13. bölüm · Geçmişin Gölgesi: İntikam Oyunu

Bir Hatıra

yinay __

Gözlerimi araladığımda, Aras ve Toma'nın da içerde olduğunu gördüm. Bir şey konuşuyorlardı, ama sesleri sadece birer fısıltıdan ibaretti. Hızla gözlerimi yumdum ve onları dinlemeye koyuldum. İlk birkaç cümle anlamsız geldi kulağıma, ama gördüğüm rüyadaki kaos ardından buradaki mutlak sessizliğe alışmam uzun sürmedi.
"Neden onunlasın o zaman?"
Sesin sahibinin kim olduğunu bilmiyordum, ama Aras olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi. Toma'ya güvenmiyor olmalıydı. Onu sorguya çekiyor; neden burada, benimle olduğunu öğrenmek istiyordu.
"Bir kahramanın yanında durmak istememin yanlış olduğunu düşünmüyorum." Dedi Toma, sesi bu sefer oldukça kalın çıkmıştı ve her zamankinden daha ciddiydi.
"Ama bir şey sormam için izin ver kahraman," diye devam ettirdi cümlesini. Aras sessiz kaldı. Toma ise bu sessizliği bir onay gibi kabul ederek devam etti
"Neden tılsımı kullandın? Belki sorgulamak bana düşmez ama, sadece meraktan soruyorum."
Aras’ın duraksadığını hissettim. Kısa bir aradan sonra, şüpheci bir tonla sordu:
"Ne tılsımından bahsediyorsun sen, Toma?"
Toma derin bir iç çekti, "Bilmezlikten gelme Aras. Asena’nın tılsımı."
"Hayır," dedi Aras. Sesindeki şaşkınlık kendini belli ediyordu, "ben kullanmadım."
Daha fazla dayanamayıp hızla koltuktan doğruldum. Aras bu ani hareketimle irkilse de soğukkanlılığını korudu.
"Ne demek kullanmadın" diye sordum neredeyse bağırarak.
Aras, sorum karşısında birkaç saniye boyunca bana baktı. Mavi gözlerinde bariz bir şaşkınlık vardı ama suçluluk yoktu. Bu ikisini ayırt edebilecek kadar uzun zamandır onu tanıyordum.
"Ben kullanmadım Asena."
"Ben onu sana vermiştim!"
Sesim düşündüğümden daha sert, daha suçlayıcı çıkmıştı. Toma, ikimizin arasında gidip gelen bakışlarla sessizce köşesinde duruyordu.
"Hatırlıyorum," dedi Aras yavaşça, sesini sakin tutmaya çalışarak. "Ama kullanmadım."
Kafamı iki yana salladım. "Hayır. Bu mümkün değil."
Çünkü başka seçenek yoktu. Tılsımı en son gören kişi Aras'tı. Onu iç savaş başlamadan hemen önce, ellerimle ona teslim etmiştim. Sonra ihanet ve o karanlık gelmişti; ardından koca bir boşluk ve altı yıllık bir hiçlik... Şimdiyse karşımda oturmuş, onu hiç kullanmadığını söylüyordu.
"Ne oldu o zaman?" diye üsteledim. "Onu aldıktan sonra ne yaptın?"
Derin bir nefes verdi, omuzları çöktü. "Hiçbir şey."
"Ne demek hiçbir şey?"
Cevap vermedi. Aramıza giren o ağır sessizliğin ardından, bakışlarını kaçırarak devam etti,
"O gün her şey çok hızlı gelişti. Sen düştün. Baran kaçtı. Alin yakalandı. Ben ise..." Sesi hafifçe çatladı. "...ben sadece seni aradım.
"Serbest kaldıktan sonra uçurumun çevresinde günlerce kaldım." Diye devam etti Aras." Şövalyeler çekildi. Savaş bitti. Herkes geri döndü."
"Sen dönmedin."
"Hayır, dönmedim. Tılsımın kutusu yanımdaydı, ama onu hiç kullanmadım."
Sessizlik oldu birkaç saniye, zihnim bunu anlamlandıramıyordu. Her şey onu gösteriyordu. Ama onun ağzından çıkan tek bir laf, tüm varsayımlarımı bir anda yok etmeye yetmişti.
"Neden?"
Aras ona baktı; gözleri sanki zihni onu terk etmişte, eski anıları arasında saklambaç oynuyormuş gibi boş bakıyordu.
"Çünkü kullanamazdım."
"Neden!"
Ayağa kalktı, ağır adımlarla raflardan birine ilerledi. Bir süre karıştırdıktan sonra eski, koyu renkli metal bir kutu çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.
"Çünkü içi boştu."
Kalbim tekledi. Bu, tılsımın kutusuydu. Aras kapağını açtı. Gerçekten de içinde hiçbir şey yoktu; tamamen boştu.
"Nereden buldun bunu?" diye fısıldadım, nefesim boğazımda düğümlenmişti. Tılsım içinde olmalıydı, bu imkansızdı... Olamazdı...
"Sen verdin."
"Hayır..."
"Evet Asena."
Kutuyu elime aldım. Parmaklarımı kenarındaki tanıdık oyuklarda gezdirdim. Çocukluğumdan beri gözüm gibi sakladığım mirasımı tanımamam imkansızdı. Ama Aras haklıydı; içi bomboştu...
"Tılsım içinde değildi."
Toma gözlerini hafifçe kıstı ve ihtimali her zaman olan ama inanmak istemediğim o ihtimali, bir gerçek olarak önüme sundu.
"O zaman birisi onu sizden önce aldı."
Kafamı olumsuz anlamda salladım.
"Hayır."
Çünkü bu daha kötü bir ihtimali doğuruyordu. Ellerim istemsizce titremeye başladı. Aras ise bunu fark edip elimi tuttu.
"Asena..."
Ama ben onu duymuyordum, aklım yıllar öncesine gitmişti;
Uçurum,
Kan,
Baran,
Alin,
Aras,
Kutu...
Bir anda gözlerim büyüdü. Aras yüzümdeki değişimi yakaladı. "Asena?"
Yavaşça ona döndüm. Boğazım kupkuruydu. "Ben..." Sözler dudaklarımda can verdi. Hatırlayamıyordum. Ya da belki de hatırlamak zihnime ağır geliyordu. Elimi şakaklarıma götürdüm. Bu sıradan bir baş ağrısı değildi; sanki bilincimin derinliklerinde yıllardır kilitli duran bir kapı baltayla kırılıyordu.
"Tılsımı sana verdiğimi hatırlıyorum."
Aras cevap vermedi.
"Ama..." dedim gözlerimi kapatarak. "Bir şey daha var."
Oda sessizliğe gömüldü. Her şeyden önce; savaştan, ihanetten, ölümlerden ve o büyük yıkımdan önce bir şey olmuştu. Gözlerimi açtım. "Birisi vardı."
Toma daha da öne eğildi. "Kim?"
"Bilmiyorum."
Ama bu bir yalandı. Biliyordum. Hatırlıyordum. Sadece kabul etmek, o gerçeğin yükünü sırtlanmak istemiyordum.
"O günün sabahı..." dedim yavaşça. "Birisi odama gelmişti."
Aras'ın yüzü gerildi. "Baran mı?"
"Hayır."
"Alin?"
Kafamı olumsuz anlamda salladım.
Kalbimin atışları göğüs kafesimi zorlamaya başladı. O an zihnimde gitgide netleşiyordu: Bir çift göz, tanıdık bir ses ve uzatılmış bir el...
Bir anda ayağa fırladım. İstemsizce kollarımın arasında sıktığım sert yastık koltuktan sekip yere düştü.
"Asena!" diye seslendi Aras. Sesi endişeli çıkıyordu.
Ve artık, benden her şeyiyle saklanan o anı, tüm çıplaklığıyla yüzeye çıkmıştı. Ve o anının merkezindeki kişi yabancı biri değildi. Kaybolmuş biri de değildi. Tam aksine... öldüğünü bildiğim biriydi.
"Ateş..."
Sesim boğazımda düğümlenirken birkaç saniye boyunca nefes almayı unuttum.
O yüz...
O bakışlar...
Hayır. Bu mümkün değildi.
"Asena?" Aras'ın sesi bu sefer daha sert çıktı.
Gözlerimi ona çevirdim ama gördüğüm şey hâlâ yıllar öncesindeki o andı.
"Ateş olamaz..." diye fısıldadım.
Aras’ın kaşları çatıldı. "Ateş mi?"
Cevap veremedim. İsmini telaffuz etmek bile bu hayali gerçeğe dönüştürüyor, günlerdir kendime anlattığım tüm o geçmişi yerle bir ediyordu. Bir adım geri çekildim. "Hayır."
Toma yerinden doğruldu.
"Asena."
Onu duymuyordum bile. Çünkü şimdi başka bir ayrıntıyı daha anımsamıştım: O sabah yalnız değildi. Elinde bir şey vardı. Küçük, yuvarlak, metal bir kutu... Tılsımın kutusu.
Nefesim kesildi, gözlerimi kapatıp o güne geri döndüm,
Odama gelmişti, her zamanki neşeli haliyle. Bana sorular sormuş, halkın ne kadar kolay kışkırtıldığından bahsedip durmuştu. Ben de ona gülerek karşılık vermiş, halkın düşündüğünden daha zeki olduğunu söylemiştim.
Ne kadar da yanılmıştım.
Tam o sırada gelen bir Korhan Şövalyesinin peşinden gitmek için odadan çıkmıştım. Ateş içeride kalmıştı. Çıkarken beni izlediğini görmüş ama önemsememiştim.
Zihnim unuttuğum parçaları acımasızca birleştirirken her şey yerine oturdu.
O almıştı.
Öğleden sonra cüppesinin altında benden saklamaya çalıştığı o nesne, tılsımın kutusuydu. Nasıl unutabilirdim?
Kalbim göğsüme ağrıyla vurdu. Ya tılsımı kullanan gerçekten Ateş ise? Ya Layezal'e bereket getiren güç onun canı pahasına çalıştıysa? Ya yıllardır kahraman olarak anılan kişi benken, onun ruhu hiç huzur bulamadıysa?
Nefesim kesildi. Çünkü ilk kez aklıma gelen ihtimal, iç savaşın kendisinden bile daha korkunçtu.
Aras elinde bir bardak su ile tekrardan yanıma geldi. Ona dolu gözlerimle baktığımda, onunda en az benim kadar kırılmış olduğunu gördüm. "Su iç," dedi o sakinleştirici tonuyla. Ama sesi çok uzaktan, sanki bir kuyunun dibinden geliyordu.
Bardağı aldığımda parmaklarım o kadar çok titriyordu ki suyu zar zor yutabildim.
"Bu sadece bir varsayım, Asena," dedi Aras yavaşça.
Kafamı salladım. "Hayır. Değil. Ben o kutuyu gördüm Aras. Hatırlıyorum. Öğlen vaktiydi; cüppesinin içine saklamaya çalışıyordu. Fark ettiğimde konuyu değiştirip saçma bir şaka yapmıştı. Ve ben... Ben hiçbir şey dememiştim. Üstünde durmamıştım" Ellerimi yumruk yaptım. "Aptalmışım."
"Asena, yapma."
"Gerçekten aptalmışım! O gün anlamıştım ama üzerinde durmadım. Belki savaşı düşünüyordum, belki başka şeylerle meşguldüm... Belki de ona fazla güveniyordum.
Bu cümle ağzımdan çıkar çıkmaz canımı yaktı. Çünkü haklıydım. Ateş'e güvenirdim. Hepimiz güvenirdik. Onun böyle bir şey yapabileceğini düşünmezdik. Yalan söyleyebileceğini düşünmezdik. Canını bizim için ortaya koyacağını ise hiç sorgulamazdık. O yüzden görmezden gelmiştim. O yüzden peşine düşmemiştim. Ve o yüzden, şimdi içimi kemiren bu ihtimalle baş başaydım.
Toma dirseklerini dizlerine dayadı.
"Bir dakika."
Başımı kaldırdım.
"Eğer Ateş tılsımı aldıysa, bunu neden yapsın?"
Sorusu odanın içinde yankılandı.
Çünkü cevap basitti. Ve basit olduğu kadar korkunçtu da. Aras da anlamıştı. Bana baktığında gözlerinde aynı korkuyu gördüm.
"Eğer gerçekten aldıysa..." dedi yavaşça.
Devamını getiremedi.
Ben getirdim.
"Bizi kurtarmak için kullandı."
Odadaki sessizlik bu sefer bambaşka bir ağırlık kazandı. Çünkü ilk kez üçünümüz de aynı şeyi düşünüyorduk.
Ateş; iç savaştan sonra ekibin adının ihanetle anılmasını istememişti. Onca fedakarlığın, onca çabanın üstünün ihanetle örtülmesini istememişti. Belki hayatının son saniyelerinde, son kez bir iyilik yapmak istemişti diyara? Belki de tılsımla yapılabilecek yıkımlardan, ailesinden koparılacak canlardan, ölümlerden, kandan diyarı kurtarmak için yapmıştı bunu? Belki sadece son vermek istemişti buna? İki yıkımın sebebi olan bu mirası yok etmek istemişti?
Sessizlik oldu uzun bir süre, düşüncelerim bazen mantığımın önünde geçiyor, tüm ihtimalleri es geçip onun olmadığına inanmak istiyordu.
"Bu çok büyük bir varsayım."
Aras’ın sesi bu kez sert değildi. Ama yumuşak da değildi. İkisinin arasında, dikkatle seçilmiş bir denge gibi duruyordu.
Gözlerimi kaldırdım.
"Başka bir açıklama yok."
"Var." dedi Aras hemen.
Toma ikimize baktı, ama tek kelime etmedi. Aras bir adım geri çekildi, sanki söylediklerini tartmak ister gibi.
"Birisi onu senden önce aldıysa..." dedi yavaşça, "bu dışarıdan biri de olabilir. İçeriden biri de."
Kalbim sıkıştı. İçeriden biri. Bu cümle, odanın havasını bir anda değiştirdi.
Toma öne eğildi,
"Yani diyorsun ki..."
Aras onun cümlesini tamamladı.
"Evet. Bu sadece Ateş değil."
Sessizlik yeniden çöktü. Ama bu seferki sessizlik boş değildi. Ağırdı. Doluydu. İçine gömülüyorduk.
Bardaktaki suya baktım. Ellerim hâlâ titriyordu.
"Ben onu gördüm." dedim fısıltıyla.
Aras'ın bana döndüğünü hissettim. Bense gözlerimi kapatmıştım o anda. İstemiyordum. Onun olmasını istemiyordum. Bir şeyleri yanlış anlamış olmalıydım. Bir şeyler yanlış olmalıydı. Ama zihnimin yüzeyine çıkan anılar bana yanılmadığımı fısıldıyordu.
Görüntü geri geldi gözlerimin önüne, kutu, el, gülümseme. Ve o anki o tanıdık sıcaklık…
"Kutuyu saklarken bana bakıyordu." dedim. "Sanki… sanki bir şey biliyormuş gibi."
Toma'nın sesi bu kez çok daha alçaktı.
"Ve sen hiçbir şey yapmadın."
Dediğinde başımı kaldırdım.
Haklıydı.
O an cevap veremedim.
Çünkü verememiştim.
Aras bunu fark etti. Bir adım daha yaklaştı.
"Asena, o gün kaç yaşındaydın?"
"Önemi yok."
"Var." dedi Aras. "Çocuk değildin ama bir isyanın ortasındaydın. Her şeyi kontrol edemezdin."
"Beni savunma." dedim sertçe.
Aras durdu, ama geri çekilmedi.
"Savunmuyorum." dedi. "Sadece gerçeği söylüyorum."
Bir süre bana baktıktan sonra gözlerini yere doğru çevirdi, sanki kendi sözlerinin ağırlığı altında ezilmişti. Başını hafifçe eğerek, "Bu konuyu şimdi çözemeyiz," dedi. Sesindeki o eski, net lider tonu geri gelmişti.
Toma sordu, "Peki ne yapacağız?"
Aras cevap vermek yerine atölyeye doğru ilerledi. İster istemez onu takip ettik. Rafların olduğu duvara yürürken sanki az önce konuşulan her şeyin üstünü çizip geride bırakıyordu. Dolabın önünde durdu ve sol alt kapağı açtı.
Smuen oradaydı. Işığı bile yutan o simsiyah cevher... Aras'ın elleri arasındaydı.
"Önce bunu halletmeliyiz."
Sesi tamamen değişmişti; artık sorgulayan ya da tartışan o adam gitmiş, yerine işine odaklanmış bir usta gelmişti.
Bu, onun tanımadığım bir tarafıydı.
Toma masanın kenarındaki sandalyeye ilişirken sordu: "Şimdi mi?"
Aras başını salladı. "Şimdi." Sonra bana döndü, bakışlarında beni ayakta tutmaya çalışan bir güç vardı. "Sen de otur istersen."
Cevheri masanın üzerine bıraktı. "Bu kılıç sadece bir silah olmayacak. Bir hatırlatıcı olacak."
Yutkundum. Ne demek istediğini çok iyi anlamıştım.
Aras dolabın alt çekmecesini açtığında koyu renkli metal aletler, küçük çekiçler ve ince işçilik bıçakları gün yüzüne çıktı. Toma hayranlıkla fısıldadı: "Bir demirci gibi değil... daha çok bir mühendis gibi çalışıyorsun."
Aras ona kısa bir bakış fırlattı. "İkisi de aynı şey." Tekrar bana döndü. "Bu iş üç gün sürer."
Sessizce başımı salladım ama zihnim hâlâ o geçmişin karanlığındaydı. Aras bunu fark etse de konuyu açmadı. Cevheri eline aldı ve ilk darbeyi indirdi.
Taş, metalik olmayan o tuhaf yapısına rağmen ilk kez bir ses verdi. Toma hafifçe geri çekilerek, "Bu normal değil," dedi.
Aras gözlerini cevherden ayırmadı. "Hiçbir şey normal değil zaten."
Bir darbe daha indi. Cevherin yüzeyi kılcal damarlar gibi ince ince çatladı. Siyah ışık, kırmızıya yakın bir parıltıyla içinden sızdı.
Sanki içeride bir şey uyanıyordu. Ben ise sadece oturuyor ve izliyordum. Ve ilk kez o an fark ettim: Bu kılıç sadece yaklaşan savaş için dövülmüyordu.
Aras'ın da dediği gibi; bu bir hatıraydı. Ya da belki de büyük bir hesaplaşma.