kullanmadın Arlo... Sen benden yardım istedin."
Boynumdaki mühürler hâlâ oradaydı. Ağırdılar. Can yakıyorlardı. Ama artık bana pranga gibi gelmiyorlardı. Onlar, bir çocuğun sessiz çığlığıydı. Ve ben, bir Karaer olarak o çığlığı cevapsız bırakacak biri değildim.
"Sezer Hanımı..."
Elimdeki kuru dalı biraz daha sıktım. Mühürlerin silinmesi için akıtılacak ilk kanın sahibi belliydi.
Dal parçasına dayanarak ilerlemeye devam ettim. Burnuma gelen ağır, keskin kokuyla irkildim. Kayalıkların arasındaki karaltıya doğru birkaç adım attım. Yaklaştıkça bunun bir ceset olduğunu fark ettim. Muhtemelen sınırlar arasındaki köprüden düşmüş bir hırsız veya şanssız bir tüccardı. Bedeni çoktan uçurumun sessizliğine teslim olmuştu. Olduğum yerde kaldım.
Belindeki kemerde paslı bir kılıç vardı. Yanında birkaç basit teçhizat...
Ve benim elimde ise yalnızca kuru bir dal.
Parmaklarım istemsizce yumruk oldu. Yıllar önce anneme verdiğim söz yankılandı kulaklarımda.
"Asla bir ölünün huzurunu bozmayacağım."
Bir Karaer'in sözüydü bu. Ve Karaerler sözlerini bozmazdı.
Arkamı dönüp yürümeye çalıştım.
Bir adım... Sonra iki... Üç... Dördüncü adımı atamadım. Ayağım sendeledi. Vücudum hâlâ bana ait değildi. Karnımdaki yara her nefeste sızlıyor, ellerim titriyordu. Bu hâlimle birkaç saat bile yaşayamazdım. Yavaşça başımı yeniden cesede çevirdim.
"Yaşamak istiyorsan..."
Sözler boğazımda düğümlendi.
"...özür dilemek zorunda kalacaksın."
Ağır adımlarla geri döndüm. Cesedin önünde diz çöktüm. Başımı eğdim.
"Kim olduğunu bilmiyorum."
Sessizlik...
"Ama senden almak zorundayım."
Titreyen ellerim kemerin tokasına uzandı. Parmaklarım metale değer değmez sanki kendi vicdanım beni geri çekmeye çalıştı. Bir an durdum. Sonra gözlerimi sımsıkı kapatıp kemeri çözdüm. Metalin çıkardığı küçücük ses bile bana bağırıyormuş gibi geldi.
Paslı kılıcı elime aldığımda içimde garip bir boşluk oluştu.
Bu, yeni bir silah edinmenin hissi değildi. Bu sert, acı verici, kirli bir histi. Bir Karaer, bir cesedi soymuştu. Kılıcın sıradanlığı ve pas kokusu bana kim olduğumu unutturmak ister gibiydi.
"Affet beni." Ayağa kalkmadan önce başımı yeniden eğdim. "Ama bu dünya, ideallerle yaşanmayacak kadar kirlenmiş."
Adamdan aldığım ipi ve mızrağı birbirine geçirdim. Kancayı andıran düzeneği yukarıya, sarp kayalıklara fırlattım. İlk denememde ip boşluğa düştü. Kafama düşen taş parçaları ile irkilsem de ikincisinde mızrağın ucu bir yarığa sıkıştı. Yaralı omuzlarıma binen o devasa yüke rağmen tırmanmaya başladım.
Saatler geçti. Güneş tepeye yükselip tekrar alçalmaya başladığında parmak uçlarım kanıyor, kaslarım her hamlede çığlık atıyordu. Kaç kez düşmenin eşiğinden döndüğümü sayamadım. En sonunda uçurumun keskin kenarına tutunup kendimi yukarı çektiğimde ciğerlerim bayram ediyordu. Arkamı dönüp aşağı baktım. O karanlık derinliğe, beni yutmaya çalışan o canavara... O kadar derinden nasıl buraya tırmandığıma kendim bile inanamadım. Yorgunluk bir balyoz gibi tepeme indiğinde artık adım atacak dermanım kalmamıştı.
Görkemli bir ağacın altına, köklerin koruyucu gölgesine sığındım. Gözlerim yavaşça kapanırken boynumdaki yedi mührün soğukluğunu ve Arlo’nun o hüzünlü bakışlarını düşündüm. Kendimi uykunun o dondurucu ama huzurlu kollarına bıraktığımda, ben geri dönen bir fırtınaydım.