10. bölüm · Geçmişin Gölgesi: İntikam Oyunu

Küllerden ve Gölgelerden

yinay __

Toma yavaşça ayağa kalkıp kenarda duran kepçeyi aldı. Bakır tencerenin yanına geçip karıştırdı, yüzüne hafif bir gülümseme alıp çorbanın birazını iki tahta kaseye boşalttı. Birini bana uzatırken yüzündeki gülümseme biraz olsun kımıldamamıştı.
"Acıkmış olmalısın."
Tabağı elinden alıp ona bakmayı sürdürdüm. Hazır ikinci şansımı elde etmişken onu bu kadar hızlı kaybetmek istemiyordum.
"Merak etme, zehir koymadım," dedi hafifçe kıkırdayarak. Ardından kendi tabağını yemeye koyuldu. Kaseyi kafama diktiğimde, onun aslında iyi bir aşçı olduğunu fark ettim.
"Düşündüğümden lezzetli," diye istemsizce fısıldadım.
"Tabii," dedi sesi sert tonunu korurken gözleri yumuşamıştı. Onun bu tavırlarını anlamıyordum. Bir sert, bir alaycı, bir yumuşaktı. Ne yapmaya çalışıyordu?
Yüzümü sakin bir ifadeyle donatıp çorbayı içmeye koyuldum. Neden yapıldığını tahmin edebiliyordum ancak bu tadı daha önce almadığıma emindim. Diğer çorbaların aksine hafif bir tadı vardı. İçimi ısıtırken sadece midemi değil, ruhumu da ısıttığını hissediyordum. Yavaşça ona döndüm. "Ne kattın içine?" diye sordum ona bakmadan.
"Sarı ısırgan otu ve birkaç yabani bitki," dedi sükunetle. Ancak ben cevabı duyduğum anda midem bulanmaya başlamıştı bile.
"Sarı ısırgan zehirli be!" diye bağırdım ona doğru.
"Doğru şekilde kaynattığında değil."
Tabağı kenara koyup deri kemerdeki hançerlerden birini çekip boynuna doğrulttum. "Seni zehirlemeye çalışmıyorum Asena. Gördüğün gibi, ben de içiyorum çorbadan."
Hançerin buz gibi metali Toma’nın boynuna değdiğinde, ne irkildi ne de elindeki kaseyi bıraktı. Gözlerindeki o sarsılmaz sükunet, beni daha da çileden çıkarıyordu.
"Neden bir hırsız beni kurtarsın ki?" diye tısladım, hançeri biraz daha bastırarak. "Ağaçta teçhizatlarımı çalmaya çalışırken gördüm seni Toma. Şimdi de karşıma geçmiş, zehirli otlarla kaynattığın bir çorbayı şifa niyetine bana içiriyorsun. Amacın ne?"
Toma, boğazındaki hançere rağmen derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. "Öncelikle," dedi sesi her zamanki gibi mesafeli ama sert kalarak, "bir hırsız değilim. Ben sadece fırsatları değerlendiren biriyim. Seni o ağacın tepesinde gördüğümde, nefes alışın o kadar zayıftı ki seni çoktan ruhunu teslim etmiş bir ceset sandım. Ve biliyorsun ki, cesetlerin ne hançerlere ne de deri kemerlere ihtiyacı olur."
Hançeri yavaşça indirdim ama elimi kabzasından çekmedim. Gözlerimi ateşin üzerinden ayırıp onun o karanlık bakışlarına diktim. "Demek ceset soyuyorsun. Bu seni bir hırsızdan daha aşağılık yapar."
Toma alaycı bir tavırla omuz silkti. "Hayatta kalmak için onurunu yiyemezsin Asena. Ölülere bir saygısızlık etmem, sadece fazlalıklarını alırım." Kısa bir sessizlik oldu. Sadece ateşin çıtırtısı ve uzaklardan gelen bir baykuşun sesi duyuluyordu. Aklıma, uçurumun dibindeki ceset geldi. Ondan aldığım kılıç ve dahası...
Toma, boş kasesini kenara bırakıp bana doğru eğildi. "Peki, senin bu tekinsiz ormanda işin ne? Ceset gibi uyuyup, uyandığında bir suikastçı gibi kılıç sallayan bir kadın için Karaer Ormanı fazla garip kaçmıyor mu?"
Ölüm sessizliği aramıza bir duvar gibi örüldü. Bu soruya verecek bir cevabım vardı ama gerçekler, şu an bu ateşin başında paylaşamayacağım kadar ağırdı. "Demirciye gitmem lazım," dedim kestirip atarak. "Gücümü taşıyabilecek bir kılıca ihtiyacım var."
Toma’nın kaşları hafifçe havalandı. "Bu devirde iyi bir demirci bulmak, Layezal’de dürüst bir tüccar bulmaktan daha zordur." Bakışlarını süzerek ekledim, "Senin burada ne yaptığını anladık sayılır. Peki ya sen? Sen Layezal’li değilsin, bu çok belli. Konuşman, tavırların... Hatta şu zehirli çorbayı içişin bile yabancı olduğunu bağırıyor. Sen neden buradasın Toma?"
Toma bu sefer cevap vermedi. Bakışlarını ateşe dikti ve sanki az önce konuşan o değilmiş gibi derin bir sessizliğe gömüldü. Bir süre sonra konu dönüp dolaşıp o kaçınılmaz noktaya geldi. "Hangi aileden geliyorsun?" diye sordu Toma aniden.
Bir anlık boşlukla, altı yılın verdiği yorgunluk ve savunma mekanizmalarımın zayıflığıyla o kelime dudaklarımdan dökülüverdi, "Karaer."
Toma bir anda kahkahayı patlattı. Bu, duyduğum en aşağılayıcı kahkahaydı. "Karaer mi?" dedi gülüşünün arasından. "Bak küçük hanım, taklitçi olmak bir sanattır ama sen çok yanlış bir ismi seçtin. Asena Karaer altı yıl önce o uçurumdan düştüğünde, Karaer kanı da onunla birlikte kurudu."
"Ben taklitçi değilim!" diye bağırdım ve yerimden fırladım.
Kül Çiçeği'ni kınından fırtına gibi çıkardım. O an, gece yarısının karanlığı iki devasa dalga gibi yarıldı. Kılıcımdan yayılan gümüş parıltı, ay ışığını bile gölgede bırakacak kadar saf ve soğuk bir ışıkla etrafı sardı. Ancak asıl şoku karşımdaki adam yaşattı.
Toma, cübbesinin altından kısa, geniş ağızlı bir kılıç çıkardı. Kılıcın çeliğine değen enerji, etrafa parıl parıl yanan, elmas gibi keskin ve hırçın bir kristal mavi parıltı saçmaya başladı. Bu, abimin o soylu parıltısına benziyordu ama çok daha vahşi, çok daha ham bir güçtü. Kılıçlar havada çarpıştığında çıkan ses, ormanın derinliklerinde yankılandı. Metalin metale her vuruşunda gümüş ve kristal mavi kıvılcımlar havaya saçılıyor, etraftaki ağaçların gölgeleri bu ışık cümbüşünde dans ediyordu.
"Bir hırsız, gümüş parıltıyı böyle taşıyamaz!" diye bağırdım, hamlemi savuşturup üzerine giderken. "Eğer taklitçi olsaydım, seni burada saniyeler içinde öldürürdüm Toma."
Toma kılıcımı ustalıkla savuştururken yüzündeki sükunet ilk kez çatlamıştı. Kristal mavi parıltısı, kılıcının ucunda bir alev gibi harlanıyordu. "Güçlüsün," dedi dişlerinin arasından. "Ama Asena Karaer bir kahramandı. Efsaneler uçurumun dibinde çürür, geri gelmezler."
"O zaman gel ve gör!" diye gürledim. Gümüş parıltımı kılıcın ucuna topladım ve toprağı sarsacak kadar güçlü bir darbe indirdim. Toma bu darbeyi karşıladığında dizlerinin üzerine çökmek zorunda kaldı. Kılıçlarımızın birleştiği noktada ışık o kadar şiddetliydi ki, göz gözü görmez olmuştu. Toma tekrar ayağa kalktı ve üzerime atıldı. Kılıçlar çarpıştığında etrafımızdaki karanlık tekrardan bir gündüz gibi aydınlandı. Kül Çiçeği elimde titriyordu; Ateş’in kılıcı bu seviyedeki bir gücü taşımakta zorlanıyordu.
Geri çekildiğimizde ikimiz de nefes nefeseydik. Toma kılıcını kınına sokmak yerine, kılıcın ucunu toprağa dayadı. Gözlerindeki alaycı ifade silinmiş, yerini derin bir hayranlık ve hesapçı bir bakış almıştı.
"Taklitçi değilsin." dedi, sesi artık daha tok çıkıyordu. "Layezal'de hiçbir hırsız, gümüş parıltıyı bu kadar saf ve yıkıcı bir şekilde harmanlayamaz. Sen gerçekten Asena Karaer'sin. Uçurumun geri verdiği tek gerçek..."
Kül Çiçeği’ni kınına soktum ve eşyalarımı toplamaya başladım. "Madem ikna oldun, artık yoluna gidebilirsin Toma. Benim yolum senin ceset soymalarına benzemez. Git ve ormanda rızkını aramaya devam et."
Arkamı dönüp karanlığın içine doğru bir adım atmıştım ki, Toma’nın sesi beni durdurdu. "Nereye gittiğini bilmiyorum Asena. Hangi intikamın peşindesin, hangi sarayın kapısını yıkmaya gidiyorsun, umurumda da değil. Seninle geleceğim."
Hafifçe ona döndüm, kaşlarım çatılmıştı. "Ne dedin sen? Peşinden gelmemen için az kalsın boğazını kesiyordum, şimdi neden benimle gelmek istiyorsun?"
Toma ağır adımlarla bana yaklaştı. "Layezal altı yıldır bir bataklık gibi çürüyor. Bugün o uçurumun dibinden sadece bir kadın değil, bu diyarı sarsacak bir fırtına çıktı." Kılıcının kabzasını sıktı. "Kristal mavi parıltı nadirdir ama tek başına bir hiçtir. Senin gibi bir kahramanın yanında olmak, bu sessizce çürüyen dünyada yeniden yaşamak demek. Ben sadece ceset soymaktan sıkıldım Asena. Canlı bir tarihin, gerçek bir kavganın yanında durmak istiyorum."
"Bunun sonu ölüm olabilir," dedim sesimi sert tutarak. "Nereye gittiğimi bile bilmeden canını tehlikeye mi atacaksın?"
Toma hafifçe sırıttı. "Ölmek, bu ormanda unutulup gitmekten daha onurlu bir seçenek. Hem, o paslı kılıç ile nereye gidersen git, yarı yolda kalırsın. Gerçek kılıcını bulana kadar, arkandaki gölgeleri temizleyecek birine ihtiyacın olacak."
Ona uzun uzun baktım. İkimiz de bu dünyanın dışına itilmiş hayaletlerdik. "Yük olmayacaksın," dedim en sonunda. "Ve ben dur dediğimde duracaksın. Anlaştık mı?"
Toma başıyla onayladı ve cüppesini düzeltti. Ardından tekrar ateşi yakmaya koyuldu. "Anlaştık. Ama unutma Asena Karaer, fırtınalar arkasında her zaman kül bırakır. Ben sadece o küllerin arasında kendi payımı arıyor olacağım."
Kafamı sallamakla yetindim. Yeni bir ortak, uzun zaman sonra iyi olacaktı. Ama şu anda o, beni bir kahraman olarak biliyordu. Layezal'e bereket getirmek için kendini feda eden bir kahraman olarak...
"Ha bir de," dedim tekrar ona dönüp, "Kül Çiçeği'ne bir daha laf etme. Sevdiğim birinden emanet."